Türkiye ve Bosna

Türkiye ve Bosna iki yabancı ülke!

Anlattığın kadar değil, anlaşıldığın kadar varsın sözü boşuna söylenmemiş.
120 yıl önce aynı dili konuştuğunuz topraklarda bugün anlaşamıyorsak mekânların tanıdık olması neyi değiştirir?

Türkiye ve Bosna Hersek, iki yabancı ülke... Kafalarda soru işareti doğuran, nasıl yani dedirten bir hüküm değil mi? Dahası, söylemesi biraz cesaret isteyen cinsten! Elbette kafa karıştırmak veya cesaretimizi göstermek için yazılmadı o cümle. Ya? Tamamen bugünkü tabloyu yansıttığı için. İşin acı tarafı ise aradaki mesafenin algılanamaması. Zihinlerde yer etmiş Bizim Bosna ezberi gerçeklerin üzerini örtüyor sanki. Gelin acı gerçeği, Bosna topraklarında tecrübe edelim.

Saraybosnadan başlayalım. Avusturya-Macaristan ve Yugoslavya dönemi yapılarını saymazsak, Saraybosnayı tipik bir Anadolu şehrinden ayırmak zor. Orta yerinden akan nehri, tepelerin yamacına yayılmış Osmanlı-Türk tarzı evleri, camileri, çeşmeleri ile ben diyeyim Amasya, siz deyin Kastamonu. Başçarşıda gezerken, kendinizi İstanbul Eminönü sokaklarında, Kapalıçarşıda, Mercan yokuşunda hissetmemeniz elde değil. Kazancılık, Yorgancılık, Çizmecilik gibi sokak isimleri neyse ki Boşnak alfabesiyle yazılmış da Mahmutpaşa sokaklarında gezmediğinize ikna oluyorsunuz. Esnaf, merhaba ile karşılayıp Allaha emanet ile uğurluyor. Ama buna aldanıp Türkçenizi konuşturmaya kalkmayın, devamı gelmiyor. Zira onlar sizi Boşnakça selamlıyor veya vedalaşıyor. Rivayete göre, Türkçe ve Boşnakçada 1500 kadar ortak kelime var. Mesela, Anadolunun bazı yörelerinde kullanılan peşkir (havlu), kayış (kemer), döşek (yer yatağı) gibi kelimeleri Saraybosnanın merkezinde duyabiliyorsunuz. Fakat onca ortak kelimeye rağmen anlaşmak mümkün olmuyor. Çarşının ünlü kahvecisine -ki Başnakçada kahva diye geçiyor- yüzer gramlık iki ayrı paket istediğimizi anlatabilmek için akla karayı seçiyoruz. Meğer adını öğrenemediğimiz orta yaşını geçkin dükkân sahibi sadece 250 gramlık paketler yapıyormuş... Bu kadar tanıdık gelen Başçarşıda insanın kendini yabancı hissetmesi doğrusu tuhaf oluyor. Oysa daha 120 sene öncesine kadar bu topraklarda sadece Türkçe konuşuluyordu. Dil birliği neden tekrar sağlanmasın? Kaldı ki, buna hazır bir kitle var. Anlattıklarına göre, Boşnak televizyonlarında gösterilen 11 ayrı Türk dizisi var ve hepsi çok seyrediliyor. Bosnada yabancı dizilere dublaj yapılmıyor, orijinal hâliyle verilip altyazı ekleniyor. Dolayısıyla, genç nüfus dilimize aşina, Türkçe öğrenmeye hazır sayılırlar.

Saraybosnadan, çok tanıdık bir yere, Mostara uzanalım. Yol boyu gördüğümüz manzara o kadar bizden ki, bir an dejavu yaşadığınızı düşünüyorsunuz. Neretva nehrini Sakarya Irmağı sayın, gerisi kolay... Sanki Adapazarından çıktınız, Karadenize doğru ilerliyorsunuz. Yalnız, yolun sonu Karadenize değil, İç Egeye çıkıyor. Yol üzerindeki kasabalardan birinin adı Koniça. Osmanlı döneminde Konyadan insanlar getirildiği için adı böyle kalmış. Şehir halkı kendini hâlâ Konyalı sayıyor. Kasabanın kafelerinden birine uğradığınızda zaten size bakır cezvede pişirilmiş, zarflı fincanda ve yanında lokumu ile kahve ikram ediliyor.

Mostar, üzüm bağları, nar ve incir ağaçlarıyla bir Ege kasabasından farksız. Mostar Köprüsünün bizim için ne ifade ettiğini anlatmaya ise gerek yok. 1995te Sırp topçuları tarafından yıkıldığında kalbimizde açılan derin yaraları yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır. O anı canlı yaşayan bir Osmanlı âşığı ile karşılaşıyoruz orada; 65lik delikanlı Necati Aksoy. Kendini Osmanlı torunu diye tanıtıyor. O kadar dertli ki, sormadan söylüyor. Mostarda Türk ve Osmanlı kültürünü canlandırmak istiyor. Kendince kolay ve kısa yöntemini bulmuş. Yeniçeri kıyafetlerimiz olsa diyor mesela, Giysek onları, köprünün başında gelen misafirleri, turistleri karşılasak. Hem ilgi çeker, hem de soranlara ecdadımızı anlatırız, dürüstlüklerini, güzelliklerini... Necati Bey için hayal ve proje adamı dense yanlış olmaz. Hem hayali çok hem projesi; ama maddi imkânları sınırlı diye hepsini anlatmıyor. Maddede küçük, manada büyük şeyler istiyor aslında. Tam da Mostara yakışacak bir mehter takımı kurmak onlardan biri. Hacivat Karagöz oynatmak da... Sırp ve Hırvatların da yaşadığı topraklarda bu tür taleplerin riskli olabileceğinin farkında, o yüzden hassasiyetini peşinen belirtiyor: Maksadımız kimseyi kışkırtmak değil, bu topraklara asırlar boyu can veren Osmanlının ruhunu yaşatmak.

Mostardan az daha gidince bir sürpriz karşılıyor sizi. Yine Anadoludan bir tablo. Balagaydaki Bektaşi şeyhlerinden Sarı Saltuk hazretlerinin tekkesinden söz ediyoruz. Tekkeye bağrını açmış kayalık dağın zemininden çıkan su kaynağını, kim bilir memleketinizdeki hangi pınara benzeteceksiniz. Tekkenin önüne doğru uzanan dere kenarı lokantalarında yiyeceğiniz, Boşnakların çebabi dediği şey ise bildiğiniz Salihlinin odun köftesi.

Bosnaya gelme sebebimiz Ümraniye Belediyesinin kardeş şehri Fojnisada yaptırdığı kültür merkezinin açılış töreni. Tören olmasa da bu şirin kasaba mutlaka uğranması gereken yerlerden. Fatih Sultan Mehmet Hanın 500 yıl önce gönderdiği ve bugün din ve vicdan hürriyeti açısından Avrupaya hatta dünyaya örnek gösterilen ferman burada. Ahitname olarak anılan fermanla Sultan Fatih, Bosnayı fethettikten sonra Latin papazları ve kiliselerini himayesine aldığını ilan etmişti. Ferman gönülleri öylesine kuşatmış ki, asırlardır muhafaza edildiği Franciscan Manastırının Başrahibi Nikica Vujica, büyük padişahtan bahsederken Fatihimiz diyor. Türklere duyduğu saygı ve sevgiyi özellikle vurguluyor. Başrahip, kültür merkezinin açılışına katılarak da yakınlığını gösteriyor. Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı 3lü Konsey Üyesi Bakir İzzetbegoviç ile Türkiyenin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağışın açılışını yaptığı merkez Fojnisa için çok anlamlı. Belediye Başkanı Salkan Merdzaniç, bunu ifade ederken, Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can, bize alışık olmadığımız, rüyalarını gördüğümüz bir hizmeti kazandırdı diyor. Gerçekten Başkan Hasan Canın hakkını teslim etmek gerekiyor, bu kültür merkezi için çok özel çaba sarf etmiş. Merdzaniçin altını çizdiği husus, hizmetin kültürel alanla sınırlı kalmayıp ekonomik alana da yayılması. Bu talebi Bakir İzzetbegoviç, bir üst perdeden daha net dile getiriyor: Kapımız Türk iş adamlarına sonuna kadar açık, gelsinler yatırımlarını ülkemizde yapsınlar. Türkiyenin Bosnada olmasından da kimse rahatsız olmasın. Çünkü bu, bütün halkların faydasına olacaktır. Fojnisalı üniversite öğrencisi Şehzade Paşaliç, kasabadaki işsizliğe dikkat çekiyor ve en büyük beklentilerinin iş sahaları olduğunu söylüyor: Bence gençlerin çalışabileceği fabrikalar da açılırsa kültür merkezi daha anlamlı hâle gelir.

Saraybosnaya geri dönelim. 1992de Sırpların başlattığı ve üç buçuk yıl süren savaşın bitmesinde en kritik rolü oynayan Tünele. O dönem, dört taraftan Saraybosnayı kuşatan Sırplar, Birleşmiş Milletlerin talebi üzerine (insani yardım amaçlı) sadece havaalanı bölgesini açık tutmuştu. Bosna Hersekin merhum Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç de bu bölgede 800 metrelik tünel kazdırmıştı. Müslüman ülkelerden gelen silah ve insani yardım malzemeleri oradan ülkeye sokulmuş ve Sırp kuşatması kırılmıştı. İşte o tünelin bir ucunun bulunduğu evdeyiz. Müzeye dönüştürülen ev, Türk ve Avrupalı turistlerin uğrak yeri olmuş. Ev sahibi Sida Nine ve oğlu Bayram Kular, Türklere özel ilgi gösteriyor. Bayram Bey, siyasi gelişmeleri yakından takip ediyor. Türkiyenin dünyada lider devletlerden biri olduğunu söylüyor: Biz öyle görüyoruz ve istiyoruz ki, Türkler diğer Avrupalı ülkelerin yaptığı gibi tekrar buraya gelsin, kalıcı işler yapsın. Kültürel ve ekonomik yatırımların yanında başka bir şey istiyor Bayram Kular: Bizim inançlarımız aynı. Dinî konuların anlatılacağı merkezler de açılsın. Bu, Boşnaklara lazım olan şeylerin başında geliyor. Bayram Bey, liderliğinizin gereğini yapın demeye getiriyor aslında, belki de en önemli sorumluluğunu hatırlatıyor Türkiyeye. Sida Ninenin Bir isteğin var mı, sana ne gönderelim Türkiyeden? sorusuna verdiği cevabı ise tam anlamıyoruz; fakat derin manalar ifade ettiği kesin: İsteyeceğim şeyler var ama onlar sizin gönderebileceğiniz şeyler değil. Kastının maddiyatla ilgili olmadığı belli, daha açık da söylemiyor. Belki oğlunun söyledikleriyle birlikte düşünmek gerekiyor.

Savaşın ardından, 15 yıldır üretimin neredeyse durduğu Bizim Bosnanın ihtiyacı ve sorunları çok. İşsizlik had safhada, yatırım yok. Savaşın travması daha atlatılamamışken, yıllardır halk arasında (özellikle Sırp kesiminde) dolaşan savaş yakında tekrar başlayacak efsanesi hâlâ canlılığını koruyor. Savaş döneminin nesli ise uyuşturucu ve porno tacirlerinin kıskacında kendi savaşını vermeye çalışıyor. Siyasi istikrarsızlık zirvede. 2 yıldır hükümetin kurulamadığını belirtelim, gerisini düşünün. Üstelik 1995te imzalanan Dayton Antlaşması gereği erken seçime gidilemiyor veya herhangi bir konuda referandum yapılamıyor. Sırplar Boşnakların hazırladığı her türlü tasarıya kafadan karşı çıkıyor. 12 kantona ayrılmış 4,5 milyon nüfuslu Bosna Hersek Federasyonunda 600 bakan var.

AB Bakanı Egemen Bağışın hatırlattığı gibi, vefatından önce Aliya İzzetbegoviç, kendisini ziyaret eden Başbakan Tayyip Erdoğana Bosna size emanet demişti. Bosna Hersek Reisul Uleması Dr. Mustafa Ceriç de bir Boşnak şairin şu tespitini aktarıyor: Bosna Hersek, başka bir milletin yok edebileceği kadar küçük değildir. Ama dostlarının desteği olmadan yaşayabilecek kadar da büyük değildir. Vakit geçmeden emanete sahip çıkmak gerekiyor. Devlet kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve iş adamlarına büyük görevler düşüyor. Elbette hem devletin hem de sivil kuruluşların hizmetleri var Bosnada. Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, Uluslararası Burç ve Sayarbosna üniversiteleri, Sema Dil Eğitim Merkezi gibi kuruluşlarla Türkiye orada. Ama yeterli değil. Gezi boyunca bize rehberlik eden Saraybosna Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi Sakaryalı Emre Çokolun ifadesiyle Yugoslavya döneminde mesafe çok açılmış. Açığı kapatmak için daha çok çaba göstermek gerekiyor. Mesela savaş döneminde yapılan yurtdışı yardımları sayılırken Pakistan, İran ve Türkiye diye sıralanıyor. Bu, gerçekte böyle midir bilemiyoruz; ama Bosnadaki algı bu şekilde. Sırf bu algıyı telafi etmek bile önemli bir kazanım olacak. Emre, Türk insanının buraya daha fazla gelmesi lazım. İhtiyaçlar belli, kültür merkezleri, dil okulları, din eğitimi ve ekonomik yatırımlar diyor.

MEHMET ÖZDEMİR/ Saraybosna
aksiyon.com.tr
 
Üst Alt