• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Yeşilçamın beyaz filmleri: Uludağ ve sinema

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
YEŞİLÇAMIN BEYAZ FİLMLERİ: ULUDAĞ VE SİNEMA
(1)
Gelip yine de efsaneye bağlanır
Ne kadar anlatılsa da yaşanan
Aşklar birer efsanedir şimdi
Dağ dorukları birer efsanedir
Nasıl yazılır bir dağın tarihi

(Ahmet Telli)

Burada yaşamış burada uygarlıkları kurmuş kadim halkların bir toplamıdır Anadolu. Homerosun İlyada destanında da kullandığı Assuwa, Hitit metinlerinde geçen bir kelimedir. Bugünkü Asya sözcüğünün kökenidir. Şems-abad Farsça, meşrık Arapça doğu demektir yani günlük güneşlik, güneşi bol yer. Anadolu sözünün kökeni ise güneş doğan anlamına gelirmiş. Eski Yunan kolonileri göç ettikleri topraklara Anatolia (Anatole) derlerdi. Bu da doğu, doğu ülkesi anlamına gelirdi. Yunanistanın dörtte uçünün kayalık, dağlık alanlardan oluştuğunu göz önüne aldığımızda çok yerinde bir tanım. Mitolojideki en önemli tanrılardan biri olan Apollon, Delos adasında doğmuştur ama ismi Grekçe değildi. Anadolu kökenliydi. Anadolu ve Egedeki bazı Yunan halkları güneş tanrısı Apolloya tapınırlardı. Örneğin Lazpa Hititçe bir sözcüktür. Lesbos sözünün kökenidir. Lesvoslular da (Midilli) Apollona taparlarmış. Anadolu ile Ege de böyledir.
İyonlar hellenliği kabul etmemiş, onlara göre Apollon ile Kreusanin birlikteliğinden doğmuşlardı. Asklepios tıp sağlık tanrısıdır Apollonun oğludur Apollonun ikiz kız kardeşi, vahşi doğa, avcılık, okçuluk tanrıçası Artemistir. Bunlar hep birbirine yakın tanrılar

Yunanistanın metinlerde geçen (MÖ. 5-4.Yy) Helen öncesi eski ahalisi Pelajlardı (Pelasg) Helenler gelince bu otokton (yerli) halk asimile olmuşlardı. Eski Yunanlılar da Hellenin soyundan geldiklerine inanırlardı. Zeus insan soyuna ceza olsun diye tufan çıkartır. Prometheus oğlu Deukaliondan bir gemi yapmasını ister. Deukalion ve karısı Pyyrha bir gemi yaparlar. Bu gemi Yunanistandaki en yüksek yer olan Parnassos dağına oturur. Hellenin (Deukalionun oğlu) 3 oğlu olur: Dorus, Ksuthos ve Aiolas. Ksuthos iyonların, Aiolas ise Aiolialıların atasıdır. Yunanlıların efsanevi atası Deukaliondur (Arkeolojiye göre MÖ. 3000de Sümeri büyük seller basmıştı).

Yani burada da Olimposun tanrılarından çaldığı kutsal ateşi narteks içinde insana taşıyan Prometheusun başka bir iyiliğine şahit olmuş oluyoruz. MÖ. 4.Yyda Yunanlı şair Pindarus, İnsanların da, tanrıların da anası topraktır demişti. Büyük tufanda yokolan insan soyunu yeniden dünyaya kavuşturmak için toprağa erkek ve kadına dönüşen taşları eken yine Prometheusun oğlu ile eşi.

Yunan yazını Hesiodosun yabancı kaynaklı bazı tanrılarını kullanmamış ve kaba saymıştır. Theogoniada Olympos tanrılarına kadar birçok kuşak sayar Hesiodos ve en son Devler ve Tanrılar Savaşıyla Olympostaki tanrıların saltanatını kurar. Bu savaş Teselyanın (Makedonya) iki yüksek dağında cereyan eder: Othrys ve Olymposta

Tüm tanrıların anası toprak ana; ana tanrıça Gaiadır. Hesiodosa göre Prometheus, Titanların soyundan İapetus ile Klymenenin oğludur. Aiskhylosa göre bu kahramanı doğuran ana Gaiadır. Zeus bir Titan ancak büyür güçlenir ve dünyaya hakimiyet kurmak ister. Babası Kronosa kafa tutar. Kronos dahil tüm Titanları yeraltına (Tartaros) hapseder. İapetosun zekâsını kıskanan Zeus, Prometheus u da herhangi bir köle gibi (5. Yyda kölelikle zorbalık yasal) Kafkas Dağında zincire vurdurur. Tanrıların düzenine karşı gelmiş Prometheus bu yüzden Prometheus Desmotes (Zincire Vurulmuş Prometheus) adıyla anılır:

Bir gün bir rezene sapı içinde çaldım götürdüm insanlara ateşin tohumunu. Bu tohum bütün sanatların anahtarı oldu; bütün yolları açtı insanlara. Suçum bu işte benim tanrılara karşı, bu yüzden zincire vuruldum bu göklerin altında. (Zincire Vurulmuş Prometheus, Aiskhylos, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4.Baskı, s.6).

Çok katlı yapıları (insulae) ilk kuranlar Romalılardı mesela; Eski Romanın merkezi de bir tepede (Palatino) inşa edilmişti.
ABD Eski Başkanı Ronald Wilson Reagan 1980 ve 1983te, Armageddonu yaşayacak nesil biz olabiliriz demişti. Müslümanlara göre kıyamet alametlerinin görüldüğü zaman dünyanın son günleri (ahir-i zaman)olarak kabul edilir. Hadislerde geçen Mercidabık, Halepe bağlı (Azez) kasaba 3.Dünya savaşının geçeceğine inanılan yerlerden biridir. Armagedon ise, Kitabı Mukaddesın (eski ve yeni ahit) son kitabına ya da Vahiye ve Hazekiele göreyse (Tanah) (Tevrat ve Mezmur ya da Zebur) büyük bir deprem tarif edilmekte bazılarına göre nükleer bir savaştan kıyamet (evrenin sonu) olarak bahsedilmektedir.
Ancak Melhame-i Kübra (Büyük Kıyım) çok ve büyük kanlı olayın kopacağı yer, Tel Avivin 55 Km. kuzeyindeki Megido Tepesi (Har Megiddo) eski bir kentin bulunduğu 30 metrelik bir höyük...

Hristiyanlara göre kıyamet Tanrının Krallığı ile bitecek. Yahudilere göreyse Gene (Eden) ve Ge-Hinnom (Cennet ve Cehennem) hayatına geçilecek. Ancak bilimsel teorilere göre evren genişleyip soğuyacaktı (ısı ölümü ya da büyük donma). Zaten Büyük Patlama (Big Bang) sonucu oluşan evren soğumaya çalışmakta ve büyüdükçe ısısı düşmektedir. Kutup graviteleri eşdeğer düzeye inip donacaktır. Fakat bütün evrenlerin toplamı yani Çoklu Evren (Multiverse) teleskop ile görülen sadece 93 milyar ışık yılı genişliğinde bunun çok küçük bir kısmıydı

Tanrıların evi niye yüksek dağlar olmuştur? Profan dini ve kutsal olmayan her şey, bu entropi düzensizlik gelişigüzellik içinde tanrıya tanrısal inanca daha yakın olmak mı yoksa

Ya da tanrılar için yegane besin, bir tür nektar ya da bal özü olduğu rivayet edilen ambrosialar için önemli bir kaynak; renk renk, çeşit çeşit çiçek ve bitki orada bulunduklarından mı acaba, ama hayır.

Ya da belki hepsi!
Perudaki La Rinconada dünyanın en yüksek rakımlı yerleşim birimidir. Dağ ikliminin hâkim olduğu 5.130 metre yükseklikteki bu kasabada 50 bin kişi yaşar. Ve insanların burada olmasının nedeni yakınında altın madenlerinin bulunmasıdır.

Oysa Anadolunun doğusunda yeralan dağlık bölgeler ekseriyetle birer mahrumiyet bölgesi sayılırlar. Tevratta Nuhun gemisinin büyük tufandan sonra karaya oturduğu yer olarak Kuh-i Nuh da denilen Ağrı Dağı tasvir edilir. Yüksekliği 5.137 metredir. Ve tepesi buzul olan Anadolunun tek dağıdır.
Ege uygarlığının kökü ve anası Sümer uygarlığıdır. İsadan 5 bin yıl önce Sümer kentleri bir hayat ve kültür merkezi oldu. der Halikarnas Balıkçısı (Sonsuzluk Sessiz Büyür, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, 2005, s.70-71)

Gustave Le Bonun, Tanrı yaşayan hayattır dediğini aktarır H.Balıkçısı (a.g.e., s.25)
Avustralya yerlilerinin Uluru dediği Ayers Rock Tepesi kırmızı devasa bir tümsektir. Aborjinler bu tepeciği kutsal alan olarak kabul eder ve törensel ritüeller yaparlar. Mekânsal Determinizm, mekânın kültür ve insan biçimlenmesinde önemli rolü olduğunu kabul eder. Aborjinlerin Avustralyaya yerleştiği 60 bin yıllık kültürel birikim bugünkü tıpbın da gelişiminin sonucudur.

Pangea yani 180 milyon önce yeryüzü tek parçadan oluşuyormuş ikiye ayrılan yeryüzünün kuzeyi Laurasis ve güneyi Gondwanaland olarak adlandırılıyor. Uluru ise komşusu Kata Tjuta ile beraber yaklaşık 600 Milyon yıl önce oluşmuş.

İbrahim ve kavmi Mısırda köleyken Tanrının tarafından 2 taş tablete yazılmış On Emir (Decalogus) M.Ö. 1200de Sina Dağında verilmiştir
Halikarnas Balıkçısı, İsanın doğuşundan bin yıl öncesine kadar dişi tanrılar (tanrıça) erkek tanrılara üstün sayılırdı (a.g.e., s.27) der. İda Dağı, Zeusun Hera ile evlendiği dağdır. Kocakatran Dağlarının en yüksek yeri olan bu dağdan izlemiş Troya Savaşını Zeus. Halikarnas Balıkçısı Anadolu Efsaneleri kitabında sözde yağmur ilk defa orada toprağa kavuşmuş diye yazar. Herakles susadığı için su istemiş ve Zeus küçük bir pınar fışkırtmış: Skamandros (bugünkü Küçük Menderes Nehri). İdadan çıkar böylece Skamandros; nehri kazarak daha büyük bir pınar bulur Herakles de; bir adı da Ksanthostur ve kızıl su anlamına gelir. Gerdek için kızlar burada yıkanırmış rivayet bu ya güzellik tanrısı Afrodit bile saçlarını kızıla büründürmek için burada yıkanırmış.
Zeusun önerisiyle düzenlenen güzellik yarışmasında Paris (Truva Prensi) Afroditi seçince diğer tanrıçalar Hera ile Athena Truva savaşında Akhalara yardım edecekti bu yüzden. Truvaya adını veren Dardani Kralı Trondur

Oliympia, Eski Yunan diyasporası tarafından saygı gören 3 yerden birisidir ki diğer ikisi ise gemilerin İoniaya açıldıkları liman sayılan Delos Adası ile kutsal tapınakların bulunduğu Delphoi idi (David Stuttard, Antik Yunan Tarihi, YKY, 2016, s. 33). David Stuttard, Çoğu Yunanın geçmişe ilişkin bilgisi, olguların hayallerle süslendiği ve gerçeklerin söylemlerle iç içe geçtiği sözlü geleneklere ve destanlara dayanıyordu. demektedir (a.g.e., s. 30).

Mitoloji (söylence bilim), hangi toplumun hangi tanrılara taptığını bildirir. Grekler Zeus ve 11 tane Olimposlu tanrıya (Olympian) daha taparlardı. Halikarnas Balıkçısı, Anadolunun Sesi kitabında Yunan tanrılarının Herodota göre Homerosun icadı olduğunu yazar. Anadolu Efsaneleri kitabında Hesiodosu da ekler buna, Grek tanrıçalarını Hesiodos ile Homeros yarattı, der (Bilgi Yayınevi, 12. Basım, 2008, s. 117). İnsan soyu dünyaya gelmeden önce işte bu tanrılar kendi aralarında savaşırlar. Titanlar (devler) Atina yakınındaki Othrys Dağında, Kronosun oğulları da Selanik yakınındaki Olymposta (Mytikas Tepesi) yerleşmişlerdir. Tanrılar arasındaki bu savaş (Titanomakhia ) tam 11 yıl sürmüş. İlk olimpiyatlar da Olimpos (Olemp) tanrılarının yaşadığına inanılan bu dağda yapıldığından adını buradan almıştır. Stadion (Stadyum) da Yunanca kökenli bir sözcük ve bir Yunan uzunluk ölçüsü birimidir (Bizdeki bir spor bakanı bir yerde ne yazık ki burasını Türkiyedeki Olimposlarla karıştırmıştır).

Anadoluda kurulan ilk merkezi devlet Hititlerse de bilinen en eski uygarlık Luvi Krallığıdır (M.Ö. 2000-1400). Anadolu'daki Helen yer adlarının kökeni Luvicedir. Bilge Umar "Olympos" sözcüğünün de eski Luwi/Pelosgos kültürünün yayılma alanı kapsamında karşımıza çıkan bir dağ adının Hellen ağzında büründüğü biçim olduğu kanısındadır. Apollon, Kibele, Afrodit, Artemis gibi birçok tanrı ve tanrıça ismi de sözcüklerin Yunanca telaffuzlarından türemiştir. Örneğin kökeni Etrüsklere dayanan Apollondan Likyalı ismi ile de bahsedilmektedir. Likyalı sıfatının kökeni ise, Luvi dilinde Işık (Lyk) anlamına gelmekteydi.

Uludağın ismi de antik çağda bilinen Hep parlayan anlamında Olympostu ve Luvi kaynaklı bir isimdi. Antik Yunan Tarihçi Herodotun (MÖ. 484 MÖ. 425) Mysia (Misya) için kullandığı sözcük Mariandyn (Mariyandin); yani Bursa Olimposu (Uludağ)civarı (Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Efsaneleri, s.174). Mysia, antik çağda Mysialıların yaşadığı bölgenin adı, Çanakkale, Balıkesir ve Bursa dolaylarıdır.
Herodot, Mysialılar kendi ülkelerinin başlıklarını giyiyorlardı, ellerinde küçük kalkanlar ve ateşte sertleştirilmiş demirden kargılar vardı. Olympos Dağına komşu oldukları için bunlara Olymposlular da denilir demektedir. (Herodotos Tarih, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 13. Basım, 2017, Kitap 7, Bölüm 74, s. 543)

Azra Erhat da Olymposun Yunanca bir kelime olmadığını belirtiyor. (Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 12. Basım, 2003, s.228) Erhat, Yüksek Dağ anlamında kullanıldığına ihtimal veriyor: Dorukları gökte bulutlara karışan ulu dağların tanrılara konut olduğu inancı Yunana Sümerden geçmiş olabilir diyor.

Yunanistandaki Olympos Zeusun merkezi buna karşın Apollon ve diğer tanrılar Parnassos ya da Helicon Dağında toplanırlardı. Homeros tanrıların bu dağlarda şölenler düzenlediklerini ve konuşmak ve tartışmak için buraya geldiklerini yazmaktadır.

Olympos adında efsanevi kişilikler de vardır. Örneğin, Girite adını veren Kresin oğlu Kronosun (Zeusun Emaneti) diğer adı Kybelenin kocasının adından gelen Mysia Olymposu yani Uludağdır. Marsyasın oğlu ünlü flüt çalgıcısının adı da Olympos.

Yunanistan ve Makedonya dışında, Olympos tanrılarının başka yüksek dağlarda da toplandıklarını, Anadoluda sayısı 20ye varan (İda Dağı gibi) Olimpos dağının bulunduğunu belirtir...

Mysialılardan önce bölge Masa ülkesi halkı da masalılar olarak biliniyor. Mısırlılarla yapılan savaşta Masalılar Hititleri desteklemiş ve Homerosun İlyada destanında Mysialılar da Truvanın müttefikleri arasında gösterilmişti. Mysialılar Truvanın yıkılması üzerine Lidyalıların hâkimiyetine girmişlerdir.

Mysia sınırları içinde kalan Uludağın özellikle batı ve güney kısmı için kullanılan ismi Olympene idi. Lidyalılar civarda gürgen ağacı bolca yetiştiğinden bu ağacın adından dolayı bölgeye Mysia deniyordu. Antik Yunan Tarihçi ve Coğrafyacı Strabon (M.Ö. 64-M.S. 24), "Mysia isminin aslı Lydialılarda gürgen ağacına verilen isimden çıkmıştır. Olympos Dağı dolaylarında çok sayıda gürgen ağacı vardır." demektedir. (Geographika Antik Anadolu Coğrafyası, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 8. Baskı, kitap XII.8.3, s. 73)

Strabon, bölgede yaşayanlardan Olympeneli diye sözetmekte ayrıca bölgenin Pers egemenliği döneminde Hellespont satraplığına (eyalet) bağlanmasından dolayı Hellespontlular olarak anıldıklarını belirtmektedir (a.g.e, kitap XII. 4.10, s. 61). Mysialıların konuştukları dil Lidya ve Frigya dillerinin bir karışımıydı. Strabona göre Mysialılar dinsel inançlarından dolayı canlı varlıkları yemekten kaçınmakta, süt, peynir ve balla beslenmekteydi. Strabon, Olympos dağları iyi bir şekilde iskân edildikten başka aynı zamanda tepelerinde sık ormanları ve haydut çetelerini barındıran, dağ tarafından korunmuş yerler de içermektedir demektedir. (a.g.e., Kitap XII.8. 8, s.78)

Mysia bölgesi Romalıların egemenliğine geçtikten sonra çok sık seyahat eden Roma İmparatoru Hadrianus Hadrianutherae (Balıkesir), Hadrianoutherai (Dursunbey) ile birlikte Uludağda da bölgenin merkezi sayılan bugünkü Orhanelinin bulunduğu yerde Hadrianoi kentlerini kurmuştur. Bu dağlık ve ormanlık bölge Romalılar döneminde de bir tatil ve avlak yeri olarak kabul görmektedir. Bölgedeki önemli mabed ve diğer yapılar da bu bölgede toplanmış olup halk tarafından da kiliseler bölgesi olarak adlandırılmaktadır. Zeus Kersoullos tapınağı ve Kızılkilise gibi. Günümüzde Orhaneli, Büyükorhan, Harmancık ve Keles ilçelerinin olduğu tarih ve kültürel yapısı birbirine benzeyen yerleşim bölgelerinin tamamı Dağ Yöresi olarak adlandırılmakta

Hititler döneminde de Mysia bölgesine Hititlerce Assuwa denmekteydi.

Hititlerden sonra bir süre Lydialıların egemenliğinde kalan bölgedeki kabilelerin hepsinin Thrak kökenli olduklarının varsayıldığını belirten Strabon, Mysiayı, Bithyniayla Aisepos Irmağının [Gönen Çayı] denize döküldüğü yere, kıyıdan Olymposa kadar olan alan içerisine yerleştirebiliriz. diye de yazmaktadır. (a.g.e, Kitap XII. 4.5, s. 58)

Pers egemenliğine geçtikten sonra Asya seferine başlayan Makedonya Kralı Büyük İskender (3.Aleksandros) Mysianın güneyinden geçmiş Bithyniayı da Perslerden alarak "Paphlagonia ve Bithynia Satraplığı"na (Hellespontos Phrygia)bağlamıştı. Ancak Büyük İskenderin atadığı satrapı yenen Bithynia prenslerinden Bas, bölgedeki merkezi boşluktan yararlanarak siyasi, ekonomik ve askeri yönden güçlenmiş ve hükümdarlığı boyunca Makedonyalıları da Bithyniadan uzak tutmayı başarmıştır. Onun oğlu Zipoites Bithynia üzerinde egemenlik kurmak isteyen, İskender'in generallerinden (Diadokhos) Lysimakhos'u da yenerek Nikaiada (İznik) "Bithynia Krallığı"nı kurmuştur (M.Ö. 279).

Bithynia Krallığı en parlak dönemini 1.Prusias döneminde yaşadı. Bithynia döneminde Bursadan kurucusundan dolayı Prusa ad Olympium (Uludağ Bursası) diye bahsedilir. Bithynia Kralı 1.Prusias (M.Ö 283 - M.Ö 83) ele geçirdiği yerlere Bithyn kolonileri yerleştirerek sonra kendi adını vermiştir. Birbirinden ayırt edilmek için Gemlike Prusias am Mare (Denizin kenarındaki Prusa) ve Melen Çayı Kenarındaki Konuralpe de Prusias Pros Hypios (Hypios ırmağının kenarındaki Prusias) adı verilmişti. Romalıların eline geçtikten sonra da "Pontus et Bithynia" (Hellence Pontus kai Bithynia) adıyla anılmış, Romadan gönderilen Proconsul (Eyalet Valisi) tarafından yönetilmeye başlanmış ve Bizansın eline geçtikten sonra da İznike bağlanmıştır.

Uludağdaki manastırlar da 3.Yydan sonra kullanılmaya başlamıştı. Bizans İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul ettikten sonra azizler tarafından kurulmuşlardı. M.S. 303-308 yıllarında Hristiyanlara yönelik baskılar yoğunlaşınca Uludağdaki mağaralar ve inşa edilen küçük evler de inziva yerleri olmuştur. 1.Theodosius (M.S. 347-395), 391'de Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini ilân etti ve İznik teslisini destekleyip Hristiyanlığı teşvik etmiştir.

Ancak 25 Mart 717 tarihinde imparatorluğunu ilan eden "Birinci İkonoplast (Putkırıcı) İmparator" unvanıyla anılan III. Leo İsauryalı (MS. 685-741) ikonların imha edilmesiyle ilgili olarak ferman çıkartarak heykel ve resimlerin yıkılıp kaldırılması emrini vermişti. Yaptığı uygulamalarla bütün kiliselerden tepki gördüğü gibi Doğu ve Batı kiliselerinin de arasını açmıştır.Uludağdaki manastırlar 8.Yyda en üst sayıya ulaşmıştır. Selanik ile Bafa Gölünün çevresi de manastırlar bölgesi haline gelmiştir.

Bizans döneminde manastır ve kiliselerin çokluğundan dolayı Bursaya da Theoupolis (Tanrı Kenti) denmiştir. Bunda Uludağdaki manastırların büyük payı vardır. Agorlar Manastırı (Monastere des Agaures) Bizans İmparatorluğunda, 8 ve 9.Yyda ikonoklastlar ve ikonodullar arasında başgösteren çatışmalar boyunca büyük önem kazanmıştır. Çoğu Agaures (Agorlar) manastırına bağlı 147 manastırın varlığından söz edilmektedir. Günümüzde manastırlardan pek eser kalmamıştır.

Osmanlı döneminde Bursanın fethiyle Uludağdaki manastırlardan bazılarına dervişler yerleşmişler ve Uludağa da Cebel-i Ruhbân (Rahipler Dağı) ya da Cebel-i Keşiş (Keşiş Dağı) denmiştir. 17. yüzyılın önemli gezginlerinden Evliya Çelebi, seyahatnamesinde Evsâf-ı mesîregâh-ı Cebel-i Ruhban, yani Keşiş Dağı başlığı altında Uludağdan, Bursa şehrinin cânib-i kıblesinde (kıble yönünde) şehre hâ'il (kapatan), eflâke ser çekmiş (gökyüzüne baş uzatmış) bir kûh-i bâlâdır (yüce dağdır) diye söz etmekte, Bu dağa Keşiş Dağı denmesinin sebebi, Ayasofya daki patrik ve rahiplerin perhiz ile uçarak gelip bu dağda dinlenmeleridir. demektedir..

Uludağ adını ise Osman Şevki Beyin 1925teki önerisiyle almış: Bütün dünya bu dağa Olemp der. Biz ise Keşiş Dağı diyoruz. Garbî Anadolu'nun en yüksek tepesine çıktım. Etrafıma baktım; ne keşiş gördüm, ne derviş. Güzel Bursa bir keşişin gölgesi altında mustaripti. Halk bu ismi sevmiyor; haklıdır. Olemp kelimesi de halkımızın diline uygun değildir. Biz buna, dağın bünyesine en uygun olan bir ismi verelim ve Uludağ diyelim.
1925te Bursa Coğrafya Encümeni ile bir inceleme gezisine katılan Osman Şevki Beyin hazırladığı raporda geçen bu öneri Mareşal Fevzi Çakmakın olumlu bulmasıyla değiştirilmiştir. Atatürkün 1935te milletvekilliğine atadığı Şevki Bey Bursalı bir radyolog, besteci ve yazar. 1934te çıkan soyadı kanunuyla Uludağ soyadını da almış. 1936da Uludağ Keşişleri, Dervişleri, Tapınakları isimli bir de kitap yazmış. Bu kitapta manastırların yayılma alanını 3 bölgeye ayırmış 28 manastır hakkında da bilgi veriyordu.

2011de Uludağa adının verilişinin 85.yıldönümü sebebiyle düzenlenen 1.Uludağ Buluşmalarına Osman Şevki Uludağın torunu İrem Ela Yıldızeli de katılmış ve orada şöyle demişti:Bursa şehrine varır varmaz karşımda yükselen dağ eteklerine dağılmış şehre hemen hayran kaldım. Dağın ilk kayakçıları İlhan ve Akın Beyden kayak maceralarını dinleyip ateş etrafında dans ettik.

Ancak İrem Hanım dedesi Osman Şevki Beyin Uludağda Din Hayatı başlıklı yazısını okumuş veya hatırlamış olsaydı bunları yazar mıydı acaba? Zira Osman Şevki Uludağ bu yazısında, Uludağın Bursaya bakan şimal yüzü son zamanlarda çok çirkinleşmiştir. Otuz yıl öncesine gelinceye kadar Brusaya bakan ve genişliği her gün biraz daha artan keleş tepelerin ve tarlaların yerinde kestane ve gürgen ormanları vardı. Şimdiki Cumhuriyet köşkünün üst taraflarında geniş bir kızılcık ormanı, daha üst taraflarda havlucu esnafının her yıl esnafça toplandıkları geniş kestane ormanları sola doğru ilerleyerek ve Akçağlayanın üstünden dolaşarak Değirmenli kızık ve Hamamlı kızık köyleri arasında bulunan ormanlarla karışırdı. Brusa dan dağa bakanlar gördüklerine doyamazlardı. demiştir.

Bursa Fransız Kilisesi Rahibi Bernardin Menthon, Uludağdaki manastırlarla ilgili ilk kapsamlı araştırmayı yapan kişidir. 1935te Lolympe de Bithynie (Bitinya Olimposu) adlı bir kitap yazarak Keşiş Dağı olarak anılan Uludağın Hristiyanlık kültüründeki yeri hakkında bilgiler vermiştir.

Osman Şevki Uludağ, Mabetler hakkında bize en güzel malumat veren ve bizim tetkiklerimizi tamamlayan papaz Bernardin Menthon, ancak Bizans vakainivüslerinin notlarından, azizlerin tercümei halleri hakkında eline geçirdiği monografilerden faydalanmak suretiyle bunların yerlerini kararlaştırabilmiş ve ancak beş altı tanesinin kiremit, tuğla ve mermer kırıklarından ibaret enkazını bulabilmiştir. Bu mabetler orta çağda harap olmuşlardır. Uludağ da manastır hayatı 8. ve 9. yy larda pek ileri dereceye varmıştı. Bundan evvel üçüncü yy sonlarına doğru St. Neofit adında birisinin aynı zamanda boz alanı adını da taşıyan tekfur alanının yüksek bir tepesinde bir mağarada yaşadığı söylenir kezalik vakanüvisler beşinci yüzyılda da oralarda keşişler ve manastırlar bulunduğunu söylerler. Fakat bütün bu bilgiler çok müphemdir ve açık malumat yoktur. Ancak 8.yy dadır ki dağda din hayatı çok inkişaf bulmuş ve her taraf mabetle dolmuştur. Bu manastırlardan bu gün hiç birisi ayakta duramamaktadır. Hepsi ortada kalkmış, hatta izleri bile kaybolmuştur.diye yazmaktadır

Bayındırlık İşleri Müfettişliği görevi sırasında Fransız Hükümeti tarafından Anadolu'ya gönderilen Fransız arkeolog ve gezgini Charles Texier (1802-1871) de bölge hakkında kitaplar yazmış, gözlemlerini aktarmıştır. Bunlardan en ünlüsü, Asie Mineure(Küçük Asya)adlı kitaptır. Texier, bu kitapta Uludağdaki manastırların yoğunluğundan söz ederek Uludağı Yunanistandaki Athos (Aynaroz) Dağına benzetmiş ve şöyle demiştir:

Eskiden söylendiği gibi, Olimpos zirvesinin, bir yayla oluşturan iki başı vardır. Doğu tarafındaki başında kuru taştan yapılmış bir yapının kalıntısı görülür. Bu bir ufak kilise ya da manastır olabilir. Şekil ve yapımından hangi devre ait olduğunu belirleyecek hiçbir özelliği yoktur Bizans İmparatorları zamanında Olympos vadileri, başkentin gürültüsünden kaçıp inzivaya çekilmek isteyenlerin mekânı oldu. Athos Dağında olduğu gibi burada da küçük kiliseler ve inziva yerlerinin sayısı arttı. Dünyadan elini eteğini çekenlerin anılarını muhafaza ederek bugün de gururlu olan Olympos dağı, Türkler tarafından verilen Keşiş Dağı adını taşır.

Antik Yunan kentleri (polis) Basileus ya da Tiran (Tyrannos) adı verilen iktidar krallar tarafından yönetilirlerdi. MÖ. 6.Yy sonuna dek olan bu dönemden Homeros ve Hesiodos, kahramanlık çağı olarak bahsetmektedir. İlk çağlarda adalet ve özgürlüğün kurulacağı altın çağa dönüş inancı Chilistianism (Tanrısal Krallık) vardı. Homerik çağ ise, Halikarnas Balıkçısının masumluk, çocukluk ve düş dönemi dediği dönemdir.

Yunanlıların en önemli ve en eski Theogoniasını yazan Hesiodostur. Fenike, Sümer ve Babil gibi eski inanç ve efsaneleri aktarır Yunanlılarınkiyle kaynaştırır. Homerosta olduğu gibi Eski Yunandaki mitoloji yazarlarına kaynak oluşturan tek din kitabı olarak kabul edilir. Hesiodos (MÖ. 8.Yy) didaktik (öğretici) şiirin öncüsü ve ilk ekonomi tarihçisi olarak da kabul edilir. Theogonia adlı eseri evrenin oluşumu ve tanrıların kökeni hakkında kaynak olarak yorumlanırken İşler ve Günler adlı eseriyle de çiftçilik yaşamını anlatır. Hesiodos, İş ve Günlerde çağların gittikçe kötüleştiğini Altın Çağ diye nitelediği bir barış bolluk döneminden sonra gümüş, bronz, kahramanlık ve demir çağının geldiğini belirtir. Ve işlerin zor ve insanların da çok çalışmaktan yıpranır hale geldiklerini dile getirir. Hesiodosun bu konuda yazdıkları belki de diyalektik tarihin gelişimine ilişkin ilk gerçekçi varsayımlardı.

Toplumsal gelişime ekonomik temelli yaklaşan Saint Simon, endüstri toplumuna ilişkin Hristiyanlık için Yeni Hristiyanlık yaklaşımı getirmişti. Dinsel düşüncenin yerini bilimsel düşünce almıştır (rasyonelleşme). Saint Simondan etkilenen tilmizi Auguste Comte de pozitivist toplumun bu yeni dinsel anlayışına insanlık dini olarak bakmıştır. Sosyolog Auguste Comte toplumsal gelişmeyi 3 aşamaya ayırmıştı: Teolojik, metafizik (ortaçağ) ve pozitif dönem. Avrupa uygarlığı çok tanrılı uygarlıktan sonra endüstri toplumuna ulaştı. Bilim Kurgu ile yaratılan efsaneler, fantastik dünya (ütopyalar) dünle yarının bir harmanlanışıydı elbette

M.Ö. 7.Yyda dithyramboslarla (başta 1-2 dizeli şiirlerle) başlayan tragedyalar da mitolojiyle beslenirlerdi. Yunan tragedyasında diyaloglu bölümler epizod (perde) olarak adlandırılır. Thespis ve Aiskhylos (Esillos) MÖ. 6.Yy tragedyanın yaratıcıları oldular ve tragedya (3 ayrı bölümden oluştuğu için, trilogia) seyircide bir etki (katarsis) amaçlanarak tanrılara ve krallara övgüler yağdırılırdı.

Tektanrıcı ve evren bilim hakkında görüş ortaya koyan Ksenophanes (M.Ö. 570 M.Ö. 475), Amerikalı Anarko-Primitivist Yazar John Zerzana göre, ilerleme inancını beyan eden ilk kişidir (Makinelerin Alacakaranlığı, Kaos Yayınları, 1.Baskı, 2013, s. 53). Antik Yunan mitolojisi efsanevi yazımlara dayalı idi ve bu efsaneler içinde barbar devlerle uygar tanrı düzeni içinde sürekli bir çatışkı anlatılmaktaydı. İnanç günlük yaşamla iç içe idi ve eğitimde çok önemli bir yeri vardı. Ksenophanes tektanrıcılığı (monoteizm) savunarak Tanrının insan ve diğer doğal varlıklara (antropomorfizm) benzetilmelerini şu sözlerle eleştirir: "Homeros ile Hesiodos, ölümlüler (insanlar) arasında suç sayılan, utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler, yalan söylerler, eşlerini aldatırlar. Bir tanrı vardır; bu, tanrılar ve insanların en ulusudur; ne biçimi, ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer; bu tek tanrı baştan aşağı işitmedir, baştan aşağı düşünmedir; her şeyi düşünceleriyle hiç zahmetsiz yönetir. Sözlü (tanrısal) yasalar Thesmoi idi ve farklı çıkarlar yazılı hale gelmesine neden olmuştu. Nomos eski Yunan şehir devletinin (polis) egemenliğini ifade eden yasalar, hukuk düzenidir. Arapça olan namus sözcüğü de Yunancadan türemedir

Osmanlı Devletinin parçalanmasından iki devlet ortaya çıktı der Herkül Millas: Yunanistan ve Türkiye. İkisi de hem birbirine hem Osmanlıya karşı savaştılar.
Urla (İzmir) doğumlu Çağdaş Yunan Şair Yorgo Seferisin 1945-1951 yıllarına ait günlükleri Bir Şairin Günlüğü adıyla ölümünden sonra bir kitapta toplanmıştı. 1949da Bursaya da gelmiştir Seferis. Bu kitapta Bithynia Olymposu diyordu Uludağa: 1 Mayıs 1949: Bithynia Olymposu; keşişleri eski zamanlara ait. Müziğin yaprakları; müzik nasıl da yuva yapıyor kendine; nasıl serpiliyor yapraklar onunla. Yorgo Seferis (1945-1951 Bir Şairin Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004, s. 146)

Nostos ve haymatlos; bir yanda özlem eve dönme isteği bir yanda tabiiyetsizlik; vatandan uzak kalma duygusu yani. Yorgo Seferis, 1922deki mübadele (değişim) trajedisinin yarattığı duyguyla şiirini de etkileyen sürekli bir kimlik arayışına girmişti. İoniada hissettikleri, çocukluğu onu Odisseusvari nostos duygularıyla doldurmuştur

Çağdaş Yunan Şair Yannis Ritsos , Yunan uygarlığını belirlemiş olan, hala da belirleyen işte budur; dinsel hoşgörü, bir de kimi etki ve etkenleri kabullenmekteki korkmazlık. Doğu ve Batı arasında bulunduğu için hem Doğudan hem Batıdan kimi özellikleri almış, sindirmiş, birleştirmiştir. Bu yüzden hem Doğulular hem Batılılar için örnek olabilmektedir. der (Herkül Millas, Çağdaş Yunan Edebiyatı, Dünya Yayıncılık, 2005, s, 76)
Modern Yunan edebiyatının temellerini atan ve Yunan aydınlanmasının öncüsü Adamantios Koraistir. İzmir doğumlu Korais Osmanlı bağımlılığını ve Ortodoks kilisesini eleştirmiştir. 1821 Yunan İsyanına giden süreçte yayınladığı Hellen Nomarşisi cumhuriyetçi görüşleri dile getiriyordu.
Apokalipsi (Vahiy kitabı) Yuanna sürgündeyken İsayı gördüğünü iddia ettiği küçük bir yunan adası olan Patmoz (batmaz) adasında yazmıştır. Adadaki bir mağara da Hristiyanların haç merkezlerinden birisidir. D.H.Lawrence de 1931de yayınlanan Apocalypse (Vahiy) adlı bir kitap yazdı. Batı uygarlığını şekillendiren politik, dini ve sosyal yapıları eleştiriyordu. Ona göre, akıl ve ruh arasındaki sürekli çatışkı, toplumun doğal dünyadan yabancılaşmasına neden olmuştur. Son kitabında Lawrence, insanların doğadan ve evrenden koptuğunu ileri sürerek, insana ve kozmosa dair umut aşılamaya çalışıyordu. Lawrence, Mina Urgana göre beden içgüdülerini yadsıyan sadece ruhu önemseyen Hristiyanlık ruhçuluğunu eleştiriyordu; The Dark Gods (Karanlık Tanrılar) dediği cinsel dürtüler gibi bedensel dürtülere egemen kozmik güçlere inanıyordu.

Mina Urgan,Lawrence, sanayileşmeyi yaşadığı çağın başlıca felaketi sayardı. demektedir. (D.H.Lawrence, İnceleme, YKY, 2016, s. 9)
Tetrarşi (4lü yönetim), M.S. 3.Yy da Roma İmparatoru Diocletianusun ülkeyi daha kolay yönetilir hale getirmek için 2ye bölüp başına birer Augustus (imparator) getirmesi ile ortaya çıkan yönetim şekli idi. Ve böylece ülkeyi bir Caesar (Kayser) daha kolay yönetebilecekti.

Apollona (Güneş Tanrısı) tapan kendisi de ordusu gibi pagan olan 1.Constantinus Romadaki kötü yönetime duyulan tepkiden faydalanarak Maxentiusla savaştı. Romalı iki tetrarkın karşılaşmasında Maxentiusa karşı zafer için Hristiyanlığı kullanacaktı (M.S. 312).

Yunan kolonileri (kentleri) aslında birer Paroskia yani Yunan ticaret şirketleri tarafından kurulan ulusal yöre dışında yeralan ulus bilinç taşımakla birlikte ekonomik ve toplumsal niteliği olan sömürgeci ve burjuva işbölümüne dayalı insan topluluğundan oluşan (Selanik, İzmir, Odesa gibi) kolonilerdi. Bu kentlerden biri de adını kurucusu efsanevi kahraman Byzantastan alan Byzantiondu (İstanbul). 1. Constantinus bu Eski Yunan kolonisini imparatorluğun yeni başkenti ilan ederek (13 Mayıs 330) Nova Roma (Yeni Roma) adını vermişti. Ölümünden sonra adıyla; Constantinopolis olarak anılacaktır.

1.Constantinus (M.S. 272- M.S. 337), Hristiyanlara hoşgörü gösterilmesini buyuran ve inanç özgürlüğünü dile getiren Milano Fermanını (M.S. 313) yayınlar ve Roma İmparatorluğu'nda resmî din olacak Hristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacı ile (İnanç Bildirgesi) Birinci İznik Konsilini toplar. Konsilde Athanasiusun karşı çıktığı İskenderiyeli Papaz Ariusun 3lü teslisi (ve İsanın Tanrının oğlu olduğunu) reddettiği teori tasfiye edilerek aforoz edilir. Paskalya Bayramı İznik Konsilinde kararlaştırılmıştır (Her Pazar). İkinci İznik Konsili (7.konsil) ikona kırıcılığı konusunda 787de tekrar toplanır.
Osmanlı Devleti ulus yerine dinsel ayrım güttüğünden Ortodoks Yunanlılar kendilerini Hristiyan olarak tanımlardı. Merkezi İstanbuldaki Fener Rum Patriği olan Doğu Ortodoks Kilisesi 3 büyük Hristiyan mezhebinden birini oluşturur (diğer ikisi Roma Katolik Kilisesi ve Protestan Kilisesi). Yunanistan Ortodoks Kilisesi Doğu Ortodoks kiliselerinden birini oluşturur. Ve Doğu Ortodoks Kilisesi İznik, Konstantinopolis ve Efes Konsilini tanıyan oryantal Ortodoks kilisesine karşı ilk 7 konsildeki tanımlamaları kabul eder.

Monistik Tekçilik evreni tek bir "ilke"ye dayandırarak açıklamaya çalışan öğretidir. Özellikle ruhu maddeye, maddeyi de ruha irca eden, diğer bir ifadeyle, ruh ile maddeyi özdeş sayan öğretilerdir. İznik Konsilinde Ariusun aforoz edilmesi monofizizmin yani İsanın tanrının oğlu olduğunun temel akide olarak benimsenmesi İsa'nın varlığında, insanlıkla tanrısal özün birleştiği ile ilgili kararlar alınmıştı. İsanın Tanrının oğlu olduğu İznik Konsilinde de (M.S. 325te) temel akide olarak benimsenmişti. Kutsal Ruhun Tanrı olduğuna inanırlar. Aya Triada, kutsal üçlü demektir. Bazı Rum Ortodoks kiliselerine verilen addır. Transfigürasyon; Tanrının oğlu İsanın dönüşümü gibi İsanın dirilip göğe yükselmesiydi. Tanrının İsanın vücudunda beden bulduğuna ve yol gösterdiğine inanırlar. Ortodoks kilisesinde bu kavram Teofani (Hierosphainein), Batıda ise Epifani yani tanrı kudretinin tezahürü anlamına da gelmekte

Katolik evrensel manasına gelirken, Ortodoks, doğru inanç anlamındadır. Ortodoksların batı kiliselerinden farklı akideleri de (Paradhosis) vardır. Ortodokslar resimlerle yetinirler. İkonostaz, İkonlu duvar ve tablolarına denir. İsa, Meryem Ana ve diğer ermişlerin tahta üstüne yapılmış heykel ve resimlerine de ikon veya ikona derler. Yunanca sözcüklerdir.

Ortodoksların ayinleri Yunanca olur. Keşişler manastırlarda yaşayıp hiç evlenmezlerdi fakat Ortodokslarda rahipler evlenebilirlerdi.
Kitonik dünyevi, kozmik evrenseldir. Ekümenik ise, evrensel, ikamet eden dünya manasında yunanca bir sözcüktür. Bütün kiliseleri kapsayan kavramla Ortodoks kiliselerinde birliktelik ve eşitlik kastedilmektedir. Apostolik, 12 havariyle ilgili ve onların kurduğu kiliseler manasındadır.

Agios aziz, agia azize demektir. Taksiyarhis çağdaş Yunancada başmelek demektir. Başmeleklerin kimliği kesin olmamakla birlikte 4 büyük başmelek ismi geçmektedir: Michael, Gabriel, Raphael ve Uriel. Michael tanrının kendinden yarattığı ilk melek kabul edilir, ikonografide elinde kılıç ve ölü ruhları tartan teraziyle tasvir edilir.

Ayazma Türkçeden türetilen bir sözcüktür soğuk su demektir. Ortodos hristiyanlar kutsal su anlamında ayazmalara hagia derler. İsaya inananların yıkanması (vaftiz) İsa ile bütünleşmek anlamına geliyor. Çocuğa vaftizde kutsal sayılan bir isim de konuyor. Benzer bir sözcük olan takdis öldükten sonra huzur içinde yatması için günahların bağışlanması için yapılan bir işlemdir.

Noel doğuş demektir (Fransızca). Hristiyanlık inancına göre Noel yortusu paskalyadan sonra gelen ikinci önemli yortudur. İsanın, doğumunun kutlandığı bu yortu gününe YunancaXristougenna (Mesih doğdu) denir. Batı kilisesi 25 Aralıkta kutlarken Noeli Ortodoks Kilisesi Julyen takvimini esas aldığı için 7 Ocak'ta kutlar. Teofani bayramını (Haçı suya atma bayramı) 6 Ocak yerine 19 Ocak'ta kutlar (Gregoryen takvimle Julyen takvim arasında 13 gün fark olduğundan).
Uruc orucu 1 Ağustos-15 Ağustos (Uruc Günü) arasında Meryem ana adına tutulan oruçtur. İsanın dirilişinin kutlandığı Paskalya yortusu öncesinde olduğu gibi, Noel yortusundan önce de 15 Kasımdan sonra 40 gün oruç tutulur. Paskalya dönemindeki 40 günlük oruca Büyük Perhiz denir. Rumlar kırk gün tutulan oruca Megali Sarakosti" (Büyük Kırk Gün) derler.

Kristoloji yani Mesih anlayışına göre enkarnasyon (hulul) tanrının cisimleşmesi ve insan biçiminde görülmesidir.Golgota (Calvary), İncil'deki anlatımlara göre Kudüs surlarının hemen dışında yer alan ve İsa'nın çarmıha gerildiği bir tepedir. İsanın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişini (paskalya bayramı) mart-nisan ayında kutlarlar. Ortodokslar için en önemli kutsal bayramlardan (yortu) sayılan günlerde İsa, havarileri ve diğer azizler anılırlar. Hristiyanlar İsanın doğumu, vaftizi ve peygamberliğe başlangıcını 25 Aralık-6 Ocak arasında, göğe yükselişini (mihracı) ise Nisandan Temmuza kadar kutlarlar...
 

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
(2)
Uludağı en güzel, İnegölden görürsün
Hele bulutlar sarsın, tepesini örülsün
Lodoslu havalarda, sanki devler dirilir
Uludağı uyanık ve ayakta görürsün

(Yaşar Faruk İnal)

Yaşar Faruk İnal, İnegöl doğumlu bir şair. Balkan göçmeni şair, tıpkı Rumeli kökenli diğer şairler, M. Niyazi Akıncıoğlu ve Uluğ Turanlıoğlu gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Bursanın tarihsel ve mistik dokusundan etkilenerek Bursayı dizelere döken, şiirleştiren bir şairdi. Bursanın kolay geçit vermez ve zirvesi çoğu zaman karlı Uludağını Bursaya ait öteki zengin imgeler arasına katıp işliyordu. İnal, Uludağ (2) şiirinde Uludağ ile ilgili hislerini bu dizelerle ifade ediyordu. (Nilüfer Çiçeği Bursa Şiirler, 2007, s.21)

Çocukluk yıllarımda Uludağı Ankara dönüşlerinde İnegöle yaklaşırken bir Bursa habercisi gibi görürdüm. Bu sıra dağlar, bütün azamet ve haşmetiyle yolculuk boyunca İnegölden başlayarak ta Bursaya kadar eşlik ederdi. Pencereden kuzeye bakmak hatırıma bile gelmezdi çünkü sol yanım boylu boyunca karlı dağlar sıra sıra zirvelerle çevriliydi. Onlar bana ürkütücü de gelirlerdi ama güzeldi. İnegöllü öykücü Yazar Cemil Kavukçunun Angelacoma'nın Duvarlarını okuduğum zaman çok etkilenmiştim. Angelacoma, İnegöl'ün Bizans dönemindeki adıydı. Yazarın İnegölde geçen çocukluk yıllarını anlatan bu kitap bana hemen Uludağı anımsatmıştı. Bursa için Uludağ ilk sıradaki bir simgedir.

Uludağ, kuzeybatı ve güneydoğu yönünde uzanan büyük bir dağ silsilesidir. Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanan Uludağ'ın uzunluğu 40 km'yi genişliği ise 1520 km'yi bulur. Bu dev kütlenin dokusu granit serpantin ve gnays ile kolemanit, krom ve volfram (tungsten) gibi madeni taş ve kayaçlardan (şist) oluşmuştur. Jeomorfolojik açıdan volkanik olmayan tektonik (fay hareketleriyle oluşmuş) bir dağ olan Uludağ, dağcılık açısından da masif yapılı bir sıradağ kütlesidir, yani tırmanması çok kolay fazla çıkıntılı olmayan yer yer düzlüklerden de oluşan yüzeylere sahiptir. Uludağ bu uygun topografyayla (yer şekilleri) daha sonra kurulmuş benzerleri için de Türkiyede bir örnek, bir prototip kışlık turizm merkezi olmuştur.

Yollar, patikalar, teleferik, telesiyej, kayak merkezi, yaylalar, vadiler, Sarılan, Çobankaya, teleferik ve telesiyej istasyonları, oteller, seyir tepesi Bugün bunları içinde barındıran Uludağda, Milli park 1961de ilan edildi. 2006da ise 1600 hektarlık bir alan milli park alanının dışına çıkartıldı.
Övülmeyi mi istemiyor, yoksa bunu hakketmiyor mu Uludağ? M.Ö.4.Yyda kutsal Lykeion tepesinde bir okul (Akademia) kuran Aristo, sanatta doğayı taklit (mimesis) olarak kavramlaştırmıştı tiyatro sanatının temel özelliğini. İdil, kır huzurlu yaşam şiiri. Uludağ için yazılmış böyle şiir pek yok, mesela Ilgaz Dağı için yazılmış çok bilinir olmuş bir şiir var da acaba neden kutsiyet ve ululiyet atfedilmiş Uludağa şan verecek pek öyle şiir yazılmamıştır. Hapisteki çınar Nazımdan, hemen akla düşen Uludağa Dair şiiri:

Yedi yıldır Uludağla göz göze bakışıp dururuz.
Ne o kımıldanır yerinden,
ne ben,
lâkin birbirimizi yakından tanırız.

Gerçekten yaşayan her şey gibi gülmesini ve kızmasını bilir.
Bazan,
hele kışın, hele geceleri,
hele rüzgâr kıbleden estiği zaman,
karlı senaberlikleri, yaylaları, donmuş gölleriyle
uykusunun içinde şöyle bir kıpırdanır,
ve orda, en yukarda, en tepede oturan keşiş,
uzun sakalı darmadağın
ve etekleri savrularak,
rüzgârın önünde haykıra haykıra iner ovaya.

Türkiyedeki linyit kullanan termik santrallerden biri de Orhanelide bulunuyor. 2006da bölgede yapılan bir araştırmada solunum yolu hastalıklarına yol açtığı belirtilen santralde ama ne zaman 1998de desülfirizasyon ünitesi ve elektrostatik filtre gibi çevreci sistemler ancak devreye sokulmuş, böylece doğaya salınan kükürtdioksit, toz ve küllerde bir nebze azaltılma olmuştur

5177 sayılı yasa kapsamında 2004te, madenlerin yabancılara satış ve özelleştirilmesi ne yol açan maden yasası yürürlüğe girmişti

İnsan, bir kez tarihi, ruhsuz ve yabancılaştırılmış bir sisteme dönüştürdü mü; bu tarih makinesinin işleyebilmek için ihtiyaç duyduğu şey, insan yaşamının kalıntıları olur.Andrey Tarkovski

Alman Sosyolog Max Weber, Şehir konusundaki pek çok tanımın yalnızca bir ortak boyutu var: Şehir, basit olarak, bir veya daha fazla ayrı evler kümesinden oluşur ama görece kapalı bir yerleşim bölgesidir. İktisadi tanımlamayla şehir, sakinlerinin hayatlarını tarımdan değil, esas itibariyle sanayi ve alışverişle kazandıkları bir yerleşim yeridir.diyordu. ( Şehir, Modern Kentin Oluşumu, Yarın Yayınları, 11. Baskı, 2015, s. 73-74) Ancak Andre Malraux bilindiği gibi fonksiyonel şehircilik anlayışı yerine bir şehirde tarih, doğa ve kültür gibi kaliteli yaşam arttırıcı öğelere göre planlama yapılmasını önermektedir.

Aslında çok açık kimliği var Bursanın: Tarihsel ve doğal kimlik. Bursa zengin bir kültürel birikim ve tarihsel dokuya sahip, bu dokusunda çeşitli uygarlıklardan izler taşır. M.Ö. 1200lerde Frigler, M.Ö. 550lerde Bithynialılar gelmiş M.Ö. 70lerde Romalılar egemen olmuş. 1080de Selçuklular, 1097de Bizans, 1326da da Osmanlı Devleti egemenliğine geçmiş. 1402de (Ankara Savaşı) Moğol istilasına uğrar. Milli Mücadele sırasında 2 yıl 2 ay 2 gün işgal altında kalır. Sonra Cumhuriyetle eklenen tarihsel ve kültürel yapı. Yüksek mahalleleri doğal seyir terası. Uludağ eteklerinde hemen hepsi tarih dokulu taraça semtlerden mahallelerden oluşuyor: Yıldırım, Emirsultan, Yeşil, Tophane (Hisar), Muradiye ve Çekirge

Bursa hakkında yazanlar için Uludağ bir simge ancak sınıflaşmanın en belirgin göstergesidir de; Türkiye siyasetine egemen liberal sol-liberal muhafazakâr iki kutbu için rüştü ispat aracıdır da. O hale gelmiştir getirilmiştir Bursada Uludağ

Ülkenin bir yanında kardan kapanmış yerleşimlerin bilhassa Bahçesaray haberleri verilirken bir yandan da Uludağdaki kayak ve eğlence haberlerinin verilmesi çelişkili gelirdi bana. Yıllar sonra haberlerin içeriği çok değişmişti, Bahçesaraydan pek bahsedilmiyordu artık belki ama Uludağa kar yağdırmak için belediyelerin seferber olması ilginç geliyordu. Çünkü bütün çaba topu topu 3-5 metre genişlikte kar pisti içindi. Doğu Anadoluda 8-10 metrelik karları kaldırmak yaşamsal bir sorun haline gelirken kimi için kış Uludağda kayak mevsimi demekti

2002deki belediyeler kaçak yapılaşmayı önlemek için Uludağ orman alanı içinde kalan bölgeleri mücavir alan ilan edip yıkımlar yaparken, 2012de 6831 Sayılı Orman Kanununda yeniden değişiklikle kentsel dönüşüm ileri sürülerek 2B yani Orman vasfını kaybetmiş hazine arazileriadı altında işgal edilmiş varsayılan arazilerin ormanlık vasfının ortadan kaldırılmasına ve 7 Şubat 2013te de Maliye Bakanlığının talimatıyla satışına onay verildi. Bu bölgeler uzun bir süre bazı sektlerin ve yabancıların işgaline uğramış olduğu kamuoyunda da tartışma yarattı ve yapılaşma İnkaya, Kirazlı ve Yiğitali (Congara) gibi dağ köylerinin çok daha yukarısına Milli Park sınırlarının 5 km yakınına (Hüseyinalan köyü) kadar yayıldı.

Çiçek deyip geçme
Ben sığmam diyor
Ovalar varken saksılara

(Hüsam Kurt)
Ekoloji (Ecology), canlıların diğer canlılar ve çevresiyle ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Bitki ekolojisi, (plant Ecology), bitkiler arasındaki etkileşim, yaşadıkları ortamla ilişkilerini inceleyen bilim dalı, bitki sosyolojisi (plant sociology) ise bitki kuşaklarının yayılışını ve sınıflandırılmasını inceleyen vejetasyon bilimidir.

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Gürcan Güleryüz , Uludağ, sadece kar cenneti olarak mı anılmalı? diye soruyordu. Güleryüze göre, Ne yazık ki, günümüze kadar ağırlıklı olarak bu yönü dikkate alınmıştır. Buna bağlı olarak da turizm yatırımları bu yönde olmuştur. Kış mevsiminde açık olan turistik tesisler, yaz sezonunda etkinlik göstermemişlerdir. Son yıllarda bir iki işletme doğa turizmine yönelik olarak yaz sezonunda da hizmet vermeye başlamıştır. (Gürcan Güleryüz, Uludağ Alpin Çiçekleri, Uludağ Turizmini Geliştirme Derneği, 2000, s. 4)
Alman Botanikçi Ernst Mayr, Uludağda 7 ayrı bitkisel kuşak (zone) bulunduğunu ortaya koymuştu. Buna göre, Uludağda 350 metreye kadar olan rakımda defne, zeytin, ardıç, kızılçam (Akdeniz maki ve frigana bitki örtüsü), 350-700 metreler arasındaki kuşakta Anadolu Kestanesi (Castanea Sativa), erguvan, kayın, karaağaç, kızılcık, meşe, karaçam, 700-1500 arasında sık Doğu Kayını (Fagus Orientalis) ve lokal olarak Sapsız Meşe (Quercus Petraea) ormanları, 1500-2100 metre arasında nemli Uludağ (Batı) Göknarı (Abies Bornmülleriana) ve gürgen, zirvelere doğru subalpin (1800-2200) ve alpin (2300-2500) kuşak çayır ve bodur çalı bitkileri yayılış gösteriyor

Uludağda farklı yüksekliklerde bazıları endemik renk renk çiçek ve şifalı bitki (fitoterapik) toplulukları boy gösteriyor. Bursaya bakan alçaktaki yamaçlarda ayrı yukarıdaki vadi ve yaylalarda ayrı Bursa Ovasına bakan zirve ve tepelerde ayrı bir güzellik, farklı renklerden oluşan bir tablo hâkimdi. Bursa ve Uludağ adeta bir renk kataloğu (pantone), bir renk cümbüşü gibiydi.

Uludağ Üniversitesi Fen Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gönül Kaynak da Uludağdaki çeşitliliğe dikkat çekerken başka ülkelerle karşılaştırmış. Türkiyede 12 bin civarında bitki türüne karşılık bütün Avrupa florası 12 bin civarında; İtalyada 5.600, Fransada 4.900, İngilterede 1.400, Hollandada 1300 ve Danimarkada 1000 civarında bitki türü mevcut.

Güleryüz, Uludağı doğa turizmine açmak için hem bilimsel yönden hem de doğa turizmi açısından ele alınmasının bir gereklilik olduğunu vurguluyordu. Bir bilim insanı olarak jeomorfolojik yapısı ve bitki sosyolojisi hakkında bilgi veren Güleryüz, kar cennetinin yani Uludağın öbür yüzüne de dikkat çekerek mart-ağustos arasındaki yaz döneminde adeta bir çiçek cennetine dönüştüğünü belirtiyordu. Uludağdaki bitki örtüsü mutlaka korunmalıydı.

Avrupa Alpin, Asya, İran ve Doğu Akdeniz ikliminin etkisindeki Uludağda farklı rakımlarda iklim, yerşekilleri ve bitki örtüsü değişiklik sergilemektedir. Türkiyedeki en önemli bitkisel alanlar arasında yer alan Uludağda kar örtüsünün yavaş yavaş kalkmasıyla adeta bir çiçek şenliği başlar. Uludağda bulunan toplam 1320 bitki türünden; Dön baba (Erodium Olympicum), Labada (Rumex Olympicus), Benli Yumak Otu (Festuca Punctoria), Bit Otu (Pedicularis Olympica), Yumuşak Tüylü Sığır Kuyruğu (Verbascum Bombyciferum), Bursa Sığır Kuyruğu (Verbascum Prusianum), Ulu Sığır Kuyruğu (verbascum Olympicum), Çöven (Gypsophila Olympica), Altuni Hindiba (Crepis Aurea), Kirpikli Kanarya Otu (Senecio Olympicus), Obrizya (Aubrieta olympica), Geven (Astragalus Sibthorpianus) gibi 33 tanesi sadece Uludağda yayılış gösterir.

Kanarya Otu (Cineraria), Şincar (Onosma Velutinum), Kaz Otu (Arabis Drabiformis), Lefkoje (Matthiola Montana), Asyneuma Rigidum ve Asyneuma Virgatum, Kum Çamı (Jasione Supina), Dağ Karanfili (Dianthus Leucapheus ve Dianthus Recognitus), Kestere (Stachys Tmolea), Sarı Sarımsak (Allium Flavum), Dağ Soğanı (Allium Olympicum), Misk Soğanı (Muscari Bourgaei), Keten (Linum Olympicum), Çilek Otu (Patentilla Buscoana), Çok Çiçekli Gelincik (Papaver Pilosum), Tilki Kuyruğu (Alopecurus Lanatus), Ulu Yumak Otu (Festuca Cyllenica), Yavşan Otu (Veronica), Altuni Çiçekli Safran (Crocus Chrysanthus) gibi 171 tür bitki Uludağda endemiktir. Yani Uludağda da yetişebilen nadir taksonlardır (benzer özelliklere sahip türler).

Bursa ve Uludağdaki endemik bitkiler de tıpkı ilk tanımlandıkları coğrafi bölgelerin antik isimleriyle nitelendirildikleri gibi isimlendirilmişlerdir. Flora Orientalisin (Doğu Florası) yazarı İsviçreli Botanikçi Pierre Edmond Boissier (1810-1885), 1842de geldiği Anadoluda 3 ay kalarak Uludağı da dolaşmış, çok sayıda bitki örneği toplamış ve isimlendirmiştir. Kurutulmuş bitki örnekleri Cenevre Boissier Herbaryumunda bulunmaktadır. Fransız Gezgin ve Doğa Bilimci Benjamin Balansa (1825-1891), 1857de ailesiyle birlikte İzmire yerleşerek drog ticareti yapmış ve Avrupadaki bazı herbaryum ve bitki koleksiyonlarına örnekler yollamıştı. Anadoluda kaldığı 10 yıllık sürede yaptığı botanik seferlerinde topladığı 2858 örnekle bu kitabın hazırlanması sırasında da katkısı olmuştur. Ruhban George Wheler (1651-1724) Uludağa yaptığı gezide gördüğü bitkiler hakkında bilgiler vermiştir. 1700-1702de yaptığı gezilerde Uludağdan bitki örnekleri toplayan Fransız Doğabilimci Joseph Pitton de Tournefort (1656-1708) da, Boissier'in Flora Orientalis'te çalışmalarından faydalandığı botanikçilerdendir. Fransız Eczacı Pierre Martin Remy Aucher-Eloy (1793-1838), 1833-1836 arasında 4 kez Uludağa çıkarak bitki örnekleri toplamıştır. İngiliz Arkeolog Frank Calvertin (1828-1908) Bursadan topladığı örnekler Flora of Turkeyde yeraldı. Ayrıca Sibthorb 1786 ve 1794de, Clarke 1799 ve 1802de, Thirke 1839 ve 42de, Clementi 1849 ve 1850de, Grisebach 1839da, Barbey 1873te, Bornmüller 1886-1899da, Formanek 1890da ve Nemetz de 1894-1897de Uludağı gezmiştir...

Uludağ Göknarı (Abies Bornmülleriana) doğal olarak dünyada sadece Kızılırmak ile Uludağ arasındaki bölgede yetişmektedir ve adını Alman botanikçi Joseph Friedrich Nicolaus Bornmüllerden (1862-1948) almaktadır. Bornmüller, Weimar'daki Haussknech Herbaryumu'nda kuratörlük yapmış ve bitki örnekleri Flora of Turkeyde de yeralmıştır.

Bursa ve Uludağda 1844 yılında Boissier tarafından toplanıp tanımlanan üç sığırkuyruğu türüne bölgenin antik dönemdeki isimleri verilmiştir. Yumuşak Tüylü Sığır kuyruğu Verbascum Bombyciferum, ipek böceği taşıyan anlamında bombyciferum olarak isimlendirilmiştir. Özgün bir Bursa çiçeğidir; bahar aylarında Bursa içindeki parkları yol, kenarlarını, tarihi alanları süsler. 550 metreye kadar yayılış gösterir. Beyaz tüyler içine gömülü sarıçiçekleriyle tanınıyor.

Sığırkuyruğunun tüysüz türü ise Bursa Sığır Kuyruğu Verbascum Prusianumdur. Mayıs ile Ağustos ayları arasında 750-2100 rakımlarda volfram maden işletmesinin çevresinde yayılış göstermektedir. Ulu Sığır Kuyruğu Verbascum olympicum ise bir Uludağ çiçeği (endemiği) olup 1000-2300 metreler arasında Haziran ve Ağustos ayları arasında Oteller Bölgesi civarında ayrıca piknik yapılan alanlarda görülmektedir.

Endemik bitkiler doğanın ve suların temizlenmesinde büyük katkı yapar. Doğadaki nitratı protein olarak organik maddeye dönüştürür. Nitratın suları kirletmesine ve azot emisyonuna (salınım) engel olur ve küresel ısınmanın önlenmesine katkıda bulunur. Ancak bütün bu Bursa ve Uludağa özgü türler tehlike altındadır.
Uludağın zirve bölgesinde kar yağışlı günlerin ortalaması 66,7 gün, karla örtülü günlerin sayısı ise 179,2 gündür (a.g.e., s.10.) 6 ay boyunca kalan beyaz kar örtüsü ile Bursa ovasını da besleyen Uludağ Bursanın en temel su kaynağı.

Dünyanın su kaynakları deniz dışında kalan yüzde 2si buzullar, yüzde 1i yer altı sularından oluşuyor. Bursayı dikine kesen derelerin kaynağı Uludağdır. Bursa topraklarının yüzde35i dağlık ve yayla, yüzde 48i platolarla, yüzde 17si ovalarla kaplıdır. Bursa Ovası derelerin sürüklediği alüvyonlardan meydana gelmiştir. Arâzisi volkanik bir yapıya sâhiptir.

Bursa kaplıcaları yer kabuğunun iki bin metre derinliğinden yeryüzüne çıkan sıcak su kaynaklarıdır. Bizanslıların bir su kenti haline getirdikleri Pythiada (Çekirge) 1.Justinianus döneminde (M.S. 6.Yy) büyük bir saray ve kaplıca yaptırılmıştır. Ve uzantısı olan radyoaktivitesi yüksek ( 55,4) kaplıcasıyla Kükürtlü semtiyle adeta önemli bir sağlık (balneoterapi) ve turizm merkezi olarak Uludağ ile bütünleşmiş gibidir
Alpin kuşağı Avrasyanın (Asya ile Avrupa) güneyi boyunca uzanan bir sıra dağ sistemidir. Dünyanın ikinci büyük sismik (depremsel) alanıdır. Avrasya levhası ise dünyanın ana tektonik levhalarından birisidir. Alpin kuşağı bu levhanın güneyi boyunca uzanan sınırdır ve güneydeki Arap- Afrika-Hint levhalarının çarpışmasıyla oluşmaktadır.

Uludağdaki habitat (yaşam alanı) zengin bitki örtüsü çoğu ormanlık alan ve çayırlık, sulaklık, turbalık alanlar olmak üzere, tilki, çakal, yaban kedisi, porsuk, sincap, ayı, kurt, yaban domuzu, bukalemun, kaya kartalı, çalıkuşu, keklik saka, baykuş, bülbül gibi birçok hayvan türüne de ev sahipliği yapıyor.
Apollo kelebeği (Parnassius apollo)ise adeta Uludağın gözbebeği; Bursanın simgesi Uludağın simgelerinden en başta gelenidir. Apollo kelebeği, dünyada da nadir görülen Türkiyede sadece Uludağda yaşayabilen Uludağa özgü güzelliklerden biri. Uludağda 150 milyon yıldan bu yana varlığını sürdürüyor. Yüksek rakım şartlarına adapte olmuş, 1-2 bin metre yüksek dağlarda yaşayan ancak nesli tükenmekte olan bu kelebek türü sadece temmuz-ağustos aylarında 5 gün civarında uçuyor. Apollo kelebekleri 12 cmye kadar büyüyor ve ölmeden önce yavruların aynı şekilde beslenmesi için dam koruğu (sedum) bitkisine eşit aralıklarla 100 adet civarında yumurta bırakıyor.

Uludağda nesli tehlike altındaki başka tür de Sakallı Akbaba (Gypaetus Barbatus)
Uludağda izcilik 1914 yılında Ceyhun Atuf Kansu'nun babası Nafi Atuf Kansu tarafından başlatılmış. Bursa Öğretmen Okulu Müdürü olarak göreve başladıktan sonra okulun öğrencilerinden izci birlikleri oluşturmuş ve ilk Uludağ kampını Kirazlıyayla'da şimdiki piknik alanı olan yerde kurmuş. Uludağda doğa yürüyüşleri (trekking) dinlenme (rekreasyon) ve eğlence (entertainment) yanı sıra dağcılık (climbing, bouldering, abseiling) ve kayak ( Snow board, Cross cauntry, Heli skiing) gibi dağ sporları da yaygın olarak yapılabilmekte ancak extrem ve pahalı sporlar elit zümrenin tekelinde görünmekte
Türkiyedeki ilk Dağcılık Kulübü (1932) Bursa Halkevi bünyesinde Bursada kurulmuş. Dağa kayakla çıkan ilk kişi Alex Abraham adlı bir Alman (1933) 29 Ekim 1963te tamamlanıp hizmete açılan Teleferik de bir ilktir ve bir İsviçre şirketi (Von Roll AG) tarafından yapılmış. Yolculuk 3 hatta; 1.bölge Teferrüç-Kadıyayla arasında (375-1271 m.)10 dakika, ikinci bölge Kadıyayla-Sarıalan arasında (1231-1635 m.) 10 dakika ve 3.bölge Sarıalan-Çobankaya arasında (1635-1760 m.) 20 dakika olmak üzere toplamda 40 dakika sürmekteydi. Oteller bölgesinin eklenmesiyle, toplam 8.84 km ile 8er kişilik gondol tipi 175 adet kabinle dünyanın en uzun teleferik hattı olacaktır

Bursada çekirge caddesi üzerindeki Ormancılık Müzesi bir ilk olmanın yanı sıra tek olma sıfatı da taşıyor. Bursadaki orman varlığı göz önünde bulundurularak 1934te açılan Orman Okulu -1950 arası lise düzeyinde Orman Okulu 1950den sonra Orman Müdürlüğü olarak kullanıldıktan sonra 1989da müzeye dönüştürülmüştür.

Uludağdaki Büyük Otel Atatürkün emriyle 1933te açılmış. Cumhuriyetin ilk sanayi kurumlarının kurulduğu Bursada İpek-İş, Sümerbank Merinos ve Bursa Atatürk Stadyumu yıkılmalarıyla Bursa kamuoyunda tartışma yaratmıştı. Uludağdaki yapılaşma ile ilgili olarak 2008deyapılan siyasi açıklamalardan sonra ilk hedef tahtasına konan kurum Büyük Otel olmuştu. Bu kadar çok filmde mekân olarak kullanılmış tarihi öneme sahip Büyük Otelin yıkılmak istenmesi de düşündürücü

1963te ödüllü Metin Erksanın Susuz Yaz filmiyle büyük üne kavuşan Hülya Koçyiğit şöyle diyordu: Henüz evli değildim. Sanırım 16 ya da 17 yaşındaydım. İlk defa Uludağa gittim. Öylesine bir kar vardı ki ilk defa görüyordum öylesine yoğun bir karı. O zamanlar öyle bugünkü gibi tesisler yok. Kayak evleri var daha çoğunlukla. Bir tek otel var, o da Büyük Otel(Yücel Sönmez, Hürriyet, 5 Şubat 2016)

Uludağ gibi doğal ve tarihsel kimlik açısından korunması öncelikli alanlarda farklı kurumsal yönetim ve uygulamalar bilhassa planlama gibi önemli bir konuda topu turizmcilere ya da inşaat sektörüne atmak çevre konusunda istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Zira hem yapılaşmaktan yana olup hem de doğa ve çevreyi korumaya dönük sistemlerin pratikte pek geçerliliği yoktur. Tarihi yapıların tamamen yıkılıp yeniden yapılması ise tarihi koruma açısından uygun olmayıp hiçbir yerde tercih edilen bir yöntem de değildir. O yeri yeniden canlandırmak, hayata döndürmek (resüsitasyon) demek olmuyor.

İlk özel işletmeler, Yeşilçam filmlerinde sık sık kullanılan Beceren Cafe 1963te, Beceren Otel ise 1970te açılmış. Beceren ilk modern teleskiyi de 1963 yılında kurmuş. Teleski, kayakçıyı T bar (çekici) denen ekipmanlarla pistin başına kadar götüren bir düzenek
Kasım Mart ayları Uludağın ana-baba gibi olduğu dönem; okullar sömestr tatiline çıkınca doluluk oranı da bir hayli yükseliyor. Sadece Uludağ mı? Bu dönemde gazete sayfaları da reklam kokan boy boy Uludağ resimleriyle, tanıtım yazıları ve Uludağ haberleriyle dolup taşıyor; yılbaşı gibi tam cümbüş zamanı.
Haber demişken

Her güzelin kusuru olur!..
1988de Basın yayın Yüksekokulundan mezun olup yerel bir gazeteye müracaat etmişim. Amacım hem pratik yapmak hem bilgilerimi pekiştirmekti, kısacası mesleğe ısınmak. Bu gazetedeyken bir gün Uludağa gönderilecek, 27 yıl sonra Çobankayada yeniden kurulan bir Kızılay Kampının açılışını haberleştirecektim. O zaman Milli Park Müdürü Yüksek Orman Mühendisi Sinan Karakuzu, Orman Bölge Şefi Cemal Gürpınar, Kamp Yöneticisi Ahmet Baytekin idi. Kızılay Şube Başkanı Recep Sezerin de katıldığı yemekte hep birlikte Uludağa dair sohbet ettik. Haberin gazetede yayınlanmasından sonra Sinan Bey beni telefonla aramıştı Her güzelin kusuru olur demişti. Bir de teşekkür etmişti.
Niçin mi?
Başka bir gazetenin muhabiri de bana refakat etmiş ama farklı bir haber yazmıştı o yüzden. O gazetede çıkan haberde oteller bölgesinden bir dereye kirli suların karıştığı ve o derenin içme suyu kaynağı olarak kullanıldığı yazılmıştı.
Halbuki kamp sakinlerinden birisi bahsi geçen dereye birlikte beni de götürmüştü. Ancak benim gazetemde sadece kampı öven yazım yayınlanmış ve bu konuda yazdığım haberse kayda değer bulunmamıştı. Açıkça muhabir olduğum gazete milli park yönetimine bir kıyak yapmış, haberi sadece iddia olarak kabullenmişti, belki de

1988 yılında genç bir gazeteci adayı olarak o yaşın verdiği deneyimsizlikle ipince kıyafetle Uludağın çok farklı havasını hesaplamadan çıkmışım dağa. Orada hava Bursadan farklı, insanlar yakılan kamp ateşinin etrafında ısınıyorlar, hem de buz gibi bir hava. Tam üç gün hasta yattığımı anımsıyorum.
Şimdi geri dönüp o yılları düşünüyorum da ne o kıyafetle giderdim Uludağa, ne o haberi es geçerdim. Sinan Beye gelince, ya haberi yediremedi kendisine ya da bu kadar çabasına karşılık Uludağın güzelliğine bir halel gelmesini sindirememişti. Belki de
Bir gün Uludağ ile ilgili bir sürü poster ve broşür göndermiş. Merak üstüne sorduğum suale karşılık Yazı İşleri Müdürümüz, Al, soba borusu gibi bir şey deyip atmıştı önüme. Açar açmaz hepsi gazetede kapışıldı. Sonraki yıllara bazılarını saklamıştım, arada açıp bakardım onlara. Uludağ güzeldi gerçekten. Ve hep öyle de kalsın.
 

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
(3)
Sinema geldi ve zindandan oluşma bu dünyayı saniyenin onda biri uzunluğundaki zaman parçalarının dinamitiyle paramparça etti; şimdi bu dünyanın geniş bir alana dağılmış yıkıntıları arasında serüvenli yolculuklara çıkmaktayız. (Walter Benjamin)

Kentsel dönüşümlerin yaygınlık kazandığı bir zamanda tarihsel dokusu korunması gereken yerler hem turizme hem sinemaya hizmet veriyor. Uludağ doğal yapısıyla bunlardan bir tanesi; Türk sinemasında rakipsiz ve popülaritesi çok yüksek. Ünlülerin ve kalburüstü zümrenin pek alternatifi olmayan en itibarlı uğrak yeri; Yeşilçam için milli park kuruluşundan bu yana hem bir tatil mekânı hem de bir set ve işyeri

Yeşilçamın Bursa macerası 1930larda başlıyor. İlk film Aysel Bataklı Damın Kızı 1934te Çalıda çekilmiş. Halıcı Kız ise 1953te; ikisinin de yönetmeni Muhsin Ertuğrul... 1945te çekilen Köroğlu var; Mümtaz Ener ve Refik Kemal Arduman birlikte çekmiş, ama o İnegöl ilçesinde çekilmiş, Bütün bu filmlerin kıyıdan köşeden Uludağ ile ilişkili oldukları anlaşılmakta. Yeşilçamın Uludağdaki zirve macerası ise 1955te başlıyor.

3 boyutlu ve görsel efektleri bolca kullanan filmlerin yaygınlık kazandığı günümüzde saklama ve arşiv koşulları iyi olmayan sinemamızda filmlere ulaşmak kolay olmuyor. Bazılarını sinema-TVden, bazılarını vcdden izlemiştim, bunlar çok sınırlı. En büyük yardımcım bilgisayardı. Bilgisayar kanalıyla ulaşmaya çalıştığım filmlerin yüklü olmayanlarına ulaşamadım, bazılarında kısa tanıtımlarla(trailer) yetinmek zorunda kaldım, çünkü filmin bütünü (video stream) mevcut değildi ne yazık ki. Bulamadıklarım hakkında yazılanlara göz attım anımsamaya çalıştım. 1980 öncesi filmler özellikle siyah beyaz çekilmiş eski filmlerde yer belirlemek çok zor oluyor, bazı filmlerde ise kolay. Örneğin Çile gibi restorasyonlu ve fazla eskice olmayan filmlerde görüntü hem çok kaliteli hem çok net idi. Bir film şeridi saniyede 16-25 kare akar bu yüzden restorasyon; çizilme ile renk bozulmalarından dolayı meydana gelen kusurların onarılması zahmetli bir işlemdir. 1980 sonrası çekilen filmleri daha önceki bir yazımda (Bursa: Beyaz Perdedeki Kent) ele almıştım; Yine bazısı kıyıdan köşeden Uludağyla ilgili, Bora Tekayın Fasulye (1999), Serdar Akarın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000) ve Ezel Akayın Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2005)filminden o yazıda uzun uzun bahsetmiştim. Burada daha çok o yazıda eksik kalan 1980 öncesi yapımları da araştırdım. Bu filmlerin nereden bakılsa en yenisi en az 40 senelikti, dile kolay

Dekupaj film öncesi mekânlarda çalışma ve çekim öncesi ön hazırlıktır. Memduh Ün, Yanlış mekânla doğru film yapılmaz. Mizansen ve oyuncu psikolojisinin mekâna uyması gerek. der. (Türkiyenin Ustalarından Sinema Dersleri, İnkılap Kitabevi, 2006, s. 72) Ömer Kavur da, Filmin mekânları başrol oyuncusu kadar önemlidir. demiştir (a.g.e., s. 97). Mekân seçimi yönetmenin sinema anlayışını da belirliyordu. Örneğin Yavuz Özkan, Filmin hikâyesinin aktarılmasında, hatta derinlik kazanmasında önemli bir işlevi de vardır.(a.g.e., s. 170) demekte idi. Yani sinemada temel malzeme görsellikti.

Sinemada da diğer (roman, öykü, tiyatro gibi) sanatsal metinlerde (kurmaca) olduğu gibi mekân öyküyü (anlatı) tamamlayan bir unsurdur. Ancak Polonyalı yönetmen ve senaryo yazarı Krzysztof Kieslowski, Sinema hiçbir şeyi değiştirmez; ama insanların birçok şeyi anlamalarını sağlar. Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır.demişti.

Konvansiyonel sinema dikkati günlük sorunların dışına çıkartan uyuşturarak eğlendiren sinema anlayışı; belli bir dönem sinemamıza da egemen olmuş anlayıştır ve bir ölçüde hala da sürmektedir. Aşk romanları yazan Muazzez Tahsin Berkand ve Kerime Nadir gibi yazarlardan adapte öyküler ve Bülent Oran ile Safa Önal gibi birkaç senaryo yazarının çevresinde gelişen Yeşilçam sineması daha çok melodram (aşk) filmleri ağırlıktaydı. Hem ticari kaygılar, hem de sansür kurullarınca getirilen kısıtlamalardan dolayı milli rejime (resmi ideolojiye) aykırı görülen filmler yasaklandığından melodram sineması dışında konu çeşitliliği çok sınırlandırılmıştı.

Ya aşk romanı kaleme alan muharrirler çok fazla Yeşilçam filmi izliyordu ya da sinema rejisörleri çok fazla aşk romanı okuyorlardı; senaryo olacak kadar uygun yazılıyordu eserler. Ne demişti Muazzez Tahsin Berkand, Aşkın kudretine inanmak istemiyor, bunu edebiyatçılar tarafından romanlara sokulan bir kelime addediyorum. (Muazzez Tahsin Berkand, Kezban, Elips Kitap, 1.Baskı, 2014 s.147). Tapınılacak ölçüde gösterişli iki beden ve kusursuz ruh (iç güzelliği) melodram sineması için en gerekli malzemelerdi, tabi bol bol gözyaşı için de. Türk jön ve mabudeleri için bir de çok etkileyici ses gerekti.

Abdurrahman Palay ve Adalet Cimcoz gibi dublaj (seslendirme) sanatçıları bu iş için biçilmiş kaftandır. Hollywood gibi endüstrileşemeyen sinemamız kendine özgü bir üslup, birkaç senarist ya da edebiyat uyarlamasıyla, birkaç yönetmen ve oyuncuyla birbirine benzer hızlı seri filmler çekerek Yeşilçam sinemasını yaratmış oldu

Oysa Federico Felliniye göre, Yönetmenlik, bilinmeyen, tanınmayan dünyalar yaratmak demek değil miydi? (Hakan Savaş, Sinema ve Varoluşçuluk, Altıkırkbeş Yayın, 2003, s.23)

Başka bir kitapta ise Dziga Vertovun (Roger Vadimden alıntı; Bir Kent Gezmek, Bir Film İzlemek) bir sözü aktarılıyor. Bir kent gezmek, bir film izlemek, bir dünyaya girmek ya da doğru bir ifadeyle bir dünya; anlatılan öyküye dair bir evren (diegese) yaratmaktır. (Sinematografik Kentler, Derleyen Mehmet Öztürk, Agora kitaplığı, 2008, s. 430)

Bursa veya İzmir genel olarak İstanbul yanında bir arka fon gibi kullanılmıştır. Hemen akla geliveren ilk yerler İzmir-Kordonboyu ile Bursa-Uludağdır. Hatta bazı filmlerde İstanbul dışına da taşmış havası katmak için olsa gerek Bursa ile ilgili görüntüler eklenmekte; Uludağda çekildiği pek anlaşılmayan bir sahnede Uludağdan söz edilmekte; film sanki Uludağda da çekilmiş gösterilmektedir. Ve 1973te çekilen Aşkımla Oynama (Aram Gülyüz) filminde olduğu gibi filmde Uludağdan söz edilmekte ancak Kirazlıyayladaki Sanatoryum görünmekle beraber alelade karlı dağ sahneleri dışında çekimin Uludağda yapıldığı pek anlaşılmaz.
Fuat Uzkınayın ilk filmi çektiği 14 Kasım 1914den bu yana 6000den fazla filmin çekildiği ki Türkiye sineması 1966da dünyanın en fazla (241) film çekilen 4. Ülkesi olmuştur. Bu yüzden Türk sineması hakkında eksiksiz bir derleme yapmak, bu konuda girişimde bulunmak hiç de kolay değildir.
1960lı yıllar Türk sinemasında Altın yıllar olmuştu. 1980ler ise yıldız sistemi çökmüş ve yönetmen sinemasına geçiş dönemi olmuştur. İlginç ama 1980 sonlarında Bursada çekilen filmler de adeta bıçakla kesilmiş gibi bitiveriyor. 90larda da Bursada çekilmiş bir filme rastlamak mümkün değil. 1990lı yılların ilk yarısı video-VCD-DVDlerin adeta altın çağı olmuştur.

Türk sinemasında 1922-1949 arası özel yapım evleri dönemi, 1922-1930 arası ise Tiyatrocular dönemi kabul edilir. Geçiş döneminden (1939- 1952) sonraki dönem Sinemacılar dönemi (1952-1963) olarak adlandırılmaktadır. 2013e gelindiğinde Türkiyede 620 sinema binası, 2170 sinema perdesi ve 271.250 koltuk sayısından bahsedilmekte

Sinema mekândaki değişim ve yaşamdaki akışı sergiliyorsa Uludağın buna ne yönde ve ne kadar katkısı olmuştur?
Yeşilçamın Uludağdaki zirve macerası 1955te başlıyor, demiştik. 1955 yapımı Düşman Aşıklar karlı sahneler görünen Uludağ'da çekilmiş ilk film. Daha önce oyunculuk da yapmış Memduh Ünün ilk yönetmenlik denemesi.

Ün, Sinema Yazarı Pınar Tınaz Gürmene anlatıyor önce filmin hikâyesini: Artık dünya çapında bir film çekebilirim duygusu geldi Hacı Şakir Ailesinin Esrarı diye kitabını bulmuştum. Doğuda geçen, kan davasını anlatan. Uludağda yapıyoruz çekimleri. Tabii dünya çapında bir film yapacağım için korkunç kaprisliyim. Oysa her tarafta görüntü aynı. Kar tutmuş çamlar, kayalar vb. Filmi Mehmet Muhtar tamamladı. (Türkiyenin Ustalarından Sinema Dersleri, İnkılâp Kitabevi, 2006, s. 64-65).

Ün, kaleme aldığı Memduh Ün Filmlerini Anlatıyor adlı kitapla ilgili Küçük Dünyaların Büyük Yönetmeni başlıklı söyleşide de, Film sinemalarda çok kötü iş yaptı. Bugün için filmi görmek olası değil, belki belediye depolarında çıkan yangınlarda yandı ya da gümüş çıkarmak için katillerin (!) elinde birçok negatif gibi yok oldu gitti. diyordu. (Fatma Oran, Cumhuriyet Kitap, 2010, sayı: 1042, s. 4-5)

Ünün yarım bıraktığı çalışma ve kötü deneyim; Düşman Aşıkların zayi olması bizi 1955 yılının Uludağ manzaralarından tarihsel bir belge olarak yoksun bırakmıştı belki ancak en azından 1955 yılının Uludağını Memduh Ünden okuyabilmiştik: Mine Coşkun 1954 yılında kurdukları Coşkun Filmin ilk filmini benim çekmemi istedi. İlhami Sefa'nın, Doğu'da geçen ve bir kan davasını anlatan Hacı Şakir Ailesinin Esrarı başlıklı romanını seçtim. Senaryoyu kimin hazırladığını hatırlamıyorum, ama çoğu filmimde olduğu gibi, birçok bölümünü sette kendim yeniden yazmıştım zaten. Filmin hikâyesi karda kışta, doğuda geçiyordu. Ama Doğu'ya gitmedik, daha ekonomik olması açısından, olaylar Doğu'da geçiyormuş gibi Uludağ'ı seçtik. Uludağ'da o dönemde yalnızca Büyük Otel vardı, ama çok pahalı olduğundan Kirazlı Yayla'da bir motelde kalmıştık. On dokuz gün çalıştım, yapımcının parası bitti; İstanbul'a döndük, para bulundu. Sonra yeniden Uludağ'ın yolunu tutup bir on günlük çalışma daha yaptık. Bir de Uludağ'daki bazı mekânları filmde hem karlı, hem de karsız görmemiz gerekiyordu. Bu nedenle karda çektiğim sahnelerin yaz geldiğinde çekilecek karşılıkları da kalmıştı. Filme devam edemeyeceğimi anlamıştım. (Cumhuriyet, 4 Şubat 2010)

Benim uçsuz bucaksız denizim bir ağaç kümesi arasında, kuru bir ırmaktan kalma bir avuç sudan başka bir şey değildir. (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu, İnkılâp Kitabevi, 2016, 15.Baskı, s. 12)

Çalıkuşu (1966), Konusu Bursada geçmekle birlikte Bursada çekilmemiş bir romandır. Zeyniler Köyü, Bursada Teleferik Mahallesi'nden daha yukarıdaki bir köydür. Çalıkuşu, Yönetmen Osman Faruk Seden tarafından bir kez filme (1966), bir kez de TV dizisine (1986) uyarlanmıştır. 2013te ise Yönetmen Doğan Ümit Karaca ve Çağan Irmak tarafından TV dizisine çekilmiştir. Ayrıca, Güntekinin, Tanrı misafiri adlı öyküsü de Setbaşı'ndaki bir konakta geçer

Reşat Nuri Güntekinin bazı roman ve öyküleri 1913 yılından itibaren öğretmenlik yaptığı Bursada geçer. Yazarın en tanınan romanı Çalıkuşudur (1922). Reşat Nuri Güntekin, romanın bir bölümünde dağın eteğindeki köy ile Uludağın başka bir yüzünü tasvir etmektedir: Taşların arasından minare merdiveni gibi dik bir yoldan inmeye başladık. Aşağıda, akşamın alacakaranlığı içinde kapkara bir servilik, etrafı çitle çevrilmiş, çıplak bahçeler arasında tek tük kulübeler, tahta evler görünüyordu. Altlarında dört direkten ibaret ahırlar, üstlerinde asma merdivenle çıkılan bir iki oda. Herhalde, bu Zeyniler şimdiye kadar işittiğim ve resimlerini gördüğüm köylerden hiçbirisine benzemiyordu. (a.g.e., s. 214).

Ateşten Günler (1987). Ateşten Gömlek romanından uyarlanan TV dizisindeki bazı sahneler Uludağ eteğinde 700 yıllık Osmanlı köyü olarak bilinen Cumalıkızıkta çekilmiştir:Ovada, üç yüz hanelik bir köy; sarı, çorak topraklar arasında, sarı topraktan yapılmış küçük bir sırtın üzerinde, önü yeşil bir Anadolu nahiyesi. (s. 132). Bu kısımda olup biten olaylar Cumalıkızıkta; Binbaşı İhsan (Can Gürzap) ve Anzavur Ahmet (Gökhan Mete) karşılaştıkları sahne, Cumalıkızık Köyü girişindeki meydanda ve köyün içinde çekilmiştir. Köy meydanındaki sahnede İngilizlerden para desteği alan Anzavur, Kuvayi Milliye Subayı Binbaşı İhsanı yargılamaktadır. Binbaşı İhsanın arkasında geniş açıdan Köy görünmektedir. Köylüler de filmde rol almıştır.

Ateşten Gömlek (1922), Halide Edip Adıvar'ın yazdığı ve Türk edebiyatında Kurtuluş Savaşı üzerine yazılan ilk romandır. Selim İleri, roman hakkında yazdığı makalede Güzel ve önemli Kurtuluş savaşı romanları sonradan yazılmıştır. Birçoğunu bugün de tutkuyla okuyabiliriz. Ama pek azı Halide Edipin Ateşten Gömleki ölçüsünde içten tanıktır.diyordu (Can Yayınları, 14. Basım, 2010, s. 218)
Frances Kazan ise, Halide Edip Adıvarın otobiyografisini konu alan kitapta, Kurtuluş Savaşındaki başarıya, Adıvarın, Anadolu Türklerinin bir başarısı olarak baktığını aktarmakta:Türk ordusu askerlerinin figüran olarak kullanıldığı film büyük ölçüde yazarın istekleri doğrultusunda çekildi. Bakir Anadolu topraklarının arka fonu oluşturduğu filmde, Peyami ile Ayşe arasındaki aşk, bunların İzmir Davası uğruna kendilerini feda edişlerinin dokunaklı öyküsüyle iç içe veriyordu. (Halide Edip ve Amerika, Bağlam Yayınları, 1995, s. 58)
İngiliz Tarihçi Arnold Joseph Toynbeeye göre milliyetçilik ırksal değil, zihinsel bir durumdur (a.g.e., s. 64). Halide Edipe göre de Osmanlı Bizansın (Doğu Roma İmparatorluğu) bir uygarlığıydı ve Osmanlı kurumları da (yönetici azınlık) sıradan (Anadolu) Türkleri üstünde ince bir zırhı andırıyordu. Osmanlı Bizansın isim değişikliğinden ibaretti (a.g.e., s. 68).

Küçük Hanımın Şoförü (1962). Film aynı isimle üç kez çekilmiştir. İlkini Nejat Saydam 1962de Uludağda siyah beyaz olarak çekmiştir. Senarist Nejat Saydam, oyuncular Belgin Doruk, Ayhan Işık ve Sadri Alışıktır. 1970de renkli olarak Tunç Başaran filmi Belgin Doruk ve Ayhan Işıkla tekrar çekmiştir. 2007de ise Nejat Saydamın oğlu Sabri Saydam TV filmi olarak çekmiştir.

Son Mektup (1969) ve Soyguncular (1974). Türker İnanoğlu Filiz Akın ve Ediz Hunu iki filmde buluşturdu Siyah beyaz çekilen filmden sonra Uludağdaki iki oyuncunun birlikte oynadığı ikinci film renkli dağ manzaralarıyla dikkat çekiyordu.

Unutulan Kadın (1971). Atıf Yılmazın çektiği Türkan Şoray ve Kadir İnanırın beraber oynadıkları klasik bir Yeşilçam öyküsü. Unutulan Kadın, Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) filminin habercisi adeta iki başrol oyuncusunu Uludağda buluşturmuştur. Yeşilçamın kayak ve kar manzaraları eşliğinde tutku dolu bir aşk öyküsü. Uludağ, mutluluğunun bozulmasına engel olmak için cinayet işleyen bir kadının daha önce sevdiği erkekle geçirdiği mutlu günlere sahne oluyor.
Yeşilçamın kısıtlı olanaklarından sinema oyuncuları da bazı giysi ve kostümleri kendileri hazırlamak zorundaydı. Türkan Şoray, Unutulan Kadın filminde kısacık bir sahne için hazırladığım Uludağda çekilen bir sahnede giydiğim, mor pelerin beyaz takım, kürk şapka da benim tasarımım. demişti. (Sinemam ve Ben, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2017, s. 396)

Ömrümce Unutamadım (1971). Süreyya Durunun yönettiği film aynı fabrikada çalışan iki gencin öyküsü. Başrollerde Filiz Akın ve Kartel Tibet oynuyor. Karlı dağ manzaralarıyla dikkat çekiyor.

Satın Alınan Koca (1971). Filmin yönetmeni Duygu Sağıroğlu, başrol oyuncuları Fatma Girik ve Cüneyt Arkın. Filmin başlarındaki karlı evli çiftin balayı için uğrak yeri olan Uludağ manzaraları ve sahneleriyle dikkati çekmektedir.

Önce Sev Sonra Vur (1971). Yeşilçamın ne yazık ki kötü hatırlanan filmlerinden birisidir. Suphi Özkaya isimli figüran çıktığı elektrik direğinde 2100 voltluk cereyana kapılarak ölmüştü.
Film teleferikte çekilen tehlikeli teleferik sahneleriyle dikkat çekiyordu. Filmde Meral Zeren, Figen Han ve Yılmaz Köksal oynuyordu. Filmin yönetmeni ise Natuk Baytandır.

Köle (1972). Filmin Yönetmeni Atıf Yılmaz, başrol oyuncuları Gönül Hancı, Tufan Giray ve Ferit Şevki. Filmde Uludağ ya da Bursadan söz edilmiyor, yer adlarına ilişkin de çok belirgin sahneler görüntülenmemiş. 1970lerin başındaki Bursayı renkli görme şansını kaçırmış oluyoruz. Sadece kar, kayak ve bazı otel sahneleri var. Filmin Uludağda geçen sahnelerinde kıskançlık krizi geçiren Paçavra Kara Osman (Fethi Giray) Yasemini (Gönül Hancı) tokatlar. Yasemin de arabasına atlayıp kaçar, ancak arabası yolda kara saplanır. Kendisini bulmak için yola çıkan Kara Osmanın bindiği araç Bursa plakalı yeşil renkli bir Jeeptir.

Acı Hayat (1973). Kerem ile Ebru isimli iki genç birbirine aşık ancak düşman aile çocuklarıdır. Filmin uzun kısmı Uludağda çekilmiş bir Uludağ filmidir; Uludağ yolculuğu, karlı yollar ve karlı çamlar, Oberj Otel Ulukardeşlerin görüntüleri. Yönetmen Orhan Aksoy, başrollerde Filiz Akın ve Cüneyt Arkın oynamıştır.
Aşkımla Oynama (1973). Kumar tutkunu bir adamın aşk öyküsü. Başrollerde Ediz Hun ve Hale Soygazi Oynuyor. Yönetmen Aram Gülyüz.

Boşver Arkadaş (1974).Birbirini hala seven iki aşığın öyküsünü anlatan filmin yönetmeni Zeki Ökten. İlhan İremin 1974te seslendirdiği unutulmaz şarkıdan adını alan filmde Selma Güneriyi kayak öğrenirken Tarık Akanı da iyi kayak yaparken görüyoruz.

Sabıkalı (1974). Birbirlerini seven iki insan ve onların arasına giren ruh hastası bir adamın trajik öyküsü. Çiftin balayı için birlikte gittikleri Uludağ'da Tunç Ayhan'a tuzak kurar ve Aysel'e tecavüz eder. Genç kadın intikamını almak isterken yanlışlıkla kocasını vuruyor. Uludağ görüntülerinin çok olduğu filmde Salih Güney de başrolde Filmin yönetmeni Nejat Saydam. Ekrem bora ile Hülya Koçyiğit teleferik yolculuğu yapıyor.

Şaşkın Damat (1975). 1970lerde başlayan Yeşilçam seks furyası döneminde sıklıkla bu döneme alternatif olarak Uludağda geçen balayı konulu filmler de çekiliyordu. Şaşkın Damat filmi de bu tür, dönemi atlatma çabasındaki filmlerden. Yine balayı konulu 1975 yapımı klasik bir Uludağ kaçamağı filmi. Başrolleri Kemal Sunal ile Meral Zeren paylaşıyor. Zeki Ökten ise yönetmeni, senaryosunun yazarı da Sadık Şendil dir

Can Pazarı (1976). Uludağdaki karlı sahneleri ve filmde oynayan İranlı aktrist Pouri Banayi ile dikkat çeker. Senaryo Erdoğan Tünaş, filmin yönetmeni Orhan Elmas ve Ertem Göreç. Bursa doğumlu yönetmen Ertem Göreç, yapımcı Berker İnanoğluyla Yılmaz Güney ve Nil Kutvalın başrol oynadığı başka bir Can Pazarı (Öleceksin) isimli film çekmiştir (1968).

İki Kızgın Adam (1976). Yapımcı Berker İnanoğlu, senaryo Erdoğan Tünaş ve yönetmen Ertem Göreç. Kadir İnanır bu defa başrolü Perihan Savaş ve İranlı aktör Naser Malek Motiee ile birlikte oynamıştır. Filmde Otel Beceren yazısı Uludağ genel manzarası; kar ve kayakçılar vs göze çarpar. Siyasal mesajlar içeren film polis-mafya ve aşk üçgeninde ilginç diyaloglara sahne oluyor.

Ne Umduk Ne Bulduk (1976). Yine Uludağlı bir Zeki Ökten filmidir. Zengin bir koca bulmak umuduyla Uludağa gelen anne ve kızın öyküsüdür. Zeki Ökten Şaşkın Damat filminden 1 yıl sonra yine Uludağı başka bir aşk öyküsünde set olarak kullanmıştır. Karlı kayaklı sahnelerle dolu filmin oyuncuları Gülşen Bubikoğlu, Adile Naşit ve Aytaç Arman.

Kaplanlar Ağlamaz (1978). Cüneyt Arkının macera ve aksiyon filmlerinden biri. Cüneyt Arkın, final sahnelerinden birisinde teleferikteki dövüş sahneleriyle dikkat çekmektedir. Filmin Yönetmeni Remzi Jöntürk.

Ne Olacak Şimdi ? (1979). Levent Kırca ile Nevra Serezlinin başrol oynadığı Atıf Yılmaz filmi. Oyuncuların balayı için geldikleri Uludağda yine Büyük Otel den klasik giriş ve önünde çekilen sahneler var. Ayrıca otel çekilmekle kalmıyor otelden de söz ediliyor. Filmde telesiyej görüntüleri ve Uludağ sahneleri yer alıyor.

Kadın Bir Defa Sever (1984). Uludağda da çekilen bu film Esat Mahmut Karakurtun Kadın Severse adlı romanından uyarlanan filmlerin üçüncü sürümüdür. Karlı kayaklı Uludağ manzaraları bizi 1984 yılına götürüyor. Cafe Beceren, telesiyej, kayak alanları vs. görüntülendiği filmin büyük bölümü için mekân olarak Uludağ seçilmiş. Zümrüt (Ahu Tuğba) bir uyuşturucu çetesinin kuryesi. Teslimat için Uludağa geliyor. Burada geçirdiği bir kayak kazasında Doktor Ekrem (Burçin Oraloğlu) ile kesişiyor yolları. Ekrem ise bir dağ kulübesinde yalnız tatil yapıyor. Erotizm ağırlıklı olan bir film

Sokaktan Gelen Kadın (1984). Bir hayat kadınının aşk öyküsü. Gemlik Doğumlu Mahmut Cevher filmde Banu Alkanla başrol oynuyor. Uludağ karlı manzaraları oldukça uzun sahnelerde görülüyor. Filmin yönetmeni Orhan Aksoy.

Herşeyim Sensin (1985). Yeşilçam filmlerinde Bursaya ayrılan sahneler konuları benzemekte. Filmin başkarakterleri balayı ya da tatil geçirmek için gelirler, yine kısa bir Bursa turuyla tekrar İstanbula dönerler. Çoğunlukla soğuk ve kar manzarasının yerini İstanbuldaki Boğaziçi ve deniz manzaraları alır. Bu film de aynı örneklerden birisi. Filmin yönetmeni Ümit Efekan, oyuncular Ferdi Tayfur ve Necla Nazır. Yapımcı Selim Soydan. Uludağ manzaraları; kayakçılar, oteller bölgesi ve karlı sahneleriyle dikkat çekmektedir.

Sekreter (1985). Zengin erkek fakir kız konulu Yeşilçam klasiği. Film Uludağ sahneleriyle başlıyor. Otel ve şömine ateşindeki klasik gitar dinletisi ve dansla sürüyor. Genel olarak kış mevsiminde sisli ve buzlu olan Uludağ yolu bu filmde de karlı. Uludağ iki kısım verilmiş. Birinci Uludağ macerası İstanbul dönüşüyle otobüste geçen sahnelerle sona eriyor. İlerleyen sahnelerde Uludağa tekrar dönülüyor. Âşıklar arasında buzlar da erimiş; zengin kötü babanın ayırdığı âşıklar zengin iyi patron araya girince tekrar kavuşuyor. Yazıcı ve Beceren otel görüntüleri ile Uludağda başlayıp Uludağda mutlu sonla biten bir film. Filmin yönetmeni Temel Gürsu. Oyuncular Hülya Avşar ve Tolga Savacı.

Ada (1988), Peride Celalin bir uzun öyküsünden uyarlanmış. Bir Hanımefendinin Ölümü adlı öykü kitabındaki iki uzun öyküden biri. Peride Celal, başta aşk romanları kaleme alırken 1950lerden sonra gerçekçilik çizgisinde bireyin iç sorunlarına eğilen öykü ve romanlara yönelmiştir. Ada, böyle bir dönemin ürünü ve 1981de basılmıştır. Selim İleri Peride Celali Adayı okuduktan sonra tanıdım. demiştir. (Radikal Kitap, 21 Haziran 2013)
Ada, Yaşanıp bitmiş bir aşkı sorguluyor. Yönetmen Süreyya Duru, filmin son sahnelerini bitirmek üzereyken ne yazık ki bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiş filmi kızı Dilek Duru tamamlamıştı. Uludağ çok az, Beceren Otel, kayak yapanlar, kış manzaralarıyla görünür. Türkan Şorayın artık kendi kanunlarına son verdiği filmlerden birisidir. Film görüntü kalitesine rağmen Bursa için belgelik değer taşımıyor (Çoğunluğu Burgazadada çekilmiş) Bu filme de Bursada hatta Uludağda çekilen bir film demek zordur.

Toplam 222 filmde rol alan Türkan Şoray, dünyanın en çok film çeviren kadın oyuncusudur. Rutkay Aziz, Benim ilk filmim Adada Türkan Hanımdan adeta ders aldım; set disiplini nedir, sette ilişki nasıl korunmalı, gibi konularda çok şey öğrendim. İşe olan tutku ve saygı yoksa kolay kolay ayakta durulmaz bu işte. Yapısında değişime açık yanlar, oyunculuğunda yeni boyutları beraberinde getiriyor. İki filmde de birbirimize yardımcı olarak, sırt vererek, uyumlu bir çalışma yaptık. demişti. (Türkan Şoray, Sinemam ve Ben, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2017, s. 377)
Bursada çekilen filmler başka bir yazı konusu. Uludağın Bursayla birlikte çekildiği filmlere gelirsek

Kadın Severse (1955). Esat Mahmut Karakurtun aynı adlı romanından üç film uyarlanmış. Bu aşk ve melodram türü filmlerin ilki 1955te siyah beyaz çekimli olarak Uludağ ve daha sonra bursa manzarası ile dikkat çekmektedir. 1955 yılının Bursası küçük bir kasaba görünümünde dağ ve ova birbirine karışmış Uludağ yolu şose, yemyeşil ve arada büyüklü küçüklü Bursa evleri . Filmin başındaki dağ sahnesi kar fırtınası stüdyoda çekilmiş, romanda geçen dağ sahneleri için filmde Uludağ mekân olarak kullanılıyor. Romanın daha sonraki uyarlamalarında da Uludağ yer almış. Filmin başrol oyuncuları Muzaffer Tema, Gülistan Güzey ve Leyla Altın.

Mavi Boncuk (1958). Bursa siyah beyazda olsa oldukça geniş açılardan yansıtılıyor. Bursa ovası, Uludağ ve etekleri, Atatürk Heykeli ve Meydan, Çelikpalas Oteli, Yeşil Türbe, Reşat Oyal Kültür Parkı, Süleyman Çelebi Türbesi. Yeşil Türbe ve Süleyman Çelebi hakkında da ayrıntılı bilgi verilir seyirciye. Yönetmen Esat Özgül, oyuncular Peri Han, Hüseyin Peyda ve Ekrem Bora.

Öldüren Bahar (1962). Süha Doğanın çektiği siyah beyaz filmin sonlarına doğru Bursa ve Uludağ manzaraları da var; Uludağ Büyük Otelden sahneler ve Bakacak Tepesiden çekilen Bursa panoramasında Bursa ovasının peyzajı siyah beyaz da olsa Uludağın yemyeşil doğasıyla bütünleşmiş o zamanki yeşil haliyle görülüyor. Başrollerde Göksel Arsoy, Leyla Sayar ve Turgut Özatay oynamış.

Beyaz Güvercin (1963). Siyah beyaz çekilen filmde dağ sahneleri var. Zengin babasının, iyileşmesi için tuttuğu gençlerden birine âşık olan hasta bir kızın öyküsü. Filmin yönetmeni Nejat Saydam. Uludağdaki sahnelerin oyuncuları ise Filiz Akın, Göksel Arsoy ve Reha Yurdakul.

İstanbul Kaldırımları (1964). Metin Erksanın yönettiği, Heykelönü Teleferikten görüntülerin sergilendiği siyah beyaz filmde Zeki Müren ile Belgin Doruk başrollerde

Kadın Severse (1968). Esat Mahmut Karakurtun (1939) aynı isimli romanının ilk uyarlaması 1955te siyah beyaz olarak çekilmişti. Ülkü Erakalının renkli çekilen ikincisinde de filmin başındaki karlı Uludağ sahneleri dışında Teleferik yanı sıra Yeşil Türbedeki ilginç sahneyle dikkat çekmektedir. Filmin başrol oyuncuları Türkan Şoray, Ekrem Bora ve Mine Mutlu.

Karlı Dağdaki Ateş (1969). Refik Halit Karayın aynı isimli romanından (1956) sinemaya uyarlanan senaryosunu Safa Önalın yazıp yönettiği filmin başrol oyuncuları Filiz Akın, Ayhan Işık ve Önder Somer. Uludağ ve Heykel Meydanı sahneleri ile dikkat çekiyor.

Kalbimin Efendisi (1970). Uludağ görüntüleri kar manzaraları Beceren (Teleski) Otel umum görünüşü ve teleferik yolculuğuyla; Hülya Koçyiğit, Ediz Hun, ve Münir Özkulla başlıyor film. Daha sonraki Ediz Hunun Zeynep Tedü ile karşılaşıp ayaküstü konuştuğu sahne ise Setbaşı Köprüsünde çekilmiş. Arka fonda önce şimdiki şehir kütüphanesinin bulunduğu eski belediye nikâh dairesi görünüyor, uzaktan görünen ise Yeşil Camiidir. Filmin yönetmeni Ertem Eğilmez.

Seks Fırtınası (1971). TV lerin yayına başlamasıyla ilginin azaldığı 1970lerde Türk sinemasında İtalya sinemasından etkilenerek seks furyası başladı. Nazmi Özerin filmi bu dönemin ilk örneklerinden biri. Siyah beyaz filmin Bursa sahnelerinde de Mine Mutlu, Sami Tunç, Aynur Aydan ve Piraye Uzun oynamış Bursa Heykel ve teleferik yolculuğu görüntülenmiş.

Çile (1972), Dinsel temalı, renkli ve restorasyonlu filmde gözalıcı dağ manzaraları var. Yönetmeni Yücel Çakmaklı. Filmin son bölümleri ve finaline ilişkin çekimler Yeşil Camiide başlayıp Uludağda geçiyor karlı manzaralarda sadece bir dağ Köyü ile bir dağ evi görünüyor. Filmin başrol oyuncuları Türkan Şoray ve Ediz Hun.

2010da bazı Hollywood yapımlarında yönetmenlik yapan Polonyalı yönetmen Andrzej Bartkowiak da "Karanlık Hesaplaşma" isimli sinema filminin hazırlıkları kapsamında Uludağ'a gelmiş fakat film çekilmemişti.

Aynı yıl içinde ABD`de, Los Angeles Belediyesi ve Trust For Public Land adlı kuruluş etrafında birleşen bir çevreci grup, dünyaca ünlü Hollywood yazısının üzerinde tepkilerini dile getirmiştir. Ünlü sembolün üzerine, yazının olduğu bitişikteki tepeyi yapılaşmadan kurtarmak ve bölgede lüks konutlar inşa etmeyi planlayan şirketi engellemek için Save the Peak (Dağı Kurtarın) yazısı geçirmişti.

Pera kitabında ilhan Berk Yeşilçama Türk sinemasının Hollwoodluğunu yakıştırmıştı. Sinema açısından Uludağ elbette bir Hollywood değil. Fakat tarih boyunca da çeşitli uygarlık ve kavimlere yurt olmuş doğal güzellikleriyle her türlü canlıya ev sahipliği yapan yönüyle de uluslar arası değer taşıyor.
Sinema, dizi ve reklam filmlerinde de set olarak kullanılan Uludağı kar ve kış merkezi olarak tanınmasından öteye doğal ve tarihsel özellikleriyle de tanıtmak gerekiyor. Her film geçmişten geleceğe bırakılan bir belge değeri taşıyor.
Tamer UYSAL
 
Üst Alt