• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Tito'dan Tarihî İtiraflar

  • Konbuyu başlatan RABİA
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 4
  • Görüntüleme 3K

Okunuyor :
Tito'dan Tarihî İtiraflar

RABİA

Bağımlı
Üye
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İslâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gidiş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım;
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...
Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi ...
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!



Tito'dan Tarihî İtiraflar - Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]
 

Masterlord

Kıdemli
Üye
dünyanın sonuncu mareşali tito
güzel bi konusma yapmış.....
zaten bi savas dahisi oldugu kesin
görüsleri ilede ileriyi görebildigi bu yazıda mevcut....
 

ISI_mail

Amatör
Üye
Selam dostlar,

benim Tito ile bir alip veremedigim yok. Ölürken Dini inanclarini yeniden buldu mu bilemem ama yazinizin bicimi ve Tito'ya söyletilenler beni cok güldürdü. Bu anti-komunist propaganda malzemesini nereden buldunuz allahaskina?

Bu hikaye olsa olsa bu tip uydurma yazilar icin müzelik olabilir.

Tito hakkinda bilgi edinmek isteyenler Vikipedia ya bakabilirler. Ayrica Almanca ve Ingilizce Tito hakkinda biyografiler var, ilgileniyorsaniz okuyun.

Josip Broz Tito - Vikipedi


ISI
 

Masterlord

Kıdemli
Üye
dünyanın gördügü 3 mareşalden bir tanesi titodur

fevzi çakmak , tito, yine 2 ci dünya savasında mareşallik ünvanını alan bi japon(ismini tam hatırlayamadım)

dünyaca tanınmış bi maresal oldugu için övmemek elde deil
herkes iyi bilirki sadece savas dahileri maresal olabilir

anti kominist düsünceye ölmeden önce geçmis olabilir
buda çok normaldir
yazıda ayrıyetten kaynakta gösterilmis
gayet iyi bi yazı bana göre

dogrudur yanlıstır o yazı ,onu bilemem
zeki bi devlet adamı ve iyi bir savasçı oldugu kesin....
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İslâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:

Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gidiş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım;
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...
Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi ...
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!



Tito'dan Tarihî İtiraflar - Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]

Salih Beyin ikinci mektubu


Salih Beyin, Amerika'nın Calfornia'daki adresine mektup gönderip, hastalığı için âcil şifalar temenni ediyor ve sıhhatinin bozulduğuna çok üzüldüğümü belirtiyorum.
Mektubumun cevabını, Ocak 1985'de alıyorum. Ama, mektup 12 Aralık 1984'de yazılmış.
Mektubu Salih Bey yazmış. Gönderen, kendisi değil, oğlu.
Mektubun içinde, oğlunun yazmış olduğu küçük bir not bulunuyor:
"Babam Salih Bey'in vefatından iki gün sonra özel odasına girmiştim. Masasının üzerinde, sizin adresinize yazılan ve atılmak üzere hazırlanan bir mektup duruyordu. Rahmetli babam maktubu yazmış, ancak postaya vermeye ömrü yetmemişti.
"Bu mektubu, bir vasiyet sayarak sizlere postalıyorum.
"Değerli babam, buradaki Müslümanların iştirakiyle ebedî vatanına tevdil edildi."
Notun altına, isim yazmış "Oğul" diye imzlamış.
Salih Bey'in vefatını bizleri ne kadar üzdüyse, ikinci mektubu da o kadar sevindirdi.
Defalarca okunup bizleri ağlatan bu mektup da dolaştı vatanın dört bir yanını.
Satır satır ezberlenecek değerdeki "ikinci mektubu" şöyleydi:
"Maddeten çok uzaklarda, ama mânen yanımda hissettiğim bahtiyar kardeşim,
"Son gönderdiğin mektubunda durumumu çok merak ettiğini anladım. Kardeşim, merak kuvvetini böylesine günahkâr bir insanın ahvaline sarfedecek, kâinat büyüklüğündeki imân dururken, o cevheri değersiz şeyler uğruna tüketmek akıl kârı değildir.
"Kardeşim, şu anda maddeten tamamen bittim. Ayağa kalkmak şöyle dursun, konuşmaya bile takatım kalmadı. Bu satırları karalamak için, annesinin sıcak sinesine sığınmak hevesiyle yuvarlanan âciz bir çocuğun mücadelesini veriyor gibiyim. Bu bitmiş ve tükenmiş hâlim, bana hiç unutamadığım eski bir hatıramı hatırlattı:
Tito'nun ölüm ânındaki itirafları

"Tarihin birinde, Yugoslav Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrat'ta bulunuyorduk. Seksen üç yıllık ömrünün, yetmiş yılını Yugoslav komünizmi uğruna fedakârca harcamış olan bir komünist liderin, çok hasta olduğunu söylediler. O insanın ismini ve bayraklaşan mücadelesini, dâvâsının uğruna inanılmaz fedakârlıklarını daha önce biliyorduk ve çok büyük hayranlığımız vardı. Hemen evine, ziyaretine koştuk. Yanımda, başka ülkelerden gelmiş komünist talebe teşkilatı başkanlarından birkaç kişi daha vardı. Yattığı odaya girince bütün duvarların, komünizme yaptığı başarılardan dolayı, almış olduğu başarı-şeref belgeleri ve madalyalarla dolu olduğunu gördük. Dünyanın on-onbeş komünist lider kadrosu içinde sayabileceğimiz bu adam, yatağına yapışmış, bitkin bir halde inliyordu. Bizler böylesi bir vasıftaki komünistle karşılaşmanın heyecanı içindeydik. Yatağından zorla doğruldu. Etrafında, pervaneler gibi, hizmetçileri dönüyordu. Çehresine sanki yılların çilesi çizgi çizgi kazınmıştı... Milyonlara hitap eden o dil ve çene çökmüş, eller ve bacaklar tam bir kemik halini almıştı. Bizler çok iyi İngilizce bildiğimiz için onunla rahatça konuşabiliyorduk.
"Bu büyük marksistle bir ara göz göze geldik. Gözleri yaşla dolmuş, dudakları titriyordu. Yüzünde öylesine acı ifadeler şekilleniyordu ki, sanki ölmenin ve bu dünyadan ayrılmanın sancısı içinde ağır bir ıztırap çekmekteydi. Bunu hissedince teselli vermek için dedim:
"Ustam, sizin hayatınız harf harf komünizmin altın sayfalarına yazıldı. Sizi takdir etmeyen, alkışlamayan hiçbir yoldaş gösterilemez. Hepimiz de sizin hayranınızız. Bu mâbud gibi, saygı ve takdir görüyorsunuz. Ölüm neden sizi bu kadar korkutuyor? Gerçi maddeten aramızdan ayrılabilirsiniz, ama yaptığınız unutulmaz hizmetinizle yaşayacaksınız.
"Ölüm' kelimesini duyunca, sanki depreme tutulmuş gibi titrediğini gördüm. Bir an yüzü gerildi, bakışları sertleşti ve nefesinin temposu korku ve telaşla hızlandı. Ağlamaklı ifadelerle söylediği şu cümleler, hâlâ kulaklarımda çınlar:"

Yoldaş, dedi, 'Ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün, ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?
"Ölmeden önce her dakika, her saniye ölüyorum. Ölüm öylesine dehşetli bir hayalet ki, zehir saçmaya devam ediyor.
"Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Vay, yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım, veya alkışlanacakmışım neye yarar?'
"Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çiyanları insafa getirir mi? Söyleyin, bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

"İtiraf etmek zorundayım;
"Ben Allah'a, Peygambere ve âhirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır..."Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyorlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların 'Ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt etmiş. Uyuşturmuş beynimizi... Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin.'
"Bu hüzünlü satırlardan sonra, sizleri sevindirecek bir haber vermek istiyorum:
Ateist profesörün imana gelişi
"Ben hastanede yatarken, oğlunu ziyarete gelmiş olan 'ateistler' yani Allah'a inanmayanlar cemiyetinin idare kurul üyesi bir felsefe profesörü ile tanıştık. Kendisi California Üniversitesinde öğretim üyesi imiş.
"Gayelerinin ne olduğunu sormuştum;
"Bütün dinler' dedi, 'İnsanlar üzerine kalın bir örtü örterek, dünya zevk ve lezzetlerine karşı ağır kurallar koyup, gençliğin tam lezzet ve keyf almasına mani oluyorlar. Bizler ise, insanların tam lezzet ve keyf almaları, korku duymadan kendilerini tatmin etmeleri için Allah'ın olmadığını telkin ediyoruz.
"Amerika'daki bu cemiyetin Moskoca ile koordineli çalıştığını biliyordum. Çünkü, Rusya, Amerika'ya komünizmi istediği mânâda sokamadığı için, Amerikan gençliğini başıboşluğa itmek gayesiyle Allah'sızlık fikrini destekliyor. Aslında bu cemiyet dolaylı bir Moskova teşkilatıdır.
"Felsefe Profesörünün bu izahına karşı, becerebildiğim kadarıyla Meyve Risalesi'nin 'üçüncü meselesini' anlattım. Beni fevkalâde bir alaka ile dinledi. Tabii ki, bu iman hakikatı, onun isyan ve inkâr dolu akıl ve kalp kapılarını bir derece aralayınca, hayatı boyunca birikmiş olan inkâr soruları da peş peşe sıralanmaya başladı. Zamanın müsaitsizliği ve benim de takatsızlığıma rağmen, Pofesör, Nur hakikatları karşısında çözülüyordu artık... Tekrar görüşmek ümidiyle ayrıldığımız zaman gözlerinin içi gülmekteydi.
'Allah'a binlerce hamdolsun ki, kendisiyle ikinci kez buluştuğumuz zaman, epeyce uzayan sohbet sonunda, şehadet parmağı havaya kalkarak, gözyaşları arasında, âdeta bütün küfür âlemine haykırırcasına Müslümanlığını ilân etti. Gece yarısını geçerek ayrıldı ve namaz kılmayı öğrenmek için, sabah erkenden geleceğini söyledi.
"İple çekmiştim sabahı olmasını... Gözlerim saatlerce onun kapıyı açıp içeri girmesini bekledi. Ama ne yazık ki, vakit öğle olmasına rağmen o hâlâ görünürlerde yoktu. Endişeyle, evini telefonla aradım.
"Karşımda titrek sesli bir yabancı vardı.
"Profesör nerede?' dedim."
"Siz Salih Bey misiniz?' diye atıldı."
"Evet' dedim."
"Gece bir kalp krizinden öldü ve ölürken de sizi sayıklıyordu' dedi."
"Oğluymuş. Genç devam etti.:
"Ölmeden iki saat kadar önce bizleri topladı. Uzun uzun izahatlardan sonra bizim de Müslüman olmamızı istedi. Ben, annem ve kızkardeşim babamın anlattıklarını uygun bularak Müslüman olmuştuk. Sabahleyin de namaz kılmayı öğrenmek için, birlikte yanınıza gelecekti.'
'Yığıla kalmıştım. Yâ Rabbi, Senin Azamet-i Kibriyan önünde başımı kaldırmamak üzere secdeye kapanmak istiyorum. Çünkü sen bize, isyan ve küfürle dolu kap kara bir ömrü, bir saatte aydınlatabilen Risale-i Nur gibi bir hakikat nasip ettin. Bu ne büyük bir nimet Allah'ım! Bu ne tükenmez bir hazinedir! Zerratımız adedince kendimizi, Senin rızan yolunda feda etsek, yine şanına layık hamd etmiş olamayız.
"Aziz kardeşim, bir takdis-i nimet tarzında ifade edeyim ki, bir ömür boyu mâşukunun sevdasıyla tel tel eriyen hasretli kavuşma gününü nasıl iple çekerse, Resulullaha ve Üstadıma kavuşma anımı iple çekiyorum. Bekliyorum, o anı... Azrail Aleyhisselâmın kafımı açmasını bekliyorum. Ölümle aramda incecik bir perde kaldı. Kefenim ve sabunum başucumda duruyor. Cenab-ı Hak, son nefesimizde de Nur talebesi olmak bahtiyarlığını nasip etsin.
"Dualarınızı bekliyorum."
12.12.1984
SALİH GÖKKAYA

Kendini Arayan adam
 
Üst Alt