• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Türkçe roman yazan ikinci kadın kim?

  • Konbuyu başlatan RABİA
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 1K

Okunuyor :
Türkçe roman yazan ikinci kadın kim?

RABİA

Bağımlı
Üye
Türkiye'nin ilk kadın romancısının sanıldığının aksine Fatma Aliye olmadığını ortaya çıkartan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Toska, Türkçe'de bir kadın yazar tarafından yazılmış ikinci romanın da farklı bir kaleme ait olduğunu belirledi.

Doçent ünvanı ile Türkiye'nin ilk kadın romancısının sanıldığı gibi Fatma Aliye değil Zafer Hanım olduğunu ispatlayan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zehra Toska, Zafer Hanımın Aşk-ı Vatanından sonra Türkçe'de kaleme alınmış ikinci romanın da meçhul bir yazara ait olduğunu ortaya çıkarttı.

Dersaadet: Matbaa-i Âmire'de1890 yılında basılmış olan Bir Hanım imzasıyla yayımlanmış Rehyâb-ı Zafer, Türkçe'de yayınlanan ikinci kadın romanı.

Sultan Abdülhamide atfen yazılan, " Tâ ki lisân-ı halkda kasas u ahbâr cârî ola velinimet-i bî-minnetimiz şehriyâr-ı maârif-nisâr pâdişâhımız efendimiz hazretleriyle taht-ı âli-baht-ı Osmânî şeref bula, âmîn dua cümlesi ile başlayan önsöze sahip romanın konusu Büyükderenin yanısıra Tarabya, Yenimahalle, Beyoğlu ve Pariste yaşayan Hristiyan toplumu içinde geçiyor. Metinde bir tek müslüman adıyla karşılaşılmıyor. Rehyâb-ı Zafer bu bakımdan Vartan Paşanın (1816-1876) Akabi Hikâyesiyle (1851) benzerlik taşıyor.

Prof. Toska, "Rehyâb-ı Zaferin yazarı için, müslüman olmayan ve hatta romanın ana kahramanlarından yola çıkarak, onun İstanbullu bir Rum kadın yazar olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz" diyor.

Prof. Dr. Zehra Toska'nın edebiyat dünyası için önemli keşfi Kültür Dergisi'nin Osmanlı'da Kadın Özel Sayısı'nda yer alan "Bilinmeyen İlk Kadın Romanlarından Biri : Rehyâb-ı Zafer" adlı makelede yer aldı.

İşte o makaleden bir bölüm

Bilinmeyen İlk Kadın Romanlarından Biri : Rehyâb-ı Zafer
Prof. Dr. Zehra TOKSA


Kadın tarihine duyulan ilgi ve merak kadın yazarların ve eserlerinin gündeme gelmesini sağladı. Edebiyat tarihlerinde yer almayan, unutulmuş kadın yazarlar tek tek ortaya çıkmaya, eserleri yeniden dolaşıma girmeye, yeni okurlarlarıyla tanışmaya başladı.

Bu yazıyla tanıtmaya çalışacağım Bir Hanım imzasıyla yayımlanmış olan Rehyâb-ı Zafer (1308/ 1890) de henüz bilinmeyenlerdendir. Görebildiğim kadarıyla adı hiç bir kaynakta geçmeyen bu eser, Zafer Hanımın Aşk-ı Vatanından (1294/1877) sonra Türkçede bir kadın yazar tarafından yazılmış ikinci roman olma özelliğini taşıyor. Ondan bir yıl önce yayımlanmış iki kadın eseri daha varsa da bunlar telif değil, tercüme eserlerdir.

Tanzimatla birlikte gazete ve dergilerde yer alan ilk kadın yazıları çoğunlukla lisan âşina bir kadın, mektebli bir kız gibi rumuzlarla ya da yazarlarının sadece baş harfleriyle yayımlanmış ve onların gerçekten bir kadın kaleminden çıkıp çıkmadığı zamanlarında da merak konusu olmuştur. Bunda haklılık payı vardır. Çünkü kadın dergilerinde kadın imzasıyla yayınlanmış pek çok yazı, erkek yazarlarca yazılmıştır.

Kapağında Maarif Nezaret-i celilesinin ruhsatıyla tab olunmuştur ibaresinin yer aldığı bir eserde onun Bir Hanım tarafından yazılıp yazılmadığını sorgulamak kanaatimce yersiz olacaktır.

Nitekim eserin önsözünde yer alan şu tek bir ifade bile yazarın kadın kimliğini ortaya koymaktadır: İşte aklıma mütenâsib olarak âsâr-ı nâkısadandır. Sultan Abdülhamide atfen yazdığı bir dua cümlesini önsözüne başlık yapan yazar, maarifin böylesine ilerlediği, sayısız kitabın basıldığı bu asr-ı saadet-i maarif döneminden aldığı şevk ve cesaretle bu romanı yazmaya giriştiğini, yazdıklarının kendi hatıralarına dayandığını söylemiş ve onun telif bir eser olduğunun altını çizmiştir.

Bir diğer dikkate değer nokta ise romanın ahlâk ve âdâba hizmet eden nitelikte olması gerektiğini belirtmesidir.

Zaferin yolunu bulan, zafere ulaşan anlamındaki Rehyâb-ı Zafer adını seçme nedeni ise konuyla bağlantılı değildir; kendinde yazma cesareti bulup, yazma eyleminde başarılı olduğu için bu adı seçmiştir.

Bununla birlikte tevazuyu elden bırakmayarak, dönemin çoğu kadın yazarların benimsediği söylemle, eserinde görülecek hataların bağışlanmasını diliyor.

Önsüzü kısmen alıntılayarak veriyorum:

(...) tezhîb-i ahlâk ancak hüner ile hâsıl olur. Kadınlarca ehem ve elzem olan hâne idâresi vel-hâsıl dünyânın her bir muâmelesi yine ancak hüner ve maârifin yardımıyla bilinmek kâbil olur. Yazıkdır ki ömr-i azîz beyhûde geçirilsin ve hazret-i Hâlikin ihsân-ı ilâhîsi olan cevher-i akl isrâf edilsin. Ez cümle hayf şol kimselere ki bu asr-ı saadet-i maârifin şerefini hâiz olduğunu bildirecek bir eser bırakmasın. Tahatturât-ı vakıam üzerine tahsîl-i maârife çalışmağa rehyâb-ı zafer oldum. Fe-emmâ insanın istidâd-ı mahdûddan ziyâde ilm kazanamayacağını bit-tecrübe bildim ki iktidârımın enzâr-ı ashâb-nazara çıkabilecek eser vücûda getirecek derecede olmadığını ikrâra mecbûr bulundum. Maa-hazâ sâika-i heves yine bir ufak şey telifiyle tecrübeye ibtidâra beni icbâr eyledi. Düşündüm ki roman ahlâk ve âdâba hizmet edeceğinden tecrübemi bir kere anda icrâ edeyim. Nihâyet işbu romanı telif ve inşâ ve ol bâbda ibrâz etdiğim cesârete münâsebet olması için Rehyâb-ı Zafer nâmını itâ eyledim. İşte aklıma mütenâsib olarak âsâr-ı nâkısadandır. Umarım ki gayretime halel gelmemek üzere kâriîn-i kirâm baştan ayağa yanlış olduğunu bilmeleriyle beraber vicdânları gibi doğru tanımak gözüyle nazar buyuralar. (...)

Romanın konusu Büyükderenin yanısıra Tarabya, Yenimahalle, Beyoğlu ve Pariste yaşayan Hristiyan toplumu içinde geçer. Metinde bir tek müslüman adıyla karşılaşılmaz. Rehyâb-ı Zafer bu bakımdan Vartan Paşanın (1816-1876) Akabi Hikâyesiyle (1851) benzerlik taşır. . Ancak Akabi Hikâyesinden farklı olarak bu romanda, tek bir bölümde (IX. Bölüm) de olsa, bir kaç paragrafla Bentlere pikniğe giden müslüman ailelerden ve onların okuryazar kızlarından bahisle İstanbulda yaşayanların arasında müslümanların olduğu ortaya çıkar.

Böylece yazar, hem önsözünde büyük bir övgüyle bahsettiği maarif faaliyetlerine romanında da değinme imkânı bulmuş, hem de bu yolla anlatının zamanı hakkında bize daha açık bir bilgi vermiş ve ayrıca iki topluluk arasında görüşmelerin, ahbablıklarların olduğuna işaret etmiştir.

Bütün bunları bir arada, İstanbulun yabancısı olan Vikont Albere hitaben Elenin ağzından, şu sözlerle ifade etmiştir: Elen- Biz müslüman hanımlarıyla çok görüşürüz. Kâfe-i muâmelelerine vâkıfız. Küçük iken mektebe giderler, tahsîl-i ulûm u fünûn ederler ve dâimâ gazete okurlar ve gâyetde edîbâne ve nâmûskârâne konuşurlar. Vikont Alber- Acâib!

Dolayısıyla Rehyâb-ı Zaferin yazarı için, müslüman olmayan ve hatta romanın ana kahramanlarından yola çıkarak, onun İstanbullu bir Rum kadın yazar olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Roman, sert rüzgarların estiği rutubetli bir Ağustos sonu, akşamüstü Büyükderede Piyasaya gezintiye çıkan Margaritle Elenin aralarında geçen konuşmalarla başlar. Elen böyle bir havada her gün kendini sokağa atan Margaritin bu davranışına bir anlam verememekte ve onun hastalanmasından korkmaktadır. Bu sırada Doktor Vangelin uşağı Viçin yanlarına gelerek, Vikont Alberin ziyafetine gidileceği haberini verir.

HABER7
 
Üst Alt