• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Yunanistan ve Italya Macerasi

  • Konbuyu başlatan SGOR
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 5K

Okunuyor :
Yunanistan ve Italya Macerasi

SGOR

Kıdemli
Üye
" İşte Yunanistan , İşte İtalya , Gezdim Durdum Yollarda "

Motosiklet tutkusu hayatıma girmeden önce sadece hayal aşamasında iken bile sürekli tek başıma uzun yollar planlardım. Alıp başımı arkama bakmadan rotasız, haritasız, başıma buyruk geziler. Bir motosikletim olabileceği bile imkansız gelirken, yurt dışına gezi yapmak… Hem de gezinin böylesini yapmak herkese kısmet olmaz diye düşünüyorum.

Sene 2004 Haziran ayı. Bir grup arkadaş yurt dışına gezi yapmaya karar veriyor ve bundan benimde haberim oluyor. Henüz 1 senelik motosiklet kullanıcısıyım ve altımda Bmw F 650 Cs Scarver var. Yıllarca birikmiş bütün heves ve heyecanla markete bile scarver'ımla gidiyorum. Yurt dışına yapılacak uzun yolu duyunca hemen kendimi de zorla gruba dahil ediyorum. Yola çıkmaya 2-3 hafta kalmış, herkes benden deneyimli ve bilgili. O nasıl olacak? Bu nasıl olacak ? diyerek bütün hazırlığımı yapıyorum. Yola çıkmaya birkaç gün kala grupda ki kişi sayısı azalmaya başlıyor. En son 3 motosiklet ve 3 kişi kalıyoruz ama hala muammada. Bu büyük geziye 4 gün kala kendi motosikletimle başka bir arkadaşımın arkasında talihsiz bir kaza yapıyoruz ve hem ben hem de motosikletim hasar alıyoruz. Sağ dizimde açık yara, topallıyorum bir yandan da motosikletimin kırılan parçalarını alıp yetiştirme çabasındayım. Yola çıkış günü yaklaştıkça benim iyice gözüm kararmaya başlıyor. O kadar hazırlık yaptım her şeyden önce o yolu yapacağıma inandım bunun geri dönüşü olamaz diyorum. Artık son güne geldik ve tahmin ettiğim gibi bir kişi daha fora verdi. Geriye ben ve sürekli yurt dışına motoruyla çıkan arkadaşım Sedat kaldık. Sedat gözlerimin içine "emin misin?" der gibi bakıyor. Ben kendimden o kadar eminim ki, tek başıma gidip oradan onlara kart bile atacağımı ima ediyorum. İçimde hem heyecan hem korku var ama nasıl olsa yola çıkınca gerisi gelir diye düşünüyorum. Evet gerisi geliyor ama nasıl?
Sabah Sedat'la buluşuyoruz, her şey hazır ve fazla oyalanmadan İpsala sınır kapısına doğru yola çıkıyoruz. İpsala'ya birkaç km kala sağnak yağmura yakalandığımız için kısa bir mola veriyoruz ve devam.

Sınır kapısından geçmeden önce son hazırlık ve kontrollerimizi yaptırıyoruz. Beynelmilel (yurtdışı ehliyeti: 210 ytl.), yurtdışı sigortası (yeşil sigorta: kaza anında 3. kişilerin hasarını karşılayan fakat sizinkini karşılamayan sigorta: 20 günlük 186 ytl.), Triptik belgesi (aracın yurtdışına giriş ve çıkışını kayıt altına alan ve pasaporta da işlenen bir belgedir: 60 ytl.) harç, pul ödendi(70 ytl.), pasaport kontrol de yapıldı. İşte artık gidiyoruz.


İşte Yunanistan

Uzun, dümdüz ve geniş Alexandrapoli otobanından yola çıktık yaklaşık 220 km sonra otoyol bitti ve Kavala yoluna girdik ve 50 km sonra Kavala'ya vardık. Kavala gelişmiş köy havasında. Tarihi yapısını korusada bir çok yeri bana İstanbul'un benzer semtlerini hatırlattı. Yol yorgunluğu, akşam yemeğini yiyip konaklamak için otel aramaya başladık. Egnetia Hotel'de odalarımızı tutup, yerleştik. Bir sonra ki günün planını yapmak üzere otelin terasında buluşuyoruz. Yol boyunca yaptığım hataları dinleyip, yorulduğumda mutlaka haber vermem gerektiği konusunda ki ikazları aldıktan sonra dinlenmek üzere tekrar odalara gidiyoruz. Ertesi gün Selanik'e (Thessaloniki) varıyoruz. Zamanı çoktan dolmuş lastiklerimi metzeller spor-tec M1 ile değiştiriyorum. İnsanlar inanılmaz derece de ilgili ve meraklı davranıyor. Hani yurtdışında motosiklet kullanımı ve bayan sürücüler daha yaygındı niye bu ilgi diye merak ediyorum.











Yolumuz uzun ve zorlu imiş, kaptan Sedat öyle dedi. Hadi bakalım diye toparlanıp yaklaşık 550 km lik zorlu yola koyulduk. Git git bir yere varmıyoruz. Yoruldum, dizim acıyor, karnım acıktı, ihtiyaç molası vs ama nafile yetişmemiz gereken bir feribot var. Bu arada biz meşhur İgomenitsa yoluna girdik. Yaklaşık 300 km dağların tepesinden sanki daracık patika yolu gibi, aşağısı uçurum olan yerlerden geçiyoruz. Aşağıya bakmak mümkün değil çünkü dağın eteğinde yani uçurumun dibinde ki köy evleri nokta gibi gözüküyor. Akşam karanlığı bastırdı, feribotun saati yaklaşıyor, Sedat hızını almış motorunu bir sağa bir sola yatırarak gidiyor. Arkasında ben çizgisini takip etmeye çalışıyorum ama size anlatamam ne kadar korktuğumu. Gözlerim kocaman açılmış arada nefes almayı unutuyordum. Daha hala İgomenitsa yolundaki dar, keskin virajlar gibi başka bir yoldan geçmedim.


Köy kahvesinde ki gençlerden ilginç yol yardımı

Artık gece olmak üzere, yolda hiç aydınlatma yok ve in cin top oynuyor derken küçük bir köy kahvesinin önünden geçtim. Bu adamlar dağın tepesinde ne yapıyor diye düşünürken, inanılmaz bir gürültü tam arkamdan geliyor. Reflex olarak başımı eğdim gazı açtım ki arkamdan gelen her ne ise beni ezmesin. Sanki arkamdan bir kamyon bin parçaya ayrılmışta üzerime geliyor gibi. Korka korka arkama baktım hiçbir şey yok, gazı kestim ses azaldı (???). Kaptan Sedat da önden kaptırdı gitti tek başıma kaldım. Bildiğim bütün duaları okudum, in cin top oynuyor derken çarpılacağım herhalde şimdi diye kaskatı kaldım. Ses kesilince yola devam edeyim dedim ama tam hareket edeceğim sırada, o inanılmaz ürkütücü ses bir daha belirdi (yani gazı açınca). Meğer egzos tüpün bağlantı yerinden ikiye ayrılmış :) Hayatımda kaç kere ortadan ikiye ayrılmış egzos sesi duydum ki, tepki çok acemice ama normal. 50 mt önce önünden geçtiğim köy kahvesine doğru geri döndüm. Arkamdan Sedat yokluğumu fark edip hemen yetişti zaten.





Kahvedekiler İngilizce bilmiyor, biz de yunanca bilmiyorduk ama sorun ortadaydı. Fazla söze bile gerek kalmadan aralarından biri mutfağa gidip elinde folyo kağıtla geri geldi. Egzos tüpünü borudan ayrıldığı yerle birleştirip folyo ile de sardı. Dalga geçiyor heralde yada gerçekten iletişim kuramadık adam anlamadı diye umutsuzca bakıyorum. Sonra diğer arkadaşı tel getirdi folyonun üzerinden telle de bağladılar, tarzanca ve biraz da vücut diliyle tamamdır dediler. Şaka gibi ama iş gördü. Fırsattan istifade biraz dinlenmek için oturduk yanlarına. Kimse birbirini anlamadığı için konuşmadan gülümsüyorduk ve Japonların birbirine verdiği selam gibi teşekkür selamı veriyorduk. Hani yurdum insanı olsa boynuna sarılacağım hayatımı kurtardılar diye ama pek cesaret edemedim.





İşte İtalya

Yola devam; İgomenitsa feribot alanına vardık ama binmemiz gereken feribotu kaçırdık. Gece 02:00 de son feribota bindik. 7 saat sonra sabah İtalya / Brindisi'ye vardık. İlk iş olarak Bmw servisi aradık. Brindisi de parça olmadığı için Lecce'ye geçtik. Egzosa sarılı folyo ısıya dayanamadığı için patlaklar vermeye başladı o gürültülü ses ara ara kendini yine göstermeye başladı. Lecce Bmw servisi de yardımcı olamayınca şansımı Bari de denemek istedim bu arada yol uzadıkça uzuyor. Sürekli sorun benden çıkıyor, Sedat'ı peşimden sürüklediğim için kendimi baş belası gibi hissetmeye başlayınca yola tek başıma devam etmeyi kafama koydum. Doğru yada yanlış kafaya koydum bir kere ve düşündükçe de daha cazip gelmeye başladı.
Reklamlarda ki özgür kız gibi olacaktım. Rota ve harita olmadan, plan ve program olmadan... Nereye istersem oraya hemde tek başıma. İstek fazla olduğu için hemen mantığıma uydu. Tabi işin zor kısmı bunu Sedat'a mantıklı göstermek.

Bari'ye vardık. Bmw servisi bulduk ve başımızdan geçenleri anlattık. Zaten servise girdiğimizde benim egzosun tüpü yerde sürünüyor kıvılcımlar çıkarıyordu. Servis yetkilileri bizimle çok ilgilendiler. Bmw kullanıcısı bir bayan kalkmış Türkiye'den buralara gelmiş, motorunda arıza olmuş, mümkün değil sizi bırakmayız gel bacı buyur otur edasıyla hürmet var. Egzos için bir çok bölgeye baktılar en yakın Milano'da buldular ama 1 haftada gelebileceğini söylediler. Biliyorsunuzdur Bmw de parça tamiri yok sadece parçayı değiştiriyorlar. Odur budur derken adamları kandırdık kaynak yaptırmak için ikna ettik ve bütün sorumluluğu aldık.
Bu işlemler yapılırken bende bir yandan Sedat'ı kandırmaya çalışıyorum. Yol boyunca hem sakatlığımdan, hem şanssızlığımdan dolayı başa bela olduğumu özürlerle dile getirip yola tek başıma devam etmek istediğimi söylüyorum. Bir yandan da bu benim hayalim izin ver gerçek olsun diye yırtınıyorum. İnadım tuttu mu ne kadar azimli olduğumu tanıyanlar bilir ;) Çok zor oluyor ama belli kurallar karşılığında ikna oluyor. Taranto'ya kadar beraber gitmeye ve oradan yolları ayırmaya okeyleşiyoruz.



Bari de konaklamak için Hotel Palace'yi aradık, bu sırada ben kayboldum. Nasıl olsa gideceğimiz otel belli diyerek aramaya koyuldum. Dar sokaklardan aynı yere dönüp duruyorum heryer birbirine benziyor. Bir sokak başında 12-13 yaş arası gençleri görüp onlara yol sordum. Tek başına motosikletli bayan turist olmam onlara çok ilginç geldi. Aralarından bir fırlama çıkıp scooterına bindi ve beni takip et dedi. Ara sokaklardan bir oraya, bir buraya dönüp duruyoruz ve çocuk sürekli arkasına dönüp eliyle gel işareti yapıyor. Neyse ki bu fırlamanın beni yalan yere dolandırdığını çok geç olmadan fark ediyorum ve arkasından başka bir ara sokağa sapıp tam gaz kacıyorum :) En iyi yol kendi bulduğun yoldur (en azından o an için).

Taranto tam bir sanayi şehri. Her yerde fabrikalar var ama inanılmaz güzel sahili var. Sahil şeridinde güneş beynimizi kavurmuş giderken Sedat birden sağa çekip durdu, motordan indi, soyunmaya başladı ve altında şortu ile koşarak denize atladı. Bunların hepsi 2 dk içinde oldu ben daha motoru stop etmemiştim bile. Benden kurtulmaya çalışıyor herhalde yüzerek devam edecek derken bir yandan da akıllıya bak önceden planlamış şortunu içine giymiş diye homurdanıyorum. Ben de motosiklet botu, pantalonu vs gibi güneşin altında durulmayacak giysilerle onu seyrediyorum. Bu çok içimde kalmış demek ki yazmadan geçemedim.
Eveeettttttt... Sedat ile helalleşip vedalaştıktan ve nasihatları kulağa küpe yaptıktan sonra gezinin "Sen misin tek başına yol yapmak isteyen?!! " kısmına geçtik.










Artık kısa yollar bile uzun gelmeye başladı

Taranto'dan Napoli'ye geldim. İlerledikçe daha modern şehirleşme ile karşı karşıya geliyorsunuz. Çizmenin topuğundan yukarı doğru çıktıkca bu fark gözden kaçacak gibi değil sanki zaman tünelinden geçiyorsunuz. Aksilik bu ya gelirken devir saatim bozuldu. Kaç km deyim, hızım ne hiçbir şey göremiyorum. Küçük bir Napoli turu yaptıktan sonra güzel bir İtalyan restoranında yemek yiyorum ve deniz kıyısında çok güzel bir hotel de buluyorum. Alışkanlık haline gelen Bmw servisine gittim. Gösterge panelinin komple değişmesi gerektiğini söylediler ve yine ellerinde parça yoktu. Tekrar parça aramaya niyetim olmadığından tamir edilmesi için bilgi almaya çalıştım. Elektronik olduğu için ve komple kafa bölümünü sökmeleri gerektiğinden motoru 1 gün bırakmam gerektiğini söylediler. Yol yordam bilmediğimden böyle bir lükse sahip değildim. Ayrıca beni caydıran en önemli sebep km sayacımın sıfırlanacağını söylemeleriydi (Km sıfırlanırsa ben döndüğümde nasıl hava atacaktım ki, olmazzz!) Bu arada dizimdeki yara yüzünden zaman zaman ateşim çıkıyor ve halsizlik yapıyor. Sabah, öğlen, akşam doku yenileyici gazlı bezle pansuman yapmam gerekiyordu fakat benim ihmalim, yol koşulları ve ekipmanlar yüzünden yara iltihap kaptı. Yine de her şeye rağmen ben özgür kız, bir şey olmaz kız, kim tutar seni kız rolünü çok benimsemiştim.

Yola devam... Napoli de 1 gece konakladıktan sonra neresi olduğunu sonradan öğrendiğim Pescara'ya gittim. Çok güzel tarihi yapısı olan bir yerdi ama elimde ne harita ne rota olmadığı için bir çok yeri sonradan keşfettim. Cafenin birinde acaba neredeyim ben diye düşünürken Roma'ya gitme kararı aldım. Otobana çıkınca nasıl olsa yazar diye düşünüyordum ki otobana çıkışı bulamadım. Aynı yollardan defalarca geçip umutsuzluğa kapıldım, yol kenarında durup kime sorsam diye bakınırken motosikletli 2 genç arkadaş geldi yanıma. Nerden? Nasıl? Neyle? Gibi sorulara cevap verdikten sonra yolu sorabildim ve sağ olsunlar otoban çıkışına kadar bana eşlik ettiler. Hatta çok iyilik sever oldukları için Roma'ya kadar eşlik edelim dediler(!). Roma da beni bekleyen olduğunu söyleyerek teşekkür edip tam gaz yola devam ettim. Yaklaşık 300 km sonra Roma'ya vardığımda gece olmuştu. Her yer ışıl ışıl, boş sokaklar, bir sürü tarihi yapı çok farklı ve büyüleyiciydi. Merkeze gelmeden yolda bir yerde "Döner" yazan tabelayı gördüm hemen önüne çektim. Kesin burada bizim hemşolardan vardır dedim ama yokmuş. Onun yerine mısırlı Müslüman bir arkadaş ile tanıştım. Biraz muhabbet edip dönerimi bitirdikten sonra Mısırlı arkadaşın tavsiye ettiği bir otele yerleştim.




BU arada otele doğru giderken yolda Gillera motor üzerinde bizim tabirimizle apaçi gibi kullanan bir çocukla denk geldik. Şansa da bol trafik ışıklı, uzun, düz yol. Kırmızı ışıkta lastik yakmalar, kalkışlar, tek tekerler ve akrobasiler (ben yapmadım :) ) olmak üzere kapışmalar oldu. En son yol ayrımında seleye yan oturup, bacak bacak üstüne atıp, vizörümü kaldırıp göz kırptım ve el salladım. Vayyy be ne hava attım...

Sabah uyanır uyanmaz hemen hazırlanıp Roma turu atmak üzere yola koyuldum. Gerçekten gidip görülesi bir yer. Castel Sant' Angelo, Vatikan ve bana ne olduğunu açıklayacak kimsem olmadığı için adlarını bilmediğim bir çok tarihi eser, mimari ve yapı gördüm. Çok fazla turist vardı ve aralarına karıştığınızda kimse size sen kimsin diye sormuyor bile.








Bazen hayat size küçük şakalar yapar, o anda korkarsınız ama sonradan hafızanızda güzel anılar olarak kalırlar.

Türkiye'den arkadaşlarımı arayıp ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, oraya gittim, buraya gittim diye heyecanımı paylaşıyorum. Tavsiye üzerine Chieti denen bir kasabaya yol aldım. Chieti dağın tepesine kurulmuş, kendi içinde her şeyi olan çok farklı bir kasaba. Herkes birbirini tanıyor ve çoğunluk genç kesimden oluşuyor. Yine yola çıkmakta geciktiğim için geç saatte varıyorum bu şirin kasabaya. Ne olduğunu öğrenemediğim sanatsal bir faaliyetden dolayı bütün odalar dolu hiçbir otel de yer yok. Aramaktan yorulmuş bir bankın üzerinde otururken son bir şansımı denemek için motoruma atladım ve 50 mt gitmeden küçük bir otel buldum. Tek bir odası boştu ve hemen yerleştim. Ertesi günü Ancona ya gidip Türkiye'ye dönmek için feribota binmeyi planlıyordum. Sabah olunca resepsiyona çıkışımı yaptırdım ve motosikletimin çantasını emanete bırakıp biraz daha gezmek istedim. Chieti gerçekten yaşanılacak İtalya da hayran olduğum tek yer.

Yola çıkma vaktim yine geldi ve otele çantamı alıp, yol için kıyafetlerimi giymek üzere geri döndüm. Bayanlar tuvaletinde motosiklet kıyafetlerimi giyinirken bir yandan da hırsızlığın meslek haline geldiği ülkede ya motorumu çalarlarsa diye acele ediyorum. O kadar acele ediyor ve motorumu çalınmaktan korumak istiyorum ki içinde bütün belgelerimin, paramın, telefonumun olduğu bel çantasını lavaboda bırakıyorum. Tabi farkında değilim koşturarak motorum kapıda duruyor mu diye telaşlanıyorum. Elimde anahtar. Motosiklet çantasını monte ediyor kaskımı takıp Ancona'ya doğru yola koyuluyorum. Yaklaşık 200 km gittikten sonra otoban gişelerine geliyorum. Ücreti ödemek için elimi çantamın olması gerektiği yere uzatıyorum ama yok! Otobanda düşürdüğümü sanıp gişede ki adama dert anlatmaya çalışıyorum ama ne yazık ki İngilizce bilmiyor ve beni de geçirmiyor. Yaklaşık 5 dk derdimi anlatmaya çalışıp da beceremeyince ve gişede ki adamın sesini yükseltmeye başlamasından sonra dayanamayıp ağlamaya başladım. Ben ağlayınca adam sustu ve tamam, geç gibi hareketler yapıp beni gönderdi. Bu arada benzin ışığım yanıyor ve telefonsuz, ehliyetsiz, kimliksiz, parasız dümdüz gidiyorum. Bir yandan da hmmm.. demek ki ağlayınca olay çözülüyor diye gözüm yaşlı gülüyorum sinirimden. Gişelerden sonra yaklaşık 12 km sonra feribot alanına geliyorum. Benzin bitti bitecek, telefonum yok kimseye ulaşamayacağım, karnım acıktı, susadım param yok. Ben şimdi ne yapacağım diye kaskın içinde zırıl zırıl ağlıyorum.

Kapı girişinde 3-4 tane gümrük polisi ile karşılaşıyorum. Yanlarına gidip ağlayarak derdimi anlatmaya çalışıyorum ama nafile suratıma anlamsızca bakıp İtalyanca bir şeyler söylüyorlar. Çat pat İtalyanca anlamadığımı, İngilizce konuşan var mı? Diye soruyorum. (Bu arada İtalyanlar genelde İngilizce bilmiyor yada bilenlerde konuşmuyorlar.) Aralarından biri yarım yamalak beni anladığını ifade edince başlıyorum anlatmaya. Tamam diyor önce yola çıktığın yerden başlayalım aramaya hangi oteldi diye soruyor ve oraya telefon açıyor. Resepsiyonda ki adam çantamın bayan wc sinde unutulmuş olduğunu ve bulduklarını söylüyor. (Yaşasınn kurtuldumm !?) Gümrük polisi benzin alıp 200 km geriye Ancona'ya gidebilmem için bana 50 euro para veriyor ve çantanı alıp döndüğünde geri verirsin diyor. Bende bana yaptığı bu iyilik karşısında bana güvenmesi için bütün eşyalarımın içinde olduğu softcase (motosiklet çantası) imi ona emanet bırakıyorum. Bu arada binmeyi planladığım feribot saat 9 da kalkacaktı ve saat o anda 5 di. Yetişirim telaşıyla hemen benzin alıp Ancona yoluna tam gaz geri dönüyorum.



Otele vardığımda hemen resepsiyona gidip çantamı soruyorum. Adam çıkarıp çantamı veriyor ve resepsiyondan çıkıyor. Bir terslik var neden görevliler yanımdan uzaklaşıyor ki?! Çantayı açıp her şey tamam mı diye bakıyorum. Telefon, triptik, ehliyet tamam ama paralar yok. Türk paralarını bile almışlar!! Resepsiyon görevlisinin peşinden koşup durumu anlatıyorum ama adam beni anlamamazlıktan geliyor ve yürümeye devam ediyor. Peşinden yürüyerek ve kızmış bir şekilde polis çağıracağımı söylüyorum. Otele kayıt yaptırırken şakır şakır İngilizce konuşan resepsiyon görevlisi birden değişiyor ve sürekli İtalyanca konuşuyor, beni başından savmaya çalışıyor. Aslında olay ortada ama çözüm yok. Oturuyorum otelin lobisine herkese küsmüş bakınıyorum gelen geçene. Olayı duyanlardan biri yanıma gelip neden polise gitmediğimi soruyor. Neden gitmiyorum ki?? Bende bilmiyorum peki gideyim bari.

Polis karakolunu buluyorum ve kapıdaki görevliye derdimi anlatıyorum. Beni sonuna kadar anlarmış gibi dinledikten sonra başka bir polis çağırıyor. Derdimi bu sefer diğer polise anlatıyorum, o da dinledikten sonra beni karakolun üst katına çıkarıyor başka bir polise götürüyor. (Çıldıracağım bunlar beni anlamıyor!) Daha rütbeli bir polisin yanına getiriliyorum ve derdimi ona anlatıyorum o da önünde ki dosyalara bakarak beni dinliyor gibi yapıyor. Artık hiç ümidim kalmadı en azından karakolda gecelerim diye düşünüyorum ve anlatmaya bir yandan da devam ediyorum. O sırada başka bir polis geliyor (ağlayacağım artık yeter!) ona da derdimi anlatmaya başlıyorum. Türk konsolosluğunu arıyor fakat kimse telefona cevap vermiyor. Yaklaşık 2 saat karakolda kaldıktan sonra polis memuru elinden bir şey gelmediğini şüphelendiğim birileri varsa bunu yazılı ifade etmemi söylüyor ve bundan başka elinden bir şey gelemeyeceğini söylüyor. Bende şüpheli belli ama bunun bana bir yararı yok, gidecek yerim olmadığı için burada bekliyorum diyorum. Bu arada sürekli yiyecek, içecek ikram ediliyor (oh ne güzel karnımda doydu). Polis son çare olarak beni kimsesiz çocukların bırakıldığı kapalı bir kiliseye götürmeyi teklif ediyor. Başka seçeneğim yok ki... Kabul ediyorum.


Kilisede rahibelerle 3 dolu gün

Figlie Dell' Amore Di Gesu & Maria Katolik kilisesine geliyoruz. Kocaman otomatik demir kapı açılıyor ve içeride geleceğimden haberli 30 kadar rahibe toplanmış bize bakıyor. Yanımdaki polise iyice sokuluyorum neredeyse elini tutacağım beni orada bırakmasın geri götürsün diye. Polis halimi fark edip istemiyorsan seni geri götüreyim diyor. Geri gitsem sokakta kalacağım. Hayır her şey yolunda diyorum (tabi yüz ifadem öyle demiyor). Rahibelerden biri yaklaşıyor polisin elinde ki kağıda imza atıyor ve bana gel diyor. Kapı da ki polise baka baka rahibenin arkasından yürüyorum. Demir kapı kapanıyor ve polis artık görünmüyor.

Şimdi gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın. Dışarıdan giriş ve çıkışın yasak olduğu bir kilise bahçesi, 30 tane aynı saç modeli (kısa), aynı kıyafet, neredeyse aynı kiloda rahibe ve karşılarında tek başına korkak ve ürkek bakan ben. Bu karşılıklı şok yaklaşık 5 dk kadar sürdü. Kimse bana ne yapmam gerektiğini söylemediği için öylece ayakta duruyorum. Sonunda aralarından biri yanıma gelip üst bahçeye (avlu) götürdü. 5 metre arkamızdan da grup halinde diğer rahibeler geliyor. Üst bahçede bir sandalyeye oturdum. Karşımda yine aynı kalabalık. Onlar beni seyrediyor, ben onları. Sinirlerim o kadar hassas ki gülmeye başlıyorum. Arkamdan onlarda gülüşmeye başlıyor. O anda aklımdan geçenler, "Ben neredeyim?", "Ancona da ki gümrük polisi parasını alıp kaçtığımı sanmıştır.", "Dizim çok acıyor", "Karnım aç, susadım.", "Ya bana kötü davranırlarsa kime haber vereceğim?", "Neden hala gülüyorlar bana?", "Bana da mı bu giysilerden giydirecekler?".

Neyse ki aralarından biri yaklaşıp kanımın aç olup olmadığını soruyor. Açlıktan bayılmak üzereyim ama bir anda ağzımdan "hayır" çıkıyor. Rahibe o zaman uyuma zamanı geldiğini ve odaya gitmem gerektiğini söylüyor (ama saat daha 21:00). Rahibeyi takip ediyorum, kulübe tarzı odalardan birine giriyoruz. Rahibe kapıda durup cebinden anahtarı çıkarıyor. Kapıyı kilitleyeceğini ve açmaya çalışmamamı yoksa alarmın öteceğini söylüyor. Kilitli kapının arkasında şaşkın ve iyice korkmuş odaya bakıyorum. İki tane tek kişilik karyola, duvarlar haç, İsa ve Meryem ana resimleriyle dolu. Karyolaya oturup neler hissettiğimi anlamaya çalışıyorum. Tarifi çok zor, o an için sadece korku, şaşkınlık, neden? Soruları ve tedirginlik var. 1 dakika sonrasını bile düşünemiyorum.

Üzerimde ki motosiklet kıyafetlerini çıkarıp yatağa yatıp uyumak ve yarın neler olacağını düşünmemek istiyorum. Bu sırada başıma gelen olaylardan hiç birini ablam hariç ailem bilmiyor. Anlatmaya kalksam panik yaparlar ve ben bir daha evden çıkamam bu yüzden ablamda olayların bir kısmını biliyor ve kimseye söylememesi için tembihli. Birileriyle paylaşmam lazım, İstanbul'dan çok yakın arkadaşım Müge'ye olayları kısaca sms olarak haber veriyorum. "Müge, İtalya'dayım, bütün param çalındı. Şu an bir kilisede kilitli ve kameralı odadayım. Kimsenin haberi yok, beni merak etme" yazdım ve telefonumu kapadım. Tam üzerimi çıkartırken tavana asılmış kamera gözüme ilişiyor. Donup kalıyorum. Kapıyı üzerime kilitlediler, alarm var ve bu kamera! Yoksa burası kilise değil mi?! O anda avluda 30 u dip dibe durarak beni izleyen rahibeler gözümün önüne geliyor. Eminim o kameranın arkasından hepsi bir arada merakla beni izliyorlardı. Işığı kapatıp yatağa yatıyorum ve kameraya arkamı dönüp uyumaya çalışıyorum. Kafamda bir sürü soru var. Bu olayları neden yaşadığım ve neden orada olduğumla ilgili. Dua ediyorum...

Tam uyumak üzereyken kapının kilidi açılıyor. Korku filmi gibi aklımdan her olasılık geçiyor. Uyuyormuş numarası yapıyorum ve ayak seslerini dinliyorum. Oda da iki rahibe var ve vısır vısır İtalyanca bir şeyler konuşuyorlar. Yatağımın başına gelip bana bakıyorlar ve odadan çıkıyorlar(kapı tekrar kilitleniyor). Kameradan diğerleri beni izliyordur, uyumadığım anlaşılmasın diye dönüp oda da ne yaptılar diye bakamıyorum ama merak beni uyutmuyor. Yaklaşık yarım saat 45 dk kadar uyumuş numarasına devam edip sonra arkamı dönüyorum. Yüzümde mutlu bir tebessüm, meğer rahibeler bana gecelik ve saç kurutma makinesi getirmişler diğer yatağın üzerine koymuşlar. Diğer yatağın üzerinde ki oyuncak ayıyı alıp yatağıma tekrar yatıyorum ve ayıcığa sarılıp uyuyorum.
Sabah 8 de rahibelerden biri kapıyı açıp beni uyandırıyor kahvaltı edeceğimizi söylüyor. 2 gündür aldığım en güzel haber, yemek yiyeceğim :) İki dilim ekmek ve biraz peynir var tabağımda. Hepsini 1 dk içinde bitirdiğim için bana 1 dilim daha ekmek ve reçel verdiler. Yine doymadım ama başka bir şey teklif eden de yok. Neyse ki saat 11:30 da öğlen yemeği var, onda biraz doyduğumu hissettim. Telefonumu açtığımda Müge'nin çıldırmış ve paniklemiş sms'leriyle karşılaştım. Belki sadistçe ama beni merak etmesi çok hoşuma gitti.


Rahibeler ile kilisede ayin, saygı ile gelen sevgi

Günlerden cumartesiydi. Kilisenin avlusuna çıkıp dolaşmaya başladım. 4-5 tane küçük çocuk vardı. Onlarla oynarken acaba evime dönüp kendi çocuklarımla oynayabilecek miyim diye ağlamaya başladım. Benimle en çok ilgilenen çocuklardan biri yüzüme bakıp elleriyle göz yaşlarımı sildi. Adı Mariella, ne söylediğini anlamıyordum ama o da üzgündü. Daha sonra Sister Vera yanımıza geldi. Kilisede ayin olduğunu istersem katılabileceğimi söyledi. Bende onlar için sakıncası yoksa çok istediğimi söyledim. Mariella ile el ele tutuşup kiliseye gittik. Herkes kapıda sıra olmuş birer birer içeriye giriyordu. Sıra bana yaklaştıkça herkes ne yapacağım yada nasıl davranacağımla ilgili merakla beni izliyordu.

Kapı girişinde solda kocaman çarmığa gerilmiş İsa heykeli vardı ve bütün rahibeler kapıdan girerken tek diziyle yere eğilip, başıyla selam verip, sağ elleriyle haç işareti yaparak selam veriyorlardı. Sıra bana geldiğinde bütün gözler üzerimdeydi ama ben ne yapmam gerektiğini pek bilmiyordum. Onların bana gösterdiği saygıyla bende onlara saygımı göstermek için İsa heykelinin önünde tek dizimle yere eğilip, başımla selam verdim ve kalktım. Arkamdan alkış koptu, herkes gülümseyerek sırtımı sıvazlıyordu. Sanırım aramızdaki endişeler burada son buldu. Beni yaşlıların olduğu en ön sıraya oturttular. Ara ara ayağa kalkıp şarkı söyler gibi bir şeyler okuyorlardı sonra oturup dualara devam ediyorlardı. En ön sırada yaşlılar şarkı söylenen kısımda ayağa kalkmıyorlardı ve bende onların sırasında en önde oturduğum için ayağa kalkılacak zamanları kaçırıyordum. Yada ben kalktığımda arkadakiler oturmuş oluyordu. Karşımda ayakta duran rahibe bana bakarak gülümsediğinde bir terslik olduğunu anlayıp arka sıraya bakıyor ve çoktan oturmuş olduklarını görünce hemen bende oturuyordum. Bu böyle birkaç defa oldu ama yanlış anlaşılmadı ve hatta arka sıralardan gülme sesleri geldi. Kaldığım süre boyunca her ayine katıldım ve geri kalan zamanlarda yaşlılar ve çocuklarla ilgilenip diğer rahibelere yardım ettim.
(Rahibelerle kilisede yaşadıklarım an ve an o kadar özel ki her detayı buraya yazmak istesem okumakla bitmez.)

Pazartesi sabahı kiliseden polis gelip beni alacağı için Pazar akşamından hazırlanmaya başladım. Yine yol için param kalmamış ve benzinim yoktu. Bundan sonrası ne olacak diye düşünürken rahibelerin başı (Mother) beni odasına çağırdı. Birkaç rahibe bir araya gelerek Feribot sefer ve saatlerini öğrenmişler. Pazartesi günü için Türkiye ye dönebileceğim ve az benzin harcayacağım bir rota belirlemişler. Mother kendi yaptığı hesaba göre bana 300 euro para verdi. Bunu kabul etmek çok zordu ama mecburdum. Karşılığında ne vereceğimi ne yapacağımı şaşırdım. Banka hesap numaralarını istedim vermediler, postayla gönderirim dedim kabul etmediler. Mother ayağa kalkıp "Biz seni çok sevdik, davranışların ve hareketlerin hepimizin hoşuna gitti. Bu parayı senin için çıkartıyoruz ve geri istemiyoruz" dedi. Yutkunamadım... "Parayı bu şekilde alamam, sizi en kısa zamanda tekrar ziyaret edeceğim ve geri getireceğim" dedim.

Ertesi sabah (pazartesi) polis kapıya geldi ve tekrar bir kağıt imzalatıp benim çıkış iznimi aldı. Polisin ilk gün beni kiliseye bırakmasıyla, o gün alması arasında çok fark vardı, kendiside şaşkınlığından gülümsüyordu. Kilisenin içinde ne kadar rahibe, çocuk, yaşlı varsa herkes kapıda toplanmış ben uğurluyorlardı. Küçük Mariella elimi sıkıca tutmuş beni de götür diye ağlıyordu. Sister Vera bana yol için hazırladığı sandviç ve içecekleri verdi. Herkesle birer birer vedalaşıp sarıldık ve koca demir kapı onlarla benim aramda kapandı. Kapının arkasından hala Mariella'nın ağlama sesi geliyordu. Evimin yoluna atacağım ilk adımı atamıyordum.


Geri dönüş yolu ve sürprizleri

Ancona yoluna tekrar girip gümrük polisinin olduğu yere geldim. Etrafa bakınırken sivil giyimli birinin bana doğru el sallayarak koştuğunu gördüm. Hemen yanına gittim. Bana yardımcı olan Gümrük polisi Arzillo Francesco. Beni o kadar sıcak karşıladı ki, parasını alıp kaçtığını sanmasından olan endişem hemen geçti. Meğer Francesco o gün ben geri dönmeyince Chieti polisini arayıp durumu anlatmış. Polis de benimle ilgili haberleri ona iletmiş. Başıma gelenlerden etkilenen Gümrük polisi pazartesi günü izinli olmasına rağmen feribot alanına gelmiş. 50 euro yu geri verip çantamı aldıktan sonra Ferry alanının cafesine gidip oturduk. Ben olayları başından sonuna gülerek sanki ben yaşamamışımda bir hikayeymiş gibi anlattım. Beni ilk gördüğünde ne kadar korkmuş bir suratım olduğunu anlatıp duruyordu. Telsizle çağırıldığı için geri dönmek üzere yanımdan ayrıldı.



Feribotumun kalkmasına 1 saat kalmıştı, motorumla birazda ferry alanında dolaşırken Türk plakalı bir tır gördüm. Tır şöförü Selehattin ağabeyle tanışıp muhabbet ettik. Yola çıktığımdan beri ilk defa bir Türk ile konuşuyordum. Selehattin abi bana hemen oracıkta mantı yaptı, çay demledi. Bir yandan özlediğim Türk yemeğini yiyiyor bir yandan da olayları kısaca anlatıyordum. Feribotumun kalkmasına 10 dk kala kalkıp Francesco'ya veda edeyim dedim. Gittiğimde yerinde yoktu diğer görevlilere haber bıraktım ve feribotuma son dakika yetiştim. Tam motoru park ettiğim sırada feribotun kapısı kapanıyordu. O sırada Francesco koşarak durmalarını söyledi. Kapı durduruldu, Francesco gemiye bindi ve elinde ki paketi bana verdi. Koşarak gemiden çıkacakken 5 adım sonra durup geri geldi ve yanağımdan öpüp koşarak gitti. Şaşkın bir şekilde, elimde paketle öyle kala kaldım (film gibi). Sonra kamaram olmadığı için feribotun en üst açık bölmesine çıktım. Paketi açtım ve tam o sıra telefonuma sms geldi. Önce pakettekine baktım. Kapaklı küçük bir ayna vardı. Yüzümde tebessüm belirdi. Sms de yarı İtalyanca yarı İngilizce "Her baktığında yeryüzünde ki en güzel şeyi, gülümsemeni gör" yazıyordu. Zamanlama mükemmeldi :) Ancona dan Patra'ya yaklaşık 20 saat kamarasız gideceğimi düşünürsek elimde ki ayna bana çok moral olmuştu. Kendimi gezginler gibi hissediyordum. Feribotun en üstünde açık alanda bir bankın üzerine yerleştim. Çantamı başımın altına koyup bankın üzerine uzandım. Sonunda evime dönüyorum, çok mutluyum.
Feribot da edindiğim birkaç arkadaşla muhabbet ederek geceyi geçirdim, rahibelerin hazırladığı yiyeceklerden atıştırıp çantam çalınır korkusuyla en fazla 2-3 saat uyuyabildim.





Ertesi gün Patra ya vardığımda Athina'dan Kos adasına geçecek olan gemiye yetişmek için çok kısıtlı vaktim vardı. Gemiden iner inmez tam gaz Athina'ya geçtim. Heyecan devam ediyordu, en ufak bir hata yada aksilik benim Yunanistanda kalmama sebep olacaktı. Athina da ki geminin kalkmasına 10 dk kala orada olabilmiştim. Hemen gemiye bindim ve yine kamaram yoktu. Kilisede baş rahibenin verdiği 300 euro dan çok az kalmıştı. Francesco ya 50 eurosunu geri vermem ve benzin masrafımın hesaplamamızdan fazla tutması yüzünden yine paniğe kapıldım. Rahibelerin hazırladığı yiyecekler de tükenmişti. Uyumaya çalıştım ki açlığımı hissetmeyeyim ama içimden öyle coşkuluydum ki "Vay bee.. para versen yaşayamazsın böyle bir olay" diyordum.

Sonunda sabah 7 de Kos adasına vardım. Adanın sahilinden Bodrum'un beyaz evleri gözüküyordu. Kos adasından Bodruma saat 14:00 de feribot vardı. Aynı gemiyle geldiğim bir başka motorcu daha vardı. Kos da bir cafe de denk geldik ve yol maceralarımızı birbirimize anlattık. Tabi benimkiler David'e pek inandırıcı gelmedi :) Feribota 1 saat kala hazır olsun diye Bodruma geçiş biletimi almaya gittim ki evde ki hesap çarşıya uymadı. Cebimde ki paradan 10 euro daha fazla tutuyordu bilet. Ne yani? 10 euro yüzünden gözümün önünde ki Bodrum'a geçemeyecek miydim??! Ne satsam? Ne yapsam? Nasıl bulacağım şimdi para derken; İstanbul da ki bankamı aradım. Bankamatik kartı ile anlaşmalı oldukları bankalardan herhangi birinden hesabımda olan paradan döviz olarak çekebileceğimi söylediler ve anlaşmalı bankaların isimlerini verdiler. Yine son dakikaya iş bırakmıştım. Koşturarak anlaşmalı bankayı aradım ve buldum. Fazla fazla para çekerek hemen biletimi aldım. David ile birlikte feribota motorları koyduk, düşmesinler diye iki motoru birbirine iyice bağladık. Bu arada Bodrumda ki arkadaşlarımı arayıp Türk yemeği siparişleri verdim.

Bodrum'a indiğimizde bizim gümrük polisi işe yeni başlamış olduğu için motosikletlerin nasıl kontrol edileceğini bilmiyordu. Aldım elinden kağıdı kalemi kafama göre doldurdum formu. David'in belgelerini de kendim yazdım, imzalattım. Sonra da memur amcaya haber verip motorlarımızı kendim kontrol ettim "Abi ben baktım her şeyi tamam bunların" deyip kapıdan çıktık.




...Ve eve geri dönüyorum

İnanamıyorum Türkiye sınırları içerisindeyim! Sanki o kadar olay yaşanmamış, hiç olmamış da ben tatile gelmişim Bodrum'a. Hemen arkadaşlarımla haberleşip buluşuyorum, nefis bir yemek ziyafeti çekiyoruz. Olayları anlatırken donuklaşıp, gözlerim dalıyor, hala şoktayım bunları ben mi yaşadım diye.

Bodrum da yaşayan eski usta motorcu Peyami abiye ziyarete gidiyoruz. Herkes tarafından çok sevilen ve sayılan Peyami abi ve arkadaşları benim sürekli başıma iş açmama alışkın ama yinede şaşkın maceramı dinliyor. Tanıdık yüzler görmek bütün yorgunluğumu alıyor ve huzur veriyor.

Ertesi gün artık evime döneceğim için mutlu ve sabırsız yola koyuluyorum. Bu arada Kütahya motosiklet festivalinin olduğu tarihteyiz. Yolda giderken şeytan dürtüyor, O kadar yol geldim oraya mı gidemeyeceğim? Hem ayağımın tozuyla biraz havam olsun. Bakıyorum haritama Ödemiş / Boz Dağları üzerinden Uşak yoluna girmek kestirme gibi duruyor. Hem daha önce hiç geçmemiştim o yollardan. Bir anlık kararla evimin yolundan sapıyorum festivale. Ödemiş yoluna girmeden radara giriyorum hem de hız sınırını çok az bir farkla aşmışım. Polisler evraklarımı istiyor bende en şirin en sempatik tavrımla veriyorum. Ehliyet numaram telsizle bildiriliyor ve kontrol ettiriliyor. Telsizden gelen ses "Hemen el koyun ehliyet iptaldir" deniyor. Nasıl yani?? Ben ne yaptım ki? Hem ben masumum! Polis takibinde karakola gidiyoruz. Meğer ehliyetimi aldığım sürücü kursunun belgeleri eksik olduğu için 96 senesinde verilen bütün ehliyetler iptal edilmiş ve toplanıyormuş. Yapmayın, etmeyin, ben mağdurum, haberim yok diyorum kimse beni dinlemiyor. Başlıyorum yol boyunca başıma gelenleri anlatmaya ve "Yeter artık evime gitmek istiyorum" diyorum. Yaklaşık 3-4 saat orada misafir edildikten sonra halime acıyıp beynelmilel ehliyetimle beni bırakıyorlar yoluma.

Hava kararmaya başlamıştı ve Boz Dağları yolunu tırmanıyordum. Kapkaranlık, virajlı ve soğuk (Ben kaşındım). Uykusuz ve tükenmiş hatta bezmiş bir şekilde sabah 05:00 gibi Kütahya'ya festival alanına varıyorum. Festival sonuna kadar dinlenerek zaman geçiriyorum ve arkadaşlarla grup halinde İstanbul'a dönüyoruz.

Eve girdiğimde;
Annem: "Neredeydin kızım sen?!"
Ben : "Pufff .. Hiç sorma" :)
Name EKİN

Alıntı: MotorDelisi
 
Üst Alt