• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Tasavvuf Sözlüğü

Okunuyor :
Tasavvuf Sözlüğü

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
AB: Farsça su demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak çeşitli manaları ihtiva eder: Marifet, İlâhî feyz, zât, varlık, kâmil nefs, ruh-i âzam, tümel akıl.

ABA:
Arapça abâe veya abâye de denir. Geniş, fakat kısa bir nevi gömlek olup, dizden biraz aşağı iner ; üst tarafında, baş ve yanlarında kollar için birer delik bulunur. Keçi kılından dokunan kalın ve kaba kumaştan yapılır. Beyaz veya kahverenkli olur. Dervişlerin giydiği bir elbise olup, kökeninin Hz. Peygamber (s)'e kadar uzandığı söylenir. Aba giyen dervişlere, "Abâ-pûş" denir. Sûfiyyenin abadan elbise giymesinin, Hz. Peygamber (s)'in sünnetine ittiba için olduğu zikredilir.

ABADİLE:
Abdullah kelimesinin çoğulu olup, Arapça Abdullahlar, anl***** gelir. Allah'ın esma-i hüsnasının başına "âbd" kelimesi muzaf kılınarak yapılan isimler de bu cümledendir. Allah'ın isimlerine mazhar olan kullar çeşit çeşittir. Kimi Allah'ın "es-Sabûr" isminin mazharı olur, yani amelen, kavlen ve halen, o sıfatı (sabr) kendinde gerçekleştiren kişi, Abdussabûr adını alır. Bu kişi, sabrı gerçekleştirmeye muvaffak olduğu için, sabrına nihayet bulunmayan yüce Allah'ın kulu özelliğini (veya ismini) almaya hak kazanır. Kaşanî, Allah'ın güzel isimlerinin hepsinde bu durumun geçerli olduğunu kaydeder. Kişi, tahakkuk ettirdiği ismin, bilincine ermiştir. Şeyhu'l-Ekber Muhyiddin Arabi'nin "Abadile" adlı bir eseri vardır.

ÂBÂ-İ ULVİYYE:
Arapça yüce, ulvi babalar demektir. Birinci akıl, tümel nefs, tümel tabiat ve heba, âbâ-i ulviyyeden addolunur. Zira bunlar, yaratıkların ortaya çıkışında rolü olmaları bakımından, âba (babalar) adını alırlar. Yine, isimler de bunlarla ortaya çıkar.

ABASI KIRK YERİNDEN YAMALI:
Bu deyim, dilimize tasavvuftan geçmiştir ; dervişlerin abalarının yırtık pırtık olmasını ifade eder. Eskiden dervişler, hırkalarının helal maldan olmasına itina gösterirler, bu yüzden mallarının helâl olduğuna inandıkları sufilerden kumaş parçaları toplarlar, bunları birbirine dikip ekleyerek kendilerine aba yaparlardı. Bu çeşit aba ve hırkaya, Arapça'da yamalı manasına gelen, murakka da denir. Ayrıca, "abalı" kelimesi, fakir ve yoksul kimseler için kullanılır.

ÂBÂU'L-AHVAL: Arapça, hallerin babaları demektir. Hâlin tasarrufu altında olan ve hal tarafından kullanılan kimseye İbnu'l-vakt; hali kendi tasarrufuna alan kişiye ise Ebu'l-vakt denir. Halleri bu şekilde kullanabilme gücüne sahip olanlara "hallerin babaları" (abaü'l-ahval) denir. Abau'l-ahvalin mukabili ebnau'l-ahval'dir.

ABBASİYYE:
Ebu'l-Abbas Ahmet b. Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Bekri'l-Ensari'l-Endelusî (ö. 633/1235) tarafından kurulan bir tarikat. İspanya'da yaygınlık kazanmış Medyeniyye'nin bir koludur.

ABD :
Arapça, lügatta köle insan için kullanılır. Bir insanın kalbi, Allah'ın gayri herşeyden sıyrılmadıkça, kul olamaz. Bu durumda olan kişiye de, Allah'ın kulu denir. Allah mümin kulunu "abd" dan daha güzel bir isimle anmamış, Kur'an'da "ibâdun mukramun" (ikram olunmuş kullar)" (Enbiya/26) buyurmuştur. Nebilerini ve Resullerini de bu isimle anmıştır : "kullarımızdan İbrahim'i an" (Şad/45), "kulumuz Eyyub'u an" (Şad/41), "ne güzel kul" (Şad/30). Hz. Muhammed (s) de ibadetten ayakları şişip kendisine : "Ya Rasulullah (s), Senin geçmiş ve gelecek bütün günahların afvolmadı mı?" diyen eşine : "Şükreden bir kul olmayayım mı?" karşılığını vermiştir. Yine Hz. Peygamber (s) şöyle der : "Melik peygamber olmakla kul peygamber olmak arasında serbest bırakıldım, ikinci şıkkı tercih ettim" Allah ile mahlukat arasında kulluktan daha yüksek bir derece olsaydı. Rasulullah onu kaçırmaz. Allah da, O'na verirdi. O, bu yüzden şehadet kelimesinde" abduhü ve resulüh" diye anılır. Görüldüğü veçhile, kulluk bir insan için en yüksek makamdır. Tasavvufta, aşağıdan yukarıya doğru manevi yükselişi ifâde eden makamların başına tevbe, en üst zirvesine de kulluk konulmuştur. Kul olun kişi gerçek hürriyet sahibidir. Zira o, Rab'dan başka kimseye boyun eğmez. O, sadece Allah'ın emirlerine sarılır. O'ndan başka herşeyden bağımsız ve hür olur. Allah'ın emirlerine uzak kalan kimse, nefis veya şeytanın esareti altında demektir.
Mutasavvıflar, abd lafzını er-Rabb mukabilinde kullanırlar.
Ubudiyyet salih kula mahsus olup, Allah onu birine nasip etti mi, artık o, Allah tarafından yardım görmüş demektir. Bu şekilde kulun nefsinin ve nevasının hazları örtülür. Sonunda, Allah onu kulluk nimetlerine daldırır ve sadece kendisi ile meşgul eder.

ABDAL:
Arapça, bedel, bidl ve bedii kelimelerinin çoğulu olup, büdela da bu meyanda zikredilir. Karşılık, halef, şerefli, cömert, ivaz gibi lügat manaları bulunmaktadır. Tasavvufta ise veliler arasında, insanların işlerinde tasarruf için mânevi müsaade verilmiş kişilerdir. Türkçe'de kullandığımız abdal (hatta aptal) kelimesi. Arapça "Ebdal"den bozmadır. Kamus-ı Türkî'de safderun, ahmak, bir şeye akıl yormaz, kalendermeşrep ve derviş adam şeklinde tarif edilir.
Tasavvufta, abdal, rical-i gaybtendir. Kur'an-ı Kerim'de geçmemekle birlikte. Aliyyü'l-Kari'nin Mevzuatı'ndan öğrendiğimize
II, 1265)." Sizden önceki ümmete mensup bir kişi, hesaba çekildi. Hayırlı bir ameli bulunamadı. Ancak yumuşak bir insandı. Hizmetçilerine emrederken zora koşmazdı. Allah (c), şöyle buyurdu. "Buna ondan daha lâyıkız, onu affediniz (bırakınız)" Keşfu'l-Hafa, l, 135. Bu isim Kur'an'da beş yerde geçer.

ABDU'L-ÂHİR:
Her şeyin sonunda Allah'ın varlığının devam etmesi, bulunması, O'nun el-Âhir ismini tanımlar. Yaratılanların fânî olmasından sonra, Allahü Ta'âlâ'nm bekâsını ve âhiriyyetini görüp, "Onun üzerine bulunan her şey fânîdir. Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi kalıcıdır" (Rahman/26, 27), âyetini gerçekleştiren (hakikatına eren) kula denir. Bakî olan Allah'ın vechi, onun üzerine doğduğu için, O'nunla bakî kalmıştır. Allah'a kavuşmakla yok olmaktan kurtulmuştur. Velilerin bir kısmı, hatta büyük bir çoğunluğu bu ikisiyle (fena ve beka) muttasıftırlar. el-Âhir ismi Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-ALÎM:
El-Alîm, hakkıyla bilen demektir. Düşünme ve öğrenme söz konusu olmaksızın, aksine, sırf fıtrî saflık ve kudsî nurun te'yidi ile, Allah'ın kendi katından, keşfe dayalı ilmi verdiği kula, Abdu'l-Alîm denir. Kur'an'da 163 kere geçer.

ABDU'L-ALİYY:
El-Aliyy, izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce demektir. Gücü akranına üstün, mânâları istemede, himmeti, kardeşlerininkinden fazla, üzerinde bütün rütbeleri toplayan, yüce faziletlerin tümüne ulaşan kula, Abdu'l-Aliyy denir. Kur'an'da 11 yerde geçer.

ABDU'L-AZÎM:
El-Azim, azamet sahibi anl*****dır. Allah'ın azametiyle tecelli ettiği kul. Bu, azametinden dolayı Allah'a tam anlamıyla tezellül eder. Allah, bu kulunu, insanların gözünde büyük gösterir, şanını insanlar arasında yüceltir. Onlar ona saygı duyar, onu zahirinde görünen azamet sebebiyle yüceltirler. Kur'an'da altı yerde geçer.

ABDU'L-AZÎZ:
El-Azîz, yenilmeyen yegâne galip, izzet sahibi anl*****dır. Allah'ın izzet tecellîsi ile azîz kıldığı kul, olaylar ve mahlûkattan hiç bir şey onu yenemez iken o her şeye
üstün gelir. İşte bu durumdaki kula, Abdü'l-Azîz denir. Kur'an'da 99 yerde geçer.

ABDU'L-BÂ'İS:
El-Bâ'is, ölümden sonra dirilten demekter. Nefsinin, sıfat, hevâ ve heveslerini iradî ölümle (nefis terbiyesi ile) nihayete erdirdikten sonra, Allah'ın, kalbini hakikî hayatla dirilttiği kişidir, işte Allah, bu kulu, el-Bâ'is isminin mazharı kılar. Böylece o, cehalet ölümünü, ilimle diriltir, Hakk'ın isteğine uygun olarak, onlara hayat verir. Kur'an'da yedi yerde fiil olarak geçer.

ABDU'L-BÂKî:
El-Baki, devam eden demektir. Allah'ın bekasını gösterip fena-i külle erdiğinde onunla baki kıldığı kuldur. Allah'a bununla onun taayyünü için mutlaka gerekli ubudiyetle ibâdet eder. Bu, tafsilen cem'an, ta'ayyünen ve hakikaten, âbid ve ma'bûddur. Zira el-Baki vechinin tecellisinin tesiriyle resmi (şekli) kaybolmuştur. Hadis-i kudsi; "onu öldüren ben isem diyeti üzerimedir. Diyeti üzerime olanın diyeti benim" Kur'an'da müştak olarak iki yerde geçer."

ABDU'L-BÂRî: El-Bari', modeli olmaksızın canlıları güzel bir şekilde yaratan demektir. Manası, Abdu'l-Hâlık'a yakındır. O'nun ilmi, eksiltmek ve değişmekten uzaktır. O, böylece, dengeli, uygun ve eksilmekten uzak şekilde, el-Bârî isminin hazretine uygun olarak iş yapar. Âyet: "Rahman'ın yarattığında bir eksiklik göremezsin" (Mülk/3). Zira, el-Bârî, o kula, Rahman isminin altındaki isim şubelerinden biriyle tecelli eder. Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDU'L-BÂSIT:
El-Bâsıt, rızkı genişleten veya ruhları bedenlere yayan demektir. Allahü Ta'âlâ'nin hilkatinde (yaratılışında) bast verdiği kişi. Bu kişi, Allah'ın izni üzere kendisiyle ferahlık duyduğu kullara, malını, canını, emrine uygun olarak verir, bunun sonucu, onlar da, basta ererler. Çünkü Abdu'l-Bâsıt, el-Bâsıt isminin tecellîsi ile bast eder. Bu, şeriata aykırı olmayacak tarzda vuku bulur. Fiil faili halinde onbir defa Kur'an'da geçer.

ABDU'L-BASÎR:
Bkz. Abdu's-Semi' ve Abdu'l-Basîr.

ABDU'L-BÂTIN:
El-Bâtın, zâtının görülmesi ve mâhiyetinin bilinmesi açısından gizli olan demektir. Kalbî muamelelerde bulûğa eren hamdi, sırf Allah'a mahsus kılan ve Allah'ın sırrını takdis ettiği kula, Abdu'l-Bâtın denir. Ruhanîliği kendisinde galebe çalana kadar, el Bâtın ismiyle ona tecellî eder, onu batınlara yaklaştırır. Gâib olan şeyleri haber verir. Böylece o, insanları manevî kemâlâta, iç arınmasına ve yolu temizlemeye çağırır. Abdu'l-Bâtın, semâviyyât, ruhaniyyât ve gayb âleminde kabuklardan sıyrılmaya davet eden Hz. İsa (a) gibi, tenzîhi teşbihe tercih eder. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-BEDÎ:
El-Bedi, benzersiz şekilde yaratan demektir. Allah'ın zat, sıfat ve fiillerinde bedi' olduğunu gösterdiği kul. Allah onu bu ismin mazharı kılar. Kur'anda iki yerde geçer.

ABDU'L-BERR:
El-Berr, iyilik eden, va'dini yerine getiren, anlamındadır. Manâ ve suret açısından, her çeşit iyiliği üzerinde taşıyan kişiye Abdu'l-Berr denir. Gördüğü bütün iyilikleri ve faziletleri uygular. "Lâkin bir (iyi olan kişi), Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle yakınlarına yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahitleştiklerinde ahidlerine vefa edenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru (sâdık) olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır" (Bakara/177). Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-CÂMİ':
El-Câmi, toplayan. Allah'ın isimlerinin tümünü kendisinde topladığı kul. Allah, onu câmi'iyye'nin mazharı kılar. O da nefsi veya başkasında ortaya çıkan dağınıklık ve parçalanmayı ilahî cem'iyyetle toplar. Kur'an'da fiil olarak sekiz yerde geçer.

ABDU'L-CEBBÂR:
El-Cebbâr, iradesini her durumda yürüten veya yaratılmışların hâlini iyileştiren anl*****dır.
Noksan veya kırık (yani zayıf) her şeyi (herkesi) güçlendiren kişi. Çünkü Hakk, kulunun hâlini güçlendirir. Bu ismin tecellîsi ile, yüksek bir hâle getirmek üzere, onu güçlü kılar. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-CELÎL:
El-Celîl, azamet sahibi anl*****dır. Allah'ın celâli ile celîl kıldığı kişiye, Abdu'l-Celîl denir. Bu kul, sonunda öyle olur ki, kendisini gören herkes, kalbindeki celâlden dolayı heybete kapılır. el-Celâl, şeklinde Kur'an'da iki kere geçer.

ABDU'L-CEVVÂD:
El-Cevvâd isminin tecellisine mazhar olarak, insanlar arasında cömertlikte ileri giden kula, Abdu'l-Cevvâd denir. Kur'an değil, hadisle sabittir.

ABDU'D-DÂRR ve ABDU'N-NÂFİ':
Zarar veren fayda sağlayan
Allah'ın dilediğini yapar olduğuna muttali kıldığı kul. Allah, ona fiillerin tevhidini açar. Gördüğü zarar; fayda, hayır ve şerrin tümünü ancak Alah'dan bilir. Bu iki isim gerçekleştirdiği, ve bunlara mazhar olduğu zaman, o insanlara zarar verir veya menfaat sağlar. Allah, bir takım kullarına bu ikisinden sadece birini nasib eder. Mesela şeytan ve ona uyanları ed-Dasr isminin mazharı kılar. Hızır ve ona uygun kişileri de en-Nafi isminin mazharı kılar. Ed-Dasr, türev olarak Kur'an'da iki yerde en-Nafi de aynı şekilde olmak üzere sekiz yerde geçer.

ABDU'L-EHAD:
El-Ehad, bölünüp parçalara ayrılmaması ve benzerinin bulunmaması anlamında tek olan demektir. Bu ismin tecellî ettiği kul, zamanın sahibi olan vaktin biriciğidir. O, ehadiyyet-i ûlâ'da bulunan, en büyük kutbiyyet sahibidir. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-EVVEL:
El-Evvel, varlığının başlangıcı olmayan demektir. Hakk'ın evveliyet ve ezeliyetini, her şeyde müşahede eden kul. Bu kul, tâatlarda yarışıp, hayırlarda koşarak, her makamda bu ismi gerçekleştirmek suretiyle (Abdu'l-Evvel isimine layık biçimde) birinci gelir, el-Evvel olur. Halkiyyetle beraber bulunan herkese, ezeliyyeti gerçekleştirmek lâzımdır. Halkiyyete, hudûs (sonradan olma) adı verilmiştir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-FETTÂH:
El-Fettâh, iyilik kapılarını açan veya hakemlik yapan anlamlarını ifâde eder. Allah'ın, her çeşidiyle, anahtarların sırlarının ilmini verdiği kula, Abdu'l-Fettâh denir. Allah onun (yani Abdu'l-Fettâh olan kulu) vasıtasıyla, husûmetleri, kilitleri, problemleri ve sıkıntıları açar. Allah, onun vasıtasıyla nimeti tutup vermediği gibi, rahmet (fütûhât)ini de yine onun (vasıtası) ile gönderir. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-GAFFÂR:
El-Gaffâr, daima affeden, tekrarlanan günahları bağışlayan demektir. Kendisine kötülük yapan herkesin suçunu örten ve kendisinden olanın örtülmesini istediği şeyi, başkaları için de isteyen kula Abdu'l-Gaffâr denir. Çünkü Allah, bu kulunun günahlarını örtüp, Gaffârlık tecellîsi ile, onu bağışlamıştır. Allah, el-Gaffâr'lığmı, Abdu'l-Gaffâr (olan kulu vasıtası) ile ortaya çıkarır. Kur'an'da doksan yedi yerde geçer.

ABDU'L-GANî:
el-Ganî, zengin, ihtiyaçsız. Allah'ın cümle mahlûkâta muhtaç olmaktan kurtardığı kuldur. Kendisinden daha istemeden ona ihtiyaç duyduğu şeyleri verir. Ancak bu, kulunun himmetinin gücünün topluluğuna, kendine muhtaçlığına zatî fakrı gerçekleştirmesine ve istidadına bağlıdır. Kur'an'da onsekiz yerde geçer.

ABDU'L-HÂDÎ:
el-Hâdî, yol gösteren, murada erdiren demektir. el-Hâdî isminin tecellî ettiği kişi. Allah, sıdk ile Hak'dan konuşarak emrettiklerini halka onun vasıtası ile tebliğ edip, onlara hidâyet edici kılar. Ona, Nebi'ye asaletle, tabi olanlarına verasetle olduğu gibi inzar eder. Kur'an'da on yerde geçer.

ABDU'L-HÂFID:
el-Hâfıd, alçaltan, zillet veren demektir. Her konuda, Allah'a karşı tezellül hâlinde bulunan kuldur. Her şeyde Hakk'ı gördüğü için, nefsini alçaltın Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'L-HAFîZ:
el-Hafîz, koruyup gözeten ve dengede tutan demektir. Allah'ın, içini, dışını, düşüncelerini, hallerini, sözlerini ve fiillerini, her türlü kötülükten koruduğu kişidir. Allah, el-Hafîz ismiyle bu kuluna öyle bir tecellî eder ki, onunla beraber bulunanlara, bu hıfz sirayet eder. Ebû Süleyman ed-Darrânî'den, kalbine otuz sene müddetle kötülük gelmediği, onunla beraber bulunmaya devam ettiği sürece, yanındakilere de aynı durumun söz konusu olduğu, anlatılır. Kur'an'da on iki yerde geçer.

ABDU'L-HAK:
el-Hak, fiilen var olan, realiteye uygun, gerçek gibi anlamlan ihtiva eder. Hakk'ın tecellî ettiği kişidir ki, Allah, bu kulunu, bâtıl fiil, söz ve hallerden korur. O da, her şeyde Hakk'ı görür. Çonkü O, zâtıyla kâim, vâcib ve sabit olandır. Siva adı verilen şey, batıl ve yok olucudur, varlığı Hakk'a bağlı (yani Hak ile)dir. Belki o, Hakk'ın suretlerinde O'nu Hakk olarak, batılı da bâtıl olarak görür.

ABDU'L-HAKEM:
el-Hakem, son hükmü veren anlamındadır. Abdu'l-Hakem, kullara, Allah'ın hükmüyle hükmeder. Kur'an'da on üç yerde geçer.

ABDU'L-HAKîM: el-Hakîm, bütün emirleri ve işleri yerli yerinde olan demektir. Allah'ın, eşyadaki hikmet noktalarını gösterdiği, konuşmasında mükemmelliğe ve davranışında isabete muvaffak kıldığı kişidir. Bu kul, bir şeyde noksanlık görmez ki onu gidermesin, yine bir şeyde bozukluk bulmaz ki onu ıslâh etmiş olmasın. Kur'an'da doksan altı yerde geçer.

ABDU'L-HÂLIK:
el-Hâlık, takdirine uygun bir şekilde yaratan demektir. Bu isim bir kulda tecellî edince, o, Allah'ın dilediği nisbette her şeye kadir olur. Zira, bu durumda Allah kuluna, halk ve takdir sıfatıyla tecellî etmiştir. Kul da, Allah'ın takdiri ile takdir eder. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-HAMÎD:
el-Hamîd, öğülmeye lâyık olan demektir. Hakk'ın üzerine öğülen sıfatlarla tecellî ettiği kuldur, insanlar (Abdü'l Hamîd olan) kulu öğdükleri hâlde, o, sadece Allah'ı öğer. Kur'an'da onyedi yerde geçer.

ABDU'L-HALîM:
el-Halîm, acele ve kızgınlıkla muamele etmeyen demektir. Bu ismin tecelî ettiği kul, kendisine karşı suç işleyene ceza vermede acele etmez, ona yumuşak
davranır. Kendisine eza edenin sıkıntısına, sefihlerin sefihliğine tahammül eder, kötülüğü iyilikle savar. Kur'an'da onbeş yerde geçer.

ABDU'L-HASÎB:
el-Hasîb, kullarına yeten veya onları hesaba çeken demektir. Allah'ın tâ nefislerine varana kadar, nefeslerini hesaba çeker hâle getirdiği ve bu konuda onu ve sevenlerini başarıya erdirdiği kişi. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-HAYY:
el-Hayy, ebedî hayatla diri olan manasınadır. Hakk'ın ebedî hayatıyla, kendisine tecellî ettiği kuldur. Böylece (Abdu'l-Hayy olan) kul, O'nun devamlılığı olan hayatı ile yaşamayı sürdürür. Kur'an'da ondokuz yerde geçer.

ABDU'L-KÂBID:
el-Kâbıd, rızkı tutan veya canlıların ruhunu alan demektir. Allah'ın tutukluk (kabz) verdiği kuldur Allah, bu kulu adli ve hikmetine uygun olarak, üzerlerine feyzolması (gelmesi) gerekmeyen ve kendilerine lâyık bulunmayan şeyden nefsini ve başkasını tutucu hale getirir. Yine Allah, bu (Abdu'l-Kâbıd olan kulujnu, kendilerine yakışmayan konularda, kullara engel kılar. Kullar da bu (Abdu'l-Kâbıd)nun engeli ve tutuşuyla kabza (tutukluğa) uğrarlar. Fiil olarak bir yerde geçer.

ABDU'L-KÂDİR:
el-Kâdir, her şeye gücü yeten, kudretli demektir. el-Kâdir isminin tecellîsi ile, tüm takdir edilen şeylerde, Allah'ın kudretini gören kuldur. O, tutmayı kendisiyle gerçekleştiren ilâhî elin suretidir. Ona hiç bir şey engel olamaz. Her şeyde, Allah'ın etkisini, zatlarındaki ademiyet (yokluk) ile beraber, ma'dûmlara vücûdun yardımının sürekli olarak ulaştığını görür. Eşyada Allah'ın kudretiyle tesir etmesine rağmen, kendi nefsinin yokluğunu görür. Durum, Abdu'l-Muktedir için de böyledir. Ancak o, icad (var etmen)in kaynağını ve hâlini görür. Kur'an'da elliyedi yerde geçer.

ABDU'L-KAHHÂR:
el-Kahhâr, yenilmeyen yegane gâlib, demektir. Nefsinin güçlerini kahretmek üzere, te'yidi ile, Allah'ın başarıya erdirdiği kuldur. Böylece, ona el-Kahhâr ismiyle tecellî eder. O, kendisinden yüz çevireni kahreder. Kendisiyle savaşan ve düşmanlık eden herkesi, hezimete uğratır. Mahlûkâta tesir eder, ancak, onlardan etkilenmez. Kur'an'da sekiz yerde geçer.

ABDU'L-KAVî:
el-Kavî, her şeye gücü yeten, kudretli anlammadır. Gazap, şehvet, heva ile nefsine destek veren şeytan ve ordusunun, ayrıca ins ve cin şeytanlarından olan düşmanlarının sultasına karşı, Allah'ın kuvvetiyle güçlenen kişi. Kahri olmadıkça, Allah'ın hiç bir mahlûkâtı, ona mukavemet edemez. Galebesi olmadıkça, hiç bir kimse ona güç yetiremez. Kur'an'da onbir yerde geçer.

ABDU'L-KAYYÛM:
el-Kayyûm, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden demektir. Eşyanın varlığını Hakk'a bağlı olarak gören kul. Kayyûmiyyet, tecellî edince, o kul, bununla, halk arasında, Allah'a bağlanıp emirlerini yerine getirerek, onlara, geçimleri, hayatları ve maslahatları için yaptıkları işlerde yardımcı olarak hizmet eder. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'L-KEBÎR
: el-Kebîr, zâtının ve sıfatlarının mâhiyeti, anlaşılamayacak kadar uludur anl***** gelir. Hakk'm kibriyâsı ile büyük olan kişi. O'nun büyüklüğü, fazlü keremiyle halktan üstün olmasıdır. Kur'an'da otuzaltı yerde geçer.

ABDU'L-KERÎM:
el-Kerîm, fazilet türlerinin hepsine sahip anlamını ihtiva eder. Allah'ın, el-Kerîm isminin vechini gösterdiği (yani, el-Kerîm ibmine mazhar kıldığı) kişi. O, keremi tecellî ettirir. Zira, kerem O (Allah)nun kadrini bilmeyi ve O'nun sınırına tecâvüz etmemeyi gerektirir. Malumdur ki, kulun malı mülkü olmaz. O, kulları üzerine olan Allah'ın kerem ve cömertliğinin dışında, hiç bir şeyi kendisine bağlamaz (nisbet etmez). Zira, Mevlâ'sının cömertliği, kendi mülkünde, dilediği kişilere tahsis edilmiştir. Onu, keremiyle herkesin günahını örtmüş olarak görür. Abdü'l-Kerîm, kendisine kötülük yapanı, en güzel huyla ve muamele ile karşılık vererek, onu affeder. Hz. Ömer (r), "Seni Kerîm olan Rabbine karşı gurura sevkeden şey nedir?" (infitâr/6) âyetini işitince, "Senin keremin ya Rab!" demiştir. Bunun hüccet telkin etmeyle ilgili olduğunu söylemiştir. Kısaca, Allah'ın keremi yanında, tüm kulların günahlarının bir değere sahip olmadığını görür. Kereminin feyzi gereği, Allah'ın tüm nimetlerini sınırlı görmez. Böylece, fiilleri, keremi sebebiyle kendisine tecellî eden Rabbisinin ikramı olarak ortaya çıkması bakımından bu kul, insanların en cömerdi hâline gelir. Abdu'l-Cevvâd'ı da bununla kıyasla; çünkü kullarına onun cömertliğinin vasıtası ve ve el-Cevvâd isminin mazharı (ortaya çıktığı yer) olmuştur. Halk içinde, nefsini sevgilisine adayan kişiden daha cömert kim olabilir? Böylece o, kalbini, Allah'tan başkasına bağlamaz. Kur'an'da yirmi yedi yerde geçer.

 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
ABDU'R-RAHMÂN: er-Rahmân, bağışlayan, esirgeyen, acıyan anlamlarmadır. er-Rahmân isminin kendisinde ortaya çıktığı kula, Abdu'r-Rahmân denir. O, rahmetin dışında kalmadığı için, kabiliyeti ölçüşündü bütün âlemlere rahmettir. Kur'an'da elli yedi yerde geçer.

ABDU'R-RAKîB:
er-Rakîb, gözetleyip, kontrol eden demektir. er-Rakîb isminin tecellîsi altında nefsinin fanî olup gittiğini idrak ederek, gözetleyicisini, kendisine nefsinden daha yakın bulun kula, Abdu'r-Rakîb denir. Bu kul, Allah'ın hiç bir hududuna tecâvüz etmez. Bu hadlere riâyet etmeye, kendini tam vermiş kimse bulunmaz. Arkadaşları yanına geldiğinde, onları Allah'ın murâkabesiyle gözetler. Kur'an'da beş yerde geçer.

ABDU'R-RAÛF: er-Raûf, şefkatli, demektir. Allah'ın re'fet ve rahmetine mazhar kıldığı kuldur. Bu kul, şer'î hudud hariç, insanlara çok re'fetli (şefkatli) olur. Allah'ın onun üzerine bağlı bulunan hükmü ve kazası gereği, günahtan dolayı kendine vacip kılmanı ve haddi, rahmet şeklinde görür. Her ne kadar dıştan nikmet gibi görünse de... Bu durumu, sadece havassu'l-havass seviyesinde bulunanlar, zevken bilirler. Zahiren üzerindeki haddi uygulamak, bâtınen ona acımanın ayn'ı dır. Kur'an'da onbir yerde geçer.

ABDU'R-RAŞîD: er-Raşîd, bütün işleri isabetli ve hedefine ulaşıcı, irşâd edici demektir. Allah'ın er-Raşîd ismiyle tecellî etmek suretiyle rüşdünü nasib ettiği kula, Abdu'r-Raşîd denir. İbrahim (a)'e dediği gibi: "Andolsun ki, daha önce ibrahim'e de, akla uygun olan (rüşd)ı göstermiştik..." (Enbiyâ/51). işte bundan sonra, halkı Allah'a, ma'âş ve me'âd konularında dünyevî, uhrevî maslahatlara yöneltmek üzere irşada başladı. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'R-RAZZÂK: er-Razzâk, bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren demektir. Allah'ın rızkını genişlettiği kula, Abdu'r-Razzâk denir. Allah, kullarına, onun vasıtasıyla tesir eder. (Yani, Abdu'r-Razzâk özelliğini taşıyan kulu vasıtasıyla, razzâklığını ortaya koyar). O, Allah'ın vermeyi dilediği kişilere verir. Zira, Allah, genişlik ve bereketi, onun ayağı altına koymuştur. O, ancak kendisinde bereket olana gelir, Allah, hayrı onunla gönderir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SABÛR: es-Sabûr, çok sabırlı demektir. Bu kul, es-Sabûr isminin kendisinde tecellî etmesi sebebiyle, işlerde sebatlı hale gelmiştir. Cezalandırmada, muaheze etmede acele etmez, musibetlerde sabırsızlık göstermez, mücahedelerde, (Allah'ın tâat konusundaki emirlerinde, kendisine gönderdiği belalarda) maruz kaldığı eziyetlerde tahammüllü olur. Kur'an'da yirmi altı yerde geçer.

ABDU'S-SAMED: es-Samed, arzu ve ihtiyaçları sebebiyle, herkesin yöneldiği ulular ulusu bir müstağni demektir. Hayırları yardım olarak ulaştırdığı, belâları kaldırdığı için, kendisine ihtiyâç duyulan, samediyyet'in zuhur ettiği kuldur. Onun vasıtası ile, sevabın verilmesi, azabın kaldırılması için, Allah'tan şefaat istenir. O, terbiye edildiği alanda (kendine ait rubûbiyyet tecellisi ile), Allah'ın âleme nazar ettiği mahaldir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SELÂM: es-Selâm, esenlik veren demektir. Selâm ismi tecellî edip, her türlü noksan, âfet ve ayıptan kurtulan kişiye, Abdu's-Selâm denir. Kur'an'da otuz dört yerde geçer.

ABDU'S-SEMî' VE'L-BASÎR: es-Semî', işiten; el-Basîr, gören demektir. Kendisinde bu iki isim tecellî eden kul, Hakk'ın işitme ve görmesiyle sıfatlanır. Kudsî hadîs: "Onun işiten kulağı, gören gözü olurum..." (Buharî, l, 105). Bu kul, eşyayı, Hakk'ın gözü ile görür, kulağı ile işitir. Semi' ve basîr kelimeleri Kur'an'da elli bir yerde geçerler.

ABDU'Ş-ŞEHÎD: eş-Şehîd, her şeyi gözlemiş olarak bilen demektir. Şâhid olarak her şeyde Hakk'ı müşahede eden kul. O, kendinde ve Allah'ın yarattığı diğer varlıklarda, Hakk'ı görür. Kur'an'da otuz beş yerde geçer.

ABDU'Ş-ŞEKÛR: eş-Şekûr, az iyiliğe çok mükâfat veren demektir. Bu kul, Rabbisine daimî şükür halindedir. O, ni'meti ancak O'ndan gelmiş olarak görür. Bela ve cezalandırma şeklinde bile olsa O'ndan gelen her şeyi, sadece ni'met olarak değerlendirir. Çünkü, bela ve cezalandırmanın içindeki ni'metin farkındadır. Hz. Ali (r) şöyle der: "Evliyasına rahmeti, cezalandırması kadar geniş, düşmanını cezalandırması, rahmeti kadar şiddetli olan Allah'ın sânı, ne yücedir!" Kur'an'da on yerde geçer.

ABDU'T-TEVVÂB: et-Tevvâb, kullarını tevbe etmeye muvaffak kılan ve tevbelerini kabul eden, demektir Bu, Hak'dan gayri olan her şeye ve nefsine veda edip, onlardan sürekli olarak, Allah'a dönüş yapan kuldur. Öyle ki, sonunda, hakikî teveccühe şâhid olur da, günahından Allah (c)'a her dönen kişinin tevbesini makbul sayar. Kur'an'da on iki yerde geçer.

ABDU'L-VÂCİD: el-Vâcid, dilediğini dilediği zaman bulan bir müstağni demektir. Allah'ın kendisine ayn-ı ehadiyyetü'l cem'de vücûd bahşettiği kuldur. Vacibü'l-Vücûdi'l-Ehadî ile vâcid (bulan) mevcudu buldu. Onunla, her şeyden müstağni oldu. (Yani, onu bulunca hiç bir şeye ihtiyâcı kalmadı). Çünkü, bunu kazanan, her şeyi kazanmıştır. Bu kulun, ne kaybı vardır, ne de talebi...

ABDU'L-VÂHİD: el-Vâhid bölünüp parçalara ayrılmaması ve benzerinin bulunmaması anlamında tek olan demektir. Allah'ın vâhidiyyet hazretine ulaştırıp, tüm isimlerindeki ehadiyyeti kendisine açtığı kuldur. O, bu şekilde, O'nun isimleri vasıtası ile, idrak edileni kavrar, akledileni düşünür, Esma-i Hüsnâ'nın vecihlerini müşahede eder hâle gelir. Kur'an'da altmış iki yerde geçer.

ABDU'L-VEHHÂB: el- Vehhâb, karşılık beklemeden, bol bol veren demektir. Hakk'ın cömertlik ismiyle tecellî ettiği kişi. Herhangi bir karşılık gerektirmeyecek şekilde, istediği kişiye lâyık olanı verir. Allah'ın inayetine ehil olanlara, imdâdıyla yetişir. Zira, o Allah'ın cömertliğinin vasıtası ve mazharı (ortaya çıktığı yer) dir. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-VÂLÎ: el-Vâlî, kâinata hakim olup onu yöneten, demektir. el-Vâlî isminin tecellî ettiği zuhuru ile, kendisini insanlara vâlî kıldığı kula, Abdu'l-Vâlî denir, ilâhî siyâsetle o, kendisine ve başkasına valilik yapar. Kullar arasında, Allah'ın adaletini gerçekleştirir. Onları hayra çağırır, iyiliği emreder, kötülükten men eder. Allah, ona ikramda bulunur, onu hiç bir gölgenin bulunmadığı günde (mahşer meydanında) gölgelenecek olan yedi kişinin ilki kılar. O, âdil sultandır. Mizanda, insanların en ağır basanı, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir. Zira, idare ettiği insanların hasenatı ve hayırları (ecirlerinden bir şey kaybetmeksizin) onun terazisine konur. Allah dinini, onun vasıtasıyla ayakta tutar. Onları hayırlara yöneltir. O, Allah'ın eli ve yardımcısıdır. Allah da, onun destekçisi ve koruyucusudur.

ABDU'L-VÂRİS: el-Vâris, sonu olmayandır. el-Vâris isminin tecellîsine mazhar olan kul. Bu, Abdu'l-Bakî benzeri bir isimdir. Çünkü, o, nefsinden fanî olduktan sonra Hakk'ın bekasıyla varlığını sürdürür hâle gelince, Hakk'ın mirasçı olduğu şeyin hepsine vâris olur. Bu, ilim ve mülklerinde fanî olduktan sonra vuku bulur. Abdu'l-Vâris, enbiyaların her konudaki ilim, marifet ve hidayetlerine mirasçı olur. Kur'an'da altı yerde geçer.

ABDU'L-VÂSİ': el-Vâsi', ilmi ve merhameti, her şeyi kuşatan demektir. O, fazlı ve genişliğiyle her şeyi kuşatandır. Bütün mertebeleri ihâte ettiği için, hiç bir şey, O'nu içine alamaz. Allah, fazlından bir şey vermedikçe, onu kendisine lâyık bulmaz. Kur'an'da on üç yerde geçer.

ABDU'L-VEDÛD: el-Vedûd, çok seven, çok sevilen anl***** gelir. Allah ve velilerine sevgisi olgunlaşıp da, Hakk'ın sevgisine mazhar olan kula, Abdu'l-Vedûd denir. O kişi, sevgisini bütün mahlûkâta yayar insü cinnin câhilleri hâriç, herkes onu sever. Hz. Peygamber (s) şöyle der: "Allah bir kulu sevdiğinde Cibril'i çağırır, ona 'Ben, filanı seviyorum, sen de onu sev'der. Böylece Cibrîl, onu sevmeye başlar. Sonra semâya şöyle seslenir: 'Allah filanı seviyor, o halde onu siz de seviniz'. Böylece onu, semâdakiler de sevmeye başlarlar. Bundan sonra o, yeryüzünde de makbul olur" (A. i. Hanbel, Musned, II., 267). Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDU'R-RAHMÂN:er-Rahmân, bağışlayan, esirgeyen, acıyan anlamlarmadır. er-Rahmân isminin kendisinde ortaya çıktığı kula, Abdu'r-Rahmân denir. O, rahmetin dışında kalmadığı için, kabiliyeti ölçüşündü bütün âlemlere rahmettir. Kur'an'da elli yedi yerde geçer.

ABDU'R-RAKîB:
er-Rakîb, gözetleyip, kontrol eden demektir. er-Rakîb isminin tecellîsi altında nefsinin fanî olup gittiğini idrak ederek, gözetleyicisini, kendisine nefsinden daha yakın bulun kula, Abdu'r-Rakîb denir. Bu kul, Allah'ın hiç bir hududuna tecâvüz etmez. Bu hadlere riâyet etmeye, kendini tam vermiş kimse bulunmaz. Arkadaşları yanına geldiğinde, onları Allah'ın murâkabesiyle gözetler. Kur'an'da beş yerde geçer.

ABDU'R-RAÛF: er-Raûf, şefkatli, demektir. Allah'ın re'fet ve rahmetine mazhar kıldığı kuldur. Bu kul, şer'î hudud hariç, insanlara çok re'fetli (şefkatli) olur. Allah'ın onun üzerine bağlı bulunan hükmü ve kazası gereği, günahtan dolayı kendine vacip kılmanı ve haddi, rahmet şeklinde görür. Her ne kadar dıştan nikmet gibi görünse de... Bu durumu, sadece havassu'l-havass seviyesinde bulunanlar, zevken bilirler. Zahiren üzerindeki haddi uygulamak, bâtınen ona acımanın ayn'ı dır. Kur'an'da onbir yerde geçer.

ABDU'R-RAŞîD: er-Raşîd, bütün işleri isabetli ve hedefine ulaşıcı, irşâd edici demektir. Allah'ın er-Raşîd ismiyle tecellî etmek suretiyle rüşdünü nasib ettiği kula, Abdu'r-Raşîd denir. İbrahim (a)'e dediği gibi: "Andolsun ki, daha önce ibrahim'e de, akla uygun olan (rüşd)ı göstermiştik..." (Enbiyâ/51). işte bundan sonra, halkı Allah'a, ma'âş ve me'âd konularında dünyevî, uhrevî maslahatlara yöneltmek üzere irşada başladı. Kur'an'da üç yerde geçer.

ABDU'R-RAZZÂK: er-Razzâk, bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren demektir. Allah'ın rızkını genişlettiği kula, Abdu'r-Razzâk denir. Allah, kullarına, onun vasıtasıyla tesir eder. (Yani, Abdu'r-Razzâk özelliğini taşıyan kulu vasıtasıyla, razzâklığını ortaya koyar). O, Allah'ın vermeyi dilediği kişilere verir. Zira, Allah, genişlik ve bereketi, onun ayağı altına koymuştur. O, ancak kendisinde bereket olana gelir, Allah, hayrı onunla gönderir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SABÛR: es-Sabûr, çok sabırlı demektir. Bu kul, es-Sabûr isminin kendisinde tecellî etmesi sebebiyle, işlerde sebatlı hale gelmiştir. Cezalandırmada, muaheze etmede acele etmez, musibetlerde sabırsızlık göstermez, mücahedelerde, (Allah'ın tâat konusundaki emirlerinde, kendisine gönderdiği belalarda) maruz kaldığı eziyetlerde tahammüllü olur. Kur'an'da yirmi altı yerde geçer.

ABDU'S-SAMED: es-Samed, arzu ve ihtiyaçları sebebiyle, herkesin yöneldiği ulular ulusu bir müstağni demektir. Hayırları yardım olarak ulaştırdığı, belâları kaldırdığı için, kendisine ihtiyâç duyulan, samediyyet'in zuhur ettiği kuldur. Onun vasıtası ile, sevabın verilmesi, azabın kaldırılması için, Allah'tan şefaat istenir. O, terbiye edildiği alanda (kendine ait rubûbiyyet tecellisi ile), Allah'ın âleme nazar ettiği mahaldir. Kur'an'da bir yerde geçer.

ABDU'S-SELÂM: es-Selâm, esenlik veren demektir. Selâm ismi tecellî edip, her türlü noksan, âfet ve ayıptan kurtulan kişiye, Abdu's-Selâm denir. Kur'an'da otuz dört yerde geçer.

ABDU'S-SEMî' VE'L-BASÎR: es-Semî', işiten; el-Basîr, gören demektir. Kendisinde bu iki isim tecellî eden kul, Hakk'ın işitme ve görmesiyle sıfatlanır. Kudsî hadîs: "Onun işiten kulağı, gören gözü olurum..." (Buharî, l, 105). Bu kul, eşyayı, Hakk'ın gözü ile görür, kulağı ile işitir. Semi' ve basîr kelimeleri Kur'an'da elli bir yerde geçerler.

ABDU'Ş-ŞEHÎD: eş-Şehîd, her şeyi gözlemiş olarak bilen demektir. Şâhid olarak her şeyde Hakk'ı müşahede eden kul. O, kendinde ve Allah'ın yarattığı diğer varlıklarda, Hakk'ı görür. Kur'an'da otuz beş yerde geçer.

ABDU'Ş-ŞEKÛR: eş-Şekûr, az iyiliğe çok mükâfat veren demektir. Bu kul, Rabbisine daimî şükür halindedir. O, ni'meti ancak O'ndan gelmiş olarak görür. Bela ve cezalandırma şeklinde bile olsa O'ndan gelen her şeyi, sadece ni'met olarak değerlendirir. Çünkü, bela ve cezalandırmanın içindeki ni'metin farkındadır. Hz. Ali (r) şöyle der: "Evliyasına rahmeti, cezalandırması kadar geniş, düşmanını cezalandırması, rahmeti kadar şiddetli olan Allah'ın sânı, ne yücedir!" Kur'an'da on yerde geçer.

ABDU'T-TEVVÂB: et-Tevvâb, kullarını tevbe etmeye muvaffak kılan ve tevbelerini kabul eden, demektir Bu, Hak'dan gayri olan her şeye ve nefsine veda edip, onlardan sürekli olarak, Allah'a dönüş yapan kuldur. Öyle ki, sonunda, hakikî teveccühe şâhid olur da, günahından Allah (c)'a her dönen kişinin tevbesini makbul sayar. Kur'an'da on iki yerde geçer.

ABDU'L-VÂCİD: el-Vâcid, dilediğini dilediği zaman bulan bir müstağni demektir. Allah'ın kendisine ayn-ı ehadiyyetü'l cem'de vücûd bahşettiği kuldur. Vacibü'l-Vücûdi'l-Ehadî ile vâcid (bulan) mevcudu buldu. Onunla, her şeyden müstağni oldu. (Yani, onu bulunca hiç bir şeye ihtiyâcı kalmadı). Çünkü, bunu kazanan, her şeyi kazanmıştır. Bu kulun, ne kaybı vardır, ne de talebi...

ABDU'L-VÂHİD: el-Vâhid bölünüp parçalara ayrılmaması ve benzerinin bulunmaması anlamında tek olan demektir. Allah'ın vâhidiyyet hazretine ulaştırıp, tüm isimlerindeki ehadiyyeti kendisine açtığı kuldur. O, bu şekilde, O'nun isimleri vasıtası ile, idrak edileni kavrar, akledileni düşünür, Esma-i Hüsnâ'nın vecihlerini müşahede eder hâle gelir. Kur'an'da altmış iki yerde geçer.

ABDU'L-VEHHÂB: el- Vehhâb, karşılık beklemeden, bol bol veren demektir. Hakk'ın cömertlik ismiyle tecellî ettiği kişi. Herhangi bir karşılık gerektirmeyecek şekilde, istediği kişiye lâyık olanı verir. Allah'ın inayetine ehil olanlara, imdâdıyla yetişir. Zira, o Allah'ın cömertliğinin vasıtası ve mazharı (ortaya çıktığı yer) dir. Kur'an'da dört yerde geçer.

ABDU'L-VÂLÎ: el-Vâlî, kâinata hakim olup onu yöneten, demektir. el-Vâlî isminin tecellî ettiği zuhuru ile, kendisini insanlara vâlî kıldığı kula, Abdu'l-Vâlî denir, ilâhî siyâsetle o, kendisine ve başkasına valilik yapar. Kullar arasında, Allah'ın adaletini gerçekleştirir. Onları hayra çağırır, iyiliği emreder, kötülükten men eder. Allah, ona ikramda bulunur, onu hiç bir gölgenin bulunmadığı günde (mahşer meydanında) gölgelenecek olan yedi kişinin ilki kılar. O, âdil sultandır. Mizanda, insanların en ağır basanı, yeryüzünde Allah'ın gölgesidir. Zira, idare ettiği insanların hasenatı ve hayırları (ecirlerinden bir şey kaybetmeksizin) onun terazisine konur. Allah dinini, onun vasıtasıyla ayakta tutar. Onları hayırlara yöneltir. O, Allah'ın eli ve yardımcısıdır. Allah da, onun destekçisi ve koruyucusudur.

ABDU'L-VÂRİS: el-Vâris, sonu olmayandır. el-Vâris isminin tecellîsine mazhar olan kul. Bu, Abdu'l-Bakî benzeri bir isimdir. Çünkü, o, nefsinden fanî olduktan sonra Hakk'ın bekasıyla varlığını sürdürür hâle gelince, Hakk'ın mirasçı olduğu şeyin hepsine vâris olur. Bu, ilim ve mülklerinde fanî olduktan sonra vuku bulur. Abdu'l-Vâris, enbiyaların her konudaki ilim, marifet ve hidayetlerine mirasçı olur. Kur'an'da altı yerde geçer.

ABDU'L-VÂSİ': el-Vâsi', ilmi ve merhameti, her şeyi kuşatan demektir. O, fazlı ve genişliğiyle her şeyi kuşatandır. Bütün mertebeleri ihâte ettiği için, hiç bir şey, O'nu içine alamaz. Allah, fazlından bir şey vermedikçe, onu kendisine lâyık bulmaz. Kur'an'da on üç yerde geçer.

ABDU'L-VEDÛD: el-Vedûd, çok seven, çok sevilen anl***** gelir. Allah ve velilerine sevgisi olgunlaşıp da, Hakk'ın sevgisine mazhar olan kula, Abdu'l-Vedûd denir. O kişi, sevgisini bütün mahlûkâta yayar insü cinnin câhilleri hâriç, herkes onu sever. Hz. Peygamber (s) şöyle der: "Allah bir kulu sevdiğinde Cibril'i çağırır, ona 'Ben, filanı seviyorum, sen de onu sev'der. Böylece Cibrîl, onu sevmeye başlar. Sonra semâya şöyle seslenir: 'Allah filanı seviyor, o halde onu siz de seviniz'. Böylece onu, semâdakiler de sevmeye başlarlar. Bundan sonra o, yeryüzünde de makbul olur" (A. i. Hanbel, Musned, II., 267). Kur'an'da iki yerde geçer.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
ABDU'L-VEKÎL: el-Vekîl, güvenilip, dayanılan demektir. Sebeplerin şekillerinde perdelenenlerin kendisine nisbet edildiği bütün fiilleri yapan varlık olarak sadece Allah'ı gören kişidir. Böylece o, aradan sebepleri kaldırır, bütün işlerini dayandığı Allah'a havale eder, O'nun vekilliği ile de hoşnutluk duyar. Kur'an'da yirmi dört yerde geçer.

ABDU'L-VELÎ:
el-Velî, yardımcı ve dost anl*****dır. Allah'ın, sâlih ve mü'minlerden, kendisine dost edindiği kişidir. Zira Allah (c) şöyle der: "O, salihleri dost edinmiştir" (A'râf/196). Salih ve mü'minlerden olan velîleri, sadece Allah'ı dost edinmeleri münasebetiyle, O da, onları kendisine dost edinir. Âyet: "Allah, inananları dost edinir" (Bakara/257). Kur'an'da kırk dört yerde geçer.

ABDU'Z-ZÂHİR:
ez-Zâhir, varlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delilin bulunması açısından aşikâr olan anlamındadır. Hayır ve tâatlarla ortaya çıkıp, sonunda, Allah'ın kendisine, ez-Zâhir ismini açtığı kuldur. O'nu ez- Zahir olarak tanır. O'nun zâhiriyyeti ile sıfatlanır, insanları zahirî olgunluklara ve onlarla süslenmeye çağırır. Hz. Musa (a)'nın davetinde olduğu gibi, teşbihi tenzihe tercih eder. Bu nedenle, Hz. Musa, onlara, cennetleri, sığınılacak yeri ve cismanî lezzetleri va'detmiş, Tevrat'ı iri hacimli ve altın yaldızlı olarak, büyükçe ortaya koymuştur. Kur'an'da on sekiz yerde geçer.

ABDU Zİ'L-CELÂLİ VE'L-İKRÂM:
Zü'l-Celâli ve'l-ikrâm, azamet ve kerem sahibi anl*****dır. Allah'ın kendi sıfatlarıyla sıfatlandığı, isimlerini tahakkuk ettirdiği için celil kılıp ikram ettiği kula denir. Onun isimlerini mukaddes, aziz, münezzeh ve celil olduğu gibi, onların zuhur yerleri, ortaya çıkan şekil ve görüntüleri de aynı durumu hâizdir. Bu kul, düşmanı görünce kudretinin celâlinden heybete kapılır, karşılaştığı evliyaullah'a da sırf Allah ikramı olması bakımından ikram ve i'zâzda bulunur. Bu isimle sıfatlanan kul, Allah (c)'ın evliyasına ikram, eder düşmanlarına da korku salar. Kur'an'da iki yerde geçer.

ABDÜSSELAMİYYE:
Rifaiyye'den Sa'diyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

AB-I ATEŞ-EFRUZ:
Farsça olan bu tabir, ateşin alevini artıran su anl***** gelir. Tasavvufî açıdan bu tabir, İlâhî feyizleri ifade eder.

AB-I HARABAT:
Farsça-Arapça bir tamlama olup, harap yerleri canlandıran su anl***** gelir. Rahmani tecelli bir su gibi, insanın iç ve dış pisliklerini temizler, onu ma'mur ve olgun hale getirir.

AB-I HAYAT:
Farsça, hayat suyu manasınadır. Bu suyu içenin ölümsüz olacağına inanılır. Aynı manaya gelen başka terimler de vardır : Ab-ı zindegi, ab-ı cavidani, dirilik suyu, bengisu, hayat kaynağı, aynü'l-hayat, nehrül-hayat, ab-ı Hızır, ab-ı iskender. Kur'an'da ab-ı hayata işaret Hızır (a) ve Hz. Musa (a) hikayesindedir. Bu hikaye şu şekilde cereyan etmiştir: İsrailoğullarının peygamberi, Hz. Musa (a) bir gün genç arkadaşıyla birlikte yolculuğa çıkar. Hedef, yolda Hızır (a) ile buluşmaktır. Buluşma yeri de "iki denizin birleştiği" mevkidir. Hz Musa bu yeri tanıyabilmek için, yanına balık alır, bu balığın canlanıp denize atlaması, buluşma yerini belirleyen bir işaret olacaktır. Ancak Hz. Musa (a)'nın genç arkadaşı deniz sahilinde uğradıkları kayanın yanında, balığın canlanarak denize atladığını ona haber vermeyi unutur. Yolda yemek için konakladıklarında, durumu kendisine anlatır. Bunun üzerine Hz. Musa (a) tekrar o yere döner ve gerçekten aradığı kişinin, orada bulunduğunu görür. Kendisine Allah tarafından "rahmet" ve "gizli ilim" verilen bu kulun Hızır adını taşıdığı, başta Buhari, Müslim olmak üzere Ebu Davud Tirmizi ve el-Müstedrek'te yer alan bazı hadislerde bildirilmiştir. Kur'an-ı Kerim ve Buhari dışındaki hadis kaynaklarında, Hz. Musa (a) ile arkadaşının yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın nasıl dirildiğine dair, herhangi bir açıklama yoktur. Sadece Buhari'de mevcut değişik bir rivayette, bu sebebin açıklandığı görülmektedir. Bu hadise göre, "Hızırla buluşacakları kayanın dibinde bir ayn (kaynak) vardı ki, buna hayat kaynağı (aynü'l-hayat, ab-ı hayat) deniyordu. O suyun temas edip de diritmediği hiç bir şey yoktu. Tuzlu balığa işte bu sudan sıçramıştı.
Ab-ı hayat, Zülkarneyn kıssasında da geçer : Nuh (a)'un torunu Yunan'ın soyundan gelen İskender-i Zülkarneyn, ebedi hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran ab-ı hayattan bahsedildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Rivayete göre, Allah, bunu Şam'ın soyundan birine nasip edecektir. Zülkarneyn, halasının oğlu olup Hızır diye anılan Elyesa ile, askerlerinin refakatinde yolculuğa başlar. Ab-ı hayat, "karanlıklar ülkesi"ndedir. Yolda bir fırtına yüzünden Zülkarneyn ve Hızır askerlerden ayrı düşerler. Bir müddet sonra karanlıklar ülkesine gelirler. Zülkarneyn sağa. Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra Hızır ilahi bir ses duyar ve bir nur görür. Bunların kendisini çektiği yere gidince de orada ab-ı hayatı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem ebedi hayata kavuşur, hem de insanüstü güçler ve kabiliyetler kazanır. Sonra Zülkarneyn ile karşılaşırlar. Zülkarneyn durumu öğrenir ve ab-ı hayatı ararsa da bulamaz, kaderine razı olur. Bir müddet sonra ölür.
Tasavvufta ab-ı hayat, Allah'ın el-Hayy isminin hakikatmdan ibarettir. Bu ismi öz vasfı haline getiren kimse, ab-ı hayatı içmiş olur. Artık o, Hakk'ın "hayy" sıfatıyla hayatta olduğu gibi diğer canlılar da onun sayesinde hayat kazanır. Bu mertebedeki insanın hayatı, Hakk'ın hayatıdır.

AB-I HAYAVAN:
Farsça, dirilik suyu Ebedi hayat verdiği zannolunan su. Tasavvufta bu terim "irfan"ın müteradifi olup nurun pırıltıları ve İlâhî tecelliler için de kullanılır.

AB-KEŞ
: Farsça. Su çeken manasınadır. Tekkelerde su çekenlere verilen addır. Farsça su manasına gelen "ab" ile yine Farsça çekmek manasına gelen "keşiden" masdarının ism-i faili olan "keş" ten teşekkül etmiş bir terkiptir. Eskiden büyük tekkelerde sırf bu işle görevli kimseler vardı.
Vaktiyle, hayır için yapılan sebilhanelerden bazılarının içinde, birer kuyu kazdırılırdı. Bu kuyudan su çekerek, sebilhane bardaklarını doldurmak hizmetiyle görevli olan bir de abkeş bulunurdu. Bu göreve verilen kimseler için, vazife tahsis edildiğine dair evkaf defterlerinde kayıtlar vardır.

AB-I REVAN:
Farsça , ruhların suyu demektir. Sufilerin kalplerinde sürekli duydukları sevinç huzur ve iç açıklığı hali.

AB-I İNAYET:
Farsça ve Arapça iki isimden teşekkül etmiş bu tabir inayet suyu anlamındadır. Tasavvufta, ilahi rahmetin peşpeşe gelişine ab-ı inayet derler.

ABRİZCİ:
Farsça, su döken demektir. Mevlevi tekkelerinde abdesthane temizleyicilerine verilen isim. Kennas (süpürgeci) da denir. Tekkeye yeni gelen adayın, nefsini yenip yenemeyeceğinin ilk imtihanı tuvalet temizliği ile yapılır, daha sonra bunu başarması halinde, tekkedeki diğer görevlerde istihdam edilirdi.

AB U DANE:
Farsça iki isim. Su ve habbe anlamındadır. Kanaate remz olan "bir hırka, bir lokma" tabirini ifade eden bir terim. Takdir edilmiş ve herkesin nasibine düşen su ve ekmeğe ab u dane denir.

A'CEMİYYE:
Abdu'l-Abbas Ahmed b. Yusuf el-Harisî'ye nisbet edilen bir tarikat.

A'DA:
Arapça adüv kelimesinin çoğulu olup düşmanlar anl***** gelir. Allah düşmanlarına a'daullah denir. Bunlar dinsizler ve inkarcılardır. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber "en büyük düşmanın, iki yanın arasındaki (kendi) nefsindir" diyerek nefsi en büyük düşman olarak göstermiştir. Yine bir hadiste, düşmanla savaşa küçük cihad, nefisle savaşa büyük cihad denilmesi aynı hususu te'yid eder.

ÂDÂB: Edeb kelimesinin çoğulu olan bu kelime, izlenmesi gereken esaslar, görgü kuralları gibi manaları ihtiva eder. Sufilerin uymak zorunda olduğu bu görgü kurallarına "adab-ı sufiyye", "adab-ı tarikat", "adab ve erkan" gibi isimler verilir. Adab konusunda, bir hayli eser bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, sohbetin, bir kısmı şeyhliğin, bir kısmı da müridliğin görgü kurallarını anlatır. Bu görgü kuralları, tarikatlara göre farklılık arzedebilir. Adab konusunda şu düsturlaşmış ifade, onun önemini ortaya koyar : "Edeblere riayet etmeyen, sünnetlere riayet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran farzları ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır farz ve vacip gibi dinin temellerinin yeterince yerine getirilememesi, kişiyi imanını kaybetme tehlikesine duçar eder. imanını kaybedene binlerce vah olsun!" O halde mutlu sona ulaşmanın ana kaynağı daha doğrusu başlangıç noktası adab'tır. Adab'ın korunması işte bu sebeple büyük önem arzeder.

ADAK:
Türkçe'dir. Arapça'sı nezr'dir. Allah'a ibadet niyetiyle taat türünden bir işin yapılmasını taahhüd etmek. Adaklar daha ziyade kurban kesmek şeklinde olur ve bu iş çoğunlukla bir türbe civarında yapılır.

ADALE:
Arapça, âdil olmak, yasaklardan şiddetle kaçınmak anlamlarına gelir. Bu da farklı farklı olur. Bu konuda zirve noktası, "emrolunduğun gibi dosdoğru olmak" (Hud/112)'tır. Bu uç nokta, Hz. Resulullah (s)'tan başkasında bulunmaz.

ADAM-ÂDEM:
Arapça, adam demektir. Adam, Adem'in türkçeleşmişidir. Kur'an'a göre Allah, insanı, şerefli, ve kerametli yaratmıştır, (isra/70) A'raf suresi 179. ayetinde kalpleri olduğu halde anlamayan, gözleri olduğu halde hikmetleri görüp sezmeyen, kulakları olduğu halde doğruyu duymayan insanların mertebece aşağıda ve gaflet ehlinden oldukları bildirilir. Bu bakımdan tasavvuf ehli, insanın anlayış, duyuş, seziş ve huy bakımından da gerçek insan olmasına ehemmiyet vermiştir. Hz. Peygamber (s)'in hakikatına mirasçı olan "kutb" a da Âdem-i Mânâ ve Merd-i Mânâ denir. Oğlan şeyhi İbrahim (ö. 1065/1655) Dil-i Dana kasidesinde şöyle der:
Sıfat-ı Hak'dürür âlem sıfatın zatıdır âdem
Kamu şeyden olan akdem olubdur "Adem-i ma'na".

Tasavvufî manadaki adam (racül) bilinç alanını Allah'ın istila ettiği yani sürekli Allah'ı tefekkür eden kişi olup, bu Nur süresindeki şu ayetle açıklanır : "Ticaretin ve alışverişin kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymadığı erkekler..." (Nur/37). Bu tasavvufî mertebeye ulaşmış kadınlara da, racül (erkek) denir.

ADEM :
Arapça, Vücud'un zıddı olup yokluk manasına gelir. Tasavvufta Hak'tan gayrisi. Vahdet-i vücud düşüncesinde yokluğa (adem) bir tür varlık affolunur. Kamus-ı Türkî'de şöyle açıklanır : 1- Yokluk vücut zıddı: onun vücudiyle ademi birdir : Diyar-ı adem sahra-yı adem 2- Olmama bulunmamafıkdan; adem-i itaat : itaasizlik; adem-i iktidar : iktidarsızlık; adem-i iştiha : iştahsızlık"
Tasavvufî açıdan Hak'dan başka tevehhüm edilen mevcudat hakikatta yoktur. Muhyiddin İbn Arabi'nin âyân-ı sabite için (Hakk'ın sıfatı zatından olmadığı ve yalnız ilminde mevcut bulunduğu cihetle müstakil birer varlıkla) varlık kokusunu bile duymamışlardır, dediği gibi Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi de bu konuda şunları söyler :
Yokluk bir ayinedir Yokluktaki varı gör. Varlık görünür andan Ayine-i ademden Adem kelimesi "fena" manasına da kullanılmıştır: Varlık ile işim bitmez. Gönülden gümanım (şüphem) gitmez. Kulağım çok söz işitmez Ademden gayrisini bilmem
Olanlar Şeyhi İbrahim Sahra-yı vücuda adem ender adem eyler
Yenişehirli Avni

ADEM-İ MA'NA:
Arapça, maneviyat adamı demektir. Her şeyin aslını bilen mana âlemine aşina kişi.

ADET :
Arapça, itiyad, alışkanlık gibi anlamları olan bir kelime, ihlassız, kuru şekilden ibaret ibadet.

ADİLİYYE:
Bedrüddin Mahmud b. Ömer b. Ahmedi'l-Adiliyyi'l-Abbasi (ö. 970/1 562)'nin kurduğu bir tarikat. Bargisiyye'nin şubelerinden birisidir

ADL:
Arapça, adalet denge demektir. Allah'ın vacibi ihlalden ve çirkini işlemekten münezzeh olmasıdır. Allah boşa gayesiz, hedefsiz bir iş yapmaz.


ÂFET: Arapça musibet anl***** bir kelime. Kötü huylarda bulu
nan zararlar ve musibetler. Manevi eğitimde, dervişin olgunlaşmasına engel hususlara da âfet denir.

AFİFİYE:
Abdülvahhab b. Abdissamed el-Afifi el-Merzuki (ö. 1180/1766)'ye nisbet edilen bir tarikat. Şaziliyye'den Nasıriyye'nin bir koludur.

AFİTAB:
Farsça, güneş anl***** gelir. Afitab-ı Vücûd : Varlık güneşi, varlığın kaynağı membaı.

AGÂH ETMEK:
Farsça, uyandırmak. Mevlevi tarikatında mutfakta görev yapan içmeydacının, sabah ezanından evvel, tekke odalarında yatanları kapılara vurarak "agah ol dedem" diyerek uyandırmasıdır. Bu uyandırma gece teheccüd namazı için olurdu. Farsça'da bu kelime, "uyanık" manasına gelmektedir. Mevlevîlerde uyuyan kişiyi ürkütmeden uyandırmak tarikat edeblerindendir. Bu uyandırma işi bir başka uygulanış şekliyle şöyleydi : Uyuyan dervişin hafifçe yastığına el ucuyla sağ elin parmak uçlarıyla vurulur ve yavaş bir sesle, adıyla hitap edilerek "derviş... agah ol!" denilirdi ki bu, uyan demektir.

AGÂH KİŞİ:
Farsça, arif uyanık, bilen sezen, anlayışlı kişi demektir. Hakikat yolunu bilen kimsede bu özellikler bulunur ve bu durumda olan kişilere de, agah kişi denir.

AĞACA DAYANMA ÇÜRÜR, DUVARA DAYANMA YIKILIR, İNSANA DAYANMA ÖLÜR, DAYAN KUL, ALLAH'A DAYAN :
Sufiyye arasında söylenen bu atasözü, herhangi bir işe doğru dürüst başlanınca, sağlam bir gönülle, başarı elde edeceğine inanarak, o işin üstüne düşülmesini öğütler. Aynı zamanda insanlara güvenerek, bir topluluğa dayanma başaramayacağı işe girişen kişiye o işe girişmesine sebep olanların el çekmeleri durumunda, desteksiz kalacağını da hatırlatır. Ancak bu dayanma ve güvenme bütün sebepleri hazırladıktan, hiç birini ihmal etmeyip yerli yerine getirdikten sonra olmalıdır. Mutasavvıflar bu söz ile, her şeyin geçici, sonlu zayıf, güçsüz olduğunu ifade ederek, sebeplere değil, sebeplerin yaratıcısı mutlak güç sahibine dayanmayı tavsiyeye şayan bulunmaktadırlar.

AĞLATAN GÜLMEZ :
Kötülük yapanın, sonunda yaptığının cezasını mutlaka çekeceğini ve bunun İlâhî adaletin sonucu olduğunu bildiren bir atasözüdür. Bu söz, aynı zamanda gidişin zulm ile değil, adalet ile mümkün olduğunu, zulmün sonunun hüsranlık şeklinde tecelli edeceğini bildirir.

AĞUŞ :
Farsça, kucak demektir. Sırları kavrama.

AĞYAR:
Arapça, gayr kelimesinin çoğulu olup, lügatta yabancı, el, başkası gibi manaları ihtiva eder. Tasavvufta hakikate yabancı olanlar, vâkıf olmayanlar makamında kullanılır.

İçi umman-ı vahdettir yüzü sahra-yı kesrettir
Yüzün gören görür ağyar içinde yar olur peyda.
Niyazi​
Gel iste Kaygusuz yarı, çıkar gönülden ağyarı
Bugün gör yine didarı, bu sevda özge sevdadır.
Kaygusuz
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
AĞZA TÜKÜRMEK : Sıtmaya ateşli hastalıklara, ellerde çıkan ve siğil denen içi dolu kabarcıklara, çeşitli sebeplerle ruhî dengesini bozan kişilere nefes edilir ; yani muayyen ayetlerle, içlerinde "şifa" kelimesi geçen "şifa ayetleri" (ki Kur'an'da şifa ayetlerinin sayısı altıdır) okunur, üflenir. Kağıda bazı ayetler, dualar, şekiller yazılır, çizilir, üçgen şeklinde bükülen bu kağıt, yedi kat muşambaya sarılıp, üstüne bir bez geçirilerek, bir kılıfa konulur. Dikilen ve muska (doğrusu nüsha) denen bu nesne hastanın boynuna takılır. Bazı kere de yazılı kağıt suya konur, üç gün suyu içilir, üçüncü günü durulup bükülerek bir yudum suyla yutulur. Eski dinlerden kalan ve bilhassa Keldanîlerden geçen bu inançlar ve adetler, İslam tarafından men edilmekle beraber, günümüzde dünyalık menfaat elde etmek üzere bazı cahillerce meslek edinilmiştir. Tarihte görülen uygulamasıyla, okumak ve nüsha yazmak için el almak, izin verilmek şarttı. Bu izin, ya sözle verilir, yahut mezun olan kişi, el almak isteyenin ağzına hafifçe tükürürdü. Bu şekildeki sırrî güç geçişimi olayı, Anadolu'da "ocak" olarak nitelendirilir. Bu terimin, Orta Asya'dan intikal eden Türk ocak kültürü ile bir bağlantısı olduğu düşünülebilir.

AHD:Arapça, Misakda Allah'a verilen sözün korunmasıdır. Emrolunduğunu kaybetmemek, nehyolunanı işlememektedir.

AHDALİYYE: Ebu'l-Hasan Aliyyi'l-Ahdalî tarafından kurulmuş bir tarikat.

AHDAS: Arapça, yeni yetişmiş, genç, delikanlı gibi manaları olan bir kelime. Büyük sufiler, yeni yetme, güzel yüzlü gençler ile sohbet etmeyi tehlikeli görmüşlerdir.

AHD-İ EMANET: Arapça emaneti kabul sözü demektir. İlâhî sözleşme ezeli söz veriş.

AHİDNAME: Arapça ve Farsça, yazılı belge veya sözleşme anlamında bir tabir. Hilafetname. Şeyhin müridlere yaptığı tavsiyeleri ve kuralları gösteren yazılı metin.

AHFİYA: Arapça, gizliler demektir. Bu tabir melami meşrepte olanlar için kullanılır. Onlar, adet ve şekle önem vermeyip, halk içinde sıradan biri gibi kendilerini gizledikleri için, bu tabirle anılmışlardır.

AHİ: Arapça, kardeşim manasına gelir. Fütüvvet yolunda sanat ve zenaat ehlinin her biri, şeyhlerine "ahi" derlerdi. Bir şehirde, yahut bölgede bulunan ve ahilerin bağlandıkları şeyhe, şeyhlerin şeyhi manasına "Şeyhu'ş-Şüyuh" yahut Türkçe "ahi baba" ve "ahi Türk" denirdi. Yunus bir şiirinde ahilere temasla şöyle der:
Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyli gerek Bana Seni gerek Seni
Özellikle Ahi Babalık unvanının, debbağlar ve saraçlar gibi esnafın başlarındaki kişilere tevcih edildiğini görüyoruz. Bu, resmî bir unvandı. Ahilik, Halife Nasır Lidinillah'ın kurduğu, Bağdat fütüvvet teşkilatının Anadolu'da aldığı bir isimdi. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında çok güçlü bir teşkilattı. 1340'lı yıllarda bu teşkilat Ankara'da bir hükümet bile teşkil etmişti. Ahi Babalık'ın, mimar ağalığı ile birlikte verildiği de olmuştur. O zaman ahi babalık ve mimar ağalığı unvanı birlikte kullanılırdı.

AHİR: Arapça, son demektir. Her şeyin evvel ve ahiri Allah'tır. Halife olan insanın bu hilafeti, Evvel ile Ahir arasında bir berzahtır. Evvel ve Ahir, bir yönden Hakk'ın ayrı ayrı iki vechi, diğer yönden ise birbirinin aynıdır.

AHİRET: Arapça, dünyanın zıddı. Dünya, nisbeten daha yakın anl***** gelirken, ahiret, dünyaya nisbetle sona kalan, tehir eden, geciken, son, neticede varılacak yer gibi anlamlara gelmektedir. Öbür Dünya diye tabir olunan, cennet, cehennem, ârâf, iyiliklerin ve kötülüklerin karşılandığı yer, sırat, mizan gibi yerleri ihtiva eder. Ehl-i Sünnet inancına göre bunların hepsi haktır ve gerçektir. Dinlerin çoğunda ahiret inancı vardır. Öbür dünyada ölüm yoktur. Oradaki hayat ebedidir. Kur'an-ı Kerim'deki bir ayete göre ahiret dünyaya nisbetle daha hayırlıdır: "Ahiret Senin için dünyadan daha hayırlıdır" (Duha/4)

AHİ TAÇ: Arapça-Farsça. Kadirî tarikatının Ahi koluna mensup şeyhlerin giydikleri tacın adı idi. Beyaz çuhadan, içi pamuklu sekiz dilim üzerine yapılır, üzerine yeşil sarık sarılırdı. Taç, her tarikatın bir amblemiydi. Dervişin taşıdığı tacdan, hangi tarikatın hangi şubesine mensup olduğu anlaşılırdı.

AHİRET ADAMI: Arapça-Türkçe. Takva ehli için kullanılır. Genellikle yaşlı, elini eteğini, güçsüzlük, zayıflık sebebiyle dünyadan çekmiş, Mevlasına kavuşmanın hazırlığı içinde olan adamlara denilir. Ruhen itmi'nana kavuşmuş, müsterih, huzur sahibi insan. Bu türlü olan kadınlara da "ahiret hatunu" denirdi. "Ahiret hatunu bir bacıdır". Manevî analar hakkında da "ahiret anası" tabiri kullanılırdı.
Doğar andan fiteni devranın
Ahiret anasıdır şeytanın.
Ataî

AHİRETLİK: Arapça, ahiret sevabı ümidiyle alınıp büyütülmüş olan kız çocukları hakkında kullanılır, bir tabirdir. Manevî evlat demektir. Lügat-ı Ebuzziya'da konu ile ilgili olarak şu bilgi vardır : Hüccet-i şer'iyye ile alınan hizmetçi kızlara ıtlak olunur ki ona ıstılahımızda "besleme" de denilir.
Samimi iki arkadaş arasında, ahiret kardeşliği manasını da ifade ederdi. Rumeli halkının "a be ahîretlik" diye birbirlerine hitapta bulunması meşhurdur.
Sıdk u imanı bana rehber kıl
Herbirin uhrevi birader kıl.
Atai

AHKAM-I BATINA: Arapça içe ait hükümler anlamında bir tabir. Ahkam-ı Batmaya batinî fıkıh da denir. Kalbî amellere dairdir. Bunlar, ihlas, kibir, acımak gibi gözle görülmeyen amellerdir.

AHKAM-I ZAHİRE: Arapça, dışa ait hükümler demektir. Bunlar namaz, oruç, hac, zekat ve şer'î muamelelere ait hükümlerdir.

AHLAK: Arapça, hulk'un çoğuludur. Huylar demektir. Ahlak, insanın manevi seciyesini temyiz eden hususiyetlere denir. Ahlak ilmi ise (ilmu'l-ahlak), öğretmeye yönelik düzenlenmiş ahlak nazariyesidir. Edebiyatta da ahlaka dair çeşitli bahisler görülür : Şiirlerde, masallarda, atasözlerinde. Katip Çelebi, ahlak ilmini, hikmet-i ameliyyenin bir kısmı, diye tarif etmiştir. Bu tarif, ameli ve nazari felsefe arasında bir ayırımı ihtiva eder. Diğer bir tarife göre, ahlak ilmi, faziletler ve onları kazanmak, reziletler ve onlardan kaçınmak ilmidir.

Eski Yunun, Roma, Hind ve İran başta olmak üzere eski ahlak felsefeleri bazı ayrılıklarına rağmen, temelde birleştikleri konular bakımından birlik arzederler. Bilhassa tevekkül, kadere rıza, dilini tutmak ve sabır gibi, bazı faziletlere karşı derin bir takdir duygusu, bu eski ahlak anlayışlarında olduğu gibi, İslam'da da bulunmaktadır. İslam mutasavvıflarında şeyhi, ruhlardaki hastalıkları tedavi eden hekim olarak görme eğilimi kuvvetle savunulur. Bunun gayesi de saadete, huzura, itmi'nana kavuşmaktır.
Her faziletin zıddı olan bir rezilet vardır. İnsan şahsiyetinin "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak" esprisi doğrultusunda, reziletten fazilete doğru yeni bir yapılanmaya maruz kalması, tasavvufun ana temasıdır. Ancak Allah'ın ahlakında fani olup, o ahlaka sahip olmadan önce, sufinin bağlı olduğu şeyhinin ahlakında, siretinde, daha sonra İslam'ın "usvetun hasenetün (en güzel örnek)" olarak gördüğü Hz. Peygamberin ahlakında, siretinde fani olması büyük önem arzeder. İhsan mertebesinde, sürekli Allah ile beraber olmanın bilincini taşıması gereken olgun, vasıl bir sufinin bu bilince varması ve bunun getireceği ruhi zorluklara tahammül edebilmesi için, ondan önce, daha az zor olan şeyh ve Rasulullah (s)'da fani olmanın tecrübesini yaşaması gerekir. İslam'ı anlama ve yaşama biçimi açısından, kendine göre, bir menhec (metod) belirleyen tasavvuf ekollerinin gayesi, insanda, mükemmele doğru tedricen değişiklikler yaparak, ruh olgunluğunu, ihsan bilincini sağlamaktır.
Hz. Peygamber (s)'in "Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" hadisindeki espri ve Kur'an'ın O'nu prototip olgun bir müslüman örneği şeklinde ön plana çıkarması, sufilerin dikkatlerinden kaçmayan, önemli bir husustur. Bu nedenledir ki sufiler olgunluk yolunda, Hz. Rasulullah (s)'in şemailini, ruhî özelliklerini, ahlakî yapısını anlatan eserleri hayatlarına tatbik etmek üzere dikkatle okurlar. Bu kitaplarda, Allah'ın örnek diye karizma yüklediği Hz. Rasulullah (s)'ı anlamaya çalışmak, aynı zamanda Kur'an'ı yani Allah'ın kulları için arzu ettiğini anlamak demektir. Zira, Hz. Aişe (r)'ye Rasulullah'ın ahlakı sorulduğunda, verdiği cevap şu idi: " O'nun ahlakı Kur'an'dan ibaretti". Kendisini, Rasulullah'a benzetip O'nun manevi mirasına konanlar, Allah'ın Kur'an'da çizdiği müslüman adam (homo-Coranicus) tipine ulaşmış olurlar.

Bütün bu anlattıklarımızdan ortaya çıkan şudur : islam'da ahlak'ın kriteri Kur'an'dır ve bu Kur'an ahlakını en güzel biçimde aktüel hale getiren kişi de, Hz. Muhammed (s)'dir. Şayet, İslam ahlakının en güzel örneği (usvetun hasenetun) Hz. Muhammed (s) ise, O'nun her yönüyle anlaşılması ve her müslümanın hayatına yansıtması kaçınılmazdır. Yukarıda zikrettiğimiz türdeki kitaplardan birinde, Hz. Resulullah (s)'ın ahlaki özelliklerini kısaca verelim: "... Yüzünde nur-ı melahat, sözlerinde selâset, hareketlerinde letafet, lisanında talâkat, kelimelerinde fesahat, beyânında fevkalade belagat vardı. Beyhude söz söylemezdi. Her kelâmı, hikmet ve nasihat idi. Herkesin aklına ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Sohbetlerinin tadına doyulmazdı. Rikkat-ı kalbiyyesi vardı. Her kötüye şefkat göstermiş, hiç bir kötüyü cemaatından tepmemiş, ona merhametle elini uzatarak ıslahına çalışmış, her zayıfa mürüvvetle davranmış, istek ve arzuları ile O, türlü türlü insanlarla içice olup kaynaşmıştı. Kimseye fena söz söylemez, kimseye kötü muamele etmezdi. O'na derdini anlatmaya gelen kim olursa olsun sözünü kesmez, sonuna kadar dinlerdi.

Mülayim ve mütevazi idi. Haşin ve galiz değildi. Kendisine yapılan latife ve şakaları anlayışla karşılar ve onları incitmezdi. Gerekliği zaman, ahlak-ı hamidesi dairesinde, onların şakalarına iştirak eder, bu mevzuda onlara örnek olurdu. Kendilerine mahsus ciddiyet ve mehabetini, ashabıyla kendisi arasında duvar yapmamıştı. Bununla birlikte O, yine de heybetli ve vakur idi. O'nu isteyen, gören bir kimse derhal heybet ve muhabbetine kapılırdı.
Gülmesi tebessüm idi. O'nunla ülfet ve musahabe eden kimse, O'na can ü gönülden âşık ve muhib olurdu. Fazilet sahiplerine durumlarına göre saygı gösterirdi. Akrabasına çok ikram ederdi. Ancak, onları dinen kendilerinden üstün olanlardan faziletli tutmazdı. Ehl-i beytine ve ashabına hüsn-i muamele ettiği gibi, diğer insanlara da yumuşaklık ve lütufla muamele ederdi. Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendi ne yer ve giyerse, aynısını onlara da yedirir ve giydirirdi.
Cömerd, kerim, şefkatli, şecaatli ve halim idi. Ahd ü va'dinde sabit ve kavlinde sadık idi. Hüsn-i ahlakça akıl ve zekavetçe cümle nasa üstündü, her türlü medh u senaya layık idi. O'na bakan gözler, mahza güzellik görürler. O'na yakın canlar, mahza güzellikle beraberdirler. O'ndaki bu güzellik ruhu, kalbinin derinliklerinde yerleşmiş, hem bütün hasletleriyle, hem de insanlarla-bilhassa zayıflarla, gönlü kırıklarla münasebetlerinde iradi ve irticali olarak kaynaşmıştır.
İnsanların yıkık kalplerini yapmaya, hatırlarını hoş etmeye düşkündü, üzgünleri teselli etme fırsatını gözler, onları incitmekten sakınır, küçük büyük bütün ashabını arar sorardı, ister şöhret sahibi, ister şöhreti olmayan sıradan bir insan olsun, hepsine birbirlerini gözettirir, müsavi tutardı. Fakir, zengin ayırt etmeden, kim davet ederse etsin icabet ederdi.

Karşılaştığı bir kimseye ilk selam veren, O olurdu. Hususi olarak çocukların yanına gider, onlara da selam verirdi. Öfkelenmekten bütün gücüyle sakınır, şayet öfkelenirse kendisini ruhen tedavi etmek için namaza başlar ve Allah'ı teşbih ederbedenen tedaviye ihtiyaç duyarsa, gazap anında ayakta ise oturur, oturuyorsa yan tarafına yatar, öfke anında bir harekette bulunmaktan sakınır, kendine hakim olurdu. Rasanet ve sükunet sahibi idi. O, hiç bir kimse hakkında kötülük düşünmemiş ve hiç bir kimse O'nunla beraber olmaktan şikayet etmemiştir, işte bu, en geniş manasıyla güzel ahlakın en güzel misalidir.

Elhasıl, sureti her bakımdan güzel, sireti mükemmel, misali yaratılmamış kainatın seyyidi ve öğüncü idi.
O, bir haya timsali idi. Bekarlığından itibaren insanlar içinde en fazla haya sahibi, her yaptığını itina ile yapan ve hayat neş'esini yitirmeyen bir insandı. Bir şeyi istemedi mi, derhal yüzünde görülür, bir şey hoşuna gidince, hoşnutluğu yüzünde müşahade edilirdi. Bu güzel bünyede zindelik, kuvvetli haya ve müstesna azim bir arada idi. Bütün hareketleri mutedil idi. Fevkalade işitme ve görme hassası vardı : Uzaktan görür ve duyardı. Bir yere giderken acele değil, sağa sola meyletmeyerek, kemal-i vakar ile doğru yoluna giderdi. Sür'at ve suhuletle yürürdü. Yavaş yürür gibi görünür, lakin yanında gidenler, sür'at ile yürüdükleri halde, O'ndan geri kalırlardı. Şevkle konuşmaya başlar, şevkle bitirirdi. (Hani, Adab. 39-40).

AHLÂM: Arapça rüyalar demektir. Zümer suresinin 41. ayetinde izah edildiği gibi, insan uyurken, ruhu bedenini terkeder. Ruh, beden dışında, farklı bir varlık alanında gezer, dolaşır, bu dünyaya ait sembollerle bazı şeyler görür. Buna rüya denir.

AHMED-İ MUHTAR POSTU: Arapça-Farsça. Bektaşî deyimidir. Meydandaki tahtın sağ tarafındaki makamın ismiydi. Diğer makamlara olduğu gibi, bu makama da niyaz olunurdu. Nasip alan yeni talib (derviş), rehberinin yol göstericiliğiyle bu makama gelince, kendisine şu açıklamalar yapılırdı : "Buna Ahmed-i Muhtar Postu derler. Cemî-i ulum-i evvelin ve ahirin bunun yüzü suyu hürmetine halk olunup ve hidayete ergören budur. Sebeb-i icad-ı âlem budur. Cümlenin atası, anası budur". Bu ifadelerle "levlake levlake lema halaktu'l-eflak" (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım) kudsi hadisine telmihte bulunulurdu. Hz. Muhammed (s)'in, kainatın yaratılış sebebi olduğu hususu, tasavvufun ana konularındandır.

AHMEDİYYE: Ebu'l-Ferhad b. Ali b. ibrahim el-Hüseyni el-Bedevi (öl. 675/1276) tarafından kurulan bir sufiyye okulu Şaziliyye'nin şubesidir.

AHMEDİYYE:
Ahmed Şemseddin Efendi (öl. 910/1504-5)'ye nisbet edilen ve Hâlvetiyye'nin dört ana kolundan biri olan sufiyye okulu. Ahmediyye'ye. "Orta Yol" da denilir.

AHMEDİYYE:
Seyyid Ahmed er-Rifaî'nin kurduğu, Rifaiyye tasavvuf okulunun diğer adı. Kurucusunun ilk adına nisbetle, Rufaiyye'ye Ahmediyye denilmiştir.

AHMEDİYYE:
İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki es-Serhendî'nin (971/1034-1563/1625) tesis ettiği, Nakşî şubelerinden Müceddidiyye'nin bir başka adı. Yine Müceddidiyye, kurucusunun ilk adına izafeten (Ahmed) bu isimle de anılmıştır.

AHMEDİYYE:
Ebu'l-Abbas b. Abdu'l-Hakk er-Rudavli el-Çiştî (ö. 1000'den sonra)'ye nisbet edilen bir tarikat. Hoca Muinuddin-i Çiştî'nin tesis ettiği Çiştiyye tasavvuf okulunun şubelerinden birinin adı.

AHRAR:
Arapça hürr kelimesinin çoğuludur, hürriyet sahibi olanlar, hür kişiler demektir. Dünya kayıtlarından ve nefsin kötü sıfatlarının etkisinden kurtulmuş kişiler, özgürlüğü elde etmişlerdir. Bu yüzden bunlara, ahrar yani hür kişiler denir.

AHRARİYYE:
Nakşilik şubelerinden biri olup Hoca Bahaeddin Nakşbend'den sonra, Nakşbendiyye tasavvuf okulunun aldığı isimdir. Kurucusu, Hoca Ubeydullah ibn Hoca Mahmud İbn Şihabeddin Ahrar (ö.895/1490)'dır. Hoca Ubeydullah, aslen Taşkent'lidir. Fatih Sultan Mehmed'in kendisine özel bir sevgi ve saygı beslediği söylenir. Hoca Ubeydullah, hayatının ilk döneminde çok fakr ü zaruret çekmiş iken, sonradan malının miktarını bilemeyecek kadar zenginleşmişti. Adının "Ahrar" olması sebebiyle kurduğu Nakşilik şubesine "Ahrariyye" adı verilmiştir.

AHVAL: Arapça hal kelimesinin çoğuludur, haller demektir. İçinde bulunulan zaman veya durum demek olan hal, sûfiyye terimi olarak, kendiliğinden, kesbsiz kalbe doğan mana, cezbe, baygınlık, coşkunluk demektir. Makam ile hal arasında bazı farklar vardır :
1. Hal çalışmadan elde edilir vehbîdir, makam çalışılarak elde edilir, mekasib türündendir.
2. Makam sahibi makamında kaim ve mütemekkin, hal sahibi ise halinde mütehavvil ve mütelevvindir.
3. Hal çift çift gelir : kabz ve bast fena ve beka, sekr ve sahv gibi. Makamlar tevbe, tevekkül, teslim gibi ferd ferd teşekkül eder.
Kaynaklar bu konuda şu izahı yapar : Hal şimşek gibidir. Parlar ve derhal kaybolur. Bazı sufiler, haller baki ve devamlı olursa hal değil nefsin sözü olur, demişlerdir. Diğer bir takdire göre haller, isimleri gibidir, yani haller kalbe gelirler ve derhal yok olup giderler. Sıfat mevsufla kaimdir. Kul, bulunduğu makamın şartını yerine getirmeden bir üst makama yükselemez, çünkü kanaati olmayanın tevekkülü, tevekkülü olmayanın rızası yoktur. Hal, kulun cehd ve gayreti ile olmayıp, kalbine gelen sevinç, üzüntü, genişleme (bast) ve sıkılma (kabz) vs. gibi ruhi hallere denir. Haller Allah vergileridir. Makamlar, kulun cehd ve gayretine bağlıdır. Makam sahibi makama sağlamca yerleşmiştir. Hal sahibi ise halden hale yükselir. Eğer haller birbiri ardınca gelmez ve devamlı olmazlarsa onlara "levaih" ve "bevadih" denir. Hal, bazan insana haz verir, fakat gelip geçicidir. Yani "tavarık" tırlar. Hz. Peygamber (s), bir halden bir hale yükselmekteydi. Makamların gerektirdiği; karar ve sebat, halin gerektirdiği ise; geçiş ve ilerlemedir. Haller amellerin mirası ve neticesidir. Ahval, dini his ve heyecanlar manasına da gelmektedir. Hal vehbî, makam kesbîdir, denilir. Her makamın başlangıç ve bitiş noktaları vardır. Bu ikisi arasında bir çok haller vardır. Her makama ait bir ilim ve her hale ait bir işaret vardır.

AHYAR:
Arapça, hayırlılar manasına gelir. Dünya düzenini koruyan, "ricalü'l-gayb" veya "ricalullah" denilen seçkin insanlardır. Bunların sayıları çeşitli kaynaklara göre, altı ila üçyüz arasında değişmektedir.

AHZ-I FEYZ:
Arapça feyz alma anlamındadır. Bir müridin bir mürşidden veya kamil veliden manen yararlanması.

AHZ-I TARİKAT:
Arapça tarikat almak demektir. Bir tarikata sülük etmek (initiation) manasına kullanılır.

AHZ-I YED:
Arapça el almak manasındadır. Tarikata girmek, bir şeyhi, maneviyat bilgilerini kendisine öğretmek ve eğitmek üzere öğretmen olarak kabul etmek.

AKABE:
Engel ve yokuş anlamında Arapça bir kelime. Hakk'a giden yolda karşılaşılan zorluklar. Açlık, uykusuzluk, fakr, zillet vs. gibi.

AKD:
Arapça, bağ, bağlama, akd etme, sözleşme vs. gibi manaları vardır. Akd, bazı sufilere göre, kalplerin yeminlerden olan kasıtları kazançlarıdır. Ayet : "Ey inananlar akidleri yerine getiriniz" (Maide/1) Yine bir ayet : "Lakin O, sizi, bağladığınız yeminler sebebiyle muahaze eder..." (Maide/89). Akd, müslümanlarm üzerinde icma ettiği sünnettir. Halef, selefin bunu uyguladığını tevatüren nakletmiştir.

AKL:
Arapça men', hacr ve nehy manasınadır, insandaki idrak kabiliyetine verilen addır. İslam'da dinin emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak için insanda akıl ve ergenlik şarttır. Eskilerin tarifiyle akıl, zatında maddeden mücerred, fiilinde maddeye bitişen bir cevherdir. Akıl, nefs-i natıkadan ibaret olup, her ferd ona "ben" demekle işaret eder. Bir görüşe göre akıl, kalpte hak ile batılı ayırdeden bir nurdur. Diğer bir görüşe göre, insan bedenine yönetmek, tasarruf etmekle bağlı soyut bir cevherdir. Yine bir farklı görüşe göre akıl, nefs-i natıkanın bir kuvvetidir. Bir tarife göre, akıl başka, nefs-i natıka başkadır. Çünkü kuvvet, kuvvet sahibine göre, bir emr-i mugayirdir (başka bir şeydir). Gerçekte işi yapan nefs-i natıkadır. Akıl, kesme işi yapan kişinin elinde bıçak gibi bir âletten ibarettir. Bir görüşe göre de akıl, vesveselere kapılıp şehvetlere dalabilir. Fakat arif olan, yani "nefsini bilen Rabbini bilir" fehvasınca kendisini acz ile, noksan ile, isyan ve zaaf ile bilen, anlayan kişi, Rabbisine sığınarak aklını doğru yola yönlendirebilir. "Akıl attır, dizgini arif elinde" atasözü bunu dile getirir.
İnsan zayıf ve bencil yaratılmıştır, aklına güvenen çok defa yanılır. Hatta bu yüzden sufiler, ileriyi, ahireti düşünen akla "akl-ı ma'ad" sadece dünyayı düşünen akla da "akl-ı ma'aş" adını vermişlerdir. Daha doğrusu, akla, bu iki yönelişi açısından, bu iki ad verilmiştir.
Çeşitli ihtimaller karşısında, aklı olgun kişilerin hemen hepsi bir kararda birleşirler. Bu da "akıl için yol birdir" atasözüyle belirtilir.
"Akılla nefs birbirine düşmandır" atasözü de, aklın daima iyiyi, güzeli, hayrı seçeceğini ; nefis denen ve insanı bencilliğe götüren, şehvete kaptıran, kötülüğe sevkeden isteğinse, ona zıt harekette bulunacağını anlatmaktadır.
"Akılla yol alınmaz", çünkü manevî yol, insanı yokluğa götüren, izafi ve geçici varlığı terkettiren, iradesini Allah'ın iradesine bıraktıran yol olup o yolun duraklarını akıl bilmez. Akıl, yaşadığımız şu sonlu varlık âlemini düzenlemeye çalışır. Onun sonsuz âlemden haberi yoktur. Akla uyan, mana yoluna ulaşamaz. Bu sebeple sufiler, "Akıl, erlerin ayak bağıdır" derler. Aynı mealde olmak üzere Mevlana Celaleddin-i Rumi de
Aklı, Mustafa'nın önünde kurban et
Allah bana yeter de ki, Allahım yeter!
Mesnevi, c. IV.. beyt: 1408 der.
Ancak, akılla kalbin bir manada kullanıldığı da görülür. Gazali idrak edici özelliğiyle aklı, kalble karşılar. Yine Gazali aklı, kalbde bulunan ilim olarak görür.
Bazı Mutasavvıflar, Cebrail'e, ruh-ı a'zama ve arş-ı mecide, akl-ı evvel adını verirler.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
AKL-I EVVEL: Uluhiyyet mertebesi. Vücud bu mertebede kendisindeki sıfat ve esmayı mücmel olarak bilir. Bu mertebeye "vahdet-i hakiki", "teayyün-i evvel", "ilm-i mutlak", "tecelli-i evvel", "kabiliyyet-i evvel", "âlem-i vahdet", "hakikat-ı Muhammediyye" gibi isimler de verilir.

AKL-I KÜL:
Allah'ın kudretinden ilk evvel ortaya çıkan akıl. Arş-ı azam, Cebrail, Hazret-i Muhammed (s)'in nuru.

AKYAZILI:
Esas adı ibrahim-i Sani olan bir Bektaşi liderinin lâkabıdır. Otman Baha'nın (öl. 883/1478) müridleri ve bektaşilerce kutub olarak kabul edilir. Romanya ve Balçık'taki tekkesi, hem Hıristiyanlar, hem de Bektaşîlerce ziyaret edilmektedir.
Ancak Bektaşîler rakıya da 'Akyazılı" demektedir. Onlara, göre, tarikata girmek isteyen kişiyi sınamak için, "dem" denen rakıyı muhabbet meclisine sokan bu zattır. Bektaşîler, "zahir" dedikleri Bektaşî olmayanlar arasında birbirleriyle konuşurken "dün akşam filan kişide misafirdik. Akyazılı (yani rakı) gördük" derler, bununla içki içtiklerini anlatmak isterler. Bektaşîler, ibahilik yoluna saptıktan sonra, Şia gibi, kendilerini gizlemek üzere, takiyye yollu özel terimler geliştirmişler ve kendi yollarından olmayanların eleştirisinden, bu şekilde kurtulmuşlardır.
Muhabbet sofrasına oturulduğu zaman, baba, yahut eski bir Bektaşi tarafından çekilen gülbankta "nur ola, sır ola Akyazılı Sultan, gücümüz bekçimiz ola" denerek bu zatın adı anılır.
Tarih-i Cevdet'te XIX. yüzyıl başlarında, Sultan II. Mahmud tarafından bazı yanlışlar içinde olduğu tesbit ettirilince, Bektaşiliğin resmi olarak varlığının sona erdirildiği detaylarıyla anlatılır.

ALAİK :
Arapça, ilgiler, bağlar, alakalar demektir. Talihlere ait olan sebeblerdendir. Talihler bu alakalar sebebiyle muradlarını elde edemezler. Talihlerin Allahü Teala'ya vasıl olana kadar, bunlarla olan meşguliyetini kesmesi gerekir.

ALAVANİYYE:
Alavan el-Hamevi (öl. 936/1530) ye nisbet edilen tasavvuf ekolü.

ÂL:
Arapça.Neseb bakımından Hz. Muhammed (s)'in ailesidir. Bu nisbet Hz. Muhammed (s)'e cismani olur. Hz. Resulullah (s)'ın çocuklarının durumu bu gruba girer. Veya bu nisbet manevi olur. ilimde derinleşmiş alimler, kamil veliler ve O'nun kandilinin nurundan nasibini alan Rabbani hakimler de bu grubda mütalaa edilirler. Bu iki nisbet bir kimsede birleşirse, nur üzerine nur olur. O'nun neslinden gelen imamlar bu iki nisbeti birleştirmeye muvaffak olmuş kişilerdir.

AL KÜLAHINI EYVALLAHI İÇİNDE :
Dayanılmayacak hallerde söylenegelen bir atasözü. Dayandığı yer olarak şu olay anlatılır : Çabuk sıkılan biri derviş olmuş, teslimiyet gereği her emre eyvallah demeyi öğrenmiş. Ancak zamanla, emirler ağırlaşmaya başlamış, ağırlaştıkca de canı sıkılmaya başlamış. Günün birinde şeyh, dervişe yine zor bir iş buyurunca başındaki külahı çıkarıp şeyhin önüne koymuş "al külahını eyvallahı içinde" demiş ve başı açık olarak tekkeden çıkıp gitmiş.

AL DELİDEN USLU HABER :
Bu ifadedeki "deli" bizim bildiğimiz psikriyatrik vak'alardaki deli değildir. Kendisini Allah sevgisine tam olarak vermiş, dünyayı ardına atmış, mübalatsız, hiçbir şeye aldırmayan kişidir ki, bunlara sufiyye ıstılahında "meczup" denir. Bu tür kişilerden, keramet ve hikmet zuhur edeceği inancı yaygındır. Bu atasözü ile kimseyi aşağı görmemek gerektiği, aşağı görülen kişilerden bile doğru akıllıca bir sözün duyulabileceği vurgulanmaktadır. Bu atasözündeki "us" kelimesi akıl manasındadır. Uslu demek akıllı demektir.
Arşi-i şeydadan eğer ister isen doğru haber,
Rah-ı Hakk'a eyle sefer, vakt-i kum kum kum
Hurufi Arşi (öl. 1620) (Kum : kalk, demektir)

ÂLEM: Arapça, kainat, güneş sistemi ve çevresindeki dönen gezegenler topluluğu, cihan, dünya, bütün varlıklar, mahlukat, insanlar, halk, cemaat, cemiyet çevre vs. gibi kelime anlamlan vardır. Tasavvufta ise, Allah'tan gayri herşeye âlem denir. Âleme, âlem denmesinin sebebi onunla Allah'ın isimler ve sıfatlar bakımından bilinmesidir. Zira âlem kelimesi bilmek masdarından türemiştir.

ÂLEM-İ EMR: Arapça, emr âlemi demektir. Sebebe bağlı olmaksızın Hak tarafından vücud bulan âlem. Melekut âlemi bu âlemdendir. Halk âlemi ile arasındaki fark, emr âleminin bir anda var olmasıdır.

ÂLEM-İ HALK: Arapça, yaratılan âlem demektir. Sebebe bağlı olarak vücuda gelen âlem. Şehadet âlemi bu gruba girer.

ÂLEM-İ DÜNYA: Arapça, dünya âlemi demektir. Hak buna insan vasıtası ile nazar eder. Buna vücudi şehadet de denir. İnsan vasıtasıyla bakılmayan her âlem, gayb âlemidir.

ÂLEM-İ KUDS: Arapça, kutsal âlem anlamındadır. Yaratılışa ait hükümlerden ve kevni noksanlıklardan yüce ve mukaddes olan İlâhî manalar âlemi.

ÂLEM-İ KÜBRA: Arapça, büyük âlem demektir. Zahiren büyük âlem, kainattır. Küçük âlem de insan. Gerçekte kainat, insanda durulmuştur. Ağacın çekirdekte dürülü halde bulunuşu gibi. İnsan, bütün âlemlerin aslıdır. Bu âlem, kamil insan için yaratılmıştır. O halde insan "illeti gâiyye" olduğu için asıldır, mevcudat ise fer'dir. İnsan zahiren küçük, fakat hakikatta büyük bir âlemdir.

ÂLEM-İ SUĞRA: Arapça, küçük âlem anlamındadır. Küçük âlem, insandır.

ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi anlamında Arapça bir ifâde. Vücud, "taayyün-i sani" ve "vahidiyyet" mertebesinden sonra, "suver-i ilmiyye" bakımından "ruhlar" mertebesine iner. Bu mertebede suver-i aliyye, cevher-i basit olarak ortaya çıkar. Bunların rengi ve şekli yoktur. Zaman ve mekanla alakalan yoktur. Çünkü bunlar cisim değildirler. Bu mertebede her ruh, kendisini ve kendi mebdei olan Hakk'ı idrak eder. "Elestü birabbiküm kâlû bela" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Evet dediler) A'raf/172 ayet-i kerimesi ile bu mertebeye işaret edilir.

ÂLEM-İ MİSAL: Arapça, misal âlemi demektir. Bu mertebe, sufiler tarafından kabul edilen bir mertebedir. Bu mertebe; zatın, parçalanma ve bölünme kabul etmeyen şekiller ile hariçte zuhurudur. Bu mertebeye misal denmesinden maksad; ruhlar âleminde bulunan her bir ferdin, cisimler âleminde bürüneceği bir şeklin benzerinin bu âlemde zahir olmasından ötürüdür. Âlem-i berzah da derler. Bu mertebe, gayb ve şehadet arasını ayıran bir sınırdır.

ÂLEM-İ ŞEHADET: Arapça, görünen âlem demektir. Zat-ı Mutlak'ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme "âlem-i kevn ü fesad" derler. Çünkü, cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum halinde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir : Âlem-i mülk, âlem-i nasut, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i eflak ü encam, âlem-i mevalid.

ALEM: Arapça, bayrak ve sancak demektir. Devletin sembolü olarak kullanılan bu enstrüman, sûfiyye tarikatlarında da kullanılırdı. Emevilerin beyaz bayraklarına karşılık, Hz. Ali taraftarlarının yeşil bayrağı olduğu söylenir. Bayrakların üzerinde "inna fetehna leke fethan mubina" çifte yazılı "Muhammed" (s) "Nasrun minallahi ve fethun karib" ve özellikle "La ilahe illallah" gibi ibareler bulunur. Tekke bayraklarının alemlerinde, "Ya Abdelkadir-i Geylani", "Ya Seyyid Ahmed er-Rufai", "Ya Gavs-i A'zam" gibi tarikat pirlerinin isimleri yazılıdır.


 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
ALLAH: Kainatın yegane yaratıcısının zat ismi. ism-i celal. Lafza-i celal. İsm-i a'zam. Varlığına, ilk insan Hz. Adem ile inanılan ve bağlanılan en yüce varlık. Allah'ın varlığının alametleri her yerde bulunmaktadır. Maddi bir varlık olmadığı için, maddeye bulanmış varlıklar, Allah'ı doğrudan doğruya göremezler, görmeye tahammül edemezler. Hz. Musa'nın Tur-ı Sina'da Allah'ı görme isteğine karşılık meydana gelen durum, bunun en güzel misalidir. Güneşin ışığına bile dayanamıyan bir göz, nasıl olur da kainatın yaratıcısı ve ilk sebebini görebilir? O'nun varlığı, kalplerde daha iyi hissedilir. Medeni veya vahşi her milletin, her kavmin dilinde O'na tekabül eden bir kelime mutlaka vardır. Bütün milletlerin tarihlerinde, batılı milletlerin kanunlarının başında, kitapların başlangıcında, paraların üzerinde, sanatkarların eserlerinde, şairlerin mısralarında, dindarların dudaklarında veya kalplerinde, filozofun düşüncesinde, kafirlerin inkarında, bilim adamının araştımalarında özet olarak her yerde O'nun ismiyle karşılaşmak daima mümkündür. O, mutlak varlıktır. Yoklukla karışmış vaziyette değildir. Mükemmeldir, noksanlıklardan beridir. Zaruri, ezeli ve ebedi varlıktır. O, sübjektir veya objektif varlık değildir. Öyle olsaydı, insan O'nu tasavvur edebilirdi. Kur'an'a göre O'na benzer hiç bir şey yoktur. O, obje ve sübjeye göre değişmeyen, izafi olmayan mutlak varlıktır. Mutlak varlık olmasaydı, mutlak yokluk olurdu. Mutlak yokluk ise yoktur. Allah, gayr-i şahsi ve âlemle karışmış bir varlık değildir. Panteistlerin dediği gibi, O, âlemin içinde değildir. Âlemin dışında varlıkları hür iradesiyle yaratmıştır. Eğer, O yaratıcı olmasaydı, âlem ve varlık, şuursuz bir tesadüfün eseri olurdu. Bu ise, mümkün değildir. Mümkün olsa bile hürriyet ve düzen olmazdı. Hürriyet olmasaydı, însan hürriyeti, dolayısıyla sorumluluğu ve ahlakı da mesnetsiz kalırdı. Tıpkı varlığının mesnetsiz kalışı gibi. Demek ki O, ontolojik yönden tek prensip olup, var oluşun ve külli faaliyetin en üstün sebebidir. Mantık yönünden âlemdeki nizamın, insandaki aklın, eşya ile düşünce arasındaki tavassufun üstün prensibidir. Allah, fiil sahibi mutlak fail olarak düşünülünce, insanı sonsuzca aşan, insanlığa emirler veren, tavsiyelerde bulunan, ona yol gösteren, kendisine ibadet edilen âlemin düzenini kuran ve kontrol altında tutan bir varlık akla gelir. Allah'ın varlığını ispat için çeşitli deliller ileri sürülmüştür: Bunlar, fizik, metafizik (ontolojik), ahlaki ve ilmi deliller olmak üzere çeşitli gruplara ayrılabilir. Allah'ın varlığına akıl ile nüfuz edilemez. O'na ancak inanılır. Çünkü aklı aşan ve onu yaratan bir varlığı akıl kavrayamaz ve kuşatamaz (La tüdrikuhu'l-ebsar vehuve yudriku'l-ebsar). En'âm/103. insan zihni de, O'nu bu yüzden tasavvur edemez. Allah'tan vazgeçmek ve problem olarak dahi O'nun dışında kalmak mümkün değildir. Materyalistler bile bu hususu problem edinmişlerdir. Nietsche, Nicolai Hartmann ve benzeri filozoflar, Allah'ı inkar etmek suretiyle, kendi varlıklarını tasdik edebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bunlara Sartre'ı da dahil etmek mümkündür. August Comte, insanlığı tanrılaştırarak yine bu probleme yer vermiştir. Friedrich Nielsche de insanı tanrılaştırarak, aynı şeyi menfi yönden yapmıştır. Allah'ı inkar edip, insanı âlem ve madde içinde eritmek materyalist felsefelerin işidir. Âlemi ve insanı Allah ile birleştirmek ise panteist anlayışların kârıdır. Bu ifratların hepsinden kurtulmak, Allah'ı ve yaratıcılığını, O'na teslimiyeti kabul etmekle mümkün olur. O zaman varlıklar, değerlerine göre âlemde yerlerini bulurlar.
Allah, Kur'an'ı Kerim'de kendisini doksan dokuz kadar isimle kullarına tanıtmıştır. Şimdi kısaca Esmau'l-Hüsna denilen bu isimlere göz atalım :

1. Allah : Zat ismi. Ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendisinde toplamış bulunan, Zat-ı Vacibü'l-Vücud'a delalet eden isim olup sayılan isimler içinde ism-i a'zamdır.
2. er-Rahman : Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet dileyen, sevmediğini, sevdiğini ayırdetmeyerek bütün yaratıkları sayısız nimet, boğan manasınadır.
3. er-Rahim : Pek ziyade merhamet edici verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükafatlandırıcı.
4. el-Melik : Bütün kainatın sahibi, mutlak surette hükümdarı.
5. el-Kuddus : Hatadan, gafletten, aczden ve her türlü eksiklikten çok uzak, pek temiz.
6. es-Selâm : Her çeşit arıza ve hadiselerden salim kalan, kullarını her türlü tehlikeden selamete çıkaran, cennetdeki bahtiyar kullarına selâm eden.

7. el-Mü'min :
Gönüllerde iman ışığı uyandıran, kendisine sığınanlara iman verip onları koruyan, rahatlandıran.
8. el-Müheymin :
Gözetici ve koruyucu.
9. el-Aziz : Mağlup edilmesi mümkün olmayan galip.
10. el-Cebbar : Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan.
11. el-Mütekebbir : Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
12. el-Hâlık : Her şeyin varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden.
13. el-Bâri : Eşyayı ve her şeyin aza ve cihazını birbirine uygun ve mülayim bir halde yaratan.
14. el-Musavvir : Tasvir eden, her şeye bir şekil ve hususiyet veren.
Mağfireti, gufranı, bağışlaması pek çok. Her şeye, her istediğini yapacak surette
15. el-Gaffâr
16. el-Kahhâr galip ve hakim.
17. el-Vahhâb duran.
18. er-Rezzâk ihsan eden.
19. el-Fettâh : kolaylaştıran.
20. el-Alim :
21. el-Kabıd
22. el-Bâsit
23. el-Hafıd
24. er-Râfi :
25. el-Mu'izz
26. el-Müzill
27. es-Semi

Çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayıp Yaradılmışlara faydalanacakları şeyleri : Her türlü müşkili çözen, açan, Her şeyi çok iyi bilen. Sıkan, daraltan. Açan, genişleten. Yukarıdan aşağıya indiren alçaltan. Yukarı kaldıran, yükselten. : izzet veren, ağırlayan. Zillete düşüren, hor ve hakir gören. İyi işiten.

28. el-Basir : iyi gören.
29. el-Hakem : Hükmeden, hakkı yerine getiren.
30. el-Adl : Çok adaletli.
31. el-Latif : En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemiyen, en ince şeyleri yapan, ince ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran.
32. el-Habir : Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan.
33. el-Halim : Hilmi çok. Kula hakettiği halde hemen cezasını vermeyip, geciktiren, müsaade veren.
34. el-Azim : Pek azametli.
35. el-Gafur : Mağfireti çok.
36. eş-Şekur : Kendi rızası için yapılan iyi işleri daha ziyadesi ile karşılayan.
37. el-Aliyyü : Pek yüksek.
38. el-Kebir : Pek büyük.
39. el-Hafiz : Yapılan işleri bütün tafsilatıyla tutan, her şeyi belli vaktine kadar afat ve beladan saklayan.
40. el-Mukit : Her yaratılmışın rızkını veren.
41. el-Hasib : Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin bütün tafsilat ve teferruatiyle hesabını en iyi bilen.
42. el-Celil : Celâlet ve ululuk sahibi.
43. el-Kerim : Keremi bol.
44. er-Rakib : Bütün varlık üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulunan.
45. el-Mücib : Kendine yalvaranların isteklerini veren.
46. el-Vâsi : Geniş ve müsaadekâr.
47. el-Hakîm : Buyrukları ve bütün işleri hikmetli.
48. el-Vedûd : iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren yahut sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik layık olan.
49. el-Mecîd : Şanı büyük ve yüksek.
50. el-Bâis : Ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran.
51. eş-Şehîd : Her zaman ve her yerde hâzır ve nazır
52. el-Hakk : Varlığı hiç değişmeden duran.
53. el-Vekil : İşlerini yoluyla kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyi temin eden.
54. el-Kavi : Pek güçlü.
55. el-Metin : Çok sağlam.
56. el-Veliyy : İyi kullarına dost.
57. el-Hamîd : Ancak kendisine hamd ü sena olunan, bütün varlığın diliyle biricik öğülen.
58. el-Muhsî : Bir bir her şeyin sayısını bilen.
Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk
59. el-Mübdi: baştan yaratan.
60. el-Mu'id : yaratan.
61. el-Muhyî
62. el-Mümit :
63. el-Hayy :
64. el-Kayyum
65. el-Vâcid :
66. el-Mâcid :
67. el-Vâhid :
Yaratılmışları yok ettikten sonra, tekrar
Can bağışlayan, sağlık veren Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan. Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten. : Gökleri ve her şeyi tutan.
istediğini, istediği vakit bulan. Kadr ü şanı büyük, kerem ve semahatı bol. Tek. Zatında, sıfatlarında, işlerinde,
isimlerinde, hükümlerinde asla şeriki (ortağı) veya benzeri bulunmayan.

68. es-Samed : Hacetlerin bitirilmesi, ıztıraplarm giderilmesi için tek merci.
69. el-Kâdir : İstediğini, istediği gibi yapmaya gücü yeten.
70. el-Muktedir : Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.
71. el-Mukaddim : İstediğini ileri geçiren, öne alan.
72. el-Muahhir : istediğini geri koyan, arkaya bırakan,
73. el-Evvel : Kendisinden önce bir ilk bulunmayan "İlk".
74. el-Âhir : Kendisinden sonra bir son bulunmaya "Son".
75. ez-Zâhir : Aşikâr.
76. el-Bâtın : Gizli.
77. el-Vâli : Bu muazzam kâinatı ve her an olup biten hadiseleri, tek başına tedbir ve idare eden.
78. el-Müteâ'li : Yaratılmışlar hakkında, aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce.
79. el-Berr : Kulları hakkında müsâid bulunan, iyiliği, ve bahşişi çok olan.
80. et-Tevvâb : Tevbeleri kabul edip günahları bağışlayan.
81. el-Müntakim : Suçluları, adaleti ile hak ettikleri cezaya çarptıran.
82. el-Afüvv : Afvı bol.
83. er-Rauf : Pek şefkatli, çok acıyan.
84. Malikü'l-Mülk : Mülkün ebedi sahibi, hükümdarı.
85. Zülcelali ve'l-İkrâm : Hem büyüklük sahibi, hem de fazi u kerem sahibi.
86. el-Muksit : Bütün işlerini denk ve birbirine uygun ve yerli yerinde yapan.
87. el-Câmi : İstediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan.
88. el-Ganiyy : Çok zengin ve her şeyden müstağni, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan.
89. el-Muğni : İstediğini zengin eden.
90. el-Mâni : Bir şeyin meydana gelmesine müsaade etmeyen.
91. ed-Dârr : Elem ve zarar verici şeyler yaratan.
92. en-Nâfi : Hayır ve menfaat verici şeyler yaratan.
93. en-Nur : Âlemleri nurlandıran, islediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran.
94. el-Hâdi : Hidayeti yaratan, istediği kulunu hayırlı ve karlı yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
95. el-Bedi : Örneksiz, misalsiz, acaib ve hayret verici âlemleri icad eden.
96. el-Bâki : Varlığının sonu olmayan.
97. el-Vâris : Servetlerin geçici sahipleri, elleri boş olarak yokluğa döndükten sonra, varlığı devam eden servetlerin hakiki sahibi.
98. er-Reşîd : Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp dosdoğru ve bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran.
99. es-Sabûr : Çok sabırlı.
Allahü Teala'nın bu güzel isimleri, çeşitli kaynaklara göre daha çoktur. Biz burada sadece Allah'ın Kur'an-ı Kerim'inde bildirdiklerini zikrettik. Süleyman Cezulî'nin Delâil-i Hayrat adlı eserinde bu sayının yüz bir olduğunu görürüz.
Dikkat edilirse, Allah'ın bu isimlerinin bir kısmının insanda sınırlı halde, sıfat olarak bulunduğu görülür: Görmek, işitmek, sabırlı olmak, zarar vermek, faydalı olmak, affetmek, şefkatli olmak, vs. gibi. Yine bir kısım isimler vardır ki bunlar yaratıklarda bulunmaz. Öncesi olmamak, yeniden diriltmek, vs. gibi.
Bazı hadis-i şeriflerde, Allah'ın doksan dokuz ismini ezberleyip her gün okuyanın cennete gireceği müjdelenmektedir. Yine, çeşitli Kur'an ayetlerinde Allah, kendisine bu güzel isimlerle dua edilmesini tavsiye etmektedir.
Allah kelimesinin üzerinde etimolojik açıdan bir hayli tartışmalar vuku bulmuştur. Bunlardan en dikkati çekeni, Allah kelimesinin dünya üzerindeki hiç bir lisanda bulunmadığı, bu nedenle, Allah kelimesinin Allahça olduğudur. Bir başka dikkat çeken açıklama da şudur : Allah kelimesi ve-le-he'den türemiştir. Bu kelime de, dişi devenin yavrusuna duyduğu aşırı sevgi ve şefkati ifade eder. Burada, şu husus antr-parantez olarak kaydedilir: Deve, hayvanlar içinde yavrusuna en fazla şefkat besleyen bir hayvandır. Bu, yavrusuna zarar vereni öldürecek derecede aşırı bir sevgidir. İşte Allah kelimesi, bu sevgi ve şefkatten türemiştir.

ALEVÎ:Arapça, Hz. Ali isminin nisbesidir, Hz. Ali'ye mensup olanlar demektir. Hz. Muhammed (s) 'den sonra Hz. Ali'yi imam olarak tanıyanlar. Sufiyyeye göre, her tarikat, ashabtan birine bağlanır. Maksiler ve Mevleviler Hz. Ebu Bekir (r)'e Anadoludaki diğer tarikatlar da Hz Ali (r)'ye bağlanır. Hz. Ebu Bekir (r)'e silsile olarak dayanan tarikatlar zikri gizli, Hz. Ali (r)'ye dayananlar da açık olarak çekerler. Bektaşîler, Hulefa-i Raşidinden ilk üçünü kabul etmedikleri için tarikatlarını sadece Hz. Ali'ye bağlarlar. Bu şekilde silsileler "alevi" ve "sıddıki" diye ikiye ayrılır.
Bu kelime, aynı zamanda Hz. Ali (r) neslinden gelenler için de kullanılır. Yani Hz. Ali ve Hz. Fatıma neslinden gelenler hakkında bu isim kullanılmıştır. Bu gibilere genel manada "seyyid" (galat kullanılışı ile seyda) dendiği gibi, Hz. Hasan neslinden gelenlere "şerif" Hz. Hüseyin neslinden gelenlere de "seyyid" denilmiştir. Bir kimse aynı zamanda hem Haseni, hem de Hüseyni, yani hem seyyid, hem de şerif olabilir. Nakşî geleneğine mensup ünlü kelamcı bilim adamı, Seyyid Şerif Cürcanî bu gruba dahildir. Bu gibilere fıkhen, sadaka ve zekat vermek yasak olduğu gibi, onların kabul etmeleri de haramdır. Osmanlı Devleti'nde, seyyid ve şeriflere maddi destek olmak üzere, "nakibu'l-eşraflık" müessesesi kurulmasının altında yatan espirilerden biri de budur.
Şem-i bezm-i Hasaneyn'em, aleviyem, alevî
Yakar a 'dayı benim şu'le-i ahım alevi.
Fazıl Paşa (öl. 1882)

ALEVİYYE:
Derkaviyye tarikatının Cezayir'de yayılma kaydetmiş kolu.

ALEVİYYE:
Sun'i bir bağlantı ile dördüncü halife Hz. Ali'ye dayandırılan bir tarikat.

ALEVÎ TACI:
Bektaşîlerin başlarına giydikleri on iki dilimli (terk) taç. Bir adı da "fahir" olan bu taç, beyaz yünden yapılır. Babalar, fazladan olmak üzere, bunun üstüne beyaz yünden mamul bir sarık sararlar.

ALIN:
Türkçe. Tasavvuf edebiyatında vahdet (birlik) sembolü. Bazı tarikatlarda, dervişin sülük çıkarırken geçirdiği zikirmakamlarından birisi. Sâlik bu makamda, iki kaşı arasındaki nefs-i natıka noktasında ve saçların alına bitiştiği yerde (cesed) zikir çeker. Bu nefy-i isbat'tan önce gelir.

ÂL-İ ABA:
Arapça. Aba (kaftan, cübbe) ailesi demektir. Rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber (s) üzerinde aba bulunurken, yanına gelen Hz. Ali'yi, kızı Hz. Fatıma'yı, torunları Hasan ve Hüseyin'i bu abanın altında toplar. Bu şekilde, Hz. Peygamber (s)'in yakınlarını belirleyen bir ifade olmak üzere, adı zikredilen kişiler "âl-i aba" terimiyle anılmışlardır. Sayıları: Hz. Peygamber (s), Hz. Ali, Hz Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatıma olmak üzere beş kişiden müteşekkil olduğu için bir elin beş parmağına benzetilerek "pençe-i âl-i aba" yahut "penç ten-i âl-i aba" gibi isimlerle de anılmışlardır.

ALİ SIRRI:
Arapça. Buna "arı sırrı" da denir. Aleviler ve tasavvuf ehli arasında kullanılan bu terim, arının kovan kurması, bal yapması ve yaşayışı bakımından, insanı hayrette bırakan bir düzene uyması dolayısıyla söylenmiştir. Arının sırrına nasıl akıl ermezse, Hz. Ali'nin sırrına da akıl ermez anlamında söylenir.

ALİYE:
Halvetiyye tarikatının kollarından biri. Ahmed b. Aliyyü'l-Harinî tarafından kurulmuştur.

ALLAH DERDİNİ ARTIRSIN :
Sufilere göre, dert, gerçek aşktır. Dert, gerçeğe ulaşma derdidir. Bu bakımdan herhangi bir can, bilhassa tarikata yeni intisab eden bir kişi bazı hallere maruz kalır, cezbelere uğrar, yanar, yıkılırsa başındaki maneviyat öğretmeni veya duası makbul büyüklerden birisi ona "Allah derdini artırsın" diye dua eder. Yunus Emre'nin Dertli Dolab'ındaki inleyiş ifadeleri, aynı dertten zuhur etmiştir. Kısaca bu söz, dıştan bakıldığında ilenme (beddua) gibi görünüyorsa da, hakikatta hayır duadır.

ALLAH FEYZİNİ ARTIRSIN :
Bu da, aynı manaya gelen bir ifadedir. Hayır dualardandır.

ALLAH DEYİP DÖNERİZ, ALLAH DEYİP DURURUZ:
Bu ifadelerin dayandığı olay şöyle nakledilir : Bir gün Bektaşî, Mevlevî'ye sormuş :
Ne der de dönersiniz? Mevlevî de;
Allah deyip döneriz, demiş. Bektaşî bu sözü duyunca şu karşılığı vermiş :
Biz de Allah deyip dururuz.
Bu anlatıma bakılırsa Mevlevî telvinde ve gaybettedir. Bektaşî ise temkinde, sahv ve huzur halindedir. Sufiyye yolu için, her ikisi de sahihtir.

ALLAH DİYEN MAHRUM KALMAZ :
Bu atasözünde, dil ile Allah diyen değil, can ve gönülle (tefekkürle) kendi varlığını unutacak derecede Allah'ı ananın, mahrum kalmayacağı bildirilmiştir. Burada mahrum kalmazdan kasıt, Allah'ı anan kişinin, sonunda O'na kavuşmasıdır. Şüphesiz bu dünyada, Allah'ı hayatının her anına tefekkür halinde hakim kılanlar (ihsan mertebesi), öbür dünyada. O'nu cennette görecekler, veya bir başka tabirle O'na kavuşacaklardır (lika).
Tevhidi eden deli olmaz, Allah diyen mahrum kalmaz, Her seher açılır, solmaz Bahara erer gülümüz.
Muhyî (Ö. 1611)

ALLAH EYVALLAH :
Sufiler arasında ortak olan, fakat daha çok Bektaşîlerle Mevleviler tarafından kullanılan bu deyim, muhatabı tatmin etmek için kullanılır ve yemin mahiyetini taşır. "Allah, Eyvallah bu böyledir" gibi. Eyvallah, iki ayrı kelimenin birleşmesinden oluşmuş birleşik bir ifadedir. Birinci kelime "ey" yahut "iy" lügatta "evet" manasına gelir. İkinci kelime de "vallahi" dir. Bu kelime de "Allah'a yemin ederim ki..." demektir. Bu durumda "eyvallah" mürekkep ifadesi, "evet, Allah'a yemin ederim ki..." manasına gelmektedir.

ALLAH KÂFİ:
Arapça, Allah yeter anlamında bir ifade. Hasbünallü ve ni'mel-Vekil (O, bize yeter, O ne güzel bir vekildir.) sözü de bu manadadır.

ALLAH KERİM YERİ :
Eski Türk kahvelerinde, fakirlerin para vermeden oturup yattıkları yer ve sayvan hakkında kullanılan bir tabirdir.

ALLAH NAMERDE, MERDE, HİÇBİR FERDE MUHTAÇ ETMESİN :
"Namerde" yani gerçek anlamıyla adam olmayana ; "merde" yani adam olana : "hiç bir ferde" yani hiç bir kişiye muhtaç etmesin demektir. Bektaşilerin "Büyük Gülbank" denen ve ayin-i cemlerin sonunda, baba tarafından okunan gülbanklarında geçer. Bu atasözünün espirisi, Kur'an-ı Kerim'deki "Siz Allah'a muhtaçsınız : Entümül-fukarau ilallah" (Fatır/15) ayetinde bulunmaktadır. Muhtaç olunacak tek varlık Allah'tır. Sadece O'na muhtaç olan hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Buna, ihtiyaçsızlık manasına gelen "gınaya erme" de denir. Bu gibi kişiler, hakiki hürlerdir. Kendi nefislerine bile muhtaç değillerdir. Boyunları sadece Allah'a eğiktir. Allah'tan gayri kimseye ihtiyaçları yoktur.

ALP ERENLER:
Kahraman savaşçı dervişler zümresi. Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna tesadüf eden dönemde bu derviş zümreleri, çok yararlı hizmetler yapmıştır.

ALTMIŞ ALTIYA
BAĞLAMAK
: "Allah" lafzının ebced hesabıyla rakam olarak toplamı, altmış altıdır.
Elif : 1, Lam : 30, Lam : 30, He : 5 =66.
Altmış altıya bağlamak; bir işi düzüp koşarak sonunu emniyetle beklemek anl***** gelir. "O, işini altmış altıya bağladı", yani işini çok güzel ayarladı, düzenledi, her türlü tedbiri aldı, şu anda, aldığı tedbir sonucu başarıyı beklemektedir, demektir. Bir de "Onun işi altmış altıya kaldı, altmış altıya bağlandı" tarzında söylenir ki, bu takdirde " O işten hayır yok ya, belki Allah onarır, düzeltir" demek olur. Bu, ilk ifadenin tam zıddıdır. İslam ülkelerinin bayraklarındaki "Hilal" de, 66 değerindedir.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
ÂLUN: Arapça yüksek seviyede olanlar demektir. Nurdan yaratılmış melekler, Hz. Adem'e secde ile emrolunmayan melekler bunlardır. Bu tabir Şad suresi 75. ayette geçer. Muheyyemûn melekleri de aynı durumdadır.

ÂMÂ: Arapça. Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve körlüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı, zahir ehli için kullanılır. Ehadiyyet mânâsına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kullananlar da olmuştur. Bu takdirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim Çili, el-İnsanü'l-Ka-mil'de "kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmaktan yüce olan mertebeye, âmâ derler ki bu zât-ı mahzdır" der. Bir rivayete göre, sahabe-i kiramdan, Zeynü'l-Ukayli, Resulullah (s)'a "Rabbimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?" diye sorar. O da şu cevabı verir : "Altı ve üstünde hava olmayan âmâda idi".

AMAN DİYENE KILIÇ ÇEKİLMEZ : Araplarda bir kabilenin emanına düşen kişi canını kurtarabilmek maksadıyla o kabileye veya o kabileden şerefli birine sığınır da kabul görürse, o kabile onu mutlaka korur, peşinden gelen düşmana vermezdi. Eski Araplarca, bu bir namus meselesiydi. Bu adet başka milletlerde de vardı. Hatta, halen siyasi mültecilerin, sığındıkları devlet tarafından korunmaları bir gelenek olarak sürmektedir. Tasavvufta da, kusurunu bilip itiraf ederek amana düşen kişi, suçu, İslam'a göre bir cezayı gerektirirse, o cezayı görür, sonra bağışlanır ve yine kardeş tanınır. Hatta o kusuru bir daha yüzüne vurulmaz. İslam'a göre ceza gerektirmeyen bir kusur ise ve amana düşerse yine bağışlanır. Halk dilinde bu, "amanı bilir misin?", "amana düşmek" deyimlerini meydana getirdiği gibi, tasavvuf erbabı arasında da "aman dileyene kılıç çekilmez" atasözünün doğmasına sebep olmuştur.

AMELİ BOYNUNA, SEMERİ SIRTINA : Islah olmasından, yola gelmesinden ümit kesilen kişi, tarikatta "yolsuz" ve "düşkün" kabul edilir ve hakkında bu söz söylenir. Tasavvuf ehli olmayanlar arasında da söylenen bu söz, kimin hakkında söyleniyorsa, o kişinin insanlıktan bir nasibi olmadığını ifade eder.

AMMARİYE: Kadiriyye Tarikatı'nın bir koludur. Cezayir ve Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerinde yaygındır.

AMME: Arapça, Cumhur, halk, ahali demektir. Dış şekilleriyle şeriata bağlı olan genel çoğunluk.

AMUDİYYE: Medyeniyye Tarikatı'nm bir koludur. Ebu isa Şad b. İsa tarafından kurulmuştur.
ÂN: Zamanın taksim edilemeyen en küçük parçası demektir. Sufilere göre mevhum ve mücerret bir mefhumdur. Cenab-ı Hakk'ın zuhurundan dolayı anlaşılır. Ancak bu, zaman ve mekan kavramının dışındadır. Çünkü O, zamandan münezzehtir. Vahdetin sırrına tam olarak ulaşan sufiler "an-ı daim"i yaşarlar. Onlar İbnü'l-vakttir, yani vakti en iyi şekilde, Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirirler.

ANA-BACI : Mürşidin eşine, Bektaşilik'de "ana-bacı" denir.

ANÂSIR-I ÇEHÂRGÂNE: Nefsin dört mertebesi, toprak, hava, su ve ateşle temsil edilir.
N.Emmare = Ateş N. Levvame = Hava N. Mülhime = Su N. Mutmaine = Toprak

ANKA: Halk arasında, ismi olup, cismi bulunmayan mitolojik bir kuşa verilen isimdir. Misli az bulunan şeyler hakkında da kullanılır. Mutasavvıflar bunu, vücutta taayyünü olmayan, yalnız zihinde suret bulan heyula diye tarif ederler. Eski edebiyatta da, kanaat sahihlerine kinaye olarak "anka meşreb" "anka tabiat" denilirdi. Fuzuli'nin şu beyti bu anlamdadır :
Cife-i dünya değil herkes gibi matlubumuz Bir bölük ankalarız kaf-ı kanaat bekleriz.

ARABİYYE: Ömer b. Muhammed el-Arabi tarafından kurulmuş bir tasavvuf okulu.

A'RAF: Arapça. Tepeler demektir. Günah ve sevabı eşit olan kişiler, ne cennete ne de cehenneme giderler. A'raf denen yerde dururlar. Cennetle cehennem arasındaki bir yer. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla tecelli etmesi durumunda, seyretme yeri.

ARAİS-İ HAK: Arapça Hakk'ın gelinleri anl*****dır. Allah, çok sevdiği velilerini kıskandığı için halka açıklamaz. Gerdek gecesi, gelini damatdan başkası göremediği gibi bu velileri, ilâhî haremde Hak'dan başkası görmez.

ARAK-ÇİN: Arak, Arapça'da ter; "cin" Farsça'da toplayan demektir. Kavuğun veya fesin altına teri toplaması için giyilen takkedir. Buna Arapça'da Arakiyye denmektedir.

ARAKİYYE: Kavuğun veya fesin altında, ter toplanması için giyilen takkedir. Zamanla dervişlerin giydiği takkeye özel isim olmuştur.

ARBEDE: Arapça. Bed (kötü) huyluk etmek demektir. Cezbeli dervişlerin, hal galebesi durumunda Hak ile olan tartışmaları.

ARIZ (AVARIZ): Arapça. İlişen demektir. Tabii olmayan, sonradan gelen, kalbe ve ruha musallat olup, Hakk'a ulaşmaya engel teşkil eden nefsani arzu ve istekler, vesveseler.

ARİF: Arapça, irfan sahibi anlamındadır. Allah'ı gerçek yönüyle bilen kişi. Âlim gibi bilen manasına gelirse de ondan farklıdır. Âlim, ilmi bir tahsil ve çalışma sonucu elde eder. Arif ise, irfana, ilham ve hal ile ulaşır. Cenab-ı Hakk'ı keşf ve müşahade yoluyla bilen kişi. Bu bakımdan ümmi bir insana da arif denilir, ancak âlim denemez. Arifler için, ehl-i yakin, ehl-i din, veli, kutb ve genel olarak "arif-i billah" tabiri kullanılır.

A'REF Bİ'L-MESNEVİLİK CİHETİ: Mevlevîlik terimlerindendir.
Mesnevi-hanlık verilecek kişilerin, imtihan sonucunda ehil oldukları belirlenince Evkafa teklif edilmesi demektir, ilk kez III. Selim zamanında Galata Mevlevi-hanesi şeyhi Şeyh Galib'e verilen bir unvandır. Buna "Alem bi'l-Mesnevi" de denilir. Bu unvan, bir ara unutulmuş ancak Üsküdar Mevlevihânesi şeyhi Ahmet Remzi Efendi tarafından tekrar canlandırılmış ve Galata Mevlevihânesi şeyhi Ahmed Celaleddin Efendi bu göreve getirilmiştir.

ARSLANLI ÇEŞME : Hacı Bektaş ilçesinde, Hacı Bektaş-ı Veli külliyesinde avlunun sağında bulunan çeşme. Bu çeşmede su, arslan heykelinin ağzından akmaktadır ki, Bektaşilere göre zemzem olarak kabul edilir.

ARŞ: Arapça bir kelime olan "arş" m kelime anlamı, taht, çardak tavan ve kubbe demektir, islamî olarak; terim, Allah (c.c)'ın kudret ve azametinin tecellisinden kinaye olarak, dokuzuncu kat semada bulunduğu tasavvur olunan taht'dır. Bu bakımdan asıl anlamını ancak Allah'ın bildiği bir şeydir. Kainattaki bütün varlığı kuşatan bir cisim olup, yüksekliğinden dolayı bu ismi almıştır. Müfessirlerin izahına göre, Allah (c.c) önce Arş'ı yaratmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bir çok ayette Allah (c.c) Arş'ı istila etti yani Arş'a hükmetti şeklinde geçmektedir. Bkz. msl: Tâha/5. Tasavvufta ise Arş, gönül demektir.

ARTSIN EKSİLMESİN, TAŞSIN DÖKÜLMESİN : Bektaşî ve Mevlevî tarikatı terimlerindendir. Mevlevîlerin ayinde, Bektaşîlerin ise yemekte yaptıkları dualardandır.

ARUSİYYE: Kadiriyye Tarikatı'nın Trablus-garb'ta tesis edilen koludur.

ARZ: Arapça yer yüzü anlamındadır. Arz yaratık, yaratıktaki süs ise Hak'dır. Hakk'ın sıfatı sema, halkın sıfatı arzdır.

ASA: Arapça, değnek, baston anlamındadır. Hz. Musa (a.s)'ya mucize olarak bir "asa" verilmişti. Bu asa, Mısır sihirbazlarının hazırladığı bütün sihirleri yutan bir yılan haline dönüşmüştü. (Ta-Ha/18, Nemi/10, Kasas/31). Asa taşımak Peygamberimizin de sünnetidir. Hz. Peygamber "asa" taşır, sahrada namaz kılacağında bunu sütre olarak kullanırdı. Bu sünnete uygun olarak, tarikat şeyhleri ve bazı müslümanlar da "asa" kullanırlar. Bazı tarikatlarda post-nişin olan şeyh, halifesine bir emanet olarak, "asa" da verirdi. Hatta halk arasında, kırk yaşını geçtiği halde "asa" kullanmayan asi olmuştur, şeklinde bir hikaye bile vardır. Edebiyatta ise sevgilinin saçı bazen asaya benzetilir. Yine, sihir, yılan, Musa, saç, derviş, hırka kelimeleri edebiyatta mecaz olarak kullanılmaktadır.

ASAKİR-İ HAK: Arapça Hakk'ın ordusu, ilâhî, ruhanî askerler demektir. Cundullah aynı manadadır. Kuş, yağmur, zelzele gibi tabii olaylar ve varlıklar Hakk'ın askerleridir.

ASHAB: Arapça, arkadaşlar demektir. Ancak özellikle Hz. Peygamber'i görüp, İslam'a inanmış ve O'nu teyid etmiş, müslüman olarak ölmüş kişilere denir. Hz. Peygamber ashab hakkında "Benim ashabımın her biri yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete ulaşırsınız" buyurmuştur.

ASHAB-I SUFFE: Hz. Peygamber (s)'in Medine'deki mescidinin sofasında ikamet eden fakir sahabiler. Bunlar Tasavvuf yolunun ilk temsilcileri olarak görülür. Hz. Ebu Hureyre, Hz.Selman-ı Farisi, Hz. Bilal-i Habeşi bu gruptandır.

ASİTANE: Farsça, eşik, dergah, büyük tekke, başşehir anlamındadır. Ayrıca tarikat pirinin kaldığı tekke veya medfun olduğu yer Mevlevî tarikatı'nda ve çile çıkarılan büyük tekkelere de bu isim verilir. Tasavvuf! edebiyatta ise, şeyhin kapısıdır ki oradan himmet umulur.

ASL: Arapça kök anlamındadır. Hidayet herşeyin aslıdır. Dinin esaslarına asi denir ki bunlar tevhid, ma'rifet, iman, yakin ve sıdk'dır. Bunlardan türeyen hal, makam, amel ve taatlere de, fer denir.

ASSÂLİYYE: Şam'lı Ahmed b. Ali EI-Harirî EI-Assalî (Ö./1639) tarafından tesis edilmiş bir tarikat'dır. Halvetiyye'nin Cemâliyye koluna bağlı bir şubedir.

AŞÇIBAŞI POSTU : Bektaşî tarikatında bir makamdır.

AŞEVİ: Hacı Bektaş Tekkesi'ndeki makamlardan biri. Burada her on Muharrem'de aşure pişirilir.

ÂŞIK: Arapça, seven demektir. Çok fazla seveni ifade eder.
Ey âşık-ı sadıklar gelin Allah (c.c) diyelim.
Bezm-i Hakk'a layıklar gelin Allah diyelim.
Yunus Emre

ÂŞIKIYYE: Rafiziliğe mensub bir tarikatın adı.

ÂŞİNÂ: Farsça, bildik, tanıdık demektir. Hakikat şarabını içerek ruhî zevke ermiş Hakk'ı tanımış kişi.
Kat eyle aşinalığım ondan ki gayrdır
Ancak öz aşinaların et aşina bana.
Fuzuli

AŞK: Arapça, aşırı derecedeki sevgi. Bu da maddi ve manevi şekillerde olur. Bir kadın gözününde bulundurularak zevki ve cinsi cazibe ön planda tutulmak suretiyle oluşan aşk maddidir. Bunun platonik, hayali olanı da vardır (Platonik). Şairlerin aşkı böyledir. Bu aşk genelde mecazidir. Hakiki aşk ise, Allah aşkıdır. Cenab-ı Hak bir kudsi hadiste, "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım" buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah'ı bilmek, tanımak ancak aşk ile olur. Allah'ı gerçekten seven kişi O'nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Yaratandan ötürü yaratılanı sever. Bu aşk güzele değil, güzelliğedir. Herkesi, herşeyi sevmektir. Varlıklarda tezahür eden Allah'ın sanatını, kudretini, rahmetini, lutfunu ibretle temaşa etmektir. Bu aşka bazen "mecazi aşk"la da ulaşılır. Bundan dolayı "mecazi aşk, gerçek aşkın köprüsüdür" denilmiştir. Gerçek aşka ulaşmak da ilimle olmaz. Nitekim Fuzuli bunu şu beytiyle çok güzel anlatmaktadır :
Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kil u kal imiş ancak. Bazı yazarlar aşkı şiddetine göre şu şekilde sıralarlar:
1. İrade 2. Muhabbet 3. Hevâ 4. Sakabe 5. Tebettül 6. Alaka 7. Vüluğ 8. Kelef 9. Şağaf 10. Aşk 11. Ülfet 12. Garava 13. Hullet 14. Teyemmüm 15. Valeh 16. Tedellüh 17. Velâ

AŞK OLSUN: Bazı tarikatlarda özellikle Mevlevî ve Bektaşîlerde selamlaşma. Hoş geldin, afiyet olsun yerine kullanılırdı. Buna "eyvallah" veya "aşkın cemal olsun" diye cevap verilirdi. Bunu işiten dilerse "cemalin nur olsun" derdi. Nihayet muhatab da bunu "Nurun âlâ nur olsun" şeklinde karşılardı. Bu ifade aşk ve vecdin artmasını istemek için kullanılırdı.

AŞK VERMEK, AŞK ALMAK : Hoş geldin, diyene hoş bulduk demektir. Veya bir şey içene "aşk olsun" denildiğinde, onun da "eyvallah" diye cevap vermesidir.

AŞK-U NİYAZ: Mevleviler, "nasılsınız?" diyenlere "aşk-u niyaz ederiz" diye cevap verirlerdi.

AŞURİYYE: Burhaneddin ibrahim ed-Desukî'nin 1287'de kurmuş olduğu Desukiyye Tarikatı'nın bir kolu olup Seyyid Aşur el-Mağribî'ye dayandırılmaktadır.

AŞURA: Arabi aylardan Muharrem'in onuncu günü. Bu günde, Hz. Hüseyin hicri 61/680'de Kerbela'da şehid edilmiştir. Ayrıca rivayete göre, Hz. Nuh'un gemisi bu gün karaya oturmuş bunun üzerine Hz. Nuh da şükür olarak gemide bulunan hububatı karıştırarak bir tatlı yapmıştır. Bunların dışında da on Muharrem'de gerçekleştiği kaydedilen daha bir çok olay anlatılmaktadır. Muharrem'in 9-10. veya 10-11. günleri oruç tutmak sünnettir.

ATAŞ: Arapça, susuzluk demektir. Aşıktaki hasret boyutunun derinlik kazanması.

ATA: Baba. Yeseviyye ve Nakşilik Tarikatı'nda mürşid demektir. Hakim Ata, Halil Ata, Mansur Ata gibi.

ATEŞ : Aşk sıcaklığı.

ATEŞ-BÂZ : Mevlevî Tarikatı'nda mutfak
demektir.

ATEŞ-BÂZ-I VELİ: Ateş-baz, Farsça'da "ateşle oynayan" demektir. Mevlevî Tarikatında, Muhammed Bahaeddin ve oğlu Mevlana'ya hizmet eden Muhammed Hâdim'in lakabı. Tekkede, mutfakta görevliydi. Yemek yaparken, devamlı
ateşin önünde bulunduğundan bu şekilde isimlendirilmiştir. (684/1285)' de vefat etmiştir. Türbesi Meram yolu üzerindedir.

ATEŞ-BÂZ-I VELİ: OCAĞI Mevlevi tekkesinde, lokma pişirilen ocağın bulunduğu mutfak.

ATEŞ-BÂZ-I VELİ: MAKAMI Mevlevi tekkesinde, dervişlerin terbiyesi için ayrılan odada bulunan, beyaz posta, Ateş-bâzı Veli Makamı denirken, kırmızı posta da, Sultan Veled Makamı denirdi. Tahirü'l-Mevlevî'nin "ettim Ateş-bâz-ı Mevlana'ya vakf-ı can ü ten" şeklindeki ifadesi, Mevleviliğe ikrar vererek, çileye soyunmak demektir.

ATEŞ-GEDE:Farsça, ateş yanan yere denir. Mecusîler ateşi kutsal kabul ederler, onu söndürmezlerdi. Hak aşıklarının kalbindeki ateş de, aynı şekilde hiç sönmeden yanar.

AT EVİ: Hacı Bektaş Tekkesi'nde bulunan mekanlardan biri. Burada bulunanlar, tekkenin ve misafirlerin atlarına bakarlardı.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
ATILAN OK GERİ DÖNMEZ: Bir Allah dostu beddua etti mi o bir ok gibi hedefini bulur. Artık onu durdurmak mümkün değildir. Bu oka, yani manevi darbeye "bâtın oku, bâtın kılıcı" da denir.

ATVAR-I DİL: Arapça-Farsça. Gönül mertebeleri demektir. Gönlün mertebeleri yedidir.
1- Sadr : İslam cevherinin madeni
2- Kalb : İman cevherinin madeni, akıl nurunun bulunduğu yer.
3- Şeğaf : Kalb zarı demektir. Mahlukata duyulan sevgi bunun ötesine geçemez.
4- Fuâd : Müşahede ve rü'yet cevherinin madeni ve yeri.
5- Habbetü'l-kalb : Kalbin içi. Burada Allah sevgisinden başka şeye yer yoktur.
6- Süveyd : Gaybı mükaşefe, ledün ilmi, hikmet menbaı ve İlâhî sırlar hazinesi, isimlerin ilmi. Burada meleklerin bile mahrum oldukları çeşitli keşfî ilimler vardır.
7- Muhcetu'l-Kalb : Kalbin içinin içi. İlâhî sıfatların madeni ve zuhur yeri. Gaybu'l-gayb burada ortaya çıkar. Hiç bir kalp hastalığı buraya giremez, onun için burası temizdir.

AVAM: Arapça, halk, cumhur demektir. İlim ve marifet ehli olmayan, derece bakımından düşük kimseler hakkında kullanılan terim. Her ne kadar, soylu soplu da, olsa tasavvufî olgunluk eğitiminden geçmemiş nefsinin hastalıklarını iyileştirmemiş kişiler avam sayılır.

AVAİK: Arapça, engeller demektir. Ruhun Allah'a kavuşmasına engel olan her şey.

AVARIZ: Arapça, ilintiler demektir. Tasavvufa girmiş kişinin salikin önüne çıkıp, Hakk'a giden yolda, kendisini alıkoyan manevî engeller.

AVAİD: Arapça, adetler, alışkanlıklar demektir. Toplumun benimsediği kurallar. Kişiler bu kurallar uğruna, hak bildikleri şeylere uymakta zorlanırlar.

AVALİM-İ ERBA'A: Arapça dört âlem: Âlem-i Lahût, Âlem-i "İvlelekut, Âlem-i Ceberut, Âlem-i Mülk (Veya Âlem-i Nasût).

AVALİM-İ HAMSE: Arapça, beş âlem demektir. Onlar da şunlardır.
1- Mutlak gayb âlemi
2- Ruhlar âlemi
3- Misal âlemi
4- Cisimler âlemi
5- Mertebe-i Cami'a.
Bu âlemler şu şekilde sıralanır:
1- Âlem-i ilm
2- Âlem-i Ceberut. Bu da ikidir, a) Âlem-i Ceberût-i âlâ b) Âlem-i Ceberût-ı esfel
3- Âlem-i Melekût
4- Âlem-i halk. Ceberut ikiye ayrılınca bu âlemler beş olur.

AVALİM-İ KÜLLİYE: Arapça, külli âlemler demektir. Buna akl-ı küll, akl-ı evvel, rıefs-i külliye ve insan-ı kamil de denir.

AVALİM-İ LÜBS: Arapça, giyme (veya karışık olan) âlemler anlamındadır. Ehadiyyet hazretinden inen ve onun aşağısında bulunan mertebelerin tümüne avalim-i lübs denir.

AVALİM-SEB'A: Arapça, yedi âlem demektir. Halvetilik'de yedi âlem kabul edilir.
1- Âlem-i Şehadet
2- Âlem-i Misal
3- Âlem-i Ervah
4- Âlem-İ Ceberut
5- Âlem-i Lahût
6- Âlem-i Nasût
7- Âlem-i Hakikat.
AYAKÇI : Mevlevîlerde, tarikata ilk giren dervişin bulunduğu merhale.

AYAK MÜHÜRLEMEK : Bazı tasavvuf okullarında bu tabir şöyle açıklanır : Şeyhin huzuruna gelen müridin, sol elini sağ omuzuna, sağ elini de sol omuzuna sağ ayağının baş parmağını sol ayak baş parmağı üzerine koyarak hürmet ve saygı ifade eder bir vaziyette durmasıdır. Bu hareketin manası, müridin şeyhine: Elim, ayağım yok, baş eğik, şeyhime teslim olmuşum, demesidir.

AYAK TÜRABI : Türab Arapça'da toprağı ifade eder. Mütevazi, sessiz, mahviyyet sahibi demektir.

AYAKKABI ÇEVİRMEK : Tekke adabında, misafirlerin ayakkabıları, çevrilmeden çıkardıkları istikamette bırakılırdı. Bu, kişinin tekkeden çıkarken şeyhe arkasını dönmemesi içindir. Şayet ayakkabı çevirilirse bunun anlamı, git bir daha gelme, demekti.

AYAN : Arapça, göz, pınar anl***** gelen "ayn" kelimesinin çoğuludur. Eşyanın İlâhî ilimdeki suretidir.

AYAN-I SABİTE: Arapça, değişmez aynlar, özler demektir. Varlıkların Allah (c.c)'ın ilminde sabit olan ezelî hakikatları. Varlık âlemine çıkmadan önce, bunlar hakkındaki ilmi.

AYDERUSİYYE: XV. asırda yaşamış olan Ebubekir el-Aydarus (ö. 1503)'a dayandırılan bir tarikat. Kübreviye'nin Yemen'deki koludur.

ÂYET: Arapça'da burhan, alamet, nişan eser demektir. Kur'an-ı Kerim'in her bir cümlesi. Tasavvufta ise, birbirinden farklı gibi görünen şeylerin hakikat gözüyle bir ve bütün olarak görünmesidir. Çünkü bir anlamda, ayetler Allah'ın sıfatları olmakla beraber, zatının aynıdırlar.

ÂYİN: Farsça'da tören, merasim, usul demektir. Usul ve ibadet tarzı. Zikir ve sema esnasında okunmak ve mutribde çalınmak üzere, muhtelif makamlarda bestelenen manzumedir. Ferahfeza, dügah ve rast âyini diye kısımlara ayrılmıştır. Bu anlamda âyin okuyanlara, âyin-hân denir. Mevlevihanelerde, tekkelerin kapatılmasına kadar, sema sırasında âyin-hânlarca okunan, ancak bestekarları unutulmuş ilahilere de âyin-i kadîm denilirdi.
Bektaşîlerin dem olmak, gülbank çekmek, nefesler okumak şekliyle yaptıkları âyine ise, âyin-i cem denir.

ÂYİN-İ EHLULLAH: Ehlullah'ın merasimi anlamında Farsça ve Arapça kelimelerden oluşmuş bir terkib. Şeyh ve halifesi tarafından yönetilen, müridlerin katılımı ile yapılan tarikat merasimleri. Bu terkib evliyanın ibadeti, adeti, ahlakı, meşreb ve zihniyeti için de kullanılır.
Zikir merasimlerine, Mevleviler, sema veya mukabele; Celvetiler nısf-ı kıyam, Halvetiler darb-ı esma; Şazililer hadra; Kadiriler devran, Rifailer ve Sadiier zikr-i kıyam; Nakşbendiler hatm-i hacegan derler.

AYNA-AYİNE : insan-ı kamilin kalbine, ayna denir.

AYN: Arapça, pınar, göz vs. gibi anlamları taşıyan bir kelime. Araz olmayan. Kendi kendine var olan. Varlığı kendinden olan.

AYNÜ'L-CEM GÜLBANGI : Mevlevî tarikatında şeyh ve dervişlerle, muhiblerin, âyin okunurken, kalkıp kol açmaksızın sema etmeleri.

AYNE'L-YAKİN: Arapça, yakini görmeyi ifade eder. Gözle görmek yoluyla ulaşılan ilim.

AYNU'L-ÂLEM: Arapça, âlemin gözü demektir. İnsan-ı kamil anlamındadır.

AYŞ: Arapça, yaşamak demektir. Hak ile üns halinde olmaktan duyulan haz.

AYYAR: Arapça, sözlük anlamı, atılgan gözü pek yılmayan, fedakar demektir. Abbasiler'de fedai bölüğüne denilirdi. Ayrıca fütüvvet teşkilatının seyfî, kılıçlı kısmıdır.

ÂZÂD: Farsça özgür demektir. Dünya ve dünya ile ilgili bütün bağlardan kurtulup, manevi hürriyete kavuşmuş kişi.

A'ZAMİYYE: İmam-ı Azam Ebu Hanife (ö. 767)'den sonra, adıyla bağlantı kurulan bir tasavvuf okulu.

AZİMET: Arapça, kastetme, karar verme, ihtiyat ve ruhsatlardan uzak şer'i emirlerin ruhuna uygun yaşamak. Tasavvuf yolu. Mukabili ruhsat (kolaylık) yoludur.

AZİZ: Mevleviler arasında Çelebi Efendi'nin dervişler arasındaki adı. Bu bakımdan kendisine "aziz efendimiz" diye hitab ederlerdi.

AZİZAN: Nakşibendî sadatından Şeyh Ali er-Ramitenî'nin lakabı ve bu isimle anılan tarikatın adı. Hacegan tarikatı aynı anlamdadır.

AZİZİYYE: Rifaiyye Tarikatı'nın bir koludur. izzeddin Abdulaziz b. Ahmed ed-Dirinî (ö. 1295)'ye izafe edilmektedir.

AZRA: Arapça, dilber, bakire, kimsenin keşfedemediği ve vakıf olamadığı yüce hakikat demektir.

AZUZİYYE: XIX. asırda Tunus'ta küçük bir alanda faaliyet gösteren bir tarikattır.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
(B)
BÂ: Varlıkta, ikinci mertebeyi teşkil eder. Bâ ile yaratılmışların hepsine işaret olunur.

BABA:
Ata manasınadır. Hürmete layık kişiler, yahut yaşlı adamlar hakkında kullanılır. Oruç Reis'e hürmeten Oruç Baba veya Baba Oruç denirdi. Bu kelimeye daha çok Selçuklular devrinde rastlanmaktadır. Ahmed Yesevi'nin Anadolu topraklarına gelmiş halifeleri ve müridleri için kullanılan bir terimdir. Tasavvufta, sülük yoluna giren, nefsini yenmiş topluma yararlı hâle gelmiş, yani nefsinde ölmüş, ruhunda dirilmiş kişiye baba denir. Bir sufînin mürşidi, onun mânevi babasıdır. Bu tâbir, özellikle, Bektaşî şeyhlerinin büyükleri için unvan olarak kullanılmıştır. Babalar pîr evinin "Eyvallah Kapısfnda yetiştirilir. Eyvallah, tam bir feragat demektir, teslimiyet ifade eder. Müridin, olgunlaşma yolunda bu kapıdan geçmesi gerekir. Burada bazı bedeni faaliyetlerde bulunulur: Kazmak, kesmek, dikmek, çapa işi yapmak vs. gibi. Bu şekilde derviş, Dede bağında üç yıl hizmet eder. Orada haline razı olarak ikâmet eder, yaptığı işler beğenilirse Büyük Baba tarafından kabul görerek, tekkede derviş olur. Bu kez, tekkede oniki buçuk yıllık uzun bir hizmet süresi söz konusudur. Bu süre sonunda, nasibinde varsa, babalık mak***** nail olabilir. Baba tayininde kıdemden ziyâde, babalığa ehil olunup olunmadığı hususu önceliklidir. Baba olacak kişide bazı özellikler bulunması gerekir. Bu özelliklerin bazıları şunlardır: Hitabet güçlülüğü, mütebessim bir yüz, musikiye aşinalık. Bu şekilde yetişen baba, ya açılacak bir baba makamını bekler, ya da kendisine bir başka yerde tekke açmaya izin verilir. Baba adı taşıyan çeşitli yer isimlerinin bulunuşu, dikkat çeken bir başka husustur : Babadağ, Babaeski, Baba Nakkaş Köyü, Baba Burnu vb. yerler, hep buralarda yaşamış dervişlerin hatıralarını ismen yaşatan yerleşim birimleridir. Mevlevîler, mürşide baba demekte kibir gördükleri için, bu ifadeyi kullanmamışlardır. Bu sebeple "falan şeyhin müridi", "filan zâtın ihvanı", "şu şeyhin evlâdı" gibi ifadeler, Mevlevîlerin kullandıkları deyimler olarak görülür. Baba, çeşitli deyimlerin öğesi olarak yaygın biçimde kullanılmıştır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: Herhangi bir baba (mürşid), evladına karşı babalık vazifesi görmüyorsa, bu kişi hakkında "baba değil yaba", atasözü kullanılır. Veya bu zattan bahsedilirken; "iskele babası", "tırabzan babası", denir. İskele babası, geminin durması için gemiden ve iskeleden atılan kalın halatın sarıldığı kazığa denir.

BABAİYYE:
Abdülganî Pir Babaî (ö. 870/ 1465)'nin kurduğu bir tasavvuf okulu.

BÂB-I RIZADAN AYRILMA :
Hoşnutluk, memnunluk, razı olma kapısı mânâsını ifâde eder. Tasavvufta, bir müridin, maneviyat yolundaki rehberini ve arkadaşlarını memnun etmesi önemlidir. O, bu uğurda çeşitli imtihanlara maruz kalır, razı olur, isyan yoluna sapmaz. "Bab-ı rızâdan ayrılma", yahut "Allah, bâb-ı rızadan dür (uzak) etmesin" ifadeleri, hep bu yolda söylenmiştir.

BÂB-I ŞERİF:
Arapça şerefli kapı demektir. Molla Hünkâr Celaleddin-i Rumî'nin şimdiki türbesinin giriş kapısına verilen ad. Anlatılanlara bakılırsa, bir tarikat edebi olarak, eşiği öpülerek içeri girilir. Çıkarken de geri geri yürüyerek, sırtın, türbeye çevrilmemesine itina gösterilir.

BÂBU'L-EBVÂB:
Arapça, kapılar kapısı demektir. Tasavvufta ilk makamı, yani tevbeyi ifade eden bir tâbir. Kul, Allah'a yaklaşmaya bu kapıdan başladığı için, ilk kapıyı ifade etmek üzere kullanılır. Tasavvufi olgunluk yolunda yetmiş makam vardır : ilki tevbedir, sonuncusu kulluk (abdiyyet) tur.

BACI-ANABACI
: Kızkardeşe bacı denir. Kur'ân'a göre, inananlar kardeştir (Hucurât/10). Tasavvufta ise, yol kardeşliği önem arzeder. Bu nedenle tasavvuf yolunun yolcuları, birbirlerine, bu âyetten mülhem olarak "kardeş" dedikleri gibi, yoldaki kadınlara da "bacı" derler. Şeyhin hanımıysa "anabacı" yahut "hanım sultan"dır.

BÂCIYÂN-I RÛM:
Anadolulu genç kızlar teşkilâtı. Osmanlıların kuruluşuna tesadüf eden dönemde, çeşitli tasavvuf okullarına mensup kadınlarca kurulmuş olan bu teşkilât, askerî, dinî ve iktisadî alanlarda faaliyetler yürütmüşlerdi. Bu teşkilât; Orta Asya'dan göç ile Anadolu'ya gelen Türk boylarını misafir ederek, onlara bu yeni topraklarda ev sahipliği yapmıştı. Teşkilâtın kurucusu Evhadüddin Kirmanî'nin kızı, Ahi Evren'in hanımı Fatma Bacı'dır. Konya yakınlarında Ulu Muhsine ve Kiçi Muhsine adlı iki köyün, bu teşkilât mensubu iki kızkardeş tarafından kurulduğu söylenir.

BÂCİYYE:
Ebû Sa'îd Hallâf b. Ahmed el-Bâcî et-Temîmî (ö. 628/1267) tarafından kurulmuş bir tasavvuf ekolü.

BÂD:
Farsça rüzgâr demektir. Her fâni (ölümlü) için varlığı zorunlu olan ilâhî inayet.

BADE:
Farsça şarap mânâsına geldiği gibi, kadeh anl***** da kullanılır. Divân edebiyatımızda bu kelime, daima içki, şarap, sarhoşluk veren içecek anlamında kullanılmıştır. Tasavvufî sembolizmde, bade, aşk, zevk, ilâhî sevgi gibi mânâları ifade etmiştir. Ancak, Bektaşîler bu mânânın ötesinde, gerçek anlamda da kullanmışlardır.
Ne gördü badede bilmem ki oldu bâde-perest
Müdîr-i meşreb-i zühhâd gördüğün gönlüm.
Fuzulî

BÂDE-İ ÇÛ NÂR:
Farsça, ateş gibi içki demektir, ilâhî ve kutsal nefes.

BÂDE-FÜRÛŞ:
Farsça, bileşik sıfat olup şarap satan demektir. Tasavvuf edebiyatında kullanılmış bir terimdir. Şeyh, mürşid karşılığında kullanılmıştır. Bektaşî geleneğinde, kıyamet günü kevserin sunucusunun Hz. Ali olacağını bildiren bir hadîse dayanılarak Hz. Ali, hammâr, bâde-fürûş, mey-fürûş sıfatlarıyla tavsîf olunmuştur.

BÂDE-İ ELEST
: Farsça-Arapça. Elest şarabı demektir. Elest toplantısında sunulan bade.

BADİ:
Görünen, her şeyin başlangıcı, ortaya çıkan gibi anlamları ihtiva eden Arapça ism-i fail. Hakk'ın tecellisi ve ortaya çıkışı. Muayyen bir vakitte, insanın içinde bulunduğu hâle göre, kalbinde ortaya çıkan tecelli, orada bulunan diğer şeylerin hepsini siler, yok eder.

BÂD-I SABA:
Farsça-Arapça bir terkib. Sabahları doğudan esen ve güllerin açılmasını sağlayan latîf rüzgâr. Ruhaniyet doğusundan gelen Rahmanı kokular. "Rahman'ın nefesinin Yemen'den gelmekte olduğunu hissediyorum" hadisi ile buna işaret olunur.

BÂD-I DEBUR:
Farsça-Arapça. Sam yeli. Batıdan doğuya eser, nebatata zarar verir. Nefsin azgınlığından kaynaklanan şer'î hükümlere aykırı olan istekler.

BAĞ:
Farsça bahçe demektir. Neşeli ruhanî âlem.

BÂDİYE:
Arapça çöl, ova demektir. Varlık âlemi ve bu âlemdeki engeller.

BAĞDAD GÜLÜ :
Kadirî tarikatı tâbirlerindendir. Şeyhlerin başlarına giydikleri tacın üzerinde, içice üç daireden oluşan ve gülü andıran yuvarlak parçaya, Bağdad Gülü denirdi. Genel olarak güller, bir daire onsekize bölünmek ve altışar altışar ipekle birbirine birleştirilmekle dikilirdi. Bu gülün kenarı, şirâze tarzında örme yapılırdı. Bu gülün rengi hususunda belirli bir kayıt olmamakla beraber, yeşil üzerine beyaz ibrişimle işlenirdi.

BAHAR: Farsça. Türkçe'de de aynı anlamda kullanılır. Müridin murakabe, vecd ve istiğrak hâlinde ruhî âlemlere dalarak, mânâları idrâk etmesi ve rûhaniyyetin zuhur etmesi olayına bahar denir.

BAHÇIVAN, BİR GÜL İÇİN, BİN DİKENE HİZMET EDER : Burada gül, mürid; bahçıvan da onu yetiştiren mürşiddir. Hakiki mürid bir gül gibi çok zor yetişir. O güle yetişsin diye hizmet eden şeyh, onunla beraber gül olamayacak kapasitede dikenlere de hizmet eder. Yani, yetişmeye kabiliyetli olmayanlara da hoş görü ile muamele ederek onları etrafından kovmaz, onların sivriliklerine katlanır.
Bağ-bân bir gül için bin hara (dikene) hizmetkâr olur.

BÂHDADİYYE: Abdullah b. Bahdâd'a nisbet edilen bir tasavvuf okulu. Yemen'de yaygındır.

BÂHERZİYYE: Seyfüddin Sa'îd b. el-Mutahhar b. Sa'îd el-Baherzî (ö. XIV)'nin kurduğu bir sûfiyye okulu.

BAHR:
Arapça. Deniz demektir. Bu terimden türemiş "Bahriyyun bilâ Şâti", kıyısı olmayan umman, yahut çok büyük okyanusa mensub kişi manasını ifade eder. Tasavvufta ise, Allah'ın tecellîlerinin, Rabbanî açılımların, ilâhî hakikatlarm bütün insanlara ma'rifetler şeklinde, sel gibi devamlı aktığını belirtmek üzere kullanılır. Bir kısım sûfiyye bu kanaati taşırken, bir kısmı bu görüşe iltifat etmez ve avamın ilminin mahdud olduğunu ve onlara Allah'tan kesintili olarak geldiğini savunur. Bu durumda tam bir yönelişle Allah'a yönelmeleri, O'nu sürekli hissetmeleri , O'na sevgi ve saygıyla dolu olarak ihlâsla amel etmeleri sebebiyle ariflere gelen ilim açılmalarının sonu yoktur. Ve bu kesintili de değildir. İşte bu şekilde sınır tanımayan şeyler hakkında, "sahili olmayan umman" tabiri kullanılır. Bir sûfi, kendisine gelen bu sürekli fütuhatla, Allah'a yakınlığı muhafaza eder. Özet olarak söylemek gerekirse, Allah'ın arif kuluna gönderdiği ilhâmî bilginin sınırı yoktur. Mutasavvıflar bu görüşlerini şu ayet-i kerime ile pekiştirirler : "De ki Rabbimin kelimelerini yazmak üzere, denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi. (Kehf/109).
Allahü Teâlâ'nın ilmi kesilmez ve sona ermez. Şu âyet-i kerimelerde tavsîf ettiği gibi, O, kıyısı olmayan bir denizdir : "Eğer yer yüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa, yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, hakîmdir" (Lokman/27). Yine başka ayetlerde : "Sizin yanınızda olan biter, Allah'ın katındaki bitmez, süreklidir" (Nahl/96) ve "Doğrusu bu verdiğimiz rızıklar tükenecek değildir" (Sâd/54) buyurulur.

BAHR-I CÛD: Arapça, cömertlik denizi demektir. Hakk'ın lütuf ve ihsan denizi.

BAHREYN: Arapça, iki deniz demektir. Vücûb ve imkân alanı, zorunluluk ve cebr (zorlama) dairesi ile irâde ve ihtiyar dâireleri. İnsan irâdesinin etkili olduğu alana, imkân dairesi, cebrin (zorlamanın) egemen olduğu alana da vücûb dâiresi denir.

BAHR-I BÎ-PÂYÂN: Arapça-Farsça bir terkip olup kıyısı bulunmayan okyanus, büyük deniz demektir. Zât-ı kibriyâ.

BAHŞİYYE-İ HALVETİYYE: Halve-tiyye'nin ana kollarından Cemâliyye'nin bir ara kolu. Seyyid Muham-med el-Bahşî el-Halebî (d. 1038/1628) tarafından kurulmuştur.

BÂ HÛŞÎ: Farsça, aklı başında olmak anlamında bir ifâde. Sekrin mukabili olan sahv (ayıklık) hâli.

BAK: Arapça, devam eden, sürekli olan demektir. Tasavvufta, kendi nazlarını sona erdirip başkalarının hazlarıyla devam eden kişi, yahut nefsini sona erdirip, Hak ile bakî olan demektir. Bu kişi, menfaat elde etmek, gelen zararı savuşturmak için çaba göstermez. Nefsinin lezzeti için, sevap tamaıyla, ceza korkusuyla amel etmez. Ancak, Allah razı olur diye sevaba rağbet eder.

BAKA: Arapça, ilk haliyle devam edip gitme, sona ermeyiş, bir halde sürekli oluş gibi manaları ihtiva eder. Tasavvufta da, kulun Allah'ın her şeyin üzerinde olduğunu görmesidir. Yine yapılan tariflerden biri şöyledir : Kulun kendinde olandan geçip, Allah'a ait olanla bekaya ermesi. Bu nebilerin makamıdır. Bakî; eşyanın tamamının kendisi için tek şey haline gelmesi ve tüm hareketlerinin Allah'a muhalefet değil muvafakat halinde bulunmasıdır. Bu, yasaklananın, emredilen gibi olduğu manasında değildir. Bunun anlamı, kulun üzerinde sadece Allah'ın razı olduğu ve kendisine emrettiği şeylerin cereyan etmesi ve bu meyânda hoşnutsuzluk göstermemesi demektir. Zira o, yaptığını Allah rızası için yapmakta, bu işinde âhiret veya dünya kaygısı bulumamaktadır. Sûfîler, bu mânâda olmak üzere, kişinin kendi özelliklerinden geçip, Allah'ın özelliklerinde bekaya ermesini esas olarak kabul ederler. Allah'la bakî olan kişi, nefsinde fenaya ermiş, nefsinden geçmiştir. Bir şey yaptığı zaman, nefsine menfaat temin etmek veya bir zarar geldiğinde ona engel olmak için yapmaz, sadece ve sadece Allah rızası için yapar.
Mahv-ı mutlak oldun ise, varlığın buldu fena. Ger bekâ-yı Hak irerse, hükmeden sultana bak.
Kaygusuz
Bakâ'da, kulun kendi nefsinin kötü yanlarını, tasfiye etmesi ve iyi ahlak ile, yani Allah'ın razı olduğu huylarla süslenmesi söz konusudur. Buna Baka Billah denir. Sûfiler bunu, "bedenîvücûd kalkınca, Hakkânî vücûd onun yerine kâim olur" diye açıklamışlardır.
Haremgâh-ı baka billahda hükm-i fena yokdur Kıdem mülkünde hadd-i ihtida vü intiha yoktur.
Leskofçalı Gâlib

BAKLAYI ÇIKAR AĞZINDAN BAKARA: Arapça, sığır demektir. Sûfiyyeye göre bu, nefisten kinayedir. Nefsde riyazete istidat kazanılınca, nefsin ıslah oluşu, ve nevasının sona erdirilmesi gibi durumlar ortaya çıkar. Nefs için koç kelimesi de kinaye olarak kullanılır. Ancak koç, riyazetten önce kullanılır. Aynı şekilde, nefse, bedene de (yani, büyük baş hayvan da) denir. Bu da sülûka girdikten sonra, nefs hakkında kullanılan bir kinayedir.

BAKLAYI ÇIKAR AĞZINDAN: Yani ne demek gerekiyorsa, haydi çekinmeden söyle bakalım, manasında kullanılan bir deyim. Sır saklamasını bilmeyenlere de "ağzında bakla ıslanmaz" deyimi kullanılır.
Baklanın açıklaması şöyledir:
Tasavvufta, yeni derviş olmuş birisi, sufiliğe adapte olmaya çalışırken, ilk anda eski huylarını terkedemediği için münasebetsiz bir iş görüp, uygunsuz bir söz duyduğu zaman, hemen kötü kötü konuşur, eleştirirmiş, Şeyhi "derviş kardeş" demiş, "yolumuz edeb yoludur. Böyle kötü konuşma, bu huyundan vazgeç". Derviş "ne yapayım" demiş "fakir de istemiyorum ama ağzım alışmış." deyince, şeyh dervişe bir bakla vermiş. "Bunu" demiş "dilinin altına koy, kötü konuşacağın zaman ağırlığını hissetin mi vazgeç". Derviş "eyvallah" demiş baklayı dilinin altına koymuş. Gerçekten de kötü konuşacağı zaman, ilk heceyi söyler söylemez, baklanın yuvarlanışı, dervişi kendine getirmeye başlamış. Zaman geçtikçe de kötü konuşmaktan vaz geçmiş, ama yine de, ağzından baklayı çıkarmamış. Hafif yağmurlu bir gün şeyhiyle bir yere gidiyormuş, Şeyh önde, derviş bir adım gerisinde ve solunda yürürken, evin birisinin camı tıklatılmış, başını uzatan bir kadın "derviş babalar biraz durun" demiştir. Şeyh, "herhalde, ya bir hasta var nefes edilecek, ya da kadının bir problemi var soracak" demiş ve durup beklemeye başlamış, bir müddet sonra "yürü derviş kardeş" demiş şeyh, tam adımını atarken pencere yine tıklatılmış "Biraz daha durun" demiş kadın. Şeyh, "herhalde hastayı hazırlıyorlar, yahut kaç göç yüzünden hazırlanıyorlar" demiş, durmuş. Ama, yağmur sağanak haline gelmiş. Şeyh de derviş de sırılsıklam olmuşlar. Derken yine pencereye tıklatılmış ve kadın "haydi gidin artık" demiş. Şeyh "peki bacım, bizi niye beklettin" deyince kadın demiş ki : "Tavukları kuluçkaya yatırdım, sizin kavuklarınız büyük. Civcivler tepeli çıksın diye, size karşı yatırdım". Şeyh bu sözü duyunca, dervişe dönüp, "derviş kardeş" demiş, "çıkar baklayı ağzından". İslamda kötü söz konuşmak yasaklanmış iken bu şekilde zulme haksızlığa maruz kalanların, ölçüyü kaçırmadan sözlü olarak karşılık vermesi, Kur'an-ı Kerim'de de yer almış bir husustur : "Zulmedilmenin dışında Allah, açıktan kötü söz söylenmesini sevmez..." (Nisa/148).
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
BAKIM EVİ : Bektaşî ıstılahlarındandır. Bektaşî tekkesindeki evlerden birinin, üstlendiği fonksiyon itibariyle aldığı ad.;

BAL
: Farsça kol, kanat demektir. Kalbin ilim ve irfanla parlatılması ve aydınlatılması.

BALIM EVİ :
Bektaşî tabiri. Hacı Bektaş Veli Tekkesi'ndeki evlerden birinin ismidir. Burası ayrı bir tekke halindeydi. Balım Evi babasının yanında, ayrıca babalar da vardı. Bunlar ayrı ayrı nasip vermezlerdi. Ancak, dışarı çıkarlarsa nasip verirlerdi. Tekke içinde hepsi dedebaba'ya bağlıydı. Bunlar mücerred (bekar) olurlardı. Balım Evi'nin son babası, "Japon Hasan Baba" idi.

BALIM TAŞI :
Kırşehir dolaylarında çıkan ve kendisinden oyularak vazo, masa, sürahi vs. gibi eşyalar yapılan balgamî tür taşa, Alevîler ve Bektaşîler "Balım Taşı" derler. Onlara göre bu taş, Balım Sultan'ın kerâmetiyle çıkmıştır. Teslim Taşı, Palheng gibi tarikat enstrümanlarının bir kısmını bu taştan imal ederler. Aynı zamanda, meydanda taht'ın önünde de bu taş bulunur ve babaya niyazdan sonra oraya da niyaz edilirdi.

BALİĞ:
Arapça. Bulûğa ulaşan, eren demektir. Bulûğda olgunluk sadece yaşça olur. Ancak olgunlukta buluğ, kulda ancak şu dört husus olgunluğa erdiği zaman teşekkül eder : 1. Sözler, 2. Fiiller, 3. Me'ârif, 4. Güzel ahlâk. Bunun Farsça çoğulu "bâliğân" dır.

BÂLİŞ ZEDEN:
Farsça iki kelimeden teşekkül etmiş bir ifâde. Yastık dövme anlamında. Yastığa çubukla vurup tempo tutmak ve semâ etmek.

BÂM:
Farisî dilinde bam, çatı anl***** gelir. Tecellinin ortaya çıktığı yere bâm denir.

BANA BİR ADIM GELENE, BEN İKİ ADIM GELİRİM : Bu atasözü bir hadîs-i kudsînin mealidir. Allah şöyle buyurur : "Kul Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım, Bana bir arşın yaklaşırsa, ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim. (Cami, c. II, s. 69) Halk, bunu genel manada kullanmış iken, sûfiler, Allah'a yaklaşma hususunda ele almışlardır.

BANG-İ CERES:
Farsça-Arapça iki kelimeden oluşan bu tâbir, zil sesi anl***** gelir. Kısa, kapalı fakat kahr özelliğine sahip İlâhî hitap.

BARAN
: Farsça, yağmur. Allah'ın her şeyi kuşatan rahmeti.

BÂR-I EMÂNET:
Farsça-Arapça'dan oluşan bu ifade, emânet yükü anl*****dır. "Elestü birabbiküm" (A'raf/173) hitabının yapıldığı ruhlar alemindeki toplantıda, Allah'a verilen söz ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorumluluk. Dağlar ve göklerin yüklenmekten kaçındığı bu emaneti, zalûm ve cehûl olan insan yüklenmiştir. Yani bu emanet, taşınması, yer ve göklerin bile tahammül edemiyeceği kadar ağır bir sorumluluğu ihtiva etmektedir (Bkz. Ahzab/72).

BÂRGÂH:
Farsça, sultan sarayı, izinle girilen yüce makam gibi anlamları olan bir tâbir. Allah'ın yüce huzuru. Bârgâh-ı İlâhî, bârgâh-ı İzzet, bârgâh-ı Celâl vs. gibi ifadeler, hep Allah'ın çeşitli açılardan yüce huzurunu belirtirler.

BARİKA:
Arapça, şimşek çakması veya şimşek gibi çakan anlamındadır. Cenab-ı Akdes'den gelir, bir anda parlar söner. Bu hal, keşfin açılmasının başlangıcı sayılır.

BASAR: Arapça, görmeyi ifâde eder. Hakk'ın basarı kendi malumatının şühudu itibariyle, kendi zatından ibarettir. Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın ayn'ı, ilminin gayesinin sonsuzluğu itibariyle Zâtından ibarettir. Çünkü O, Zâtıyla görülür. O'nun Zâtında sayı bakımından çokluk (adetlenme) yoktur. O'nun ilminin mahalli, aynı zamanda basarının da mahallidir. İlim ve basar iki sıfattır. Bu ikisi hakikatte birdir. Ancak, basarından murad, sadece kendi ilminin şehadet alemindeki tecellisinden; ve ilminden murad kendine ait nazarla, aynî ilimdeki idrâkten başka bir şey değildir. O, Zâtını Zâtıyla görür. Mahlûkâtını da Zâtı ile görür. Zâtı için rü'yeti, mahlûkâtı için olan rü'yetinin ayn'ıdır. Zira, basar, bir vasıftır. Fark ancak görülendedir. O, eşyayı devamlı görmektedir. O, bir şeye ancak dilediği zaman bakar. Eşya, O'na, kesinlikle perdeli değildir. Lakin O'nun nazarı, bir şeye ancak dilediği zaman ilişir. Hz. Peygamberin (s) "Allah'ın her gün kalbe şöyle bir nazarı vardır" sözü bu kabildendir. "Allah onlara bakmaz..." (Al-i İmran/77) ayeti bu şekilde değildir. Zira bu âyetteki nazar, Allah'ın rahmet etmesi manasınadır.

BASİRET: Arapça. İdrak, firâset, kalb gözü ile görüş demektir. Tasavvufta, kudsiyyet nuru ile nurlanmış kalbin kuvveti olan basiret, Hakk'ın doğruya erdirmesi ile perdeyi açar, bu şekilde eşyanın hakikatleri ve içleri görülür. Buna, kudsî kuvvet denir. Bu, nefse nisbetle göz mesabesindedir. Nefis, o göz ile eşyanın zahirini ve dış şekillerini görür. Göze nisbetle basar ne ise, kalbe nisbetle basîret de odur. Gözlerin görmesine sebep olan ve görme kuvveti denilen rü'yet nuruna basar denildiği gibi, kalbin görmesine sebep olan ve lisanımızda kalb gözü de denilen idrak edici kuvvete, özellikle bunun zekâ, fetânet ve firâset adı verilen ve bir emr-i zahir ve bâtına dikkat ve nüfuz ile gereği gibi idrâk eder bir derecede açık ve parlak olması haline de basiret denir. Bu da ilâhî bir nurdur. Aynı şekilde maddî göz ile meydana gelen ve görmek denilen tam ve kamil idrâke basar denildiği gibi, kalp gözü ile hâsıl olan tam ve kâmil idrâke, ma'rifet-i mütehakkıka ve yakîniyye de basiret denir. Bundan başka beyyineye, hüccet ve burhana, şahideve dikkat ve iman ile ibret alınacak hidâyet sebeplerine de basiret denir. Zira bunlar idrak edici güçleri takviye eder, basiret ve tabassura sebep olur. Bu manaya göre basiret, evvelki mânâlara da şâmil olur. Çünkü basiretin kendisi, en büyük hüccet, en büyük şâhid ve beyyine, en büyük medâr-ı ibadettir. Ve onsuz hiç bir şey idrak olunamaz.
Ger açık ise basiretin bak
Gör sen de Hakka gitme ırak.
Nesimî

BAST: Arapça, tutukluk (kabz) halinin zıddı olan zihnî açıklık, kalbî rica, niyaz, yalvarma hali. Bast, hal olarak, kabul, lütuf, rahmet ve ünse işarettir. Recâ'nın zıddı havf olduğu gibi, bunun zıddı da, kabz'dır. Sûfî bast halinde her şeyi kuşatır ve herşeyde tesir ederken, hiçbir şey ona tesir edemez. Sufi önce, kabz'a, sonra bast'a maruz kalır. İleri makamlarda sûfîde kabz ve bast kalmaz, zira bu ikisi mevcudda (kendisinde varlık bulunanda) oluşur. Nefsinden fânî olmuş, Hakk'ın sıfatlarında süreklilik kazanmış kişilerde, kabz ve bast olayı vuku bulmaz, ibn Arabi bast'ı, sufînin eşyayı kuşattığı, eşyanın sufîyi kuşatamadığı bir hal olarak görür. Bu durumda olan sûfîye Allah, mahlûkla beraber iken bir genişlik (bast) verirken, içten kendisine ulaşmaya, yönelmeye bir kabz (tutukluk) ihsan eder. Bu durum mahlûkât için bir rahmettir.

BAST Fİ MAKAMİ'L-HAFİ: Arapça. Hafî makamında genişlik. Allah'ın sufîyi mahlukla zahiren basta, bâtınen kabz'a maruz bırakmasıdır. Bu mahlûkât için rahmete vesile olur. Sufi bu durumda eşyayı kaplar. Onun her şeyde tesiri olur, hiçbir şeyin onda tesiri olmaz.

BAST Fİ MAKÂMİ'L-KALB: Arapça. Kalp makamında genişlik. Bunun benzeri nefs makamındaki reca halidir. Lütuf, rahmet ve kurb ile ünsü kabule işarettir. Bunun zıddı kabz'dır.

BAŞ AÇMAK: Tasavvuf kültüründe, bir işin tahakkuku arzu edilirse, Allah'a yalvarırken zillet, fakr ve mahv alâmeti olarak baştaki tacı çıkarma şeklinde bir gelenek vardır. Sultan Veled'in yağmur duası için türbeye başı açık girip dua etmesi, Ulu Arif Çelebi'nin bazı zaman başını açıp dualar yapması, Menâkıbu'l-Arifîn'de bu konuda örnek olarak gösterilir. Kaynaklardan eskiden suç işleyen kişinin, kendisini affettirecek durumda olana, kefen giyip, yalın ayak, başı açık gittiğini öğrenmekteyiz. Bu konudaki espri, bir şey isterken kabulü için mütekebbir olmadan, boyun bükük ve zelîl bir halde bulunmakdır. Allah mütekebbirleri sevmez.

BÂ ŞER'-BÎ ŞER': Farsça ve Arapça'dan müteşekkil bu tabirler, şeriatlı ve şeriatsız anlamlarına gelirler. İslam'a sıkı sarılan tasavvuf sistemleri, genel olarak Hak tarikat adını alırken, İslamdan uzak olanlara da rafızî, heretik, bâtıl tarikatlar denir.İlkine bâ şer', ikincisine bî şer' denir.

BAŞ GÖZÜ-GÖNÜL GÖZÜ: Bu ifadedeki baş gözü ile kasetedilen, insanda fizikî ve biyolojik olarak bulunan, bildiğimiz gözdür. Ancak bu göz, sadece eşyanın şeklini görmeyi sağlar, görülen şey üzerinde, anlama, yorumlama, istidlal yapma vs. gibi değerlendirmelerde bulunamaz. Buna kalb gözü, can gözü de denir. "Bu sözü can kulağıyla dinle", "sen ona can gözüyle bak da gör" gibi sözlerde kastedilen budur. Baş gözü diye bir tâbir bulunmasına rağmen, baş kulağı şeklinde bir deyim görülmemektedir.
Yunus, imdi sen Hakk'a er,
Dün ü gün gönlün Hakk' a ver
Gönül gözü görmeyince
Hiç baş gözü görmeyiser.
Yunus Emre

BAŞ KESMEK : Ahîler, Mevleviler ve Bektâşîlerde, sağ ayağın baş parmağını, sol ayağının baş parmağı üstüne koymak, eller düz ve parmaklar açık olarak sağ kol, sol kolun üstüne gelecek şekilde, elleri omuz başlarına çaprazvarî götürmek, sonra da belini
bükmemek şartıyla başını öne doğru göğse eğmek, böylece sonra da belini bükmemek. Başkesme olayının kısa tarifi budur. Baş kesme; şeyhin, tarikat büyüklerinden birinin huzurunda, bir velînin türbesinde yapılır. Türk kültür çevresinin saygı anlayışı sınırları içinde oluşmuş bir tarikat edebidir. Bu saygının takva ile yakından irtibatı vardır. "Kim Allah'ın şeâirine ta'zim ederse, bu, kalbin takvâsmdadır." (Hac/32), "Safa ve Merve, tazimi gerektiren şe'âirdendir". (Bakara/158). Bu ta'zim şirk değildir, tıpkı meleklerin bir insana (Hz. Adem ) secde etmesi gibi. Kendilerini Bektaşî saydıkları için Yeniçerilerin selamları da bu şekilde idi.

BAŞ KOYMAK : Bir şeyin olması, yahut olmaması için canını, başını verircesine kendini ortaya koyup çalışmak anl***** gelir. Şâhîn'in,
Evvel eşiğine koydum başımı İçeri aldılar, döktüm yaşımı Erenler yolunda gör savaşımı Koç kurban dediler, inana geldim. Dörtlüğünde olduğu gibi maddî anlamda "eşiğe baş koymak" tarzında söylemekle birlikte "ben bu yola baş koydum" tarzında manevî anlamda da söylenir. Eşiğe baş koymak, teslimiyet manasınadır. Nakşbendîlik tarihi içinde, şeyhine bağlılığını göstermek üzere, bütün bir gece kar altında, onun kapısının eşiğine başını koymak, tasavvufî bağlılık ve sadâkat misali olarak gösterilir.

BAŞ OKUTMAK : Eskiden, ocak denilen, ve çeşitli hastalıklara okuma yolu ile biiznillah şifâ sağlama, halk arasında yaygın bir uygulama idi. işte bunlardan biri de, yarım baş ağrısı, tam baş ağrısı gibi, geçmek bilmeyen rahatsızlıklar için hastanın başına çeşitli Kur'an-ı Kerim âyetleri okuyup üflemek şeklinde uygulanırdı ki buna, baş okutmak denir.
Bir de, Bektaşî kültüründe baş okutmak vardı ki, o da şu şekilde idi: Bektaşîler hicrî aylardan Safer çıktıktan sonra, bir cuma gecesi şeyhinin ve ihvanının huzurunda onlardan hoşnutluk, rızalık talebinde bulunur. Meydanın ortasında, "dar" denen yere gelir, başındaki tacı, yahut arakıyye denilen başlığı çıkararak, sağ elinde tutar ve niyaz durumunda, yani başkeserek şu ifadeleri (tercemân) okur: "Allah, Allah, Muhammed (s) Ali divanında erenler meydanında, pîr huzurunda, elim erde, yüzüm yerde, özüm darda, erenlerin dâr-ı Mansur'unda, canım kurban, tenim tercemen, bu fakirin elinden, dilinden ağrınmış incinmiş can karındaşı varsa dile gelsin, bile gelsin, hakkını Hakk'ından dilesin, Hak'tan gelen hakkıma razıyım. Allah eyvallah".
Baba, salavât verip ihvandan râzılık diler, onlar da oturdukları yere niyaz ederler. Yani eğilip, yeri öperler, ki bu, razı olduklarını bildirmektedir. Bunun üzerine o can (yani derviş), babaya gidip niyaz ederek arakıyyesini (başlığını) yahut tacını verir. Baba'da onu tekbirler, böylece o can (derviş), bey'atini yenilemiş olur. Bu törene "baş okutmak" denir. Alevilerde bu törene "görgü sorgu" derler. Dede, kış mevsiminde müritlerinin oturduğu köylere gider. Cuma geceleri toplantı yapılan evlerde, her mürit yukarıdaki şekilde râzılık diler. Böylece bey'atini yeniler. Eğer tarikat edebine aykırı bir iş yapmış, yahut bir kusur işlemiş ise, ona karşılık, kendisi için takdir edilen cezayı kabullenip çeker.

BAŞ YARILIR BÖRK İÇİNDE, KOL KIRILIR KÜRK İÇİNDE : Börk Türkçe bir kelimedir. Başa giyilen, kenarı pamuk yahut yün tüylü külah demektir. Aynı inancı taşıyan, aynı yolun yolcusu olanlar arasında, dışarıda duyulmaması gereken bir olay vuku bulursa, bunun gizli tutulması gerektiğini belirtmek üzere, "baş yarılır börk içinde, kol kırılır kürk (veya yen) içinde" denilir. Bu ifade "Baş yarılır fes içinde" diye değişime uğramıştır.

BÂTIL: Arapça, hakikat olmayan şey mânâsına gelir. Yani esassız, boş şey demektir. Tasavvuf ıstılahında Hak'dan gayrı, adem olan mâsivâ demektir. Sûfîler bâtılı inkâr etmezler. Yani batıl vakıa olarak daima vardır ve olagelmiştir, şeklinde kabul etmişlerdir. Bu sebeple yok sayılmaz, varlığı olan fakat değerlendirmeye tabi tutulduğunda olumsuz görülen bir şeydir. Sufilerden bazıları Allah'ın Hadi (hidayete erdiren), bazıları da Mudili (sapıttıran) isminin mazharı olurlar. "Eşya zıddıyla bilinir, ortaya çıkar" kuralınca, batıl, Hakk'ı bilmeye vesile olarak kabul edilir. Ebû Medyen Mağribî : "Bâtılı inkar etme, zira o bâtıl, Hakk'ın zuhuratından ba'zısıdır." der. Ve bu sözle Hakk'ın bâtılla daha kolay bilineceğine işaret eder. Hakk'ın gayrisinin, gerçekte vücûdu yoktur. Vücûd, ancak Hakk'a mahsus olmak itibariyle bâtıl hükmünü almıştır. Muhyiddin Arabî, "bâtıl, ademdir" der.
Aks-i mir'ât-ı hakikattir nukuş-ı kâinat Hûb-ı zişti bir görür dide-i hakbînimiz
Eşref Paşa
Yani: "Kâinatın nakışları, şekilleri hakikat aynasının yansımasıdır. Hakk'ı gören gözümüz, bu yüzden güzeli çirkini bir görür".
Şair Lebîd de şöyle der: Allah'tan gayrı herşey bâtıldır Ve her nimet, şüphesiz zaildir.

BÂTILA EYVALLAH DEDEM : Tasavvuf! yolda, razı oluş, yani teslim oluş vazgeçilmez, esasî bir şarttır. Bu "eyvallah" sözüyle ifâde edilir. Ancak bu teslimiyet, miskinlik mânâsında değildir. Buradaki bâtıl kelimesi ile, gerçeğe, islam'a, tasavvuf yoluna aykırı olan, nefisten kaynaklanan şey kastedilir, işte bunlara karşı durmak, tasavvufî yolun esasını teşkil eder. "La tâate li-mahlûkin inde ma'siyeti'l-Hâlık" (Allah'a isyanın söz konusu olduğu yerde, kula itaat olunmaz) (Cami, c. II., s. 192-3) hadisinin bir başka şekilde ifâdesi olan bu söz, Hakk'a teslimiyetin sembolü haline gelmiştir.

BÂTIN: Arapça. İç, öz, gizli gibi anlamları vardır. Dış anl***** gelen zahir kelimesinin zıddıdır. el-Bâtın, Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Alemin tümü Hak'tır. Zuhuru da âlemden ibarettir.
Allah, bu âleme göre zâtı itibariyle el-Bâtın'dır. Kur'an-ın, zahirî ve batınî manasının olduğu hususunda ittifak vardır. Sadece batınını kabul edip, zahirini te'vîl edenlere batınî denir. Aynı şekilde islam'ın namaz, oruç gibi emirlerinin vaz'ında da bir takım hikmetler bulunduğunu kabul eden tasavvuf ehli, şeriatın içyüzünü bilme yolunda oldukları için kendilerini "bâtın ehli" sayarlar. Ancak, şeriatın içyüzü dediğimiz bu hususların, kitap okumakla değil, öz doğruluğu ve Allah'a teslim olma sonucu bilinebilir. Bu bakımdan bu bilgi, gizli bir bilgidir, ve bu bilgiyi bilenler de gizlidir. Bir de Bâtıniyye Mezhebi vardır ki, bunlara göre, Kur'ân hükümlerinin hepsi de, âlemin nizamını sağlamak içindir, olgun kişiler bu düzeni sağladığı içindir ki, bizler cennet ehliyiz, cennetteyiz, ibadet kaydından, bağından kurtulmuşuz, derler. Ancak sünnî tasavvuf okullarının tamamı, bu görüşleri şiddetle reddederler, hatta müslüman saymazlar. Onlara göre, bunlar bâtın ile bâtılı birbirine karıştıran sümüklü tasavvuf erbabıdır ve reddedilmiştir.
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Reklam amaçlı yazı ve link içeren yorumlar onaylanmaz.
Üst Alt