Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

Selam!

I- Giriş
33/Ahzâb Sûresinin 72. âyetinde emanetin göklere, yere ve dağlara sunulduğu (arz),
fakat onların bu emaneti yüklenmekten (haml) kaçındıkları (ibâ ve işfâk), bundan çekindikleri,
buna karşılık insanın (el-İnsân) bu emaneti yüklendiği (haml) ifade edilmekte, devamında
da insanın (el-İnsân) çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) olduğu belirtilmektedir.
Tefsir geleneğinde âyetteki emanet, sunma (arz) ve yüklenme (haml) kelimelerinin anlamı
üzerinde olduğu gibi çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) olarak nitelenen el-İnsân
kelimesinin bütün insan cinsini içine alıp almadığı üzerinde de farklı yorumlar yapılmıştır.
Bu farklılıklara bağlı olarak âyetin metin içindeki bağlamı ile birlikte bir bütün olarak nasıl
bir mesaj verdiği konusunda da farklı görüşler mevcuttur. Bu görüşler içerisinde görece
daha dikkat çekici olanı başlangıçta Zeccâc (ö. 311/923), Matürîdî (ö. 333/944) ve Nehhâs (ö.
338/949) tarafından ifade edilen, daha sonra Zemahşerî (ö. 538/1143) tarafından gerekçelendirmesi yapılan yorumdur.

Bu yorum diğerlerine kıyasla, metin içi bütünlüğe atıf yapması
açısından, daha güçlü görünmekle beraber gerekçelendirmesinde tartışmaya açık noktalar
bulunmaktadır. Bu sebeple biz bu yazıda ilgili ihtilaf noktalarını kısaca özetlemek dışında,
emanetin ne anlama geldiği ve ayetin genel mesajının ne olduğu gibi hususları büyük ölçüde
konu edinmeyip sadece Zemahşerîye atfedilen yorumun gerekçelerini ve bu gerekçelerin
yeterince güçlü olup olmadığını tartışacağız.

Âyetin tefsirindeki temel ihtilaf noktalarını;
a) emanetin ne olduğu,
b)emanetin yüklenilmesinin (hamlül-emâne) ne anlama geldiği,
c) emanetin sunulmasının (arz) ve yüklenmesinin(haml)
mecazi bir anlatım olup olmadığı şeklinde üç ana kategoride tasnif etmek mümkündür.

Bu kategorilerden her birine ilişkin tercihler, diğerlerine ilişkin tercihlerde
belirleyici rol oynamaktadır. Yine bu üç kategorideki görüşlerin âyete bütüncül bir mana
verecek şekilde ve kendi içerisinde insicamlı olarak tanzim edilmesi de, görüş sahiplerinin
farklı düzeylerde dikkate aldıkları bir husus olarak görünmektedir.

a-Emanet
Emanetin ne olduğu konusunda pek çok görüş vardır. Bunlar içerisinde itaat, akıl,
kâinatta Allaha ve Onu birliğine delalet eden şeyler, hilafet, dinî yükümlülükler (farzlar
ve hadler), elest bezminde alınan mîsâk, marifetullah, namaz, insanların birbirlerine
bıraktıkları türden emanet, insanın bedeni,erkek ve kadının avret mahalli ve bunun
korunması (iffet), tevhit, ilahî isimlerin ve sıfatların tecellisi gibi görüşler öne çıkmak
tadır. İbn Âşûr (ö. 1973) bu görüşleri beş ana başlık altında toplar. Buna göre emanetin
şeri yükümlülükler ve ibadet-itaat gibi anlamlara geldiği söyleyen görüşler birinci grubu;
itikat ve inanç konuları ile ilgili olduğunu ifade eden görüşler ikinci grubu; ihanetin zıddı
anlamındaki emanet anlamını vurgulayanlar üçüncü grubu, akıl görüşü dördüncü grubu,
hilafet görüşü ise beşinci grubu oluşturmaktadır. İbn Âşûra göre insana yüklendiği ifade
edilen emanetin muhakkak insan fıtratında yerleşik bir özellik olması gerekir, çünkü aksi
durumda vahye muhatap olmayan ve şeriattan haberdar olmayan kimselerin bu emaneti
yüklenmemiş olduğu sonucu çıkar.14 Âlûsî (ö. 1127/1715) emanet kelimesini insanın bedeni,
avret mahalli gibi uzuvlar şeklinde yorumlamanın iltifata değer olmadığını kaydetmekte,
bu doğrultudaki rivayetlerin, sahih kabul edilmeleri durumunda bile bu anlamlara delalet
etmeyeceğini söylemektedir.15 Bir diğer görüş Süddîden (ö. 127/744) nakledilir; buna göre
emanet, Âdem Aleyhisselamın, oğlu Habili diğer oğlu Kābile emanet etmesi, onun da bu
emanete hıyanet etmesidir.16 Şevkânî (ö. 1250/1834) bu yorumu şiddetle eleştirmekte, dilsel
açıdan hiçbir tutarlılığı olmadığı gibi rivayet ve mantık açısından da zayıf olduğunu ifade
etmektedir.

Rivayetlerde emanetin Allah tarafından insana yüklenen mükellefiyetler olduğu yönünde
ifadeler mevcuttur. Ancak bu hususlar rivayetlerde tekil olarak ifade edilmiş, kiminde
namazdan, kiminde abdestten, zekâttan, Ramazan orucundan, kiminde diğer ibadetlerden
söz edilmiştir. Yine itaat, sevap-günah gibi kavramlar da rivayetlerde emanetin anlamı çer-
çevesinde zikredilmektedir. Buna karşılık akıl, hilafet, mîsâk, marifetullah vb. görüşler, sözü
edilen emanetin sadece insanda bulunan, kâinattaki diğer varlıklarda bulunmayan özellikler
olması açısından bu kelimeye yüklenmiş anlamlar olarak değerlendirilebilir.

b-Emanetin Yüklenilmesi (Hamlül-emâne)

devam edecek...........
 
Selam!

b-Emanetin Yüklenilmesi (Hamlül-emâne)

Arz edilen bu emanetin insan tarafından yüklenmesine (haml) karşılık dağların, göklerin
ve yerin bundan kaçınmaları ve ürpermeleri (ibâ ve işfâk) iki farklı şekilde anlaşılmıştır.
İlkine göre bu ifadeler zâhir (kelimeden ilk etapta anlaşılan ve baskın olan) anlam
üzeredirler; yani haml kelimesi yüklenmek, üstlenmek anlamına, ibâ ve işfâk kelimeleri ise
yüklenmekten kaçınmak, korkmak gibi anlamlara gelmektedir. Buna göre Allah emaneti yere,
göklere ve dağlara arz etmiş, fakat onlar bu emaneti yüklenmekten çekinmişler, bu yüzden
yüklenmek istememişler, insan ise (bir tür cüretkârlık göstererek, haddini bilmeyerek) yüklenmiştir.

Bu durumda emanetin sadece insanda bulunan, cansız varlıklarda bulunmayan
bir hususiyet olması gerekmektedir. Çünkü bu yoruma göre cansız varlıklar (yer, gökler ve
dağlar) bu emaneti yüklenmek istememiş, dolayısıyla yüklenmemiş olmaktadırlar. Bunun
neticesinde ise emanetin akıl, şeri mükellefiyetler, mîsâk, hilafet seçeneklerinden birine
göre anlamlandırılması gerekmektedir. Çünkü emaneti (örneğin) itaat olarak tanımladıktan
sonra haml, ibâ ve işfâk kelimelerine bu ilk görüşteki anlamı vermek, cansız varlıkların
Allaha itaat etme özelliğine sahip olmadıkları anlamına gelecektir. Oysa bu ayetin tefsirinde
müfessirlerin sıklıkla atıf yaptıkları gibi Kuran (örneğin Rad 13/15; Hacc 22/18), canlı
cansız bütün varlıkların Allaha kulluk/itaat ettiklerini çeşitli şekillerde ifade etmektedir.
İkinci görüşe göre ise emanetin yüklenilmesi (hamlül-emâne) emanete ihanet etmek, yani
emanet olarak verilen şeyin hakkını yerine getirmemek anlamına gelir. Çünkü bir şeyi
yüklenmiş olmak, onun insanın sırtında bir yük, görev olarak mevcudiyetinin devamını ima
etmektedir. Bu ise söz konusu görevin insanın uhdesinden henüz kalkmamış olduğu, yani
yerine getirilmediği anlamına gelir. Bu anlam üzerinden düşünüldüğünde, göklerin, yerin
ve dağların emaneti yüklenmekten kaçınmaları, emaneti hakkıyla îfâ etmeleri anlamına
gelecektir. Dolayısıyla göklerin, yerin ve dağların ibâ ve işfâk tavrı içinde olmaları, emaneti
üstlenmeyi kabul etmeyip geri çevirmek şeklinde değil, onun hakkını vermek, gereğini
bihakkın yapmak şeklinde anlaşılacaktır. Görüleceği üzere bu görüşte haml kelimesine ilk
etapta akla gelen baskın (zâhir) anlamın tam aksi bir istikamette mana verilmiştir. Bu tercihin
delillendirilmesi Zemahşerî tarafından yapılmıştır ve yazımızın ana konusunu teşkil
edecektir.

c- Mecaz-Temsil Tartışması

Emanet kelimesine hangi anlam verilirse verilisin, adına emanet denilen bir şeyin göklere,
yere ve dağlara (cansız varlıklara) sunulması, bu sunumun keyfiyeti ihtilaf konusu olmuştur.
Acaba bu sunum gerçekten yaşanmış mıdır yoksa burada mecazi bir anlatım mı söz
konusudur? İlk görüşe göre bu hadise gerçekten yaşanmıştır ve Allah bu cansız varlıklara
o esnada bu sunumu anlayabilecekleri akıl gücü vermiş, onlar da bu akıl sayesinde, kendilerine
yapılan bu teklifi değerlendirmiş ve kabul etmemeyi tercih etmişlerdir. Daha sonra
Allah onlardan bu aklı geri almıştır. Bu görüşte olanlar söz konusu arzın lüzûm (zorunluluk)
içeren, yani zorunlu olarak kabul edilmesi gereken bir arz değil, muhataba kabul ve
ret seçeneği sunmak şeklinde bir arz olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü Allahın herhangi
bir varlığa belli bir görevi lüzûm içerecek şekilde arz etmesine rağmen o varlığın bundan
kaçınmış olduğunu düşünmek, ilahî kudret açısından muhaldir. Bu izah Hasan-ı Basrînin
(ö. 110/728) görüşü olarak da nakledilmiştir.

İkinci görüşe göre burada temsîlî bir anlatım söz konusudur. Anlatılmak istenen; emanet
mükellefiyetinin dağların, göklerin ve yerin dahi taşımaktan çekinecekleri kadar ağır bir
sorumluluk olduğu düşüncesidir.Zemahşerînin savunduğu bu görüşün delilleri ilerde genişçe
ele alınacaktır. Yine bu görüşle aynı minvalde olmak üzere, cansız varlıkların bu teklifi
kabul etmeyecek (edemeyecek) şekilde yaratılmış oldukları, dolayısıyla buradaki sunumun
(arz), yaratılışın keyfiyetine delalet eden bir ifade olduğu söylenmiştir. Bu görüşte olanlara
göre bu arz, arz-ı hilkattir, yani Allah bu varlıkları sözü edilen emaneti taşıyamayacak bir
yaratılışta yaratmıştır. Anlatılmak istenen husus budur.

Üçüncü bir görüşe göre ise âyetteki ales-semâvâti vel-arzi vel-cibâli [göklere, yere ve
dağlara] ifadesi alâ ehlis-semâvâti vel-arzi vel-cibâli [göklerin, yerin ve dağların ehline,
halkına] anlamında olup ehl kelimesi hazf edilmiştir. Bu ehl ifadesi ile de genellikle meleklerin
kast edildiği söylenmiştir. Âlûsî bu görüşün Mutezileden [Ebû Ali] el-Cübbâîye
atfedildiğini belirtmekte ve kayda değer bir görüş değildir [leyse bi-şeyin] şeklinde değerlendirmektedir.

d- el-İnsân Kelimesinin Kapsamı

devam edecek...........
 
Selam!

d- el-İnsân Kelimesinin Kapsamı

Âyette çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) olarak nitelenen el-İnsân kelimesi bir
görüşe göre bütün insanları kapsayan genel bir ifadedir. Bu Salebin (ö. 291/903) görü-
şü olarak nakledilir. Bir diğer görüşe göre ise el-İnsandan maksat Hz. Âdemdir. Bu görüş
Hasan-ı Basrîye atfedilmiştir. İbnül-Cevzî (ö. 597/1200) -ilginç bir şekilde- bunun cumhurun
(çoğunluğun) görüşü olduğunu kaydetmektedir. İbnül-Cevzînin bu kaydı ilginçtir,
çünkü eğer hadise yaratılışın başlangıcında gerçekleşmiş ise, o zaman Hz. Âdemin şahsında
bütün insanlıktan söz ediliyor olması gerekir. Diğer seçenekler söz konusu ise, o zaman Hz.
Âdemin çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) olarak nitelendirilmesini anlamlandırmak
zorlaşmaktadır.34 Diğer taraftan Zeccâc, Nehhâs (ö. 338/949), Semânî (ö. 428/1096) ve
İbnül-Cevzî gibi müfessirler Hasan-ı Basrîye, el-İnsan kelimesi ile kâfir ve münafık kimselerin
kast edildiği şeklindeki görüşü de atfetmiştir. Zeccâcın naklinde Hasan-ı Basrî bu
görüşünü, kâfir ve münafık emaneti yüklenmiş, fakat gereğini yerine getirmemişlerdir
şeklinde delillendirmektedir. Bu da, Hasan-ı Basrîye ait olan (asıl) görüşün bu olduğu dü-
şüncesini güçlendirmektedir. Bu teyidin ardından Zeccâc aynı görüşü, devamında gelen
âyetlerde münafıklardan ve kâfirlerden söz edilmesine ve itaat ehli olan peygamberler ve
sıddîklara çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) demenin mümkün olmayışına değinerek
gerekçelendirmektedir. Bir başka görüşe göre ise el-İnsandan maksat Kābildir. İbnül-Cevzî
bu görüşü Süddîye (ö. 127/744) atfetmektedir.

II- Zemahşerinin Yorumu ve Argümantasyonu

Öncelikle Zemahşerînin yorumu ifadesinin bu yorumun ilk kez Zemahşerî tarafından
yapıldığı anlamına gelmediğini belirtmek gerekmektedir. Çünkü bu yorum Zeccâc, Mâtürîdî, Nehhâs, Tûsî (ö. 460/1067) gibi Zemahşerî öncesinde yaşamış müfessirler tarafından
kaydedildiği gibi Zemahşerî ile çağdaş olan Tabersî (ö. 548/1153) tarafından da kaydedilmiştir.
Tûsî bu yorumu Mutezileden Ebul-Kāsım el-Belhîye (ö. 319/913) atfederek,38
Tabersî ise (en azından temsil/mecaz görüşünü, bu görüşün gerekçelerini ve âyetteki haml
kelimesine ihanet anlamını vermeyi) Ebû Ali el-Cübbâîye (ö. 303/915) atfederek39 nakletmektedir.
Bu da söz konusu yorumun bütün bir tefsir literatüründe olduğu gibi Mutezile
tefsir geleneğinde de Zemahşerî öncesinde açık ve güçlü bir mevcudiyetinin bulunduğunu
gösterir. Diğer taraftan Zemahşerî, birazdan Zemahşerînin yorumu olarak aktaracağımız
yorumu tek seçenek olarak sunmayıp ikinci bir görüş daha vermekte ve bu görüşlerden
herhangi birini diğerine tercih ettiğini ihsas edecek hiçbir kayda yer vermemektedir. Bahse
konu olan bu yorumun belki Zemahşerî ile birlikte şöhret ve meşruiyet bulmuş olduğu
söylenebilir ve ancak bu açıdan bunun Zemahşerînin yorumu olduğu ifade edilebilir.

a- Emanet: itaat
 
Selam!

a- Emanet: itaat
Zemahşerî tarafından belirli ölçüde delillendirilmiş olan bu görüşü, doğrudan Keşşâf
metindeki pasajlar üzerinden değerlendireceğiz. Öncelikle Zemahşerî, âyetin metin içi bağ-
lamını öne çıkaracak şekilde, bir önceki âyette Allaha ve peygambere itaat etme konusunun
zikredildiğine dikkat çekmekte ve devamında gelen emanet ayeti ile Allaha ve peygambere
itaat etmenin öneminin vurgulandığını ifade etmektedir;
َا الأَْمانََة] وهو يريد ʪلأمانة الطاعة،
َ ْضن
َّʭَ عر
َُسولَُه] وعلق ʪلطاعة الفوز العظيم، أتبعه قوله [إِ
َر
َ و
ُ ِط ِع َّ اهلل
َ ْن ي
َم
لما قال [و
فعظم أمرها وفخم شأĔا،
Hak Teâlâ önce her kim Allaha ve Resûlüne itaat ederse [büyük başarıya nail olur]
buyurup büyük başarıyı itaat ile ilişkilendirmiş olduğu için, bunun hemen devamında
biz emaneti arz ettik buyurmuştur ki, bu emanet ile itaati kast etmektedir. Böylelikle
emanetin önemini tazim etmiş, durumunu yüceltmiş olmaktadır.

Böylece Zemahşerî ilk etapta emanet kelimesine itaat anlamının verilmesini, siyak-sibak
ilişkisi çerçevesinde delillendirmiş olmaktadır. Haddizatında kelimeye bu anlamın verilmesi
rivayetlerle de gerekçelendirilebilir. Dolayısıyla Zemahşerînin bu noktadaki argümantasyonunun
yeterince güçlü olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü gerçekten de emanet
kelimesine itaat anlamı verildiğinde, 72. âyette konu olan emanetin göklere, yere ve dağlara
arz edilmesi meselesi, 69-70. âyetlerdeki konu ile güçlü bir şekilde irtibatlandırılmış olacaktır.
69-70. âyetlerde surenin başında da işaret edilen bir konuya değinilmektedir. Konu Hz.
Peygamberin Zeyneb bt. Cahş ile evliliği çerçevesinde gelişen hadiselerdir. Bilindiği gibi bu
evlilik esnasında münafıklar ve yahudiler, Zeyneb bt. Cahşın daha önce Hz. Peygamberin
azatlı kölesi ve ardından evlatlığı olan Zeyd b. Harise ile evli olmasından yola çıkarak Muhammed oğlunun eski eşiyle evleniyor şeklinde bir yaygara koparmışlar, böylece müminleri
etkilemek istemişlerdir. Surenin 40. âyetinde [Muhammed aranızdan hiçbir erkeğin babası
değildir] denilirken, onun Zeyd b. Harisenin gerçek babası olmadığı, dolayısıyla münafıkların
ve yahudilerin Muhammed oğlunun eski eşiyle evleniyor şeklindeki yaygaralarına
itibar edilmemesi gerektiği ifade edilmiştir. Taberî, 40. âyetteki vurgunun bu olduğunu çok
açık bir şekilde ifade etmektedir.

İşte bu yaygara Medinede bazı müslümanları da etkilemiş olmalıdır ki, sûrede müminlere
sitemkâr bir dille hitap edilmekte, [Allah ve Resûlü bir konuda belli bir hüküm/karar
verdikten sonra hiçbir mümin erkek ve kadının o konuda başka bir tercihte bulunması söz
konusu olamaz (Ahzâb 33/36)] denilmektedir. Bu ifadelerde Zeynep bt. Cahş ve kardeşinin
kast edildiği müfessirler tarafından ifade edilmiştir.42 Bu çerçevede 69-71. âyetlerde şöyle
denilmektedir;

Ey İman edenler! Vaktiyle Musaya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Bakın,
Allah Musayı onların söylediklerinden temize çıkarmıştı. Kaldı ki Musa, Allah
katında çok değerli idi. Ey İman edenler! Allahtan korkun ve doğru söz
söyleyin ki Allah da sizin işlerinizi ıslah etsin ve günahlarınız bağışlasın. Her
kim Allaha ve Resulüne itaat ederse, büyük bir başarıya nail olmuş demektir.
Bu ifadelerin hemen ardından emanetin göklere, yere, dağlara arz edilmesinden söz
edilmesi, bu emanetin Allaha ve peygambere itaat etmekle bir ilgisinin olduğunu düşündürmektedir.

Bu da, emanet kelimesine verilen anlamlar içerisinden itaat seçeneğinin tercih
edilmesini yeterli ölçüde delillendirmiş olmaktadır.

b- Birinci Yorum
 
Selam!

b- Birinci Yorum
Zemahşerî bunun ardından âyetin devamındaki ifadelerin iki türlü yorumlanabileceğini
söylemekte ve ilk yorumu vermektedir;
وفيه وجهان، أحدهما: ّ أن هذه الأجرام العظام من السماوات والأرض والجبال قد انقادت لأمر الله عز وعلا انقياد
مثلها- وهو ما يتأتى من الجمادات- وأطاعت له الطاعة التي تصح منها وتليق đا- حيث لم تمتنع على مشيئته وإرادته
ْنا طائِِع َين] وأما الإنسان فلم تكن حاله-
تـي
َ
إيجادا وتكوينا وتسوية على هيآت مختلفة وأشكال متنوعة،كما قال [قالَتا أَ
فيما يصح منه من الطاعات ويليق به من الانقياد لأوامر الله ونواهيه، وهو حيوان عاقل صالح للتكليف- مثل حال تلك
الجمادات فيما يصح منها ويليق đا من الانقياد وعدم الامتناع،
Burada iki yorum vardır. İlki şöyledir: Şu devasa fiziksel hacme sahip olan
gökler, yer ve dağlar, kendileri gibi olan varlıkların Allaha boyun eğme bi-
çimlerince- cansız varlıklardan sadır olacak şekilde- Allaha boyun eğmişler,
kendilerinden sadır olması mümkün olacak tarzda ve kendilerine yaraşır şekilde
Ona itaat etmişlerdir. Nitekim bu varlıklar Allahın kendilerini farklı
şekillerde ve çeşitli biçimlerde yaratması, var etmesi ve düzenlemesi konusundaki
irade ve meşîetine karşı çıkmamışlar, bundan imtina etmemişlerdir.
Bu husus, [(yer ve gök) itaatkâr olarak geldik dediler (Fussilet 41/11)] ayetinde
de ifade edilmiştir. İnsanın ise -akıl sahibi ve mükellefiyete uygun bir
canlı olduğu halde- kendisinden sadır olması mümkün olan itaati gösterme
ve kendisine yaraşacak şekilde ilahî emirlere ve yasaklara boyun eğme konusundaki
durumu, bu cansız varlıkların kendilerinden sadır olacak ve kendilerine
yaraşacak şekilde Allaha boyun eğme ve imtina etmeme konusundaki
durumları gibi olmamıştır.

Buna göre âyette kâinattaki cansız varlıkların (göklerin, yerin ve dağların) kendi varlık
tarzlarına uygun bir biçimde Allaha itaat etmekte oldukları, Ona karşı gelmedikleri, fakat
insanın akıl sahibi bir canlı olarak bu durumda olmadığı, Allaha itaat konusunda kusurlu
olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Oysa âyetteki ifadelerin zahir [düz/doğrudan] anlamı böyle
değildir. Zahir anlama göre emanet yere, göklere ve dağlara sunulmuş, onlar bu emaneti
yüklenmekten çekinmişler, insan ise çekinmeyip yüklenmiştir. Yani Zemahşerînin burada
ifade ettiği anlam, âyetten ilk okunuşta akla gelen anlamın dışındadır. Dolayısıyla âyetten bu
anlama ulaşabilmek için öncelikle buradaki arz (sunum) hadisesinin ve cansız varlıkların bu
teklifi kabul etmemelerinin (ibâ ve işfâk) mecaz olduğunun ortaya konulması, daha sonra
da haml kelimesinin yüklenmek değil, gereğini yapmamak, emanete hıyanet etmek anlamına
geldiğinin kanıtlanması gerekmektedir. Bir diğer önemli sorun ise, emanet kelimesi
her ne kadar itaat anlamına geliyor olsa da, âyette neden doğrudan itaat kelimesinin değil
de emanet kelimesinin kullanıldığının izah edilmesidir. Böylece âyetin tefsirinin tam bu
noktasında üç temel soru ortaya çıkmaktadır;

a) Arz (sunum) hadisesinin ve cansız varlıkların bu teklifi kabul etmemelerinin
(ibâ ve işfâk) mecaza hamledilmesinin gerekçesi nedir?
b) Haml kelimesine, zahir anlamı terk ederek, emanete hıyanet etmek anlamının
verilmesinin gerekçesi nedir?
c)Âyette itaat kelimesinin yerine emanet kelimesinin kullanılmış olmasının
sebebi nedir?

Bu sorulara verilen cevaplar Zemahşerî tefsirinin gücünü gösterdiği gibi zayıf noktalarını
da göstermektedir. Diğer taraftan bu soruların Zemahşerî öncesi tefsir geleneğinde bu
denli açık bir şekilde sorulmamış (bu meselelerin konu edilmemiş) olması, Zemahşerînin
özgün ve güçlü yanını göstermekte, sorulara verilen cevapların tartışmaya açık olması ise
yapılan yorumun zayıf yönlerini teşkil etmektedir. Elbette bu sorular metinde bizim ifade
ettiğimiz şekilde açıkça sorulmamakta, ancak cevaplandırılmak suretiyle zımnen sorulmuş
olmaktadır. Zemahşerînin ilk iki soruya ilişkin cevabı sarih bir şekilde anlaşılır olduğu
halde, üçüncü soru ve bu soruya verilen cevap metinde açık olmayıp belirli bir yorum dolayımıyla
anlaşılabilir niteliktedir. Yani aşağıdaki ifadenin böyle bir soruya cevaben söylenmiş
olup olmadığı, yorum gerektirmeyecek açıklıkta değildir;
والمراد ʪلأمانة: الطاعة، لأĔا لازمة الوجود،كما أن الأمانة لازمة الأداء.
Emanet ile kast edilen itaattir, çünkü itaat varlık itibariyle zorunluluk arz
eder (lâzimetül-vücûd), emanet ise edâ (yerine getirilme) açısından zorunluluk
(lâzimetül-edâ) arz eder.

Emanet ile itaat kelimeleri arasında....
 
Selam!

Emanet ile itaat kelimeleri arasında kurulan bu benzerlik, bu kelimelerden birinin di-
ğerinin yerine kullanılmış olmasının gerekçesi gibi görünmektedir. Çünkü emanet ile itaat
arasında burada ifade edilen benzerliğin olması, emanet kelimesinin itaat anlamına geldi-
ğini kanıtlayacak bir argüman olamaz. Zira eğer bu benzerlik böyle bir kanıt teşkil etseydi,
Arap dilinde uzmanlıkları konusunda kuşku bulunmayan büyük müfessirlerin ve onlardan
önce tabiîn devri âlimlerinin bu kelimeye başka anlamlar vermiş olmalarını izah etmek
mümkün olmazdı. Dolayısıyla Zemahşerînin buradaki ifadesi emanet kelimesine itaat anlamının
verilmesinin gerekçesi değil, -emanet kelimesine itaat anlamının verilmesi metin
içi siyak üzerinden delillendirildikten sonra-, âyette neden doğrudan itaat kelimesinin değil
de, emanet kelimesinin tercih edilmiş olduğunun gerekçesi olmalıdır. Eğer bu yorumumuz
doğru ise, yani burada Zemahşerî âyette doğrudan itaat kelimesinin kullanılmayıp onun
yerine emanet kelimesinin kullanılmış olmasını delillendirmek istiyorsa, ortaya koyduğu
bu argüman yeterli görünmemektedir. Diğer taraftan bu yorumumuzun yanlış olması durumunda,
yani Zemahşerînin bu ifadesinin emanet kelimesinin itaat anlamına geldiğini
delillendirmeye matuf olduğunu düşünmemiz halinde de, söz konusu delillendirme sorunludur.

Çünkü belli durumlarda belli kelimelerin kullanılması, kelimeler arası ilişkiler
ya da kelimeler ile varlıklar arasındaki ilişkiler üzerinden değil, ancak dilin toplumsal boyutu
üzerinden gerekçelendirilebilir.45 Diğer deyişle kelimeler ile anlamlar arasındaki ilişki
mantıksal değil, rastlantısaldır.46 Yani hangi kelimenin hangi durumda kullanılacağı, kelime
ile durum arasında mantıksal bağlantı kurularak verilen bir karar değil, dil içerisinde o tür
durumlarda o kelimenin kullanılıp kullanılmadığına bakılarak verilebilecek bir karardır.
Çünkü biz belli bir durumu ifade etmek için bir kelime kullandığımız zaman, muhatabımı-
zın o kelimeden tam da o durumu anlayacağını varsayarız. Bu da, o kelimenin o durumu
ifade etmek üzere kullanılması konusunda önceden sağlanmış toplumsal bir mutabakatın
var olmasını gerektirir. Aksi durumda muhatabımızdan söylediğimiz sözü mevcut dilbilgisi
üzerinden anlamasını değil, kullandığımız kelime ile o kelimeyi ilişkilendirdiğimiz durum
arasındaki mantıksal bağlantıyı tam da bizim kurduğumuz gibi kurmasını beklemiş oluruz.

Takdir edileceği üzere böyle bir beklenti, iletişim imkânını tehdit edecek boyutlar içerir.
Haddizatında (Zemahşerînin de içerisinde yer aldığı) Mutezile geleneğinde dil-varlık ilişkisinin
toplumsal boyutu vurgulanmış, dillerin vazının tevkîfî (ilahî) değil, istılâhî (toplumsal
uzlaşıma dayalı) olduğu açıkça ifade edilmiş ve savunulmuştur.47 Buna ilgili tartışmalarda
muvâzaâ (toplumsal uylaşım) denmektedir.48 Bu açıdan bakıldığında bir fikir ve tasavvur
olarak emanet ile itaat arasında Zemahşerînin ifade ettiği lüzûm ilişkisinin bulunması,
bunları ifade etmek için kullanılan kelimelerin birbirinin yerine kullanılmasını gerektirmez.
En azından böyle bir kullanım için yeterli şartı sağlamaz. Böyle bir kullanımı en güçlü
şekilde gerekçelendirecek olan argüman, vahyin indiği toplumsal vasat içerisinde emanet
kelimesinin itaat anlamında kullanılıyor olduğunu ispat etmektir. Diğer deyişle Cahiliye
şiirinden, o döneme ait deyişlerden ya da Hz. Peygamberin veya sahabenin başka vesilelerle
emanet kelimesini itaat anlamında kullandıklarına dair örneklerden hareketle argümanı
kurmak daha sağlıklı olacaktır. Ne var ki Zemahşerî argümanı bu şekilde kurmamaktadır.
Bu durum, elde böyle bir argümanın mevcut olmadığı anlamına gelebilir. Neticede biz,
Cahiliye devri Araplarının ve Kuranın nüzûl döneminde yaşayan insanların, emanet kelimesinden
itaat anlamını anlayıp anlamadıkları konusunda somut bir veriye sahip değiliz.
Bu da, diğer mantıksal argümanların, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, yeterli olmayacağı
anlamına gelmektedir.

Yukarıdaki sorulardan ikincisini cevaplama, yani haml kelimesine emanete hıyanet
manasının verilmesinin gerekçesini ortaya koyma sadedinde Zemahşerî şöyle demektedir;
وعرضها على الجمادات وإʪؤها وإشفاقها: مجاز. وأما حمل الأمانة فمن قولك: فلان حامل للأمانة ومحتمل لها،
ّته ويخرج عن عهدēا لأن الأمانةكأĔا راكبة للمؤتمن عليها وهو حاملها.
تريد:أنه لا يؤديها إلى صاحبها حتى تزول عن ذم
ألا تراهم يقولون: ركبته الديون، ولى عليه حق، فإذا أداها لم تبق راكبة له ولا هو حاملا لها. ونحوه قولهم، لا يملك مولى
لمولى نصرا. يريدون: أنه يبذل النصرة له ويسامحه đا، ولا يمسكهاكما يمسكها الخاذل. ومنه قول القائل:
الحس نفسه ... ّ وترفض عند المحفظات الكتائف
أخوك الّذى لا تملك ّ
أى لا يمسك الرقة والعطف إمساك المالك الضنين ما في يده، بل يبذل ذلك ويسمح به. ومنه قولهم ابغض حق
أخيك؟ لأنه إذا أحبه لم يخرجه إلى أخيه ولم يؤده، وإذا أبغضه أخرجه ّوأداه،فمعنى: [فأبين أن يحملنها] و[حملها الإنسان]،
فأبين إلا أن يؤدينها وأبى الإنسان إلا أن يكون محتملا لها لا يؤديها.

Emanetin cansız varlıklara sunulması (arz) ve onların da bundan kaçınmaları
ve çekinmeleri (ibâ ve işfâk) mecazdır. Emanetin yüklenmesi (hamlülemane)
ise falan kimse emaneti yüklenmiştir, onu yük edinmiştir şeklindeki
ifadelerine benzer ki, sen bu ifadeleri kullandığında kişinin emaneti
teslim (edâ) etmediğini, bu yüzden de emanetin kişinin zimmetinden çıkmamış
olduğunu ve kişinin de o emanetin sorumluluğundan kurtulamamış
olduğunu kast edersin. Çünkü bu durumda emanet sanki kendisine emanet
verilen kimsenin sırtında bir binici gibi, emanet verilen kimse ise onun ta-
şıyıcısı gibidir. Nitekim Arapların rakibethüd-düyûn [borçlar sırtına bindi]
ve lî aleyhi hakkun [Onun üzerinde bana ait bir hak var] şeklindeki ifadeleri
de böyledir. Kişi emaneti edâ ettiği zaman artık emanet onun sırtında binici
olarak kalmaz ve o da emanetin yüklenicisi olmaz. (Fiilin bu şekilde kullanı-
mı) Arapların Dost dosta yardıma malik değildir [lâ yemlikü mevlen li-mevlen
nasran] ifadesinde de söz konusudur. Bu ifadede Araplar, dostun dosta yardımı
elinden geldiğince sarf edeceğini, perişan vaziyetteki kimsenin yaptığı
gibi yardımını dostundan sakınıp elinde tutmayacağını ifade etmek isterler.
Şairin şu ifadeleri de bu kabildendir;

Ehûkellezi lâ temlikul-hisse nefsuhu ve terfaddu indel-muhfizâtil-ketâifu
[Kardeşin dediğin hissine (merhametine) malik olmayan ve dara düştü-
ğünde kırgınlıkları dağılıp gidendir.]

Yani (kardeş dediğin kimse) şefkat ve merhametini tıpkı cimri bir mal sahibinin
elindeki malı sıkı sıkıya tuttuğu gibi tutmaz, aksine onu sarf eder, bolca
harcar. Yine Arapların kardeşinin hakkına buğz et şeklindeki ifadeleri de
buna benzemektedir. Çünkü insan kardeşinin hakkını severse onu çıkarıp da
kardeşine vermez, ama o hakka buğz ederse çıkarıp verir ve eda eder.
Dolayısıyla âyetteki fe-ebeyne en yehmilneha [onu yüklenmekten kaçındılar]
ve hamelehal-insân [insan onu yüklendi] ifadelerinin manası; onlar (cansız
varlıklar) emaneti eda etmekten başka her şeyden kaçındılar, insan ise
emaneti sırtında yük etmekten ve onu eda etmemekten başka her şeyden
kaçındı şeklindedir.

İşte Zemahşerînin meşhur görüşü
 
Selam!

İşte Zemahşerînin meşhur görüşü ve delillendirmesi böyledir. Baş taraftaki [Emanetin
cansız varlıklara sunulması (arz) ve onların da bundan kaçınmaları ve çekinmeleri (ibâ ve
işfâk) mecazdır] ifadesi, ilerde konu edilecek olan ve yukarıdaki sıralamamızda ilk sıraya
koyduğumuz sorunun cevabı çerçevesindedir. Aslında bu ifadelerin mecaza hamledilmesi
bu yorum (birinci yorum) açısından zorunluluk teşkil etmemektedir. Dolayısıyla burada
böyle bir tespitin yapılması, metin için insicam açısından sorunlu görünmektedir. Zira bu
yorum, söz konusu ifadeleri mecaza hamletmeden de yapılabilir. Oysa birazdan göreceğimiz
ikinci yorumun kabul edilebilmesi için arz, ibâ ve işfâk kelimelerinin mecaza hamledilmesi
zorunludur. Zaten -bu nedenle olsa gerek- Zemahşerî burada sadece bu tespiti yapmakla
yetinmekte, delillendirmeyi ise ikinci yorum çerçevesinde yapmaktadır. Dolayısıyla bu konuyu
ikinci yorum çerçevesinde ele alacağız. Devamındaki metne yakından bakıldığında,
Zemahşerînin temel iddiasının haml kelimesinin emaneti yüklenme anlamına gelmediği,
aksine dolaylı yoldan hıyanet anlamına geldiği şeklinde olduğu görülmektedir. Bu iddiayı
desteklemek üzere Zemahşerî Arap dilinde bu şekilde dolaylı anlamda kullanılan başka
fiillerin bulunduğunu ifade etmekte, örnek olarak Dost dosta yardıma malik değildir [lâ
yemlikü mevlen li-mevlen nasran] ifadesinde geçen yemliku fiilini ve şiirde geçen Kardeşin
dediğin hissine (merhametine) malik olmayandır [Ehûkellezi lâ temlikul-hisse nefsuhu]
beytindeki temliku fiilini göstermektedir. Bu örneklerdeki yemliku/temliku fiili zahir mana
itibariyle malik olmak, sahip olmak anlamına gelse de, dolaylı olarak sahip çıkamamak,
tutamamak, bolca vermek, bahş etmek gibi anlamlarda kullanılmıştır. Zemahşerîye göre
âyetteki haml fiili de işte bu temliku/yemliku fiili gibi dolaylı bir anlama sahiptir. Dikkatle
bakıldığında Zemahşerînin bu delillendirmesi, haml fiiline verdiği anlamı mümkün kılmakla
birlikte, yeterli açıklıkta kanıtlamamaktadır. Çünkü Zemahşerînin gösterdiği deliller
bize, haml fiilinin de yemliku/temliku gibi kullanılmış olduğunu kesin olarak göstermemektedir.
Burada haml kelimesine dolaylı anlam vermenin imkânı kanıtlanmış olmakla birlikte
vukuu kanıtlanmış değildir. Diğer deyişle bazı kelimelerin bu şekilde dolaylı anlama gelebileceği
kanıtlanmış, bunun Arap dilinde yaygın ve bilinen bir kullanım olduğu gösterilmiş
olsa da, haml kelimesinin bunlardan biri olduğunu ve bu kelimenin âyetteki kullanımın da
bu yönde olduğunu gösteren bir delil bulunmamaktadır. Eğer Zemahşerî doğrudan haml
kelimesinin bu şekilde dolaylı bir anlamda kullanıldığında dair Cahiliye şiirinden ya da o
döneme dair deyişlerden bir örnek verebilseydi, istediği kanıtlamayı daha güçlü bir şekilde
başarmış olurdu. Çünkü böyle bir delil bize, Kuranın indiği dönemin Arap toplumunun
emanet kelimesini bu anlamda kullanmakta olduğunu, dolayısıyla ihanet/hıyanet anlamı
ile haml kelimesi arasında ilişki kurulmasına dair bir muvazaanın (toplumsal uylaşımın)
bulunduğunu gösterirdi. İşte bu nokta Zemahşerînin argümantasyonundaki en önemli
boşluğu teşkil etmektedir. Tam da bu noktada Derveze (ö. 1984) haml kelimesine hıyanet
manası vermenin hem dil açısından hem de bu kökten türeyen kelimelerin Kurandaki
genel kullanımı açısından problemli olduğuna işaret etmektedir.50 Ayrıca Dervezeye göre
haml kelimesini bu şekilde yorumlamak bütün bir insan cinsinin zalim ve cahil olarak nitelenmesini
gerektirecektir. Ancak bize göre Derveze bu tespitinde yeterince dikkatli değildir.
Çünkü haml kelimesinin Kurandaki genel kullanımında Zemahşerînin yorumuna imkân
tanıyacak unsurlar bulunmaktadır. Her ne kadar Zemahşerî bunları zikretmemiş olsa da,
örneğin Zeccâc haml kelimesinin günah taşımak anlamında kullanıldığını ifade etmekte ve
buna örnek olarak, ْ
onlar hem kendi ağırlıklarını (veballerini)
hem de kendilerininki ile birlikte başka ağırlıkları da yükleneceklerdir

(Ankebût 29/13)]
ayetindeki kullanımı göstermektedir.51 Mâtürîdî de bu görüşte olanların Kuranda haml
kelimesinin daima günah, hata gibi şeylerin yüklenilmesi anlamında kullandığına işaret
ettiklerini söylemekte ve örnek olarak,
Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta
oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için

(Nahl 16/25)]
âyetini zikretmektedir. Yine
bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır
(Tâhâ 20/111)]
âyetinde de bu kullanım çok açıktır.

Bu da Dervezenin
Kuranın genel kullanımı hakkındaki tespitinin titiz olmadığını göstermektedir. Üstelik
Dervezenin iddiasının aksine, haml kelimesine Zemahşerînin verdiği anlamı vermekle
el-İnsân lafzını umuma hamletmek arasında zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak
bu durum, (Dervezenin tespitine yönelik bu tenkitlerimiz) Zemahşerînin haml kelimesine
verdiği anlamın Kurandaki bütün kullanımlar için geçerli olduğunu da göstermez. Örne-
ğin ْ

Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendine yüklenen,
sizin sorumluğunuz da size yüklenendir.

(Nur 24/54)]
âyetinde haml kelimesi sorumluluk yüklenme anlamında kullanılmıştır. Haddizatında bu
âyetlere baktığımızda haml kelimesinin anlamını belirleyen şeyin, bu kelimeye muzâf
ya da mefûl olan unsur olduğunu söylemek mümkündür. Diğer deyişle zulmü hamletmek
ya da vizri (günahı) hamletmek denildiği zaman bunun günahkâr olmak, zulüm
işlemek gibi bir anlama geldiğini derhal anlayabiliriz, ama emaneti hamletmek denildiği
zaman bunun emaneti yüklenmek mi yoksa emanete hıyanet etmek mi olduğunu belirlemek
kolay değildir. Dolayısıyla incelediğimiz âyette haml kelimesinin bu iki anlamdan
hangisine geldiğini, bu kelimenin Kurandaki diğer kullanımları üzerinden tespit etmek
mümkün değildir. Bu yüzden de bu âyette haml kelimesinin hangi anlamda kullanıldığını
belirleyecek olan şey, cahiliye Araplarının emanet kelimesi ile birlikte kullanıldığı zaman
bu kelimeden, yani hamlül-emâne kalıbından ne anladıklarının tespit edilmesidir. Bu tespit
yapılamadığı zaman (ki Zemahşerî gibi dilbilim uzmanı bir müfessir dahi bu tespiti yapmış
değildir) geriye kelimenin zahir, baskın anlamından hareket etme seçeneği kalmaktadır.
Bu durumda da haml kelimesine hıyanet anlamı değil, yüklenme anlamını vermek daha
güçlü bir ihtimal olarak görünmektedir. Belki de Zemahşerînin bu görüşü tek görüş olarak
vermeyip ikinci görüşü de arz etmesinin ve aralarında herhangi bir tercihte bulunmamasının
sebebi de budur.

Diğer taraftan tefsir geleneğinde haml kelimesinin
 
Selam!

Diğer taraftan tefsir geleneğinde haml kelimesinin hıyanet manasına geldiğini şiir üzerinden
delillendirme teşebbüsü de mevcuttur. Hem Ebû Hayyân (ö. 745/1345) ve Alûsînin53
Zeccâca atfettikleri54 bir yorumda hem de dördüncü yüzyılın önemli dilbilim âlimlerinden
Ezherînin (ö. 370/980) Tehzîbul-lüğâsında haml kelimesinin emanete ihanet etmek anlamına
geldiğini delillendirmek üzere, cahiliye şairlerinden
Beyhes el-Uzrînin aşağıdaki beyti verilmiştir;

Sen (böyle) devamlı olarak bir emaneti eda edip de
bir başkasını yüklenirsen, emanetler belini büker (ağırlaşır)


Ezherîye göre beyitteki ve tahmilu uhrâ ifadesi [bir başka emanete hıyanet edersen]
anlamına gelmektedir. Yine Ezherîye göre beytin sonundaki efrahatkel-vedâiu ifadesi de
[hıyanet ettiğin emanetler belini büker] anlamına gelmekte, dolayısıyla da ve tahmilu uhrâ
ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen] anlamına geldiğini göstermektedir. Ne var
ki Ebû Hayyân beyitteki ve tahmilu uhrâ ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen]
anlamına değil, [bir diğer emaneti yüklenirsen] anlamına geldiğini söyleyerek, bu beytin
haml kelimesinin hıyanet anlamında kullanılışına dair açık bir delil (nass) olmadığını söylemektedir.

Kaldı ki Ezherînin iddiasının aksine, beytin sonundaki emanetler belini büker
ifadesi ve tahmilu uhrâ ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen] anlamına geldiğini
göstermek için yeterli görünmemektedir. Zira beyti,
bir emaneti edâ eder etmez hemen
bir başka emaneti yüklenirsen, sürekli olarak emanet sorumluluğu taşımak belini büker

şeklinde anlamak pekâlâ mümkündür, dolayısıyla Ebû Hayyânın itirazı oldukça yerinde
görünmektedir. Zemahşerî de muhtemelen Ebû Hayyanın tespit ettiği bu ihtimalin farkında
olduğu için bu beyit ile istişhatta bulunmamıştır. Fakat bu durumda Zemahşerînin argü-
mantasyonundaki boşluk kapatılamamış, yani hamlül-emâne kelimesine emanete hıyanet
etme anlamını vermek yeterince gerekçelendirilememiş olmaktadır. Belki de bu nedenle
Âlûsî (her ne kadar hamlül-emâne kelimesine emanete hıyanet etme anlamının verilmesi
konusunda herhangi bir değerlendirme yapmasa da) bu yorumun geneli hakkında, zayıflığı
açıktır, rivayetlerde de bunu destekleyen bir şey göremiyoruz
ifadelerini kullanmaktadır.

c- İkinci Yorum
 
Selam!

c- İkinci Yorum

İlk görüşteki bu argümantasyon boşluğu nedeniyle olsa gerek, Zemahşerî herhangi bir
değerlendirme yapmadan doğrudan ikinci görüşe geçmekte ve bu görüşü şu şekilde sunmaktadır;
والثاني: أن ماكلفه الإنسان بلغ من عظمه وثقل محمله: أنه عرض على أعظم ما خلق الله من الأجرام وأقواه ّ وأشده:
ّته
أن يتحمله ويستقل به، فأبى حمله والاستقلال به وأشفق منه، وحمله الإنسان على ضعفه ورخاوة قو
İnsana yüklenmiş olan (mükellefiyet) öylesine muazzamdır ve ağırdır ki
Allahın yaratmış olduğu mahlûkat içerisinden en büyük, en kuvvetli ve şedîd
olanına dahî bu mükellefiyeti müstakil olarak yüklenip taşıması arz edilse
bunun yüklenip müstakil olarak taşımaktan kaçınır, bundan çekinir. İnsan ise
zayıflığına ve gücünün azlığına rağmen bunu üstlenmiştir.


Bu görüş, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, başlangıçta emanet kelimesine itaat anlamı
verdikten sonra ayetin geri kalan kısmı hakkında ortaya çıkan iki ihtimalden biri olarak
ifade edilmiştir.

Keşşâf şârihi Tıybî (ö. 743/1342) bunu açıkça ifade etmektedir.Dolayısıyla
bu pasajdaki mâ küllifehul-insan [insana yüklenen mükellefiyet] ifadesini itaat olarak
anlamak mümkündür. İşte bu yorumda emanetin sunulmasını (arz) ve cansız varlıkların
bundan kaçınmasını (ibâ ve işfâk) mecaza hamletmeyi zorunlu kılan nokta da burasıdır.
Çünkü insana yüklenen mükellefiyetin itaat olduğunu kabul ettiğimizde, bu itaat mükellefiyetinin
sunulması karşısında cansız varlıkların bundan kaçınmalarını mecazi bir anlatım
olarak değil de gerçek bir hadise olarak düşünmek mümkün görünmemektedir. Böyle bir
kaçınma, Allaha itaatten kaçınma anlamına gelecek ve devamında cansız varlıkların itaat
hali içinde olmadıkları gibi bir neticeyi doğuracaktır. Bu nedenle de bu arz, ibâ ve işfâkın
mecaza hamledilmesi gerekmektedir. Böylelikle ortada gerçek bir sunumun ve gerçek bir
kaçınmanın olmadığı; aksine bu ifadelerde insana yüklenen itaat mükellefiyetinin dağlar,
gökler ve yer gibi devasa cirme sahip varlıklar tarafından dahi taşınamayacak denli ağır
olduğunun anlatıldığı sonucu çıkarılacaktır.

Buna karşılık ilk yorum dikkate alındığında
bu ifadeleri mecaza hamletmek zorunlu olmamaktadır. Çünkü o yoruma göre zaten cansız
varlıkların emaneti reddetmeleri, bundan kaçınmaları söz konusu değildir. Aksine hamlülemane
tabirine verilen hıyanet anlamının gereği olarak o yoruma göre, cansız varlıklar
emanetin gereğini bihakkın yerine getirmişler, yani bizzat kendi varlık tarzlarının gerektirdiği
ve bu tarz içinde mümkün olacak şekilde [fî mâ yesıhhu minhâ ve yelîku bihâ minelinkiyâd
ve ademil-imtinâ]
itaat etmişlerdir. İnsan ise kendi varlık tarzının gerektirdiği ve bu
tarz içinde mümkün olacak şekilde itaat etmemiştir. Dolayısıyla buradaki arzın arz-ı hilkat
olduğu, yani Allahın o varlıkları bu şekilde yarattığı düşünüldüğünde, ayrıca bir mecaza
hamletme sorunu kalmamaktadır.

Fakat Zemahşerî metninde sorun olan nokta, bu arz,
ibâ ve işfâkın mecaza hamledilmesine ilişkin tespiti ikinci yorum kapsamında değil,
birinci yorum kapsamında yapılmış olmasıdır. Oysa -yukarıda ifade ettiğimiz gibi- arz,
ibâ ve işfâkın mecaza hamledilmesi birinci yorum kabul edildiğinde değil, ikinci yorum
kabul edildiğinde zorunlu olmaktadır.

Ancak yine de Zemahşerî
 
Selam!

Ancak yine de Zemahşerî ilk yorum çerçevesinde kısaca yapmış olduğu bu tespitin
gerekçelendirmesini burada, yani ikinci yorum kapsamında
yapmaktadır. Bu da söz konusu tespit ve gerekçelendirmenin bu yorumla (ikinci yorumla)
ilişkili olduğunun Zemahşerî tarafında da kabul edildiğini düşünmemize imkân vermektedir.

Ancak bu durumda da mecaza ilişkin bu tespitin ilk görüş esnasında yapılmış olması,
bir sorun olarak kalmaktadır. Her halükarda Zemahşerî mecaza hamletmenin gerekçesini
bu yorum çerçevesinde yapmakta ve şöyle demektedir;
ونحو هذا من الكلام كثير في لسان العرب. وما جاء القرآن إلا على طرقهم وأساليبهم من ذلك قولهم: لو قيل
ّر مقاولة الشحم
للشحم: أين تذهب؟لقال: أسوى العوج، وكم وكم لهم من أمثال على ألسنة البهائم والجمادات. وتصو
ّر أثر السمن فيه
محال، ولكن الغرض ّ أن السمن في الحيوان مما يحسن قبيحه، كما أن العجف مما يقبح حسنه، فصو
تصويرا هو أوقع في نفس السامع، وهي به آنس وله أقبل، وعلى حقيقته أوقف، وكذلك تصوير عظم الأمانة وصعوبة
أمرها وثقل محملها والوفاء đا.
Bu tür ifadeler Arap dilinde çoktur. Zaten Kuran da onların ifade tarzlarına
ve üsluplarına göre gelmiştir.

Örneğin lev kıyle liş-şahmi eyne tezheb le-kāle üsevvil-ivec
[Yağa sorulsa nereye gidiyorsun diye, eğrilikleri düzetmeye der]
şeklindeki sözleri böyledir. Bundan başka cansız varlıkların ve hayvanların
dilinden daha nice nice misaller vardır. Burada yağ ile bir karşılıklı konuşmanın
yapıldığını tasavvur etmek muhaldir. Fakat anlatılmak istenen şey hayvanlarda
besili olmanın çirkinliği örten, cılızlığın ise güzelliği örtüp çirkinleştiren
bir özellik olduğudur. Bu itibarla besili olmanın hayvandaki neticesi
(yağın hayvanı güzelleştirmesi), dinleyen kişinin aklında daha etkili şekilde
yer edecek (evka), akıl tarafından daha kolay anlaşılacak, (ânes) daha kolay
kabul edilecek (ekbel), hakikatine daha bir vakıf olacak (evkaf) şekilde tasvir
edilmiştir. İşte âyette de emanetin büyüklüğü, taşınmasının zorluğu ve vefâ
ile yerine getirilmesinin çetinliği tasvir edilmiştir.

Bu argümantasyonun dilbilim açısından yeterince güçlü olduğu açıktır. Ancak dikkat
çekici olan husus, yağ ile bir karşılıklı konuşmanın yapıldığını tasavvur etmek muhaldir
cümlesinde kendisini göstermektedir. Hatırlanacağı üzere Nehhâs, Semânî ve Kuşeyrî gibi
müfessirler Allahın bu cansız varlıklara o esnada bu sunumu anlayabilecekleri bir akıl gücü
verdiğini, onların bu akıl sayesinde, kendilerine yapılan teklifi değerlendirdiklerini ve kabul
etmemeyi tercih ettiklerini ifade etmişlerdir.

Her ne kadar Zemahşerî teferruata girmemiş
olsa da, bu mesele esas itibariyle kelamda illiyet, nedensellik, tabiat, tecviz gibi kavramlar
çerçevesinde tartışılan konularla ilgilidir.

Ancak yine de hem tabiat görüşünü kabul etmeyen Eşarî kelamına mensup
âlimlerin hem de sebeplerin varlığını ve nesnelerin belli
tabiatlarda yaratıldığını belirtmesine rağmen sebeplerin ve tabiatların sonuçlar üzerindeki
etkisini zayıflatıcı bir yaklaşımı benimseyen Matürîdî kelamına mensup âlimlerin de bu
ifadeleri mecaza hamlettikleri vakidir. Bizzat Mâtürîdînin kendi yorumu buna en açık örnektir.
Bu da, söz konusu yorum farkının bir yönüyle kelamdaki illiyet, nedensellik, tabiat,
tecviz gibi konularla ilgili olsa da bütünüyle bu tartışmalar tarafından domine edilmediğini
gösterir.

Zemahşerî son olarak arz, ibâ ve işfâkın mecaza hamledilmesine ilişkin tespite yöneltilebilecek
muhtemel bir itirazı dile getirip cevaplamaktadır. Bu itirazda Arap dilinde temsilin
bilinen iki şey arasında yapıldığı, fakat ayette cansız varlıklara emanetin arz edilmesinin
bilinebilir ve mümkün daire içerisinde olmadığı, dolayısıyla bunun temsile konu olmasının
uygun olmayacağı ifade edilmiştir. Buna verilen cevapta ise her ne kadar cansız varlıklara
emanetin sunulması özü itibariyle muhal olsa da bunun zihnen tahayyül edilebileceği
vurgulanmış ve zihinde tahayyül etme açısından varsayımsal durumlar (mefrûzât) ile dış
dünyada gerçekleşmiş durumlar (muhakkakāt) arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir.

Sonuç
Emanet âyeti olarak bilinen
 
Üst Alt