• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Vincent Van Gogh (1853 - 1890)

Okunuyor :
Vincent Van Gogh (1853 - 1890)

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollandanın güneyinde bir köyde dünyaya geldi. 19.yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır.

İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaş* son vermesidir onu melankolik yapan.

Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theo'ya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla.

"Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?"
İlk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler ( Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). 1885 tarihli resimde iç mekanda günlük yaşam konu edinilmiştir. İşçiler kendi ektikleri patatesleri paylaşarak yerken gösterilmişlerdir. Tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lambadır. Lambanın ışığı patatesleri aydınlatır. Resmin genelinde aynı renk ve tonlar hakimdir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları. Patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışıyordu. Bütün resme hakim olan renk yabani patates rengiydi. Resmin kasvetli ve karanlık görünümü ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer yaratıyor. Bu tür insanları gözlemleyen Van Gogh da yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordu Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta " Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum".

1882 tarihli Hüzün adlı taşbaskısında oturan çıplak bir kadın tasvir edilmiştir (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesine tanık oluyoruz. Buradaki kadın Van Gogh'un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien'dir. Bu resmin bir de karakalemle yapılmış deseni vardır.

Van Gogh'un 1890 yılında Sonsuzluğun Eşiğinde - 1890- adlı resminde de yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır (Rijksmuseum Kröller Muller, Otterlo ). Resimde sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansıtılmıştır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine aynı yıl yaptığı Doktor Gachet'in Portresi -1890- adlı resimde de masaya dirseğini dayamış oturan bir adam görülür (Musee du Jeu de Pavme,Paris). Beyaz kasketli figürün yumruğu yanağında be başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Doktor Gachet'in kendisine sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.

van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelerine yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve hassas olan ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış bir Van Gogh. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıtı, erkek kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri onu Van Gogh yapanlar. "Çoğu zaman 30 yaşında olduğuma inanamıyorum. Çok daha yaşlı hissediyorum kendimi. En çok beni tanıyanların çoğunun bana 'rante' gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler değişmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda içim kararıyor, sanki bu şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum"
Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece -1888- adlı manzarasında yıldızlı gecenin tasviri göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününe yayılır. Ön planda yürüyen bir çift görülür. Buradaki ve başka resimlerinde görülen çiftlerden erkek olanı kızıl saçlı olarak tasvir edilmiştir. Hayatı boyunca yalnız olan ressam gerçek hayatta asla bulamadığı eşini resimlerinde hep yanında çizmiştir. Figürler manzarada çok küçüktür ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda " Gece manzaralarını ve gece ortamının özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta" diye yazmıştı. Gökyüzündeki yıldızlara gitmek için ölümün bir araç olduğunu belirtir. Ölümle ulaşılan yıldızların erişilir olabileceğini düşünüyordu. Gece karanlıktır, korkudur, ölümdür, uykudur, yalnızlıktır, hüzündür.

Bulutlu Göğün Altındaki Buğday Tarlası -1890-resmi için "bunlar kasvetli gökyüzünün altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları...derin kederi ve sonsuz yalnızlığı ifade etmekte zorlanmadım" diye yazar Theo'ya mektubunda. (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Ancak ona göre üzüntü ve üzgün yine de iyileştiricidir ve neşelidir. Resmin yarısından çoğunu kaplayan koyu mavi tonların hakim olduğu gökyüzü altında sarılar ve yeşiller beyazlarla ışıklandırılmış tarlalar uzanmaktadır. Önde birkaç küçük gelincik başı vardır. "Kanımca somurtkan yeşil renkler toprak rengi tonlarıyla iyi bir uyum içinde; bunda sağlıklı ve bu yüzden itici bulmadığım bir üzüntü havası var"

Buğday Tarlası ve Kargalar ' da -1890-yine kasvetli ve karanlık bir gökyüzü tasviri vardır (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Van Gogh bu resimle de yine kederini ve aşırı yalnızlığını iletmeye çalışmıştır. Geniş tarladan üç ayrı yol ayrılır. Seyreden resmin köşesinde veya tarlada patikanın sonunun ve ufkun nerede olduğunun bilinmezliğiyle sarsılır. Geniş açık tarlaların normal perspektif kurgusu tersine dönmüştür. Çizgiler resmin önünde buluşmak için ufuktan kaçar. Vincent bu resmi yaparken önünde malzemeleriyle ufka doğru yükselen iki yolun böldüğü buğday tarlasının - üçüncü yol resmin sağ alt köşesinde kalmıştır- karşısında yere çökmüş ve önce sola sonra sağa iki kez ateş etmişti. Kara kuşlar ölümü çağrıştırır. Fırtınalı alçak gökyüzünde uçuşan kargalar ve gökyüzünde belirgin mor fırça vuruşları izleyende yalnızlık ve keder duygularını uyandırır. 29 temmuz 1890 da kendini vuran Van Gogh iki gün sonra ölmüştür. Ölümünden sonra üzerinde bulunan kardeşine yazdığı ama göndermediği mektupta " kısaca sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim" diye yazmıştır.
 

erkişi1

Tecrübeli
Üye
Tanıtılan ressam bir dahi.

Acıların ressamı ve tutarsız kişilikli diye eleştirilen dahinin tablolarına ulaşmak için bir site varmı? Bilginiz varsa paylaşalım lütfen. Teşekkürler
 

Karakarizma

Kıdemli
Üye
Google denesen yada Wikipedia'yı sanırım zorlanmazsın.

Hemşerimdir kendisi Türkiye'de kendisi daha çok tanındığı halde Hollanda da Rembrandt daha fazla tutulan bir ressamdır.

Hayatı acılarla dolu geçen bir Sanatçı.
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Vincent Van Gogh (1853-1890)

Vincent Van Gogh 30 mart 1853te Zundertte (Hollanda), bir Protestan papazının oğlu olarak dünyaya geldi İyi bir genel eğitim aldıktan sonra 1869da, Laheyde sanat tüccarı Goupilin yanında çalışmaya başladı 1873te, kendisinden dört yaş küçük olan kardeşi Théo da Goupilin Brükseldeki bir şubesine girdi; aynı günlerde Van Gogh da şirketin Londradaki şubesine atandı Van Gogh ölünceye kadar kardeşiyle mektuplaştı Belli bir yerde durmayan, birçok ülke ve şehir değiştiren, ailesiyle sürekli bozuşup barışan Van Gogh, sinirli ve coşkulu bir karaktere sahipti; belki de buna bağlı olarak toplum dışına itilmiş kişilerle ilgilenmeye başladı ve vaiz oldu Mons bölgesinde (Belçika) yer alan Borinagedaki küçük çocukları eğitmekle görevlendirildi:eek:nları öylesine büyük bir coşkunlukla eğitmeye çalıştı ki sonunda hasta düştü Böylesine aşırı bir coşku göstermesi öbür kilise mensupları tarafından hoş karşılanmadı ve Van Gogh kısa bir süre sonra görevinden alındı

Hollanda Yılları
Geçirdiği bu deneyimin yanı sıra Dickensın, Dostoyevskinin kitaplarından da büyük ölçüde etkilenen Van Gogh, yirmi altı yaşındayken ressam olmaya karar verdi Artık gizemci arayışını sanat alanında sürdürecek, Milletnin köy yaşamını konu alan tablolarını kopya etmeye başlayacak ve akrabası olan ressam Anton Mauveun öğütlerini dinleyecektir Ne var ki Théo ile birlikte sanatçının tek desteği olan Anton Mauve, bir süre sonra fazla tuhaf bulduğu Van Gogha sırt çevirdi Vincentın sanat tüccarı olan bir amcası kendisine on iki Lahey manzarası ısmarladı Van Gogh bunun üzerine resimlemeci (illüstratör) olmaya yöneldi Nuenendeki ana babasının yanına dönünce köy yaşayışından sahneler resmetti ve natürmortlar yaptı Gündelik hayattaki nesneleri ışık-gölge karşıtlıklarıyla veren bu kompozisyonların da XVII yy Hollanda ressamlarından (Rembrandt, Gerard Dou, Gabriel Metsu) esinlendi

1885 yılının kışında, elli kadar köylü yüzü çizdi; bunlar sofrada bir yemek anını canlandıran daha iddialı bir kompozisyon için yaptığı etütlerdi Yakınları ve çevresindekiler kendisine poz verdiler ve Van Gogh bütün gücüyle sefaleti, umutsuzluğu ve boyun eğmeyi anlatmaya çalışırken, bu özellikleri de şiddetli ışık ve gölge karşıtlıklarıyla daha yoğun hale getirdi Nisan 1885te, babasının ölümünden bir yıl sonra Van Gogh Patates Yiyenler adlı o büyük kompozisyonuna son fırçasını da vurdu

Ama köyün papazı, kilise mensuplarından ona artık poz vermemelerini istedi Bunun üzerine sanatçı Nuenenden ayrılarak Anverse gitti ve orada kendisi için son derecede önemli olan iki keşifte bulundu: bunlardan biri Güzel Sanatlar Müzesinde görüp hayran kaldığı Rubensin tablolarıydı, öbürüyse Doğunun ilgi çekici eşyalarını satan dükkanlarda gördüğü Japon estamplarıydı Modele bakarak çalışmak için Güzel Sanatlar Akademisine kaydını yaptırdı; ama bu arada ticari amaçla portreler ve şehirden görüntüler çizmeyi de sürdürdü Başarısız olması üzerine cesareti kırıldı Ve 1 mart 1886da Parise hareket etti

Pariste Bohem Hayatı
Vincent, Pariste modern resmi tanıdı ve sanat piyasasında kendini kabul ettirebilmek için üslubunu değiştirmek gerektiğinin bilincine vardı Kardeşiyle birlikte Montmartredaki Lepic sokağında rahat bir daireye yerleşti Parisin büyük bulvarların dahi tablo satıcılarının vitrinleri önünde dolaşıp durdu; Julien Tanguynin dükkanının müdavimi oldu ve hatta Japon estamplarını fon diye kullanarak Tanguynun bir portresini yaptı

Delacroix ile Puvis de Chavannesın resimlerine ve süslemelerine, Monticellinin kalın boya tabakasıyla gerçekleştirdiği, renkleri çok canlı natürmortlarına hayran kaldı İzlenimcilik onu şaşırttı ama aynı zamanda aydınlık resmi bulmasını da sağladı

1887 ilkbaharında, dostu Signac, onu açık havada çalışmak üzere Asnièrese götürdü Yeni izlenimciliğin etkisiyle, fırça darbeleri parçalara ayrıldı, paleti aydınlandı Van Gogh tablolarına artık saf renk dokunuşlarıyla belirginleşen ince gri nüansları katmaya başladı Yakın banliyöden görünen birçok Paris manzarası yaptı; bu tablolarında, doğmuş olduğu ülkenin hiç de yabancı olmadığımız görüntülerini çağrıştıran Montmartre değirmenleri göze çarpıyordu Kasım 1887de Cichy yolundaki Grand Bouillonda hem kendi eserlerini, hem de arkadaşları Émile Bernard, Louis Anquetin ve Toulouse-Lautrecin eserlerini sergiledi

Ressam Cormonun atölyesinde tanımış olduğu bu arkadaşları kendileri ne Küçük Bulvarın İzlenimcileri adını vermişlerdi Van Gogh, Pariste geçirdiği iki yıl içinde aşağı yukarı 220 tablo ve desen gerçekleştirdi: bunların arasında kendi portreleri, şehir manzaraları, çiçek resimleri, heykel ve Japon estampı kopyaları, meyve, ayakkabı ve kitap natürmortları (Paris Romanları) vardı Hollanda dönemine ilişkin karanlık üslubu bıraktıktan sonra kalın bir boya tabakası sürdüğü palet bıçağının yanı sıra fırça da kullandı ve işlediği motiflere biçim veren dokunuşları görünür durumda bıraktı: çoğunlukla ışıl ışıl parıldayacak biçimde vurulan bu fırça darbeleri, işlenen konuya özel bir titreşim katıyordu Van Goghun sanat anlayışı, sadece birkaç ay içinde tam anlamıyla değişmişti Ama gerek çalışma hırsı, gerekse Montmartreın zevk ve eğlence çevrelerine düşkünlüğü nedeniyle hem kafaca hem de bedence yorgun düştü Şubat 1888de, dinlenmek ve daha yumuşak bir iklimde yaşamak için Fransanın güneyine git meye karar verdi

Arles Ve Saint-Rémy
Ama Van Gogh çok geçmeden hayalkırıklığına uğradı: geldiği Arles şehrinin dondurucu bir kışı vardı; ayrıca giyim kuşamını ihmal etmesi ve sert davranışlarıyla, bu şehirde ilgi yerine kuşku uyandırmıştı Bütün geliri kardeşinden gelen para olan Vincent önce küçük evlerde kaldı, eylülde «Sarı Ev» olarak adlandırılan evde kiraladığı dört odaya yerleşti

Arlesdaki dar odasının resmini boyadı Bu bakımdan, kardeşine yazdıkları, onun düşüncesini çok iyi açıklamaktadır:

Aklıma yeni bir düşünce geldi, işte ona ilişkin yaptığım taslak Bu kez söz konusu olan yalnızca benim yatak odamdır Ne var ki renk burada her şeyin yerini tutmak zorunda Böylece, nesnelerin basitleştirilmiş üsluplarını vurgulayarak, dinlenmeyi veya genel olarak uykuyu anıştırmalı Tek sözcükle, tabloya bakınca, us ya da daha iyi bir deyişle imgelem kendini dinlendirebilmeli
Duvarlar solgun mor Döşeme kırmızı tuğladan Yatağın ve iskemlelerin ağacının rengi taze tereyağının sarı tonunda Çarşaflar ve yastıkları çok açık bir limon yeşili Örtü al renginde Pencere yeşil Küçük masa portakal, leğen mavi, kapılar leylâk

İşte hepsi bu Kepenklerle örtülü odamda hiç bir şey yok Eşyaların geniş çizgileri bile bozulması olanaksız bir dinlenmeyi dile getirmeliler Duvarlarda portreler Bir ayna, bir havlu, birkaç giysi

Tabloda beyaz bulunmadığı için çerçeve beyaz olacak Bütün bunlar bu zorunlu dinlenmenin hıncım çıkaracak

Daha bütün gün çalışacağım üstünde, ama görüyorsun, anlayış ne denli basit Gölgeler ve yansımalar kalkmış Her şey, Japon baskıları gibi, hafif ve basık katmanlarla boyanmış

Belli ki, Van Goghun başlıca endişesi doğru betimleme değildi Şeyleri resmettikçe, şeylerde duyduğunu ve başkalarına iletmek istediğini ifade etmek için biçimleri ve renkleri kullanıyordu Üç boyutlu gerçeklik denen şeyi, yani doğanın bir fotoğraf gibi resmedilişini pek umursamıyordu Eğer işine yarasaydı, şeylerin görünümünü zorlayıp değiştirebilirdi de Böylece, değişik bir yolla, o yıllarda Cézanneın bulunduğu yolağzına benzer bir yolağzına gelmişti İkisi de doğayı taklit amacını bırakıp, kesin adımlarını attılar Gerçekleri, birbirinden farklıydı elbette Cézanne bir ölüdoğa çizdiğinde, biçimler ve renkler arasındaki ilişkileri bulmayı amaçlıyor ve bu özel deneyi için, gerekli olduğunda, doğru perspektifi kabul ediyordu Van Gogh, resminin, duyduğunu dile getirmesini istiyordu Eğer amacına ulaşmada, bozma (distorsion) işine yarasaydı, bozmayı da kullanabilirdi Bu noktaya her ikisi de, sanatın eski ölçütlerini yadsımadan varmışlardı Devrimci yollarına yatmıyorlardı; kendini beğenmiş eleştirmenleri şaşırtma amacını gütmüyorlardı Kalkıp da bir kimsenin tablolarıyla ilgileneceği umuduna nerdeyse boş vermişlerdi Çalışmak zorunda oldukları için çalışıyorlardı

Gombrich, Sanatın Öyküsü

Çektiği maddi sıkıntılara rağmen sanatçı gelir gelmez işe başladı İlkbaharla birlikte kırsal bölgeler hayranlık uyandıran görüntülere bürünüyor, kiraz ağaçları çiçeklenerek Japonyayı hatırlatan tablolar oluşturuyordu Ressam, Arles kanalı köprüsü yakınlarında Port de-Boucta oyalanıyor (LAnglois Köprüsü), orada gezinenlerin, köprüden geçen yük arabalarının ve çalışan çamaşırcı kadınların resimlerini yapıyordu

Antonin Artaud
Van Gogh Toplumun Müntehirinden
Öyle sanıyorum ki, Gauguin, sanatçının, simgeler, efsaneler araması gerektiğini düşünüyordu Yaşamın olgularını bir mitosa değin büyültmek için Van Gogh ise, günlük, sıradan şeylerin mitosunu en aza indirgemeye çalışıyordu Bunda da sapına dek haklıydı Benim görüşüm Çünkü gerçeklik dediğimiz olgu, hiçbir kurmaca, hiçbir masal, hiçbir kutsallık, hiçbir gerçeküstücülükte yan yana gelmeyecek kadar, önemli ve üstündür Gerçekliği yorumlamak için bir gerçeğe sahip olmak yeter Van Gogh' dan önce, ne de sonra, hiçbir ressam gerçekleştirmedi bunu Çünkü Van Gogh, gerçeklik denen olgunun üstesinden gelmişti bir kez ve son kez

Bedene kulağı veren candı, Van Gogh ise ona canını verdi
()
Onun resmettiği güneş yanığı altın ayçiçekleri birer ayçiçeği olarak resmedilmiştir, başka hiçbir şey değil Ama doğadaki bir ayçiçeğini anlamak için, bundan böyle ilkin Van Goghunkilere bakmamız gerekiyor

Haziran başlarında Van Gogh, Saintes-Maries-de-la-Merde bir süre kaldı; sahile yerleşerek sürekli yenilenen bir manzarayı birkaç çizgiyle resmetmek istiyordu Desen kağıtlarını kamış kalem kullanarak çini mürekkebiyle kaplıyor, kendi yaptığı perspektife uygun çerçeve sayesinde manzara ile ilgili çok kesin notlar alıyordu; böylelikle her öğe, tahtadan bir kasnağa yatay ve düşey olarak gerilmiş iplerin yarattığı kareli görüntü sayesinde kolayca yerine oturtulabiliyordu

Van Gogh daha sonra sahil manzaraları yapmak için atölye de yaptığı etütleri yenide ele aldı Bu desenler, onun konuyu büyük deformasyona uğratmasına yol açan doğal, içten gelen bir anlatıma egemen olmasını sağlıyordu Arlesa yeniden döndüğünde, açık hava çalışmalarını sürdürdü, çini mürekkebiyle tarlada çalışanların resimlerini çizdi, daha sonra da bunları tablo haline getirdi

Kardeşi Théoya Mektuplardan

Van Gogh büyük bir ressam olduğu kadar, düşüncelerini, duygularını, kaygılarını, sevgilerini günlük yaşamını büyük ve has yazarlara yakışan bir yalınlıkla dile getiren bir sanatçıydı
Kardeşi Théoya, yakınlarına ve sanatçı dostlarına yazdığı, birçoğu, resimlerinin taslakla rını da içeren mektupları üç büyük ciltte toplanmıştır Burada sunduğumuz seçmeler Theoya Mektuplar (Ada Yayınları 1985, Çeviren: Pınar Kür)dan alınmıştır Milliyet Sanat

Arles, Eylül başı 1888
()
Resimlerimle rahatlatıcı, yatıştırıcı bir şeyler söylemek istiyorum, müzik kadar yatıştırıcı bir şey Resimlerimdeki kadınlara, erkeklere, bir vakitler halenin simgelediği o sonsuzluk duygusundan katmak istiyorum, bunu renklerimin parlak titrekliğiyle vermeye çalışıyorum Ah, portre Portre Modelin düşüncesini, ruhunu yansıtan portre! Gerekli olan bu, ilerde gerçekleşecek olan da bu bence
()
Arles, Ağustos ortası, 1888
()
Buralar her zaman canlı renklerle dolu değil Geçende bir ahırda dört tane aynı kahverengi inekle gene aynı renkte bir buzağı gördüm Her yanından örümcek ağları sarkan ahır, mavimsi beyazdı, ineklerin hepsi çok temiz, çok güzeldi, kapıda ise toz ve sinek girmesini önlemek için yeşil bir perde asılıydı
Gene gri - Velasquezin grisi
Öyle bir sükunet vardı ki görünümde - ineklerin sütlü kahve ve tütün rengi derileri, duvarların yumuşak, mavimsi gri beyazı, yeşil perde ve dışarısının ışıltılı altın yeşili çok çarpıcı karşıtlıklar oluşturuyordu Görüyorsun ya, şimdiye dek yaptıklarımdan çok farklı şeyler var burada hâlâ yapılabilecek
Arles, Ağustos sonu, 1888

Artık Gauguin ile birlikte kendi atölyemizde oturmayı kuruyorum ya, stüdyo için dekorasyon hazırlamak istiyorum Hep kocaman ayçiçekleriyle Hani, senin dükkanın bitişiğindeki lokantada çok güzel süs çiçekleri vardı ya, orada, pencerenin içinde duran ayçiçeği hep aklımda
Bu fikri gerçekleştirirsem on iki ayrı tablo olacak; hepsi birden, sarı ve mavi üstüne bir senfoni oluşturacaklar Her sabah şafakla birlikte bunun üstünde çalışmaya başlıyorum, çünkü çiçekler daha çabuk soluyor ve her tabloyu bir oturuşta bitirmek gerek
Arles, Eylül sonu 1888

İnsan, Japon estamplarını ciddi olarak toplayan bir koleksiyoncuya, Levynin kendisine diyelim, Aziz dostum, şu beş kuruşluk estamplara hayran olmaktan kendimi alamıyorum diyecek olsa, herhalde adam şoke olacak, karşısındakinin cahilliğine, zevksizliğine acıyacaktır Aynı şekilde, bir vakitler Rubensi, Jordaensi, Veroneseyi beğenmek de zevksizlik sayılıyordu
()
Van Gogh, Gauguin ve Émile Bernard ile Fransanın güneyinde (Midi) bir atölye, Pont Avendakine benzer bir sanatçılar topluluğu kurmak istiyordu Gauguine ithal ettiği kendi portresini buna karşılık olarak ona, gönderdi Gauguin de buna karşılık olarak ona, yüz çizgilerin iyice belirginleştirdiği ve bile bile Jean Valjeana benzettiği bir tuval yolladı; tablonun adıysa Sefillerdi Her iki sanatçı da birbirinin düşüncesini almadan kendilerini toplumun paryaları olarak temsil etmişlerdi Gauguin Arlesa gitmek üzer Pont-Avendan ayrıldı ve 23 ekim 1888de Arlesa vardı Ancak iki sanatçı, bir araya geldikten sonra, umdukları gibi pek öyle huzurlu bir hayat yaşayamadılar Ordan birbirine karşıt kılan şeyin ne olduğunu kısa sürede fark ettiler: zevkleri ve yaşama ritimleri İlk günlerde Gauguin çalışma ve dinlenme günleri belirlemek istedi İki ressam bazen yan yana aynı motifler üstünde (Alyscampsların bahçesi, şehrin çevresindeki kırlar, gece kahvesi) çalışıyorlardı, ama Gauguin Arlesdaki yaşama biçimini hiç beğenmiyordu Sık sık kavga ediyorlardı Böyle bir kavgadan sonra Vincent kulağını usturayla kesti ve kopan parçasını bir fahişeye hediye etti Bunlar olup biterken Gauguin olay yerinde değildi; ama yine de tutuklandı Serbest kalır kalmaz Théodan kardeşinin yanına gelmesini rica etti Üç gün sonra 26 aralıkta iki adam birlikte Parise döndü Vincent ise hastaneye yatırılmıştı Düşünülenin tersine Van Gogh kısa zamanda kendine geldi Atölyesine döndü, sargılı kulağını gösteren bir portresini yaptı

Ne var ki, bu iyileşme geçiciydi Kaygılar, sıkıntılar kısa sürede ressamın ruh sağlığını bozmuştu Van Gogh şubatta yeniden hastaneye yatırıldı, sonra kendi isteğiyle Saint-Remy yakınlarındaki Saint-Paul-de-Mausolee yattı Buranın müdürü atölye olarak kullanması için ressama bir oda verdi Van Gogh, ya pencereden dışarıya bakarak ya da hastanenin bahçesinde çalıştı, bahçedeki çiçekleri, çınar ağaçlarının ve çeşmenin resmini yaptı

Bazen bir hastabakıcı eşliğinde hastane dışına çıkıyor, zeytin ağaçlarını ve selvileri boyayı kalın tabakalar halinde kullanarak tablolarına aktarıyordu Bu ağaçların kıvrımlı, dolambaçlı biçimleri, gökte döne döne ilerleyen korkunç bulutlarla uyum içindeydi Bu tablolar ressamın acılarını, sıkıntılarını yansıtıyordu Bundan sonra geçirdiği delilik krizleri 1889 temmuzunun ortalarından 1890 kışına kadar birbirini izledi ve çalışmalarını engelledi Kısa süren yatışma dönemlerindeyse ressam Milletnin estamplarını kopya ediyordu Bunlar röprodüksiyondan çok renkli gerçek birer eser niteliğindeydi

Auvers-Sur-Oise

Bir süre için sağlığına kavuşan sanatçı Auvers-sur-Oisea hareket etti, bu arada Parise de uğradı Orada, tuvallerinin Théonun dairesinde yığılı olduğunu gördü, bu ona çok acı verdi, çünkü tabloların satışı için Théoya güveniyordu; öte yandan bazı tuvallerinin de Peder Tanguynin evinde, bir tahtakurusu deliğinde» süründüğü de gözünden kaçmadı

Yalnızlığına ve hastalığına rağmen ressam hiçbir zaman kendini kabul ettireceği umudunu yitirmedi Mayıs sonunda Auvers-sur Oiseda, küçük, gösterişsiz Sanit-Aubin oteline, sonra da Ravoux kahvesine yerleşti Koleksiyoncu olan ve kendisine yakınlık gösteren Doktor Gachet tarafından tedavi edildi Van Gogh onun iki kez portre resmi yaptı Güzel yaz günlerinde kır manzaraları, buğday tarlalarını, saman yığınlarını konu aldığı tuvaller de yapıyordu

Bu kompozisyonlarda geleneksel olana bir dönüş vardır,ama yine de fırça darbeleri çok daha belirgindir ve bir yürek darlığı bir iç sıkıntısı kendini belli eder Hayatını tehdit eden tehlike, tablolarında, buğday tarlaları üstünde uçuşan kargaların belirmesiyle açığa çıktı Sanatçı ölümü böyle üzüntü verici bir manzara içinde seçti ve 27 temmuz 1890da göğsüne bir kurşun sıktı; iki gün sonra da öldü Altı ay sonra Théo da öldü İki kardeş Auvers-sur Oise mezarlığında yan yana gömülmüşlerdir
Axis

1890 yılının temmuzunda Van Gogh, Raffaellodan daha genç bir yaşta yaşa mina son verir Ressamlık mesleği ancak on yıl kadar sürmüştür Ününü borçlu olduğu tablolarının hepsi,- üç yıllık bir bunalım ve umutsuzluk döneminde yapılmıştır Bugün hemen herkes onun birkaç yapıtını bilir Ayçiçekleri, boş iskemle, serviler ve bazı portreleri, renkli çoğaltımlarıyla yaygınlık kazanmıştır Bunlara sıradan birçok odada bile rastlanır Van Goghun istediği de buydu zaten Tablolarının, hayran kaldığı renkli Japon baskıları gibi, doğrudan ve yoğun bir etkiye sahip olmasını istiyordu Yalnızca sanattan anlayan zenginlerin dikkatini çekmeyip, her insana sevinç ve avuntu götüren, beyinsellikten uzak bir sanat uğruna çırpındı durdu

Fakat hiç bir fotoğraf onun tablolarının aslını yansıtamaz Ucuz fotoğraflar, Van Goghun tablolarını, gerçekte olduklarına göre daha çiğ gösterirler Kimi durumda da insana usanç verirler Böyle olunca, tabloların aslına gitmek gerçek bir bulgu olacaktır, çünkü yalnızca aslında, en güçlü etkilere bile sızmış olan o incelik ve bilinç duyumsanabilir

Van Gogh, hem İzlenimciliği hem de Seuratnın Noktacılığını özümlemişti Katışıksız renklerli çizikleme ve noktalama tekniğini seviyordu, ama bu resimsel teknik onun ellerinde, Parisli sanatçıların yapmak istediğinden çok değişik bir şey olup çıkıveriyordu Nitekim Van Gogh, her fırça vuruşunu, yalnızca rengi parçalamak için değil, aynı zaman da kendi coşkusunu dile getirmek için de kullanıyordu Arlesdan yazdığı mektupların birinde esinlenme anlarını anlatarak şöyle diyor: heyecanlanmalar bazen o denli güçlü ki, insan çalıştığının farkına bile varmadan çalışıyor ve fırça vuruşları, bir konuşmadaki veya mektuptaki sözcüklerinkine benzer bir gelişim ve tutarlılıkla birbirini izliyor Oranlama, bundan daha uygun olamazdı Bu anlarda, nasıl başkaları yazı yazıyorsa, o da resim yapıyordu Nasıl ki bir mektupta yazının biçimi, kalemin kâğıtta bıraktığı izler, yazan kişinin davranışlarına ilişkin kimi ipuçları verirler, öyle ki bir mektup büyük bir heyecan durumu içinde yazılmışsa güdüsel olarak varırız bunun farkına, aynı biçimde Van Goghun fırça vuruşları da onun ruh durumuna ilişkin birçok şey söyler bize Ondan önce hiç bir sanatçı, bu araçtan bunca tutarlılık ve etkililikle yararlanmamıştı Ondan önceki resimlerde de, örneğin Tintorettonun, Halsın, Manetnin yapıtlarında, atılgan ve rahat fırça vuruşlarının bulunduğunu anımsıyoruz, ama bu fırça vuruşları, bu andığımız yapıtlarda sanatçının üstün ustalığını, bir görüntüyü canlandırmadaki hızlı algısını ve büyülü becerisini gösterirken, Van Goghda, sanatçının kendinden geçişini ifadeye yararlar

Van Gogh, yeni araçlara yeni olanaklar veren nesneler ve sahneler ile fırçasını kullanmaktan başka çizim yapmasını da sağlayacak motifler boyamayı, bir yazarın sözcüklerinin altını çizmesi gibi boyayı kalın katmanlar halinde sürmeyi seviyordu İşte bu nedenle saman köklerinin, çalılıkların ve buğday tarlalarının, zeytin ağaçlarının pütür pütür dallarının ve servilerin koyu ve kımıl kımıl biçimlerinin güzelliğini ilk bulgulayan kişi o olmuştur

Van Gogh, öylesine yaratıcı bir çılgınlığın içine girmişti ki, yalnızca ışınlarını saçan güneşi değil , hiç kimsenin dikkati çekecek değerde bulmadığı sıradan, dinlendirici ve yalınç şeyleri de imgeleştirme gereksinmesini duyuyordu

Gombrich, Sanatın Öyküsü
felsefeekibi.com
 
Üst Alt