Tasavvuf Sözlüğü

MESÂLİK-İ CEVAMİ'İL-EŞYÂ: Eşyayı toplayanların yolları anlamında Arapça bir tamlama. Kâşânî şöyle der: Bilinen ve görülen fiilî ve vasfî durum söz konusu olmaksızın, zâtın zatî isimler ile zikredilmesidir. Allah'ın bütün isimlerinin aslı, mutlak zât'tır. Onu ta'zim etmenin en yücesi ve muazzamı, bütün sıfatlarını da içine alan mutlak ta'zimdir. Zikreden biri, ilmi, vücûdu ve kudretiyle öğdüğü zaman bu, övenin tazimiyle kayıtlı kalır. Ama el-Kuddûs, es-Sübbûh, es-Selam, el-Aliyy, el-Hakk gibi isimlerin imamları olan zatî isimlerle öğdüğü takdirde o vakit ta'zim O'nun bütün kemâlâtına yayılır. Kısaca Allah'ı zati isimlerle zikretmeye mesâlik-i cevâmi-i eşya denir.

MESE: Arapça ibret, darb-ı mesel, benzer, delil, hüccet ve sıfat, gibi çeşitli anlamlan vardır, insanın, üzerinde ettiği surete mesel denir.

MES'ELE-İ GAMİDA: Çözümü zor problem anl***** Arapça bir tamlama. Hakk'ın zahir ismiyle tecelli ederek yokluk (adem) üzere zuhur eden vücûd, yahut a'yân-ı sabitenin sürekliliğini ifade eden bir kavramdır. Vücûd tercihi, adem üzerine anlarla devamlı olmazsa ta'ayyün olamaz. Bu zevkî ve keşfî bir iştir. Fehm ondan haber verir, akıl ondan yüz çevirir. Allah kader sırrını seçtiği kullarına açar, o da, bu sır ile, her takdir edilenin, vakti gelince vuku bulmasının vâcib olduğunu anlar, takdir edilmeyenin de kesinlikle meydana gelemeyeceğini görür. Bunu bilen, isteme ve bekleme derdinden, elden kaçan şeye üzülmekten kurtulur. Bu konuda Enes (r)'in şu sözü meşhurdur: "Senelerce Hz. Rasulullah (s)'a hizmet ettim, yaptığım veya yapmadığım bir iş için, bana bunu niye yaptın veya yapmadın diye tek bir lâf bile söylemedi".
Kâşânî'nin kader konusunda bu hadisi zikretmesi, gerçekten ilginçtir.

MESH: Bir şeyin şeklini, çirkin bir şekle çevirmek, insanı hayvana döndürmek anlamında Arapça bir söz. Kalbin durumunu değiştirmesidir ki, kapıdan kovulanların durumu budur. İrâz etmek, kalben bir şeyden yüz çevirmek anlamında da kullanılır.

MESNEVÎ-HAN: Farsça, Mesnevî okuyan demektir. Kürsüde Mevlânâ'nın Mesnevîsi'ni açıp, onu okuyup şerhederek vaaz veren kimseye mesnevî-hân denir. Mevlânâ zamanında bu görev yoktu. Zâten müridlerinin çoğu Farsça bilmekteydi. Mevlânâ'nm yerine geçen Hüsameddin Çelebi, muayyen zamanlarda Mesnevî'yi okuyup şerhetmeye başladı, ilk Mesnevî-hân ve bu işle ilk uğraşan Hüsameddin Çelebi, bazı kişilere, aynı görevi yapmak için icazet verdi. Serâceddin Mesnevî-hân, bunlardan biridir. Ondan sonra şeyh olan Sultan Veled de, aynı görevi sürdürdü. Mesnevî-hânlar özel bir destâr sararlardı. Son zamanlarda Konya'da, Sıdkı Dede, İstanbul'da Hoca Hüsameddin ve Şeyh Osman Selahaddin, Selanikli Mehmed Es'ad Dede, Galata Mevlevîhânesi şeyhi Ahmed Remzi Dede, meşhur Mesnevî-hânlardandır.

MESNEVÎ-HANLIK KÜRSÜSÜ
: Mevlevî tekkelerinde, Mesnevî takrirlerinin yapılması için, yanyana konan iki kürsüye denir. Bu kürsülerden birine Mesnevî-hân, diğerine Kârî Dede otururdu. Mesnevî-hân, ders takririni yaparken, Mesnevî'yi ezberden okur, hatırlayamazsa, yanındaki kürsüde oturan Kârî Dede, önündeki Mesnevî'ye bakarak, ona unuttuğu yerleri hatırlatırdı.

MESTÎ: Farsça, sarhoşluğu ifade eden bir söz. Ma'şûkun cemâlini görmek için, yüzü döndürmek.

MESTÛRÎ: Arapça, gizliliğe mensup anlamındadır. Peygamber ve velîler de dâhil olmak üzere, kâinatta hiç kimsenin idrâkinin ulaşamadığı ilâhî mahiyetin künhü. Gayb-ı Mutlak. Zât-ı Ehadiyyet.

MEŞ'AR: Arapça, Hac vazifelerinin ifâ edildiği yer. Şer'î işleri bilmek suretiyle, haramlara ta'zim etmeğe meş'ar denir.

MEŞÂRİKU ŞEMSİ'L-HAKİKA: Arapça tamlama. Hakikat güneşinin doğuş yerleri. Ayn-ı ehadiyyeti'l-cem'de, tam fena haline ulaşmadan önceki zatî tecellîlere denir.

MEŞÂRİKÜ'L-FETH: Arapça. Fethin doğuş yerleri. İsimlere ait tecellîlerden ibarettir. İsimler, gayb sınırlarının anahtarları ve zâtın tecellisidir.

MEŞİET: Arapça, dileme demektir. Ma'dum (yok) olanın icadı, mevcûd olanın idamı (yok olması), öne geçen inayet ve zât tecellîsinden ibarettir. Allah'ın istemesi, ma'dumu icad etmek üzere tecellî etmesidir. Meşiet, irâdeden daha geneldir.

MEŞİHAT: Arapça, şeyhlik, şeyhülislâmlık mânâlarını ifade eder. Tarikatta rehber. Bu iş için, kemâl sıfatlarıyla mevsuf bir sûfi olmak, dünya, makam ve mevkinden yüz çevirmiş bulunmak gerekir. Kendisi, bu tarikatı muhakkik bir şeyhten alır, o da bir öncekinden alır. Bu durum Hz. Peygamber (s)'e kadar zincirleme gider. Bu konumdaki kişi, az yemek yeme, az konuşma, az uyuma, insanlara az karışma, çok namaz, çok oruç ve sadaka gibi uygulamalar yaparak, kendisini Hz. Peygamber (s)'e benzetmeye çalışır. O'nun ahlakıyla ahlaklanır.

MEŞHED: Arapça, görme yeri demektir. Hakk'ın tecellî ettiği yer. Şehid kabristanı. Yatırlar, türbeler.

MEŞHÛD: Arapça, görülen, müşahede edilen vs. gibi anlamları vardır. Meşhûd, kevn'dir. Kur'an-ı Kerim'de "Şâhid ve meşhûd" (Burûc/3) ifadesi vardı. Cüneyd buradaki "Şâhid" için, içinde ve sırrında bulunan Hakk'ın muttali olması, meşhûd da şahidin gördüğüdür.

MEŞİŞİYYE: Meşişü'l-Haseni'l-İdrisî (ö. 624/1226)'nin müridleri tarafından Fas'ta kurulan bir tasavvuf okulu. Medyeniyye'nin bir şubesidir.

MEŞK TAHTASI: Mevlevi tabiri, "semâ tahtası" da denir. Sema'a yeni başlayanlar, bunun üzerinde alışma çalışmaları yapar. Derviş, Semazen Dede'nin kontrolü altında, ayağının baş parmağını geçirmeye mahsus bir çivi bulunan bu cilâlı tahta üzerinde, uzun süre sema alıştırması (meşk) yapar. Bu uygulamalarda başarılı olduğu, dede tarafından onaylanınca, semahanede semâ yapmasına izin verilir.

MEŞREB: Arapça, su içecek yer anlamında bir kelime. Bu kelime, hayat tarzı, duyuş ve tutum biçimini gösterir. Anlayış tarzı.

MEŞRİKU'Z-ZAMÂİR: Arapça, gizlilerin doğuş yeri. Allah'ın insanların içlerinde, el-Bâtın ismiyle tecellî etmesi. İşte, o zaman bu kişiler, bâtınlarla müşerref olurlar.

METBÛLİYYE: Mısır'da bir tasavvuf okulu.

MEVÂCİD: Arapça, vecd halleri, buluşlar anlamlarında bir kelime. Keşf ve vicdan vasıtasıyla, yani ilham ve manevî tecrübe ile Allah dostlarına açık olan hâl ve makamlar. Bu durumlar, vecdin kendisi değil, sonuçlarıdır.

MEVALİ: Mevlâ kelimesinin çoğulu olan kelime, Arapça'da köleler, kullar, efendiler ve sahibler anlamlarını ifade eder. "Ben kimin Mevlâsı (yani sahibi) isem (kimin üzerinde tasarruf ve vilâyetim varsa) Ali de onun mevlâsıdır", hadisine dayanarak, bu sözün anlamını, Hz. Ali'nin bendeleri, bağlıları şeklinde benimseyenler olmuştu.

MEVC: Arapça, dalga demektir. Mutlak varlığın, kainatın her mertebesinde ortaya çıkan tecellileri, âlem ve insan, mutlak varlığın, birlik denizinin dalgalarıdır.

MEVCÛDÂT-I AYNİYYE: Arapça, aynî varlıklar demektir. Ayan-ı sabite, maddî âlemdeki varlıklar.

MEVLÂNÂ: Sahibimiz, efendimiz, anlamında Arapça bir kelime. Bu kelime tek başına kullanılınca, Mevlevî tasavvuf okulunun kurucusu Mevlânâ Celâleddin Rumî anlaşılır.

MEVLEVÎ: Mevlânâ'nın kurduğu tasavvuf okuluna mensub olanlara verilen ad. Tarikatın adı Mevleviyye'dir.
 
MEVLEVÎ-HANE: Mevlevî tekkelerine verilen isim. Mevlevî-hanelerin en büyüğü, tarikatın merkezi olan Konya'daki mevlevîhâne idi. Konyadaki merkezî tekkeye Âsitâne denirdi.

MEVLEVÎ SİKKESİ: Mevlevîliğe mensub kişilerin başlarına giydiği başlığa, Mevlevî sikkesi veya sikke denirdi.

MEVLEVÎ ŞEYHİ : Mevlevî şeyhlerine verilen ad. Mevlevîler kendi aralarında şeyhe "dede efendi" derlerdi.

MEVLEVİYYE: Mevlânâ'ya izafe edilen, ancak oğlu Sultan Veled (ö. 712/1322) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu. Daha sonra ortaya çıkan bazı kolları: Şemsiyye, Velediyye, Postnişîniyye ve irşâdiyye.

MEVLİD ALAYI: Peygamberimizin (s) doğum gününe rastlayan ve Rebiülevvel ayının on ikinci günü yapılan merasim münasebetiyle kullanılan bir tabir. Bu merasim, Sultanahmed Camii'nde yapılırdı.

MEVT: Arapça, ölüm demektir. Kâşânî ölümü; nefsin arzusunun sökülüp atılmasıdır, gidermektir, diye tarif eder. Çünkü nefsin hayatı, hevâ (arzu) iledir. Bu heva ile nefis alçak, tabîi, isteklere, şehvetlere ve lezzetlere meyleder. Bu durumda nefs-i natıkayı kendine celbeder. Bu halde kalp, ilmî hayat hakikatından mahrum kalır, bunun sebebi nefsin cahilliğidir. İmam Cafer-i Sadık "Tevbe ediniz, nefsinizi öldürünüz" (Bakara/54) âyetini esas alıp, tevbeyi ölüm olarak kabul eder. Ölümün çeşitli şekilleri vardır. Bunlar da aşağıdaki üç maddede açıklanmıştır.

MEVT-İ AHDAR: Arapça, yeşil ölüm demektir. Nefse karşı çıkmak, isteklerine dur demek anlamındadır.

MEVT-İ EBYAZ: Beyaz ölüm anl***** Arapça bir kelime. Açlık için kullanılır. Sûfilere göre az yemek, içi aydınlatır, kalbin yüzünü parlatır. Bu durumdaki kişinin anlayışı, firaseti açıktır.

MEVT-İ ESVED: Arapça, siyah ölüm. Halkın eza ve cefasına katlanmayı ifade eder. Fenafillah mak***** uygun bir haldir. Halktan gelen ezayı Hakk'tan bilmek, bu makamdadır.

MEY: Farsça, şarap demektir. Kuvvetli aşk ve bunun verdiği şevk. Sûfiler bu durumda iken amellerinde kusur yapmazlar. Dilber, sevgili, cevher-i can

Meydir mihek'k-i aşıkân, âşûb-ı dil ârâm-ı can,
Sermaye-i pir-i mugan pirâye-i bezm-i sanem. ,
Nef'î

Görüldüğü gibi, "mey" mecazi bir kullanıma sahiptir. Yoksa bildiğimiz içki değildir.

MEYDÂN: Arapça, geniş alan demektir. Tasavvufta, kâinat anlamındadır. Mevlevî meydanı, âyinin yapıldığı yerdir. Bektaşî tekkelerinin Meydanı'nda çok sayıda post, çerağ, meydan taşı ve ocak bulunurdu. Türkçe'de çeşitli deyimler halinde, meydanla ilgili bazı kullanışlar vardır: Güreş meydanına "er meydanı" derler. Savaş alanı "harp meydanı" dır. Bir şeyin vukubulmasına göz yummaya, "meydan vermek", herkesi kendisi ile boy ölçüşmeye çağırmaya "meydan okumak"; müsaade istemeye "meydan istemek" tabirleri kullanılır. "At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır" atasözü erlik ve ölümsüzlüğü anlatır. "Yâ Sâhibe'l-Meydan" (Ey meydanın sâlihi) çağırışı, bağıran kişinin bağlı olduğu tasavvuf okulunun pîrini ifade eder.

Evvel eşiğine koydum başımı
İçeri aldılar döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Koç kurban dediler meydana geldim.
Şâhî

MEYDANCI: Dergahtaki meydan hizmetlerine bakan, mukabele yapılacağı zaman şeyhin postunu semahanede yere seren, âyinden sonra kaldıran, yemek ve mukabele vaktini kuralına göre duyuracak dervişe sala vermesini emreden görevliye Meydancı veya Meydancı Dede, yardımcısına da "Meydancı Yamağı" denir. Mevlevî tekkelerinde "iç Meydancı" ve "Dış Meydancı" diye iki türlü meydancı olurdu, iç Meydancı mutfak işlerine, Dış Meydancı da mutfak dışındaki işlere bakardı.

MEYDAN REHBERİ: Bektaşî ıstılahı. Tarikata intisab eden (giren) can (derviş)'a kılavuzluk yapan kişiye denir.

MEYDAN TAŞI: Bektaşî tâbiridir. Meydandaki makamlardan biridir. Yeni talib (derviş) buraya gelince, rehber, ona şu tanımı yapardı: "Buna meydan taşı derler. Hazret-i Pîr Efendimizin meydan celladı diye nasb buyurdukları, elinde kudret kılıcıyla duran Hacim Sultan'ın makamıdır. Bunda, terbiyesiz, edebsiz, erkansız olanları ve yalancılık ve yolsuzluk edenleri terbiye edip yola getirecek makamdır. Bu makamda terbiye ederler." Meydan taşının üstünde, şekerden yahut baldan yapılmış, bir maşraba şerbet bulunurdu. Bu şerbet, meydandaki bütün makamlar ziyaret edildikten sonra, rehber tarafından yeni talibe (dervişe) merasimle içirilirdi.

MEYGEDE : Harabat, dostların sohbet meclisi, tekke, mürşid-i kâmilin kalbi.

MEYHANE: Farsça, içki içilen yer demektir. Kulun aşk ve şevkle Rabbine münâcât yeri. Kâmil arifin Allah aşkıyla dolmuş gönlü, tekke, lâhûtî âlem.

Zâhid sual ederse ki meyden nedir murad?
Bizde safadır, onda kudûret (pislik), cevab ona.
Fuzûlî

MEY-İ AŞK:
Farsça, aşk şarabı demektir. İlâhî tecelli, cezbe ve neş'e hali.

MEY-İ KÖHNE: Farsça, yıllanmış şarap demektir. Olgun ve Allah'a vâsıl olmuş arifin kalbi.

MEY-İ MUĞANE: Farsça, papaz şarabı anlamında bir isim tamlaması. Tasavvufta kâmil mürşid, Rabbanî tecellî, kutsal soluk gibi çeşitli anlamları ifade eder.

MEYL: Arapça, eğilim, meyletme demektir. Gayeden, temelden habersiz, elde olmadan (kendiliğinden) herşeyin aslına dönmesi. Her cins kendi cinsine meyleder. Maddelerin tabiat (yaş, kuru, sıcak, soğuk vb. gibi) lara dönüşmesi. Tabiatların da iradesiz olarak kendi asıllarına dönmesi.

MEYMÛNİYYE: Ebu'l-Hasen Ali b. Meymûnî'l -Mağribî'l-Fasiyyi'l-İdrisi (ö. 917/1512)'ye dayandırılan bir Medyeniyye kolu.

MEYVELİ AĞACI TAŞLARLAR : Hüner sahibi, üstün meziyet sahibi kişiler, hased (çekememezlik) fiiline muhatab olurlar. Bu yüzden hünerli kişiler, sık sık çeşitli vesilelerle küçültülmek istenir ve eleştirilir.

Atarlar seng-i ta'rîzi dıraht-i meyve-dâr üzre.
(Yani eleştirili söz taşını meyveli ağaca atarlar)

MEZAR TAŞI GİBİ : İnce ve yüksek zevki bulunmayan, kuru, ham, nükteden anlamaz, katı, duygusuz kişiler, mezar taşına benzetilir.
 
MEZHEB-MEŞREB: Arapça'da, mezheb, gidilecek yol, meşreb, su içilecek yer demektir. Istılahî olarak, islam dinini İmam-ı Âzam, imam Malik, İmam Süfyan-ı Sevrî gibi bilginlerin anlayışlarına, görüşlerine uyarak yaşamaktır. Bu imamların görüşlerine mezheb denir. Meşreb ise, her insanda farklılık arzeden karakterolojik bazdaki huy, mizaç, zevk ve alışkanlıklardır.
Meşrebi geniş: Hoşgörülü, kalıpları kırmış, şekilden kurtulmuş, herkesle diyalog kurabilen kişiler için, meşrebi geniş deyimi kullanılır.


Mezhebden bahsolunur, meşrebden bahsolunmaz. Bir insanın mezheb seçmesi, tenkit etmesi veya takip etmesi gibi şeyler değişkenlik arzedebilir. Bu yüzden ele alınıp incelenebilir, ama meşreb, genellikle doğuştan gelen sabit bir yapıyı gösterir, değişmez, nasılsa öyledir. Bu sebeple, meşrebden bahsolunmaz. İnançsız kişiler için, "mezhebsiz" tâbiri kullanılır.

Milletim ehl-i hakikat, halikım Rabbim Hûda
Mezhebim râh-ı mahabbet, şart-ı imanım fena.
Nazif Efendi (Mevlevî)

Tuhfetu'n-Nuzzar'da ilginç bir dille anlatılır:

Yine mihman geldi gönlüm şad oldu,
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz.
Kar, kış yağar iken bahar-yaz oldu.
Mihmanlar, siz bize safa geldiniz.
Hatayî

MISRİYYE-İ HALVETİYYE: Mısrî (ö. 1105/1693) tarafından kurulmuş olup, Halvetiyye'nin kollarmdandır.

MİHDA': Mahzen, kiler gibi manaları taşıyan Arapça bir kelime. Başındaki mim harfi üç türlü harekelenir. Bu makam, kutublarm vuslata eren efraddan gizlendiği yerdir. Onlar, kutbun tasarruf dairesinin dışında kalırlar. Ancak, kutub da onlardan biridir; bisâtta, onların tahakkuk ettirdiklerini gerçekleştirmiş, ancak, onların arasında, tasarruf ve tedbir için muhayyer bırakılmıştır.

MİHRAB: Arapça. Camilerde kıble tarafı duvarının orta yerinde, içe oyuk kısma mihrab denir ki, imamın namaz kıldırmak üzere durduğu yer, burasıdır.

İhtiyarladığı halde, genç ve dinçliğini muhafaza eden kişiler için "cami yıkılsa bile, mihrabı yerinde" denir. Camilerin mihrab kısmı çok sağlam yapılır, kolay yıkılmaz, herhangi bir şekilde harabeye dönüşme durumunda, mihrabı ayakta kalan camiler için, "mihrabı yerinde" tabiri kullanılır. Bektaşîler, yüze veya iki kaş arasına mihrab derler. Erken dönem, sûfî zahidlerin ibadet için çekildikleri uzlet köşelerine mihrab adı verilirdi.

MİFTÂH : Arapça, anahtar demektir. Ezelde mümkinlere ait ayrıların farklılaşmasına, "miftahu sırri'l-kader" denir. Ağacın çekirdekte bulunduğu gibi, tüm eşyanın, zat-ı ehadiyyetten ibaret bulunan gaybların gaybında mahiyetleri üzere münderic olması. Bunlara aslî harfler denir.

MİHMÂN EVİ: Farsça, mihman, misafir demektir. Bektaşîlerde misafirlerin kalması için ayrılan yere mihman evi denir. Han Bağı ile Dede Bağından çıkarılıp kendisine taç giyme töreni yapılacak can (derviş), bir süre burada hizmet ederdi. Tasavvufî anlayışta tekkeye inen herkes, Allah'ın gönderdiği bir konuktur.

Misafir, eve bereket demektir. Hz. ibrahim (a)'in misafirsiz yemek yememesi adeti (sünneti), tasavvuf! telakkilerde önemli bir etkiye sahip olmuştur. Öyle ki, her misafir Hızır gibi sayılmıştır. İbn Batuta, 1340'lı yıllarda Tunus'tan Antalya'ya geldiğinde, onun Âhilerce, tekkelerinde misafir edilmek üzere yarışırcasına birbirleriyle tartışmaya girişmeleri, bu hususu teyid eder mâhiyettedir.

Mİ'RAC-Mİ'RACİYYE: Mi'rac, Arapça merdiven demektir. Peygamber Efendimiz (s)'in Allah ile görüştüğü geceye Mi'rac gecesi ve bu olaya Mi'rac denir. Bu olayı anlatan manzum eserlere de, "Mi'raciyye" adı verilir. "Namaz mü'minin mi'racıdır" hadis-i şerifinde de ifade edildiği üzere, ruhun Allah'a yükselişine Mi'rac denmiştir.

MİR'ÂTÜ'L-HAZRETEYN: Arapça, iki hazretin aynası demektir. İnsan-ı Kâmil, bütün isimlerle beraber zât'ın mazharıdır.

MİR'ÂTÜ'L-KEVN: Arapça, oluş aynası demektir. Tek olan mutlak varlık.

MİSAL ÂLEMİ: Eşyanın suretlerinin ve modellerinin bulunduğu bu âlem, gerçek âlemdir. Buradaki suretlerin gölgesi, maddî ve hissî suretlerdir.

MİSBAH: Arapça, lamba demektir. Tasavvuf terimi olarak, "Ruh" anl*****dır.

MİSKİN: Arapça, zelil, hor, zavallı kimselere miskin denir. Varlık duygusundan sıyrılan, varlığı yokluğa çeviren, kendisinde hiçbir varlık görmeyen kişi demektir.

Eskiden, cüzzam hastalığına, miskin hastalığı denirdi. Bu durumda olanlar için, şehir dışında "miskinhane" yapılır ve orada ikamet ettirilirdi ki bu yerlere, "Miskinler Tekkesi" de denirdi.

Miskinlikte buldular, kimde erlik varışa,
Merdivandan yittiler, yüksekten bakarısa.
Yunus Emre

Gel imdi miskin Yunus, tut erenler eteğini
Cümlesi miskinlikte, yokluk imiş çâresi.
Yunus Emre

MİZAN: Arapça, terazi demektir. İnsanın isabetli görüşlere, doğru sözlere, güzel işlere ulaşmasını ve bunları zıtlarından ayırt etmesini sağlayan şeye, mizan denir. Şeriat, tarikat ve hakikat ilimlerini içine alan adalet, işte budur. Ehadiyyet-i cem ve fark makamları tahakkuk ettirilmeden, bu mertebeye ulaşılmaz. Zahir ehlinin ölçüsü, şeriat iken, bâtın ehlininki kudsiyet nuruyla nurlanmış akıl, havâssınki tarikat ilmi, havassu'l-havassınki de, insan-ı kamil'in gerçekleştirdiği ilâhî adalettir.

MOLLA-YI RÛM: Farsça, Anadolulu bilgin demektir. Mevlevî tasavvuf okulunun kurucusu, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hakkında kullanılan bir tabir.

MUALLİMÜ'L-EVVEL ve MUALLİMÜ'L- MELEK : Arapça, ilk öğretmen, meleklerin öğretmeni demektir. Bu, Hz. Adem (a) demektir. Nitekim Allah, "meleklere, onların isimlerini haber ver" (Bakara/33) buyurur.

MUAMMELİYYE: Muammel b. Abdullahi'l-Bennâ Valhâ'ya dayandırılan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biridir.

MUAMMERİYYE : Muammerü'l-Cili'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

MUAYENE: Arapça, gözle görmeyi ifade eder. hakk'ın, çeşitli mertebelerindeki tecellîlerini görme.

MUHÂDARA: Arapça, konferans vermek, hakkını elde etmek üzere mücadeleye girip, galip gelmek, padişahın, huzurunda bulunanlarla, diz dize, yan yana oturup konuşması gibi anlamları olan bir kelime.

Allah'ın isimlerinden feyz alma hususunda, kalbin, Hakk ile beraber olması. Mütalaanın, hicabın kaldırılmasından önce olduğu kaydedilir. Bir görüşe göre, muhadara başlangıç olup, mükâşefe ve müşahede, onun peşinden gelir. Muhadara, kalbin huzur haline denir. Bu durumda, salikin ulaştığı ilk derecenin muhadara olduğu, bunun peşinden mükâşefenin geldiği, sonunda da müşahedeyi elde ettiği ortaya çıkmaktadır. Bu, tevatüre varan burhanla birlikte ortaya çıkar. Yani sâlik, Rabbisinden çok sayıda deliller gördüğü zaman, kalp perdesinin ardından bir takım doğuşlara hazır hale gelir, ilâhî ilhamı almaya, kabiliyet kazanır. Bunun ardından mükâşefe gelir ki, burada konu, izaha ihtiyaç duyulmayacak haldedir. Kalp, kendine açılan şeyin Hakk olduğunda, kesin inanç sahibidir. Zira o, delile, burhana, derin düşünmeye ve beyana ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Bundan sonra, yüce bir derece olan müşahede gelir.
 
MUHÂDESE : Arapça, sohbet etmek, demektir. Hakk'ın, Tur dağında Hz. Musa'ya ağaçtan seslendiği gibi, kuluna mülk alemindeki suretlerden hitab etmesi.

MUHALEFET: Arapça, karşı çıkmak, muhalefet etmek anlamındadır. Nefse karşı çıkmak ibadetin başıdır. Şeyhlerden birine İslâm'dan sorulunca, "nefsin, muhalefet (karşı çıkma) kılıçlarıyla boğazlanmasıdır" karşılığını vermiştir.

MUHASEBE: Arapça, hesaplaşma, hesaba çekilmek anlamlarına gelir. Nefsini, adım adım, soluk soluk hesaba çeken kişinin kıyamette hasreti az, Arasat meydanında vakfeleri çok olur. Nefsin irtibatları altıdır:

1- Müşarekeyle
2- Murakabeyle,
3-Muhasebeyle,
4- Muâkabeyle,
5- Mücahedeyle,
6- Muayeneyle irtibatı. Bunlar böylece altı makamdır. Kısaca muhasebe, nefsin yaptığı iyi ve kötü işler açısından kendini hesaba çekmesidir. "Nefislerinizi ölmeden önce hesaba çekiniz" hadisi ile buna işaret olunur.

MUHASİBİYYE: Ebu Abdullahi'l-Haris b. Esedi'l-Muhasibî (ö. 243/857)'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu.

MUHAZÂT: Arapça, birinin karşısına geçip hizasında oturmak, karşı karşıya hizaya gelmek gibi anlamları olan bir kelime. Salikin murakabede, Hakk'ın veçhiyle hazır bulunması. Bu murakabe, saliki, Hakk'ın gayri herşeyden sıyırır ve sonunda, gaybeti sebebiyle, hiçbirşeyi görmez hale gelir.

MUHEYYEMÛN: Arapça, aşırı şaşkınlığa düşenler, demektir. Bir grup melek. Onlar, Allah'ın güzelliğini seyre o denli dalmışlardır ki, Hz.Adem'in bile yaratıldığının farkında değildirler. (Ahh!...) Bunlar, Âlûn melekleridir: cemal nuruyla kendilerinden geçtikleri için Hz. Adem'e secde ile emrolunmamışlardır. Bunlara Kerrûbiyyûn adı da verilir. Rivayete göre, Hz. Adem'in yaratıldığından hâlâ habersizdirler.

MUHİB: Arapça, seven demektir. Tasavvuf yolunu ve o yolda gidenleri seveni ifade eder. Tasavvuf yolunu seven, fakat o yola girmemiş kişiye muhib derler. Bektaşîlik'te Muhiblik ilk derecedir. Bundan sonra dervişlik, babalık ve halifelik gelir. Mevlevî muhibleri için tekkede ayrı yerler olur.

Mürid muhib çok olgun
Deyu canlar azdırub,
Ucb ile kendini gösteren
Bel'am isen haber ver.

MUHİB AYİNİ: Bektaşîlikte, tarikata girme münasebetiyle yapılan törene, "muhib âyini" denir. Bu tören, Perşembeyi Cumaya bağlayan Cum'a gecesi, veya Pazarı Pazartesiye bağlayan Pazartesi gecesi yapılırdı. Tarikata girecek aday, o gece kurbanını dergaha götürür veya kurbanın bedelini verirdi. O akşam âyin (tören)'de yenilecek içilecek herşeyin masrafı da, bu adaya ait olurdu. Bu âyin, diğer âyinlerden daha uzundu.

MUHYEVİYYE: Bkz. Ekberiyye.

MUKABELE: Arapça, karşılaşmak, biriyle karşı karşıya gelmek anlamındadır. Dervişler, zikir çekerken karşılıklı halka halinde otururlar. Bu şekilde karşılıklı oturmaları veya toplu halde şeyhin karşısında bulunmaları sebebiyle, zikr toplantısına mukabele denmiştir. Mevleviler de, Sultan Veled Devri, veya Devr-i Veledî diye, semadan önce, Semâhâne'nin etrafında üç kez dönülen törende, şeyh postunun önünde, dervişler birbirlerine niyaz ederler ki, işte bu sebepten Mevlevîler'in semâma da mukabele adı verilir. Camide, hafızın cemaatı karşısına alıp
Kur'an okumasına da mukabele denir.

MUKABELE GÜNÜ: Dergahlarda, mukabelenin (zikr töreninin) icra edildiği güne, mukabele günü denirdi. Her tarikatın veya tekkenin mukabele günü farklıydı. Mesela Kelâmî Dergâhı'nda, Şeyh Muhammed Es'ad Erbilî (k.) Hazretlerinin mukabele günü, Cum'a idi.

MUKÂBELE-İ ŞERİF: Arapça, şerefli mukabele demektir. Mevlevi zikr tören(ayin)ine, Mukâbele-i Şerif denirdi. Bütün muhiblerin iştirakini sağlamak üzere, tatil olan cuma günü yapılırdı.

MUKARREBÛN: Arapça, yakınlaştırılanlar demektir. Allah'a yakın olan velîlere denir. Peygamberler ve melekler hakkında da kullanılır.

MUKTESİD : Arapça, yaptığı işte ifrat ve tefritten kaçınan kimse demektir, modern Arapça'da ekonomist manasına da gelir.
Fiillerine sahip kimseye muktesid denir. Muktesid, belâ zamanında sabırlıdır, müjdeci ve korkutucu motivasyonlarla harekete geçer, Allah'ı, âhiret korkusuyla sever.

MUM: Mum mecazı, pervane kelebeğiyle birlikte kullanılır. Mum aşık olunanı, yani Allah'ı, pervane de, Allah'a aşık olan kişiyi temsil eder. Gezegenlerin güneş etrafında döndüğü gibi, pervane de mumun ateşi etrafında döner, döndükçe daire daralır. Ve sonunda pervane ateşle bütünleşip, cismini ateşe dönüştürür. Yani, seven sevdiğine kavuşup onun rengiyle (sıbğatullah, renksizlik) boyanır.

Türbelerde yakılan mum, acaba bu mecazi anlatıma binâen midir? Türbede yatan Allah dostunun bir aşk ateşi olduğu, ziyaretçilerin de bu ışık ve ateşin etrafında dönüp pervane gibi nasib aldığı düşünülebilir. Fakat herşeye rağmen, türbelerde yakılan mumun islâmî ve tasavvufî bir temele dayandığı söylenemez.

MUM ALAY: Eskiden, Medine-i Münevvere'de, Teravih namazlarından sonra, sevgili Peygamber Efendimiz (s.)'in türbesinde yapılan bir tören. Şeyhulharem biniş giyerek, Şam Kapısı'ndan, şamdanla, Hz. Peygamber (s.)'in huzuruna girer. Diğer hizmetliler de, salavat okuyarak onu takibederlerdi. Mescid-i Nebevî'nin kumluğunda toplanan cemaat salavat getirirken, içeri girenlerden güzel sesli birisi, Peygamber Efendimiz (s.)'in kabrine karşı bir Na'at okuduktan sonra, din ve devlete dua edilerek merasim bitirilirdi.

MUNKATI-I VAHDANİ: Arapça, bir olana bağlanmak demektir. Bu, cem hazreti olup, onda başkasının ayn'ı ve eser(iz)i yoktur. Bu, başkalarından kesilme mahalli ve ehadiyyetü'l-cem'in aynıdır. Buna, işaretin kesilmesi, vücud hazreti, cem hazreti de denir.

MURÂD: Arapça, istenen, maksad, vs. gibi manalara gelen bir kelime. İradesi kalmamış arife, murad denir. Bu durumdaki arif, nihayetlere varmıştır. Haller, makamlar, maksadlar ve irâdeleri geçmiştir. Bunlar muhib değil (seven) mahbûb (sevilen) durlar.

MURADİYYE: Şeyh Muhammed Murad b. Ali b. Dâvud b. Kemâleddin el-Hanefî el-Buharî tarafından kurulmuş olup, Nakşibendî kollarından birisidir.

MURAKABE : Arapça gözetlemek, korumak, kontrol etmek demektir. Allah'ı kalp ile düşünmek.

Allah'ın, her zaman, her yerde hâzır ve nazır olup kendini görüp, işittiğini bilinç olarak yaşamak. Tasavvuf okullarında murakabe, bir ders olup, gece yarısı dizüstü oturularak, vücudun hiçbir uzvunu kımıldatmadan, gözleri yummak suretiyle yapılır. Sadece Allah düşünülür, 15 dakikadan 3 saate kadar bu durumda devam edilir. Bu durumda, dervişe manevî âlemden çeşitli feyzler gelir. Bir kanaate göre, murakabenin hakikati, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir. Avammın murakabesi, Allah'tan korkmak (havf) iken, havassınki Allah'tan ümit etmektir (reca). ibn Atâ'ya en faziletli taâtın ne olduğu sorulunca, "her zaman Hakk'a murakabeye devam etmektir" karşılığını vermiştir. Yine murakabenin alametinin, Allah'ın tercih ettiğini tercih etmek, O'nun yücelttiğini yüceltmek, küçülttüğünü küçültmek olduğu, kaydedilir. Gizli ve açıkta Allah için ihlaslı olmak da, havassın murakabesi sayılmıştır.
 
MURAKABEYE VARMAK : Gözleri yumup Allah'a teveccüh etmek ve bu durumda zikir ile meşgul olmaya, murakabeye varmak, denir .

MURAKKÂ: Arapça, hırka, yamalı elbise demek- tir. Eskide dervişler, nefislerinin gurur ve kibrini kırmak için, eski elbiseler giyerlerdi. Bu tip elbise, iki dünyadan da sıyrılmayı ifade eder. Murakkâ, genellikle mavi renklidir. Ancak bu şekilde giyinmek, zamanla riyakarlığa dönüştü. Ibn Cevzî, Telbis'de, bu hususu şöyle dile getirir. "Murakkâ, eskiden incileri örten bir örtüydü. Şimdilerde, leşi örten bir örtü haline geldi."

Hattatların ayrı ayrı kâğıtlara yazdıkları yazılara "Murakka'ât" (yani murakkalar) denir. Bu tip yazılar, bir mukavvaya yazılır, tezhib edilir, sonra bir mecmua hâline getirilip saklanırdı.

Baş sallar sûfi gibi, yeşil murakkalar geyip,
Söyler benzer serv, gülşende sabâdan aldı el.
Necâtî

MUSAFAHA: Arapça, parmaklar bitişik, eller düz ve açık olarak iki kişinin tokalaşması demektir. Musafaha sünnettir. Bu, bir tür selamlaşmadır. Mevleviler, iki kişi aynı anda birbirlerinin ellerini öpmek suretiyle musafaha yaparlardı.

MUSAHİB: Arapça, sohbet arkadaşı demektir. Alevîlere erginlik çağına gelen iki kişi, aynı zamanda Alevîliğe girerler, bunlar birbirlerinin sahib ve "musahib"i olurlardı. Bu, hicretin hemen akabinde Hz. Peygamber (s.)'in Mekke'li ve Medine'li müslümanları kardeşleştirmesi (muâhât) olayına dayandırılır. Bu şekilde kardeşleşmeyen yani musahibi olmayan kişi, alevîliğe giremez. Bektaşîlik'te, Alevîlik'teki gibi musahiblik şartı yoktur.

Miyan-beste olan üstadsız olmaz,
Rehber olmayınca bu yol bulunmaz.
Üçü bir kimsedir ismi bilinmez,
Mürebbî farz, musahib sünnettir.
Kul Himmet

MUSLİHİYYE-İ HALVETİYYE: Tekir-dağlı Şeyh Mustafa Muslihiddin Efendi (Ö. 1099/1697) tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu olup, Halvetiyye'nin kollarındandır. Bu koldan, daha sonraları Zühriyye adında bir alt kol daha zuhur etmiştir.

MUSTASVİFE: Arapça, uyduruk, sahte mutasavvıf demektir. Sahte sûfiler, tasavvuf tarihinde olumsuz örnekler olarak sıkça görülmektedir. Bu grub, dünyalık uğruna, tasavvuf sakızı çiğner. Hedefleri, olgunlaşmak ve Allah'a olgun bir kul olmak değildir. Bunlara, pislik yiyen sinek veya kurt gözüyle bakılır.

MUTA'ABBİD: Arapça'da kulluk etme anlamındaki te'abbud masdarının ism-i failidir. Neş'e ve zevkine ulaşmamakla aksamalarla birlikte kendini, ibadete vermiş kişiye (mute'abbid1) denir.

MUTALA'A: Arapça, bir şeyi bilmek, iyice anlayabilmek üzere devamlı bakmak anlamındadır. Başlangıç olarak, yahut hadiselere rucû eden şey konusunda, kendilerinden doğan istek olmadan, Hakk'ın ariflere nasib ettiği muvaffakiyet (başarı)e mütalaa denir ki, tavali (doğuş) ve berk (pırıltı, şimşek)ler vuku bulduğunda, müşahedeyle beraber ortaya çıkan şeye denir. Halifelik yükünü sırtına alan ariflere, Hakk'ın lütfettiği başarıya da mutala'a denmiştir.

MUTASARRIF: Arapça, harcayan, sarfeden, bir işi yöneten, yön veren, bir işte ileri geri hareket eden kişi anlamındadır. Detaylı bilgi için bkz. "Tasarruf".

MUTRİB: Arapça, şarkıcı, neşelendiren, coşturan anlammadır. Rumuzu açan, hakikati açıklayan, ariflerin gönüllerini mamur hale getiren ve bu suretle teşvikte bulunan ve feyz ulaştıran kişiye mutrib denmiştir. İnsan-ı Kâmil.
Eshab-ı lyş u işreti selbetti dehr-i dûn
Pîr-i mugana, mutriba, rindana hasretiz.
Abdülbaki Feyzi

MUTRİB-HÂNE: Mevlevî tabiri. Ney, kudüm çalan ve ayin okuyan (ayinhan)ların bulunduğu özel yer (mahfil)e mutrib-hâne denir.

MUTTAKİ: Arapça, sakınan, takva sahibi kimse anlamındadır. Cürcanî, dinî vecibelerin tümünü yerine getiren kişiyi muttaki olarak tanımlar.

MUTTALA': Arapça, seyretme yeri demektir. Sûfiler, bunu, marifet anlamında ele alırlar. Tecelli geldiğinde, sûfiye zevk ve ilham yoluyla bazı sırlar açılır. O, âleme bu gözle bakar.

MÛY: Farsça, saç demektir. Hüviyetin dış yüzü hakkında herkes malumat sahibi olabilir, ancak daha ileri gidilemez; çünkü ötesi gaybu'l-gayb'dır, bu da saç gibi simsiyahtır, karanlıktır.

MÜBTEDÎ: Arapça, yeni başlayan, acemi demektir. Bir şeyi yeni öğrenmeye başlayan öğrencilere, mübtedî (işin başında) denir. Tasavvufî olarak, tam anlamıyla kendini Allah'a vererek, tasavvufî sulûke azm kuvveti ile başlayan kişi anl***** gelir. Bu kişi, tarikat edeblerini vazife edinir. Sağlam bir irâde ile hizmete sarılır. Mevlevîlik'te 1001 günlük çileye giren canlar, mübtedî olarak değerlendirilirler. Başlangıçta verilenleri tam anlamıyla yapanlar, maneviyat yoluna kabul edilirler. Rahmetli Sami Efendi (k.)'nin yolunda, asıl ders verilmeden önce, mübtedilere belirli bir süre hazırlık dersi verilir. Başarılı olunursa asıl derse geçilir.

MUCAHEDE: Arapça, vuruşmak, döğüşmek, harbetmek anlamında bir kelime.


Bütün masivadan sıyrılmak suretiyle, Allah'a duyulan ihtiyacın sıdk üzere olması. Nefsin, Hakk'ın rızasını kazanmak yolunda harcanmasına mücâhede denmiştir. Nefse şehvet sütü emzirmeyi terketmek, kalbi, istek ve şüphelerden uzak tutmak da mücâhede olarak değerlendirilmiştir.

"Uğrumuzda cihad edenlere, (bize ulaştıracak) yolları gösteririz..." (Ankebut/69) âyeti, tasavvufî düşüncede, afakî olduğu kadar enfüsî olarak da, değerlendirilmiştir. Hasan el-Kazzaz (r), mücâhedeyi "ancak belini doğrultacak kadar az yemek, sadece ağırlık bastırdığı zaman uyumak, zaruret olmadıkça konuşmamak" şeklinde tanımlarken, İbrahim b. Edhem şu açıklamayı yapar. "Bir kulun salihler seviyesine ulaşması için, altı engeli aşması gerekir:

1-Nimet kapısı kapanır şiddet (sıkıntı) kapısı açılır,
2- izzet kapısı kapanır, zillet kapısı açılır,
3- Rahat kapısı kapanır cehd (zorlu çalışma, çaba) kapısı açılır,
4- Uyku kapısı kapanır, uyanıklık kapısı açılır,
5- Zenginlik kapısı kapanır, fakirlik kapısı açılır,
6- Emel (istek) kapısı kapanır, ölüme yetenek kazanma kapısı (fena) açılır. Bâyezid, kendi mücâhede deneyimini anlatırken "oniki yıl nefsimi örste doğdum, beş sene kalbimi ayna gibi cilaladım, bir sene de, bu nefsim ile kalbim arasından baktım, belimde açıkça zünnar gördüm.

Oniki yıl bu zünnarı gidermek için çaba sarfettim, tekrar baktım, belimde yine zünnarı gördüm. Bunun üzerine beş yıl daha gayret sarfettim, keşfim açıldı. Mahlûkâta baktım, onları ölümüm olarak gördüm. Onların üzerine dört yıl tekbir (beyaz, siyah, kırmızı, sarı ölüm) alarak cenaze namazlarını kıldım, işte nefsin mücâhede yolculuğu budur" der.

Arif bu yolda halka, dünyaya ve içindekilere iltifat etmez. O, sadece Allah'la beraber bulunmayı sürdürür. Bu, insanlar arasında çok az bulunan yüce bir makamdır.

Mücâhedenin, takva sahibi olmak, istikamet üzere bulunmak, keşf ve ilhama ulaşmak gibi, çeşitli amaçlarla yapıldığı kaydedilirse de, doğrusu mücâhedenin Allah rızası için olmasıdır. Zira, kulun Allah'a ulaşmak üzere yaptığı herşey, araçtır. Takva ve istikamet de buna dahildir.

Değil mi cenk hayatın zebûnu âlemde
Mücâhede ile yaşar çaresiz bu âlemde.
M. Akif
 
MÜCERRED: Arapça, soyulmuş, çıplak, sırf, bileşik olmayan anlamını ihtiva eden bir kelime. Evlenmemiş kişiye de mücerred denir. Tecrid ehli, kendini, dünya alâkasından kesmiştir. Bu deyimle ilgili "mücerred pak, müteehhil hak" atasözü kullanılır ki bu "evlenmemiş kişi temizdir, ama evlenmek de haktır" anlamındadır. Ayrıca Bektaşîlikte "mücerred âyini" denen bir uygulama vardır ki, o da şöyledir: Evlenmemek konusunda söz veren derviş (can)in saç, kaş, bıyık ve sakallan ustura ile kesilir, sağ kulağı delinerek mengüş(küpe) takılır. Bu âyine müteehhil (evli)ler katılamaz. Bu uygulama eskiden dört büyük dergahda yapılırdı:

1 - Kerbelâ'da Hz. Hüseyin âsitane (dergah)si,
2- Hacı Bektaş-ı Veli dergahı (pirevi).
3- Mısır'da Kaygusuz Sultan dergâhı,
4- Teselya'da Reni kasabasındaki Dur Bali Sultan dergahı.

MÜCÂLESE: Arapça, birlikte oturmak demektir. Kişi sevdiği kişi veya kişilerle oturur sohbet yapar, muhabbet eder. Karşı görüşten olanlarla beraber bulunmak, ruhu kör eder. Zıtları görmek, zevkten mahrum bırakır, insanlarla muamelede orta yolu tutturmak ve nefsi pisliklerden korumak, mürûet (mürüvvet) olarak değerlendirilmiştir.

MÜCEDDİDİYYE: Nakşibendiliğin kollarından biri olup, Şeyh İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farûkî Şerhindi (ö. 1034/1624) tarafından kurulmuştur. Ahrariyye'den zuhur etmiştir.

MÜDÂHÂT BEYNE'S-ŞUÛN VE'L-HAKÂİK: Arapça, hakikatler ve şe'nler arasındaki benzerlik anl***** gelen bir ifade. Kevnî hakikatler, isimlerden ibaret olan İlâhî hakikatler üzerine dayanır. İsimler de, zati şe'n (oluş, durum)lere terettüb eder. Kevnler, isimlerin gölgeleri ve suretleri; isimler de hazerat ve ekvan şe'nlerinin gölgeleridir.

MÜDÂHÂT BEYNE'L-HAZARAT VE'L-EKVAN : Arapça, kevnler ve hazarat arasındaki benzeşim manasına bir ifade. Bu, ekvanın üç hazerata (hazret-i vücub, hazret-i imkan ve bu ikisi arasındaki hazret-i cem) olan bağlantısını ifade eder.

MÜDÂM: Farsça, şarap demektir. Kamil arifi sürekli sarhoş tutan birlik (vahdet) şarabı.

MÜFERRİCÜ'L-AHZÂN VE MÜFERRİCÜ'L-KÜRÛB: Arapça, üzüntüleri kaldıran, kederleri dağıtan demektir.

Kaşanî bu terimi, kadere iman olarak açıklar, "men âmene bi'l-kader emine mine'l-keder".
Yani, kadere inanan, kederden kurtulur.

MÜFÎZ: Arapça, feyz akıtan, feyz dağıtan, veren demektir. Hz. Peygamber (s.)'in Delâil'deki 201 isminden biri de "müfiz"dir. Çünkü o, Allah'ın isimlerini gerçekleştirmiş ve hidayet nurunun ümmeti üzerine feyz yoluyla aktarılmasında, mazhar ve vasıta durumundadır.

MÜFRED: Arapça; tekil, tekleşmiş gibi anlamlara gelir. Rical-i gaybden bir grub. Bu husustaki hadis-i şerif şu şekildedir: Hz. Resulullah (s.) "Müfredler geçti" deyince, ashab-ı kiram "ya Resulullah (s.) müfredler kimdir?" diye sorar. "Onlar Allah'ı gizlice zikreder, yükleri zikirdir kıyamet günü hafifçe (rahatlık içinde) gelirler". Sûfiliğe ulaşan kişi, müfredler makamındadır.

MÜHR-İ NÜBÜVVET: Peygamber Efendimiz (s.)'in sırtında iki küreği arasında bulunan ben. Buna peygamberlik mührü denir.

Cihan zîr-i niginindir serâser hükm-i şer'inde,
Sana mahsustur, mühr-i nübüvvet yâ Resulullah.
Nazım

MÜHR-İ SÜLEYMAN: Arapça, Hz. Süleyman'ın mührü anlamındadır. Bu mühür, üçgen şeklindedir. O sonluluğun alameti olarak kullanılır.

Etrafa saldı şa'şaasm kuşe kuşe mihr
Oldu ufukda muhr-i Süleyman gibi ayan.

MÜKAŞEFE: Arapça, ortaya çıkarmak demektir. Tasavvufta velilerin kalblerindeki gaybî işlerin ortaya çıkması, bir hususun keşif yoluyla bilinmesi gibi anlamlara gelir. Muhyiddin ibn Arabi, mükaşefenin konusu, manalar, yani gözle görünmeyen şeyler iken; müşahedeninki gözle görünen şeylerdir, der. Akıl ve duyu organlarıyla elde edilemeyen bilgiler, keşf yoluyla bilinir.

Bu bilim, satırlarda değil, sadırlarda yazılıdır. Okulda öğrenilmez, yaşayarak öğrenilir. Kitaplarda yazılmayışı, herkesin anlamasına kapalı olduğu içindir. Bu yüzden yanlış anlaşılabilir, okuyanı, anlamadığı için inkara götürür. Mükaşefe makamı, "müzakereden sonra gelir. Elde etmek için, yorucu mücahedelere ihtiyaç vardır.

MÜLK: Arapça. Mülk; üzerinde tasarruf yetkisi bulunulan, sahip olunan şey, temlik vs. gibi anlamları olan bir kelime.
Gözle görülen cismanî âlem. Kâşânî, emredilen karşısında, bulunduğu hale göre, kula karşılık vermesi durumunda Hakk'a "Mâlikü'l-Mülk" denir. Mülk âlemi hisler ile bilinir.

MÜNÂCÂT: Arapça, fısıldaşmak, gizlice söyleşmek demektir. Allah'a hafif sesle fısıltı halinde yalvaran, dua eden kulun, Rabbisine olan bu davranışına, münâcât denir. Sûfi, sadık kul, nefs, kalp, akıl ve ruhunun birlikteliğiyle Allah'la beraberliğini yaşar ve daima O'na olan ihtiyacını hisseder. O'na gerçek anlamda kulluk yapamadığının farkına varır.

Böylece O'na münâcâtta bulunur. O'na taât, nafile, zikir ve ibadetlerle yaklaşmaktan daha lezzetli birşey bulamaz. Şükreden, razı, âbid bir kul tavrıyla, ibadet eder. Kalbinde Rabbisinin nurunu görür. Nefsinde Allah'ın heybetini hisseder. Allah'ın yarattıklarındaki incelikleri düşünür. O'nun cemal ve celalinden başkasını görmez. Birlik ummanında tesbihatta bulunur. Sevgiyle, kalbinin derinliklerinden gelen bir duygu ile, münacatlarda bulunur. Bu durumda Zunnûn'un Rabbisine münâcâtındaki gibi şöyle der: "İlâhî, kulak verdiğim hiçbir hayvanın sesi, ağacın hışırtısı, suyun fışkırması, kuşun terennümü, faydalandığım bir gölgelik, fısıldayan bir rüzgar ve gürleyen bir şimşek yoktur ki onda, Senin vahdaniyyetini bulmuş, veya görmemiş olayım!..."

Divan Edebiyatı'nda, Allah'tan dua ile birşey istemek üzere yazılmış şiirlere münâcât denirdi. Şairler, divanlarının başına bir münâcât, sonra na't koyarlar, ardından gazel ve kasidelerini eklerlerdi.

MÜNASAFE: Arapça, karşılıklı insaf üzere muamelede bulunma anl*****dır. Kulun gerek Hakk ile, gerekse halk ile güzel muamelede bulunması.

MÜNASEBET-İ ZATİYYE: Arapça, zatî ilişki, zatî alâka demektir. Hak ile kul arasında iki yönlü bir münasebet vardır.

1- Kulun ta'ayyünü ve kesretinin sıfatlarıyla ilgili hükümlerin, Hakk'ın vücûb ve vahdetinin hükümlerine müessiriyeti (etkisi) yoktur.
Aksine, çokluk (kesret) zulmeti, vahdet nurunun boyasıyla boyanır.

2- Kul, Hakk'ın sıfatlarıyla muttasıl olur ve bütün isimlerini gerçekleştirir.

Bunlardan ilki gerçekleşirse, bunun konusu olan kul, kamil bir insan olur. İkinci durumdaki kul, mukarreb (Allah'a yakın), mahbûb (sevgili) olur. Birinci şıkkın gerçekleşmesi, ikinci şıkkın gerçekleşmesine bağlıdır. Aksi muhaldir. İki durumun çeşitli mertebeleri vardır. Mesela, birinci durumda vahdet nuru kesrete, kuvvetli veya zayıf bir şekilde etkili olur, vacible ilgili hükümlere kuvvetle veya zayıf bir şekilde hakim olması bakımından ortaya birçok mertebe çıkar. Bu duruma, kulun tüm isimleri gerçekleştirip gerçekleştirmemesi yol açar.
 
MÜNAZELE: Arapça, menzillerde yol alma, mesafe alma, biri iniş, biri çıkış durumunda bulunan iki kişinin yüzyüze gelmesi. Hakk'ın, kulun kalbinde kendine doğru gelme isteğini yaratması ve bu münasebetle karşılaşma halinin meydana gelmesi. Çıkış (suud, uruc), Allah'a gidiş, iniş (nüzul), Allah'ın kula gelişidir. Bu gidiş ve gelişin birbirlerine yaklaşmasına münazele denir. Bir hadis-i kudsîde, bu hususa şöyle işaret edilir: "Bana yürüyerek gelene, koşarak giderim".

MÜNTEHE'L-MA'RİFE: Arapça, marifetin zirvesi demektir. Vahidiyyet menşei olup, manalara ait suretlerin kendisinden zuhur ettiği Rahmani nefes bundan çıktığı için, masiva menşei (doğuş yeri) adını da alır. Bu, vücûd vasıtasıyla ortaya çıkar. Bu, Hakk'ın, halkın suretlerine iniş yaptığı tedella (sarkma) menzilidir.

Tedânî menzilinde de, halk Hakk'a yaklaşır. Burası Hakk'ın cömertliğinin ilk taşma yeri (munba'asu'l-cûd)dir. Hakk'ın cömertliği, ilk olarak, esma vasıtasıyla buradan herşeye taşar.

MÜNTEHİ: Arapça, son, sona varan gibi anlamlara sahip bir kelime. Mevlevilik'te 1001 günlük çileyi tamamlayan kişi, yapılan merasimle "dede" olur. Dedelere, müntehî denir. Çileye yeni girene, "mübtedî" adı verilir.

MURG: Farsça, kuş demektir. Ruh, bedendeki haliyle, kafesteki kuşa benzer. Tasavvufî sülük (seçmeli ölüm) veya tabiî ölümle (zorunlu ölüm) ruh, bedenî kayıtlardan, bağlardan kurtulur, yüce âlemlere doğru kanat açıp, uçar gider.

MURG-İ SİDRE: Farsça, sidre kuşu demektir. Tasavvufta Cebrail (s.)'e murg-i sidre denir. Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.) ile olan Miraç yolculuğunda, Cebrail "sidretü"l-münteha"ya gelince, burasının kendisi için hayat sınırı olduğunu belirterek, orada kaldığı, daha ileri gitmediği kaydedilir. İşte bu yüzden Cebrail'e Sidre Kuşu, "Murg-i Sidre" denmiştir.

MÜREBBÎ: Arapça, terbiye eden anlamındadır. Manevî tekâmül yolunu öğreten ve eğitimini yaptıran şeyhler veya mürşidlere, terbiye edici anlamında olmak üzere, mürebbî de denilir.

MÜRİD: Arapça, isteyen demektir. Allah'a vuslatı arzu eden, bir başka deyişle, Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmak isteyen ve bu olgunluğun eğitimini verecek bir şeyhe (veya mürşide) bağlanan (öğrenci olarak kaydını yaptıran, bey'at eden) kişiye mürid denir. Tasavvufi anlamdaki olgunlaşmada 4 merhale vardır.

1- Talib,
2- Mürid,
3-Mutasavvıf,
4- Sûfi. Mürid, bir tekamülî oluşumda ikinci sırayı işgal etmektedir. Son sırada bulunan sûfiye, vâsıl denir. Müridi üç gruba ayırırlar:

1- Mutlak mürid: Şeyhine "niçin?" sorusu sorarak dili ve kalbiyle itirazda bulunmayan, şeyhinin sözlerine karşı delil istemeyen müride, mutlak mürid denir.

2- Mücâz mürîd: iç ve dışa ait her hususta şeyhinin rey ve iradesi altında bulunan dervişe denir.

3- Mürted mürid: Şeyhine emrettiği, yasakladığı konularda karşı çıkan müriddir ki, zamanımızda bu türden olanlar çoktur. İlk iki grub makbuldür. Müridin herşeyden önce şeriate sımsıkı yapışması (takva), edeb ve sıdk (doğruluk) üzere olması gerekir.

Müridi ol ânın dilden muradın terkedip cümle İradetsiz murad olan, nefes tutmak itaattir.
Sarı Abdullah Efendi

Kendi isteğini şeyhinin isteğinde eriten, fanî kılan kişiye, mürid denir ki, bu eğitim, kulu
Allah'ın iradesine teslim olmaya götürür.

MÜRŞİD: Arapça, doğru yolu gösteren, uyaran, irşad eden demektir. Gerçek mürşid Hz. Muhammed (s.)'dir. Diğer mürşidler, O'nun manevî mirasını elde etmeğe muvaffak olmuş kişilerdir. Cürcânî, mürşidi, doğru yolu gösteren, sapıklıktan önce Hak yola ileten kişi, olarak tanımlar. Tasavvufî terim olarak, tarikat lideri anl***** da gelir. Aynı anlamda olmak üzere postnişin, şeyh, seccâdenişin, ifadeleri de kullanılır. Mürşid olan kişinin, Allah'ın ahlâkını tahakkuk ettirmiş olması, yani, en azından fena mak***** ulaşması şarttır.

Her mürşid, kâmil olmayabilir. Bu yüzden mürşidin kâmil olmayanları da bulunabilir.

Mürşidin en makbulü, hem "kâmil" (kendi olgun), hem de mükemmil (başkasını olgunlaştıran) olanıdır.

Rü'yet-i dîdar-ı Hak'tan "len terânî" remzini,
Çeşm-i zarım aşk ile "tur" olmayınca bilmedim,
Kisve-i âl-i aba Enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrur olmayınca bilmedim. 'o-
Enverî

MÜRŞİDİYYE: Bkz. Kâzerûniyye.

MÜRÜVVET: Arapça, iyilikte bulunmak, insanlık anlamında bir kelime. Cürcanî'ye göre mürüvvet, insanda bulunan ve onu akıl ve din açısından övülen davranışlara motive eden ruhî bir yetenektir. Allah dostlarının lütuf ve ihsanlarına da, mürüvvet denir. Dostların kusurlarını görmemek, ibadetini az bulmak da, mürüvvet olarak kabul edilir.

Erenler kapısı, mürüvvet kapısı
Sıdk ile gelenler mahrum dönmez.
Hatayî

MÜRÜVVET TAŞI : Bektaşî tabiridir. Meydan'da Hazret-i Pîr Postunun yanında bir makamdır. Buna "Niyaz Taşı", "Kızıl Eşik" de denir. Buraya mahsus bir niyaz vardı. Yeni talib ikrar verdikten ve meydan kapısı eşiğinde niyaz ettikten sonra, rehberin delaletiyle buraya gelir, niyaz ederdi.

MÜSÂFİR: Arapça, yolcu demektir. Düşünce planında, ma'kûlât ve itibârâtta yolculuk yapan, dünyadan kusvaya geçen kişiye müsâfir denir.

MÜSÂMERE: Arapça, gece sohbeti demektir. Hakk'ın kuluna gizlice konuşması (muhadese, muhataba)na müsâmere denir. Yani Hakk'ın sır âleminden, gayb âleminden, ariflere zuhur eden hitabıdır.

MÜSTÂRİYYE: Şâziliyye'den Cezûliyye'nin bir koludur. Muhammed b. Ahmedi'l-Makdisi'l-Magribî (ö. xıı. y.y)'ye nisbet olunur.

MÜSTEHLEK: Arapça, helak olmuş, mahvolmuş demektir. Kaşanî, bu terimi şöyle tanımlar: Zat-ı Ehadiyyette, hiçbir iz bırakmayacak şekilde fani olmuş kişiye, müstehlek denir.

MÜSTENBİT: Arapça, kuyudan su çıkaran demektir. Allah'ın kitabına uygun olarak, mütehakkıklardan, anlayışı güçlü kişilerin ortaya bilgi çıkarma işlemine istinbat, bunu yapana da müstenbit denir. Bu batinî de olur, zahirî de...

MÜSTENEDÜ'L-MA'RİFE: Arapça, marifetin dayandığı yer demektir. Bu bütün isimlerin menşei olan, vahidiyyet hazreti (mertebesi)dir.

MÜSTERİH: Arapça, geniş, rahat kişi anlamındadır. Allah'ın kader sırrını bildirdiği kula, müsterih (rahat kişi) denir. Onun rahat olmasının sebebi; Allah'ın takdir ettiği her şeyin, belli olan vakti gelince, vuku bulacağını, takdir edilmeyenin de, ortaya çıkışının imkansızlığını görmesi (kesin olarak anlaması)dir. O, olmayacak şeyi beklemek, istemek, üzülmek, kaybedilenin hasretini çekmek gibi şeylerden kurtulmuştur; bu hususlarda rahattır. Ortaya çıkan şeye de, teslimiyet üzere ve sabırlıdır.

Bu konuda Enes b. Malik (r.) şöyle der: "Hz. Peygamber (s.)'e on yıl hizmet ettim. Bu sürede yaptığım bir şey için, bunu niye yaptın, veya yapmadığım bir şey için, niye yapmadın demedi".

MÜSTEVE'L-İSMİ'L-A'ZAM: Arapça, en büyük ismin bulunduğu alan, demektir. Hakk'ı içine alan Beytü'l Muhadram, yani kâmil insanın kalbi.

MÜŞRİFÜ'D-DAMÂIR: Arapça, iç halleri bilen, anlayan kişi demektir. Allah, bir kuluna el-Batın ismiyle tecelli eder, o da, bu tecelli ile, insanların kalblerindeki hallere vakıf olur. Ebu Sa'id Ebu'l-Hayr bu zümredendi.

MÜŞTAK: Arapça, özleyen, iştiyak duyan, demektir. Sevginin ulaştığı en üst sınıra, iştiyak; bu durumdaki kişiye de müştak denir.

MÜTAVİ'E: Bkz. Ahmediyye.

MÜTEMÂDİM: Arapça, hizmetkâr demektir. Fukaraya, tarikat ehline hizmet etmek isteyen, ancak bu konuda ihlas elde edememiş kişilere, mütehâdim denir. Bu gibilerin hizmetlerinde, ara sıra riya ve menfaat gibi unsurlar bulunur.

MÜTEŞEYYİH: Arapça, şeyh taslağı demektir. Şeyh olmadığı halde, şeyhlik iddiasında bulunan sahte şeyhlere "müteşeyyih" denir.

MÜTEVEKKİL: Arapça, tevekkül eden anlamındadır. Her işinde, Allah'ı vekil edinen, Allah'a dayanan kişi.

MÜTTEKÂ: Arapça, dayanılacak şey demektir. Tahta ve demirden mamul bir çeşit baston.
Çileye giren dervişler, yatıp uyumamak için, başlarını müttekâya dayarlardı. Buna "muîn" de denir. Üst kısmı, alın dayanacak şekilde yapılmıştır. Uyumak gerekince, yere yatılmaz, alın buraya dayanır ve oturma vaziyetinde o şekilde uyunurdu.

MUZAHERE: Arapça, iki kişinin sırt sırta vermesi ve dayanışma halinde bulunması, destek olması anlamında, bir masdar. Mücâhede yoluna giren bir sâlikin, uzun bir mücâdeleden sonra, vecd dolu bir ruha mazhar olması, hicâb içinde bulunan huzura girmesi, anlamlarına gelir. Bu durum, ruhun Allah'a mutlak teslim oluşunu, dünya ve onda bulunan her şeyi terk etmesini ifade eder.
 
NÂDİ ALİ: Yetiş yâ Ali, anlamında Arapça bir söz. Bektaşîler ve kızılbaşların vird olmak üzere okudukları söze, Nâdi Ali denir. Bektaşî geleneğine göre, Uhud harbinde Rasûlullah (s)'ın canı sıkılmış ve Cebrail'den öğrendiği "Nâdi Ali"yi okumuş. Hz. Ali de bunu duyunca "lebbeyk" diyerek atılmış, gazileri savaşa teşvik etmiştir. Nasru'l-Ashâb adlı eserde bu Nâd'ın Zogayl-ı Huzâî'ye ait olduğu kaydedilir. Şeyhu'l-İslâm Ebussuud Efendi'nin konuyla ilgili fetvası da, bunu te'yid eder. Gaybî, Nâdi Ali'yi şerhetmiştir. Hadis literatürünü taradığımız zaman, Nâdi Ali diye bir kayda rastlayamadık. Bu nedenle, mezheb tervici için, bu sözün Hz. Resûlullah (s)'a yakıştırılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Nâdi Ali şudur:

Nâdi Aliyyen mazhara'l-acâib
Tecid-hu avnen leke fi'n-nevâib
Kullu hemmin ve ğammin seyencelî
Bi-velâyetike yâ Ali, yâ Ali!

Tercümesi:

Harikulade şeylerin mazharı Hz. Ali'ye seslen
Ki onu musibetti anlarda sana yardımcı olarak bulasın.
Her türlü üzüntü ve keder silinir
Senin veliliğinle ey Ali, Ali!

NAFİLE: Ganimet malı, bağış, hibe, gerek olmaksızın yapılan, nafile anlamlarını ihtiva eden Arapça bir kelime. Farz ve vacipten fazla olarak yapılan ibadetler. Nafileler, tasavvuf erbabı için büyük önem arzetmekle birlikte, hiç bir zaman farzın üzerinde tutulmaz. Yani Pazartesi, Perşembe sünnet orucunu hiç terketmeyen bir sûfinin, Ramazan orucunu terkettiği veya hafife aldığı tasavvuf tarihinde görülemez.

Abdest şükür namazına, teheccüde devam eden bir sûfî'nin değil farz namaz, vaktin sünnetlerini bile (hatta ikindi gibi gayr-i müekked sünnet olsa bile) kaçırmazlar. Hallâc-ı Mansur'un, farz namazlara Allah'ın şe'airi olması açısından gösterdiği vera'ya dayalı saygısı, gerçekten çok ilginçtir. Hallâc-ı Mansûr, her farz namazını, vakti girmeden gusul abdesti alır ve o abdest ile kılardı. Bu takvadan öte vera'dır. Sûfiler hakkında yanlış anlaşılan hususlardan biri, işte budur. Tasavvuf konusunda ihtisas sahibi kişilerin dikkatlerinden kaçmayan bu husus, konuya uzak kişilerce maalesef yanlış anlaşılmaktadır.

NAĞM: Gizli söz, tatlı melodi anlamında Arapça bir kelime. Vecd, bazen kelimelerin manasının anlaşılmasından ortaya çıkar. Bu durum, bazan da sırf nağme ve güzel makamdan zuhur eder. Ruhanî alem, güzellik ve iyiliklerin toplandığı yerdir. Dinlenen gazelin nağmesi en az manası kadar, bu ruhanî âlemi harekete geçirir. Ve kişinin vecde ulaşmasına sebep olur. Sema'da müziğin nağmeleri önemlidir. Bu sebeple, büyük müzik ustaları hep mutasavvıflar arasından çıkmıştır.

NAHNU BİLÂ NAHNU:
Arapça, bizsiz biz demektir. Hakk'ın fiilerini gören sâlikin başka fail görmemesi. Kendi benliğinden fanî olan sâlik, Hakk'ın benliğinden haber vermektedir.
Salikin kendi benliği Hakk'ın benliğinde fani kılması. Allah'ta fânî oluş.

NAKÎB: Arapça, bir topluluğun reisi, büyüğü, başkan, kabile reisi, kaptan, orduda bir rütbeyi ifade eden sözcük. Tekkelerde, şeyh vekili unvanını taşıyan kimselere nakîb denir. Bunlar, manevî eğitimde mesafe almış kişilerdir. Çoğulu nukabâ'dır. Rufaî, Sa'dî ve Bedevî tarikatlarında, nukabâlık rütbesinden önce nakîblik vardır. Bunlar, mukabele denilen toplu zikir törenlerinde, kuşak (şed) kuşanır, hizmette bulunurlar.

NAKL-İ KÜFÜR, KÜFÜR DEĞİLDİR: Kelime-i küfrü, bir başka şahsa naklen söylemek küfür değildir. Küfür olabilmesi, o sözün söyleyen tarafından tasvib edilmesine bağlıdır. Bu konuda Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi şöyle der: "Vahdete ait söz söylemek gerektiğinde, başkasından naklediyormuş gibi söyleyin. Nakl-i küfür, küfür olmaz mes'elesine binâen, bu şekilde selâmette kalırsınız" (Sohbetnâme).

NAKŞBENDİYYE: Nakış yapmayı ifade eden Farsça iki kelimenin birleşmesiyle oluşmuş bir sözcük. Hoca Muhammed Bahâeddin Nakşbend (k)'in (ö. 1397) kurduğu, gizli zikir esasına dayalı bir tasavvuf okulu. Günümüz Anadolu'sunda Hâlidiyye adıyla varlığını sürdürmektedir.

NÂKÛS: Arapça, çan demektir. Cem makamı. Salikin tevbe ile ibâdete yönelmesini sağlayan uyanış. Tefrika makamını hatırlama.

NÂLE: Farsça, inleme demektir. Münacât, Allah'a yakarma. Nâle-i zîr: Hafif sesle, mırıltı halinde Allah'a sızlanma. Ayn-ı mahabbet: Öz sevgi, Nâle-i zar: Sevgi arayışı. Gece karanlık ve ıssız yerler, insanlardan uzak, sessizlik içinde, sevginin uyanık tuttuğu seherî denilen kimselerin, Allah ile özel bir saatleri vardır. O, tam anlamıyla bir mahremiyet ânıdır. Âşık o saatte ağlar, sızlar, boynunu büker, secdelerde gözyaşlarıyla, yerleri sular, o anda o, "ümmetî, ümmetî" sırrına mazhar olarak cümle ümmet-i Muhammed (s) için dualar eder.

Bu serüven, bir kaç gecelik değildir. Ömür boyu sürer. Sûfî o halde, dostu ile sohbettedir, O'nunla dertleşir, hâlleşir, iki dost arasında ne konuşulacak ise onları konuşur. Bu hal yazılmakla değil, seherlerde (sabah namazının vaktinin girişinden iki üç saat önce) yaşanmakla bilinir. Yaşanmanın dışında ne yazarsanız yazın, uzaktan seyredilen güzel bir gülün, insan üzerinde bıraktığı intibâdan daha fazlasını elde edemezsiniz. Tasavvufî hallerin hepsi, psikolojik olaylar gibi sübjektif değer taşır, bilinebilmesi için, anlatılan hâlin, bizzat öğrenmek isteyen kişi tarafından, yaşanması gerekir.

Ömrünün son on senesinde uykusunu kaybeden Mevlânâ'nın içinde bulunduğu hâli anlamak için, en az onun kadar âşık olmak gerek. Yoksa, onun uykusuzluğunun sebebini anlamak mümkün değildir. Hülâsa; tatmayanlar, tasavvufu bilemeyecekler, anlayamayacaklar, bilmeme ve anlamamaya da devam edeceklerdir.

NA'LEYN: Arapça, iki ayakkabı demektir. İki ayakkabıdan kasıt: Rıza-gazab, kahr-lütuf, celâl-cemal gibi Hakk'a ait birbirine zıt sıfatlardır, iki ayakkabıyı çıkarmak, dünya ve âhireti terketmek demektir. Hz. Musa (a)'nın Tur Dağında mazhar olduğu şu hitap gibi: "Ey Musa iki ayakkabını çıkart at, çünkü sen, mukaddes bir yerdesin" (Tâhâ/12). Sûfilerce mukaddes vadiye erenler, kıyasın iki öncülüne gerek duymazlar, zira sonuç, onlara açıkça ayan beyan ortadadır.

NALLA MIH ARASI : Sıkıntı ve gönül darlığını ifade eden bir deyim. Bu hale sûfîler, kabz derler; bu kelime iç sıkıntısı, tutukluk ve daralmayı ifâde eder. Kabz'dan sonraki ferahlık, huzur ve genişlik haline de bast denir. Allah'ın el-Kâbız ve el-Bâsıt isimleri, Bakara suresinin 245. âyetindeki, "yakbıdu" ve "yebsütu" (daraltır, genişletir) fiilleriyle ele alınırsa, bu iki zıt hâlin, Allah'tan kaynaklanan (Allah vergisi) durumlar olduğu anlaşılır. Sûfiler kabz (tutukluk) hâlini anlatırken "nalla mıh arasındayım, nalla mıh arasında kalmıştım" ifadelerini kullanırlar.

NÂM: Farsça, isim demektir. Mevki, makam ve şöhret âfettir. Hicâb, perde. Kötü isim yapma. Melâmet.
 
NAMAZ: Bu kelime Farsça olup, Arapça'sı "salâf'tır. Namaz, İslâm'ın temel şartlarından biridir. Allah âşıkları devamlı namazdadırlar. Yani, namazın dışında da, sanki namazın içinde imiş gibi Allah'ı tefekkür hâlinde, O'nunla birlikteliği ve huzuru "nerede bulunursanız bulunun O, sizinle beraber (ma'a) dir" (Hadid/4) âyetini şuur haline getirmişlerdir. Sûfîler, bu doğrultuda olmak üzere, namazı beş espiri ile algılarlar:

1. Maddî bedenin namazı: Farz ve nafile namazlar,
2. Nefsin namazı: Nefsin kötü isteklerinden sıyrılmak, ruhaniyette mesafe almak,
3. Kalbin namazı: Allah ile huzuru ve murakabeyi devam ettirmektir,
4. Sırrın namazı: Sır deryasına dalmak, mâsivâ ile uğraşmamak,
5. Ruhun namazı: Fena fillah ve beka billah'a varmakla olur. Görüldüğü gibi, mutasavvıflar, namazın iç yüzünü yorumlamakta ve ruhuna önem vermektedirler.

Namaz, sırf dış şekliyle değil, içteki derin boyutuyla (huşu) bir şey ifâde eder. Sûfîler bu konuda alabildiğine derinleşmişler ve ona önem vermişlerdir. Çünkü namaz, ruhun Allah'a miracıdır. Bir vuslat sebebi daha doğrusu vesilesidir. Münker ve fahşadan nehyedendir.

NAMAZGAH: Farsça iki kelimeden meydan gelen bu söz, namaz kılınan yer demektir. Şehir dışında kırda ve set üzerinde mihrab konulmak suretiyle, namaz kılmak için yapılan yere verilen addır. Bir yerleşim biriminin bütün ahalisini, namaz için bir araya toplayan alanlara da, namazgah denir.

Cuma ve Bayram namazları buralarda kılınırdı. Uzun yol kervanlarının durak yerlerinde aynı şekilde namazgahlar bulunurdu. Hanefî mezhebinde, Cuma namazlarının bir yerde kılınması espirisinden hareketle, her kasaba ve küçük yerleşim birimlerinde, böyle geniş, üstü açık bir mekan bulunurdu. Ankara şehrinin namazgahı, şimdiki Türkocağı binasının bulunduğu yerdi.

NAMAZ OKUMAK : Namaz kılmak demektir. Bu tâbirin orijinal kullanımı Bektaşîlere dayandırılır. Diğer tasavvuf okulları da, onlardan almıştır. Arapça'daki salât, dua manasına geldiği için, Türkçesi olan kılmak yerine, okumak fiili eklenmiştir. Batınîlerin salat kelimesini bu şekilde rayından saptırmaları, namazı sadece duaya indirgemeleri, dinî yıkmaya yönelen bir tavır olarak değerlendirilmiştir.

NANE MOLLA: Beceriksiz, işe yaramaz, yavaş, ağır hareketli, tiryaki kıyafetli yerinde kullanılan bir tâbirdir.

NASIL YAŞARSAN ÖYLE ÖLÜRSÜN : Bu, bir hadis-i şeriften alınmıştır: "Yaşadığınız gibi ölür, öldüğünüz gibi haşrolunursunuz". Erbâb-ı tasavvuf, bu hadis-i şerife önem verirler, dünyada iken iç ve dış hallerini islâm'a göre düzenlemeye çalışırlar.

NÂSIRİYYE: 18. yüzyılda Şaziliyye'nin Fas'daki Tamgrud kolu.

NASİB ALMAK: Arapça'da nasib, pay demektir. Özellikle Bektaşîlerde, tarikata girmek isteyen kişiye bir tören uygulanır ve buna nasib almak denir. Tasavvufa girene de nasibli denir. Şeyhin, istekliye tasavvuf dersi vermesi de, "nasib vermek" şeklinde deyimlendirilir. Birine, hangi tasavvuf okuluna mensup olduğunu sormak üzere, "kimden nasiblisin?" veya "nasibin kimden" sorusu sorulur. Bektaşîler nasib almayı, "musâhib kavline girmek" şeklinde ifâde ederler.

Bektaşîlikte tarikata giriş töreninde, cem âyini uygulanırdı. Bunun için Meydanda hazırlık yapılır, öteki âyinlerden farklı olarak, yeni aday için bir çıra daha yakılırdı. Ayrıca delili ve şem'ası da hazırlanırdı. Meydan taşının üzerine bir maşraba bal şerbeti veya şeker şerbeti konurdu. Vakit gelince, Baba, Meydan kapısından girer, niyaz taşının yanında yere diz çöker, niyazda bulunurdu. Sonra kalkar, Meydandaki makamları îmâ ve niyaz eder, sonra arzu ettiği herhangi bir makam veya posta otururdu. (Bu tören biraz detaylıdır)

Törenin sonunda istekli, tarikata girmiş olurdu.
Bezm-i gamda dostum ben bende sanma naşıyam,
Mihnet ü derd ü belânın ben de bir yoldaşıyım.
Hayreti

NASÛHİYYE-İ HALVETİYYE: Halve-tiyye'nin ana kollarından Karabâşiyye'nin bir yan dalıdır. Şeyh Muhammed Nasûh el-Halvetî (ö. 1130/1718) tarafından tesis olmuştur. Kabri, Doğancılar'daki (Üsküdar) dergahın avulusundadır. Çeşitli eserleri vardır: Sûretü'l-Mü'min, başta olmak üzere, çeşitli surelerin tefsirini içeren 9 cildlik bir eser, Risale-i Rüşdiyye, Risâle-i Fahriyye, Risâle-i Velediyye, Cem'u'l-Ehâdîs, Şu'abu'l-İmân, Mürâsele-i Pîr, Divan-ı İlâhiyyât, Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî, Mükâşefât-ı Vâkıât.

Tekkelerde okunan meşhur bir ilahîsi:

Dilhanesi mir'ât-ı Hak,
Sırr-ı cemalullah'ı gör.
Maksûd olan keşf-i sebak,
Seyr-i cemalullah'ı gör.


Âdemdedir kenz-i ezel,
Gayre bakub etme zelel.
Dil zevkine verme halel,
Fikr-i cemalullah'ı gör.

İfna edüb kevn ü mekân,
Vahdet sarayından hemân,
Bulsun beka sırrında can,
Fikr-i cemalullah'ı gör.

Cümle bilir Sen'sin ayan,
Ancak cemâlindir n i hân.
Oldu Nasuhî gark-ı ân,
Bahr-ı cemalullah'ı gör.

NÂSÛT: İnsanlık, insan tabiatı anlamında, Arapça bir kelime. Lahût'un mahalli; şehâdet âlemi, yani dünya.

NA'Ş : Tabut, devam, ebedîlik ve tahtırevan anlamlarını ihtiva eden Arapça bir kelime. Cenazenin tabut içinde bulunması durumu.

Meydâne geldi na'ş-i rakîb-i nemimesâz
Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namaz.
Sabit

NAŞI : Türkçe'dir. Usûl, âdâb bilmeyen, dinden mezhebden dışarı, değeri olmayan anl***** gelir.​
 
NA'T: Arapça, vasıf, özellik, övmek anl***** bir kelime. Tasavvufta, vasfedenlerin, vasfedilenin fiil, hüküm ve ahlâkından haber vermesidir. Na't, vasf ile aynı manada olmakla birlikte, vasf mücmel, na't ise, fark'tır. Zat kendi nefsiyle kâim olan bir şeydir. İsim, na't ve sıfat, birlikte Zât içindir (Zât'a bağlıdır, ona aittir). Bu üçü, zat sahibi olandan başkasına ait değildir. Zat sahihleri de, müsemmâsız, mevsufsuz ve men'ûtsuz olmaz. Meselâ, Allah'ın el-Kâdir diye bir ismi, kudret diye bir sıfatı, takdir diye de bir na'tı vardır.

Hz. Peygamber (s)'in övülmesi konusunda yazılan şiirlere de na't denir. Osmanlı şâirlerinin pek çoğu (hatta hemen hepsi), na't yazmış olmalarına rağmen, bu konuda rekor, Nazîm'e aittir.

Canım kurban olsun Senin yoluna
Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Gel şefaat eyle kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s).


Yedi kat gökleri seyran eyleyen,
Çıkıp arş üstünde cevlân eyleyen,
Miracında ümmetini dileyen
Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s).

Mü'min olanların çoktur cefâsı,
Âhirette vardır zevk u sefası,
Onsekiz bin âlemin Mustafa'sı (s),
Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s).

Aşık Yunus, nitsün dünyayı sensiz,
Sen Hak Peygambersin seksiz, gümânsız.
Sana inanmayan gider imansız
Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s).
Yunus

NÂ-TEVÂHÎ: Farsça, güçsüzlük demektir, ilâhî irade ve takdir karşısında, âciz ve çaresiz kalma.

NA'T-GÛ: Arapça-Farsça iki kelimenin birleşmesiyle meydana gelmiş olup, na't söyleyen, demektir. Hz. Peygamber'e övgü şiirleri yazan şâirlere, na't-gû denir.

NA'T-HÂN: Arapça ve Farsça iki kelimenin birleşmesinden oluşan ve na't okuyan anl***** gelen bir söz. Na't-han'lar, eskiden yalnız başlarına camide cumadan önce, tekkelerde de zikir aralarında na'tlar, okurlardı. Osmanlılar döneminde, camide bu işle meşgul kişilere, vakıflardan maaş verilirdi.

NÂ-TIRAŞ: Farsça. Tıraşsız demektir. Mecaz yolu ile edebten yoksun, yontulmamış, kaba adam demektir.

NÂYÎ: Ney çalan kişilere denir. Ancak neyzen tâbiri daha çok kullanılır. Nâyî Osman Dede meşhur neyzenlerdendir.

NÂZ: Farsça, cilve, işve anlamlarına gelen bir kelime. Tasavvufî olarak, aşıkın maşuka güç vermesi demektir.

NAZAR: Arapça, bakmak demektir. Tasavvufî olarak, mürşidin müridine manevî yolla bakışı demektir. Bu bakış, feyzin akmasına ve intikâline sebeptir. Mevlevîlerde nazar şu şekildedir: Ayinde, Devr-i Veledî'de dervişler post önünde birbirlerine karşı durup bakıştıktan sonra, niyaz eder, ardından yine birbirlerine nazar ederler. Şeyhin bu bakışı, müridi çok kısa bir zamanda yetiştirir.

Mesela Hacı Bayram Veli, halifesi Şeyh Lütfullah'ı, Ankara-Balıkesir yolculuğu sırasında, kısa zamanda nazarla yetiştirmiş ve onu Balıkesir'e halife olarak nasb etmiştir. Tasavvuf erbabı "ben", "sen" yerine "fakîr", "hakîr" ifadelerini kullandıkları gibi, "nazarım, nazarlarım" gibi ifâdeleri de kullanırlar.

Nazardan düşmek; şeyhin teveccühünden, gözünden düşmek, demektir. Nazara uğramak; göz değmesi, nazar değmesi demektir. Ancak bu kelime, sûfîler arasında, bir büyüğün teveccühüne mazhar olmak şeklinde, olumlu manada kullanılır. Nazara gelmek, göz değmesi demektir. Nazar etmek; birine teveccüh etmek, onu hâl ehli etmek anl***** gelir. Safa nazar, temiz bakıştır. Aynı şekilde, bunun zıddı kem nazar da, kötü bakış demektir. Bakışıyla insanı olgunluğa eriştirmek gücüne sahip kişiye, sâhib-nazar derler.

Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kıldı,
Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.
Yunus Emre

NAZAR BER KADEM: Arapça ve Farsça kelimelerden mürekkeb bu ifade, ayağa bakmak anl***** gelir. Nakşî ıstılahındandır. Sülük gören kişinin, nerede olursa olsun, zihnî konsantrasyonunu dağıtmamak için hep ayağının ucuna, yürüyeceği yere bakmasıdır. Bu, kendini beğenme hastalığından kurtulmaya vesile olarak görülür. Bu şekilde varlık mertebeleri aşılıp mahviyete ve fakra erilir.

NAZAR-I HAKKANÎ: Arapça, hakikate ait bakış demektir. Mürşidin bakışıyla dervişin cezbeye maruz kalması ve bu suretle fenaya ermesi yerinde kullanılan bir ifâdedir. Ancak bu nazar, tefekkürî bir bakıştır.

NAZARIN: Arapça, bakışın demektir. Mevlevi ıstılahıdır. Bunu, Bektaşîler "nazarım" diye kullanırlar. Tasavvuf yolunda varlık ifade eden ben, sen gibi enaniyet sözleri yerine "fakir" veya "nazarım" tabirleri kullanılır. Mevlânâ bu konudaki bir beytinde, "insan nazardan ibarettir, üst tarafı etle deridir, gözünün gördüğü şey, onun hayrıdır"der. O, bununla "basiret gözü açık ve kendisi uyanık kimse, insandır" demek istemektedir. Bir Mevlevi, birine "nazarım" demekle, Mevlânâ'nın bu beytinin mealini imâ ederdi.

NAZARLIK: Nazar isabetine engel olacağına inanılan ve elbiseye takılan mavi renkli boncuk vb. şeylere, nazarlık denir. Nazar takımı denen özel bir nazarlık daha vardır ki, bu, mavi boncuk, muska, çörekotu ve maşallâh'tan oluşur. Nazarlık böcek boynuzu, hakik, kurtdişi (bunu çoğunlukla gümüş bir sapa geçirirler) tosbağa gözeği, yedi gözlü boncuk, tazı boncuğu (denizden çıkar) gibi şeylerden de yapılır. Günümüzde, üzerinde "maşaallah" yazılı altın, mavi kordela, mavi boncuk takma âdeti devam etmektedir.

NAZİK-İ HAVALAN: Allah'ın yarattıkları üzerinde tefekkür eden arifler.

NAZİLETÜ'L-ARŞ : Kur'ân-ı Kerim.

NAZ-NİYAZ: Naz aşıklara, niyaz ariflere mahsustur. Niyaz Farsça, yalvarmak, dilemek, gönül alçaklığında, bulunmak, dua etmek, selam etmek, hürmet etmek anlamlarına gelen bir kelimedir. Naz ehlinin Allah'a nâzı geçer. Bunlardan sık sık şatah ifâdeler (dikişsiz sözler, sümüklü manalar) zuhur eder. Naz ehlinde, alışıla gelen edeb tavrına rastlanmaz. Niyaz ehli olanlar da ise; edeb, islam'ın kurallarına uyma, esastır. Aşk u niyaz etmek ve niyaz etmek, selâm karşılığında kullanılır.

Lezzet-i nâza gerçi söz yokdur,
Liyk zevk-i niyaza aşk olsun.
Nâbî

Burada niyaz üstün tutulmuştur.​
 
Üst Alt