• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Van Gogh'un kalemi de güçlüymüş!

Okunuyor :
Van Gogh'un kalemi de güçlüymüş!

shgiptare

Kıdemli
Üye
Dahi ressam Vincent Van Gogh'nun 1872 ile 1890 yılları arasında kaleme aldığı toplam 902 mektup, 6 ciltlik bir eser halinde ve internetten yayımlanıyor.

Dahi ressam Vincent Van Gogh’nun aynı zamanda iyi bir yazar olduğu ortaya çıktı. Çok mektup yazmasıyla bilinen Hollandalı ressamın mektuplarını büyüteçle tahlil eden araştırmacılar, Van Gogh’nun modern resim sanatında olduğu kadar edebiyatta da usta olduğunu belirttiler.

Ressama ait 120 mektubun, cuma gününden itibaren 3 Ocak 2010’a kadar sergileneceği Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Van Gogh müzesinin müdürü Axel Rüger, "Modern resmin kahramanı aynı zamanda edebi alanda da dev bir eser yaratmış" dedi.

Rüger, Van Gogh’nun başka ressamların aksine, edebiyat ve resim sanatının arasına duvar örmediğini söyledi. Arştırmacılar, Van Gogh’nun yazdığı mektupların içeriğinin, yaptığı bazı resimleri çağrıştırdığını kaydettiler.

Müzenin araştırmacılarından Hans Luijten AFP’ye yaptığı açıklamada, ressamın kaleme aldığı mektupları "edebi eser" olarak tanımlayarak, ressamın düşünerek ve çok iyi bir üslupla yazdığını belirtti.

Luijten, mektupların Van Gogh hakkında "deli, yoksul ve anlaşılamamış" ressam olduğu yönünde yaratılan efsaneyi de yıktığını bildirdi.

Hans Luijten, yaşadığı dönemde bir postacı 135 frank kazanırken, Van Gogh’un sanat tüccarı olan kardeşi Theo Van Gogh’dan her ay 200 frank maddi destek aldığını belirtti.

Luijten, ressamın mektuplarında, sanatının geçirdiği evrimi, sanat hakkındaki fikirlerini, genel olarak düşüncelerini veya küçük öyküler anlattığını ifade etti.

Araştırmacı Luijten, "Mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla Van Gogh’a göre sanat hayatın şiirselliğini yansıtmalı" dedi.

Van Gogh’nun ne yaptığını bildiğini söyleyen araştırmacı Nienke Bakker de sanatçıyı "tutkulu, azimli, derin ve yaptığına gönül koyan bir adam" olarak niteledi.

Mektuplarını Flamanca ve Fransızca kaleme alan Van Gogh, daha çok kardeşine ve kendisi gibi ressam olan Paul Gauguin ve Emile Bernard’a yazmış.

Ressamın 1872 ile 1890 yılları arasında kaleme aldığı ve yolladığı toplam 902 mektup, 6 ciltlik bir eser halinde ve aynı zamanda internetten yayımlanıyor.

Sıkıntılı bir hayat süren ve 37 yaşında 1890 yılında intihar eden ressamın mektuplarını içeren 6 ciltlik eserin, 15 yıl süren titiz bir araştırmanın ve tahlilin sonunda yayımlandığı ifade ediliyor. (aa)
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Ressama ait 120 mektubun, cuma gününden itibaren 3 Ocak 2010’a kadar sergileneceği Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki
Sergiyi aralik ayinin sonunda gorecegimi zannediyorum.
Bilgilendirdiginiz icin tesekkurler.
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Van Gogh bir harika çocuk değildi. Ama -yanlış hatırlamıyorsam- ciddi manada çizime yoğunlaştığı 27 yaşından itibaren hayatının merkezine resim sanatını almıştır. Bir rahip olma çabasından vazgeçmiştir. Ki kendisinin yaptığı bir kilise konuşmasından sonra yaşadığı mutluluğu çok sevdiği kardeşi Teo ile mektubunda geçer.

Van Gogh'un görsel zekasının gelişmiş olması mektuplarında edebi bir betimlemeye dönüşür. Yaptığı tasvirler cidden yavana atılacak gibi değildir. Misal aklıma kalan bir günbatımı tasviri vardır ki şaşırtmıştır beni.
 

shgiptare

Kıdemli
Üye
Van Gogh bir harika çocuk değildi. Ama -yanlış hatırlamıyorsam- ciddi manada çizime yoğunlaştığı 27 yaşından itibaren hayatının merkezine resim sanatını almıştır. Bir rahip olma çabasından vazgeçmiştir. Ki kendisinin yaptığı bir kilise konuşmasından sonra yaşadığı mutluluğu çok sevdiği kardeşi Teo ile mektubunda geçer.

Van Gogh'un görsel zekasının gelişmiş olması mektuplarında edebi bir betimlemeye dönüşür. Yaptığı tasvirler cidden yavana atılacak gibi değildir. Misal aklıma kalan bir günbatımı tasviri vardır ki şaşırtmıştır beni.
Misal aklıma kalan bir günbatımı tasviri vardır ki şaşırtmıştır beni.
bende merak ettim şimdi açıkçası..bulabilirseniz okumak isterim.
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba!

Vincent Van Gogh sevenlere focus dergisinden;

Vincent Van Gogh (1853 - 1890)

Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda nın güneyinde bir köyde dünya ya geldi. 19.yüzyılın yazgısı en trajik sanatçılarından biri olan Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır. İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları da resimlerinde yansıtmıştır. Acı çekenlere ilgi duymuştur; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi. Mutsuz olması yalnızlığındandır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısı, yaş***** son vermesidir onu melankolik yapan. Dünyada kendisini alçalmış, sevgilerden uzaklaşmış görmüştür Van Gogh. Yararsızlığının kendi elinde olmadığını, yazgının çizdiği olaylar dizisi sonucu bir kafese tıkıldığını, bir şeyler yapmak istediğini ama bunun yolunu bulamadığını yazar Theo'ya mektuplarında. Daha sonra yapacağı işi bulmuş ve kendini tamamıyla ona adamıştır büyük bir coşkuyla.

"Acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır. İnsanları diri diri gömercesine kilitleyip çevrelerinde duvarlar örenin ne olduğu bilinmez ama yine de bir takım duvarların, tel örgülerin, demir parmaklıkların varlığı hissedilir. Bütün bunlar bir kuruntu, bir hayal midir? Sanmıyorum. Ve insan kendi kendine sorar; Tanrım bu uzun süreli mi, temelli ve herkes için geçerli olan bir ebediyet midir?"
İlk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler ( Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). 1885 tarihli resimde iç mekanda günlük yaşam konu edinilmiştir. İşçiler kendi ektikleri patatesleri paylaşarak yerken gösterilmişlerdir. Tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lambadır. Lambanın ışığı patatesleri aydınlatır. Resmin genelinde aynı renk ve tonlar hakimdir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları. Patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışıyordu. Bütün resme hakim olan renk yabani patates rengiydi. Resmin kasvetli ve karanlık görünümü ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer yaratıyor. Bu tür insanları gözlemleyen Van Gogh da yoksulluğun ne demek olduğunu biliyordu Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta " Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum". 1882 tarihli Hüzün adlı taşbaskısında oturan çıplak bir kadın tasvir edilmiştir (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görülmez ama büyük ihtimalle ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Tek başına bırakılmış, çaresiz bir durumu vardır. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesine tanık oluyoruz. Buradaki kadın Van Gogh'un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien'dir. Bu resmin bir de karakalemle yapılmış deseni vardır. Van Gogh'un 1890 yılında Sonsuzluğun Eşiğinde - 1890- adlı resminde de yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır (Rijksmuseum Kröller Muller, Otterlo ). Resimde sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansıtılmıştır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmüyor ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine aynı yıl yaptığı Doktor Gachet'in Portresi -1890- adlı resimde de masaya dirseğini dayamış oturan bir adam görülür (Musee du Jeu de Pavme,Paris). Beyaz kasketli figürün yumruğu yanağında be başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Doktor Gachet'in kendisine sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.

van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelerine yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve hassas olan ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış bir Van Gogh. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıtı, erkek kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri onu Van Gogh yapanlar. "Çoğu zaman 30 yaşında olduğuma inanamıyorum. Çok daha yaşlı hissediyorum kendimi. En çok beni tanıyanların çoğunun bana 'rante' gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler değişmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda içim kararıyor, sanki bu şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum"
Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece -1888- adlı manzarasında yıldızlı gecenin tasviri göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününe yayılır. Ön planda yürüyen bir çift görülür. Buradaki ve başka resimlerinde görülen çiftlerden erkek olanı kızıl saçlı olarak tasvir edilmiştir. Hayatı boyunca yalnız olan ressam gerçek hayatta asla bulamadığı eşini resimlerinde hep yanında çizmiştir. Figürler manzarada çok küçüktür ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda " Gece manzaralarını ve gece ortamının özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta" diye yazmıştı. Gökyüzündeki yıldızlara gitmek için ölümün bir araç olduğunu belirtir. Ölümle ulaşılan yıldızların erişilir olabileceğini düşünüyordu. Gece karanlıktır, korkudur, ölümdür, uykudur, yalnızlıktır, hüzündür. Bulutlu Göğün Altındaki Buğday Tarlası -1890-resmi için "bunlar kasvetli gökyüzünün altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları...derin kederi ve sonsuz yalnızlığı ifade etmekte zorlanmadım" diye yazar Theo'ya mektubunda. (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Ancak ona göre üzüntü ve üzgün yine de iyileştiricidir ve neşelidir. Resmin yarısından çoğunu kaplayan koyu mavi tonların hakim olduğu gökyüzü altında sarılar ve yeşiller beyazlarla ışıklandırılmış tarlalar uzanmaktadır. Önde birkaç küçük gelincik başı vardır. "Kanımca somurtkan yeşil renkler toprak rengi tonlarıyla iyi bir uyum içinde; bunda sağlıklı ve bu yüzden itici bulmadığım bir üzüntü havası var" Buğday Tarlası ve Kargalar ' da -1890-yine kasvetli ve karanlık bir gökyüzü tasviri vardır (Vincent Van Gogh Museum, Amsterdam). Van Gogh bu resimle de yine kederini ve aşırı yalnızlığını iletmeye çalışmıştır. Geniş tarladan üç ayrı yol ayrılır. Seyreden resmin köşesinde veya tarlada patikanın sonunun ve ufkun nerede olduğunun bilinmezliğiyle sarsılır. Geniş açık tarlaların normal perspektif kurgusu tersine dönmüştür. Çizgiler resmin önünde buluşmak için ufuktan kaçar. Vincent bu resmi yaparken önünde malzemeleriyle ufka doğru yükselen iki yolun böldüğü buğday tarlasının - üçüncü yol resmin sağ alt köşesinde kalmıştır- karşısında yere çökmüş ve önce sola sonra sağa iki kez ateş etmişti. Kara kuşlar ölümü çağrıştırır. Fırtınalı alçak gökyüzünde uçuşan kargalar ve gökyüzünde belirgin mor fırça vuruşları izleyende yalnızlık ve keder duygularını uyandırır. 29 temmuz 1890 da kendini vuran Van Gogh iki gün sonra ölmüştür. Ölümünden sonra üzerinde bulunan kardeşine yazdığı ama göndermediği mektupta " kısaca sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim" diye yazmıştır.

Astronom Van Gogh

İzlenimciliğin en büyük temsilcilerinden olan Van Gogh'un tablolarına yakından bakıldığında, yıldızlar parlıyor, gezegenler dönüyor. Kimilerine göre, bunlar bunalım içindeki bir sanatçının sanrıları... Kimilerine göre ise, yıldızların ve gezegenlerin tablolarındaki yeri, astronomi bilimine tümüyle sadık.

Saint-Remy-de-Provence Üzerindeki Yıldızlı Gece-1889

Usta, acaba astronomi biliminin o günkü verileriyle ne kadar iç içeydi? Yoksa, tablolarında gökyüzünü işlerken, sadece içinde bulunduğu bunalımın etkisinde miydi? Birkaç yıldır, bu sorular konunun uzmanlarını karşı karşıya getiriyor. Özellikle, ünlü ressamın 4 tablosu tartışılıyor: "Rhone Üzerindeki Yıldızlı Gece", "Saint-Remy-de-Provence Üzerindeki Yıldızlı Gece", "Arles'te Gece, Kahve Terası" ve "Beyaz Ev, Gece"... Sanatçı, gerçekten de bu tablolarında gökyüzünün işlenişine önemli yer ayırıyor. Hatta, o günlerde kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Yıldızlı bir gökyüzünü resimlemek için, kuşkusuz, siyah bir zeminin üzerine beyaz noktalar koymak yetmiyor" diye yazıyor.
Uzmanların, üstünde en çok kafa yordukları tablo, ressamın 1889 yılında yaptığı "Saint-Remy Üzerindeki Yıldızlı Gece" eseri... Paris yakınlarındaki Meudon Gözlemevi görevlilerinden astrofizikçi Jean-Pierre Luminet, uzun süredir bu tablonun güzergâhını çözmeye çalışıyor. Ona göre, tablo her şeyden önce sanatçının tüm yaratıcı özelliklerini yansıtıyor. Gökyüzündeki renk anaforları ve gezegenlerin çevresindeki halkacıklar, Van Gogh'un astronomi bilgisinin değil, dünya resmine katkılarının kanıtı...
Üstelik, resimdeki şiddet ve dalgalanmalar, sanatçının o tarihte içinde bulunduğu psikolojik durumu da yansıtıyordu. 1889 yılında, psikolojik sorunlar nedeniyle, Van Gogh Saint-Remy-de-Provence'deki hastaneye kaldırılmıştı. Çünkü, iki ay önce dostu Paul Gauguin ile büyük bir kavga etmiş, hatta onu öldürmeye çalışmıştı. Daha sonra, kendisine bir ceza olarak bir kulağını kesip, otoportresini yapmıştı. Kısacası, sanatçının o günkü psikolojik ortamından yola çıkarak, bu tablolarda astronomik kaygılar güttüğünü söylemek çok zor...

Aries'te Gece, Kahve Terası-1888, Kova Takımyıldızı

Ancak, astrofizikçi Jean-Pierre Luminet'ye göre, başka göstergeler de söz konusu. Örneğin, Van Gogh erkek kardeşi Theo ile yazışmalarında, her zaman astronomiye ve özellikle de Provence bölgesindeki gökyüzünün güzelliğine duyduğu ilgiyi belirtmişti. Ayrıca, sanatçının Camille Flammarion tarafından çıkarılan "Astronomie" dergisini yakından izlediği ve 1881'de yayımlanan "L'Astronomie Populaire" adlı eseri okuduğu biliniyor.
Bu noktadan hareket eden astrofizikçi Luminet, Van Gogh'un hastane odasının penceresinin doğuya baktığını anlıyor. Van Gogh, kardeşi Theo'ya yazdığı bir başka mektupta, "Saint-Remy Üzerindeki Yıldızlı Gece" tablosunu 19 Haziran 1889'da tamamladığını yazıyor. Yani, tablonun bu tarihten önce yapılmış olması gerekiyor.
Bir arkadaşına yazdığı mektupta, galaksilerin ilk fotoğraflarını bu eserde gördüğünden söz etmişti. İşte bu gerçeklerden hareket eden astrofizikçi Jean-Pierre Luminet, sanatçının bazı eserlerindeki gökyüzü, yıldız ve gezegenlerini yeniden bilgisayar aracığıyla yakından incelemiş. Bunu gerçekleştirirken, öncelikle sanatçının bu tabloları yaparken hangi mekânda olduğunu ve bulunduğu yönü araştırmış.
Bu konuda elindeki en somut ve tartışmasız kanıt, Van Gogh'un 25 Mayıs 1889 tarihli mektubu... Sanatçı bu mektubunda, bulunduğu hastane odasından "Güneş'in bütün haşmetiyle doğuşunu" gördüğünü yazıyor.

Beyaz Ev, Gece-1890

Tablodaki iki nokta astrofizikçi Luminet'nin dikkatini çekiyor. Birincisi, Ay'ın henüz ilk hilal biçiminde olması... İkincisi ise, Venüs gezegeninin ufukta görüntülenmesi. Bu göstergelerden hareket ederek, Van Gogh'un tablodaki yıldız ve gezegenleri gün doğarken gözlemlediğini söylüyor. Gerçekten de, bilgisayar verileri, gökyüzünün doğu yönünde bu biçimi, 25 Mayıs 1889'da ve kesinlikle saat 04.40'ta aldığını kanıtlıyor.
Gökyüzüne aynı özeni, sanatçının başka tablolarında da görüyoruz. Van Gogh, kısa bir tedaviden sonra, 1890'da, bu kez Anvers-sur-Oise kentine yerleşiyor. Ve dev bir yıldızın aydınlattığı ünlü "Beyaz Ev" tablosunu yapıyor.
İki amatör astronom, Don Olson ile Russell Doeschere, uzun süren çalışmalardan sonra, bu tablonun astronomik verilerini bir süre önce çözmeyi başardılar.
İlk kanıtları, ressamın bu tabloyu yaptığını söylediği 17 Haziran 1890 tarihli mektubuydu. İkinci kanıtları, 17 Haziran 1890 tarihinden önceki günlerde (16 Haziran hariç) havanın yağışlı olduğunu gösteren meteoroloji arşivleriydi. Üçüncü kanıtları ise, gökyüzünün açık renklerle çizilmiş olmasından dolayı, Van Gogh'un ya güneş doğarken ya da güneş batarken çalışmış olmasıydı.
İşte bu noktadan sonra ciddi bir bilgisayar taramasına giriştiler ve 16 Haziran günü, Jüpiter, Mars ve Venüs gezegenlerinin Auvers-sur-Oise bölgesinden açık bir biçimde gözlendiğini saptadılar. Geriye kalan tek şey, tablodaki evin yerini ve ressamın çalıştığı yönü belirlemekti. Bunun için kalkıp ta Amerika'dan Fransa'ya geldiler ve tablodaki evi aradılar. Şans eseri eve dokunulmamıştı.
İki astronom verileri bir araya getirdiklerinde, 16 Haziran 1890 tarihinde, evin batı yönünde ve ufuk çizgisi üzerinde, günbatımı ya da gündoğusunda parıldayan tek yıldızın Venüs olduğunu bilimsel olarak kanıtladılar.

focus dergisi
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Van Gogh'un 31 Mayıs 1876 yılındayken kardeşi Theo'ya yazdığı mektuptan bir pazar. Van Gogh o zamanlar 24 yaşındaydı.

Geçenlerde gördüğüm fırtınadan sana daha önce bahsetmiş miydim? deniz sarımsıydı, özellikle kıyıya yakın yerlerde. Ufukta bir ışık kuşağı ve üzerinde korkunç büyük bir karanlık, gri bulutlar, bulutlardan eğik çizgiler oluşturarak dökülen yağmur. Rüzgâr beyaz patikanın tozlarını denize süpürüyor ve kayalarda çiçek açmış çalılıklarla şebboyları karıştırıyordu. Sağda yeşil başaklarla kaplı tarlalar ve uzakta şehir. Kuleleri, değirmenleri arduvazla örülü damları, gotik stilde yapılmış evleri ve denize uzanmış iki dalgakıran arasından görünen limanıyla Albrecht Dürer'in bazı gravürlerindeki şehirlere benziyordu. Geçen pazar denizi geceleyin gördüm, herşeyi karanlık, griydi, ama ufukta gün ağarmaya başlamıştı.

Daha çok erkendi oysa tarla kuşu ötmeye başlamamıştı bile; ve deniz kıyısındaki bahçelerde bülbüller. Uzakta deniz fenerinin ışıkları, devriye gemisi gibi vb.

Aynı gece odamın penceresinden damları ve gecenin önüne kapkara dikilen ağaçların tepelerini seyrettim. Damların üzerinde tek bir yıldır vardı, ama güzel, büyük ve dostça bir yıldız. Bizleri, evimizi, uçup gitmiş yıllarımı düşündüm. İçimde kabaran duygular dile geldi: Ailesinin utanmak zorunda kaldığı bir evlat olmak istemiyorum. Benim için dua et. Bunu, hak ettiğim için değil, annemin arzuları gerçekleşsin diye yap. sen sevgisin, herşeyin üstünü örtç Senin sürekli duan olmadan hiçbir şey başaramayız.

Sayfa: 12-13
Kitap adı: Van Gogh
Yazar: Herbert Fink
Yayınevi: Alan Yayıncılık
 
Üst Alt