• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Tartışmalı başörtüsü fetvası

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
TARTIŞMALI BAŞÖRTÜSÜ FETVASI
Mehmet Necati GÜNGÖR

Ertuğrul Özkökün o yazısından sonra aklıma geldi, hem kamuoyunun bilgisine sunmak, hem tarihe not düşmek açısından yazmak istedim.
Domates kafalı bir herif, hem de müftü, başı açık hanımlar için soyulmuş domates tabirini kullanmış.
Böyle birini ayıplamak bile onu ciddiye almak olur. Bunu yapmayacağım.
Tanıdığım başı açık pek çok modern hanımın beş vakit namaz kılıp oruç tuttuğundan bu herifin haberi yoktur elbet.
Modern Müslüman hanımlar arasında Üniversite hocalarından tutun da, doktor, mühendis, ev hanımı, büyük şirket ceosu pek çok hanımefendi var.
Benim hane halkımın da başı açıktır. Çoğu namazında ve orucundadır. Başı açık olan eşimin senden daha iyi, daha dikkatli bir Müslüman olduğunu söyleyebilirim müftü efendi.

Şimdi, gelelim asıl konumuza:

Ülkemizde bir başörtüsü sorunu vardı. Adına ister türban, ister başörtüsü diyelim; kiminin dini inançları dolayısıyla örttüğü, kiminin ise bazı çevrelerin iddia ettiği gibi siyasal simge olarak kullandığı 21x21ebadındaki bu kumaş parçası, son olarak hukuk diploması taşıyan bir meczup tarafından Danıştay hakimlerine yönelik katliam girişiminin de gerekçesini oluşturmuştu.

Olayın hukuki geçmişini hatırlayalım:

Ulusu Hükümetinin Milli Eğitim bakanı Hasan Sağlam, İmam-Hatip okullarında okuyan kız öğrencilerle ilgili bir yönetmelik çalışması için Diyanet İşleri Başkanlığından görüş istemişti.

Başörtüsü konusu o günden bu yana ülke gündemini ağırlıklı olarak meşgul ediyor.

Soruna yasayla çözüm getirmek isteyen Özal Hükümeti 1985 yılında, Üniversitelerde ve Devlet Dairelerinde bayan öğrenci ve memurlara başörtüsünü serbest kılan bir kanun çıkardı. Yüksek Mahkemeye götürülen bu kanun Anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi.

Mecliste mutlak çoğunluğa sahip Özal hükümetleri, konuya çözüm bulmakta kararlıydı. 1988 yılında Üniversitelerde ve Devlet dairelerinde, kanunla yasaklanmış olmayan kıyafetleri serbest kılan bir yasa daha çıkarıldı. Bu yasa da Anayasa Mahkemesine götürüldü. Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etmedi ama, kararında, iptal edilen önceki kanunla ilgili gerekçeye atıfta bulundu. Bu şu demekti: Üniversitelerde türban, ya da başörtüsü yasağı bu kararla bir kere daha teyiden kayda geçiriliyordu.

Şimdi, işin dini boyutuna gelelim:

Kamuoyunun bu konuda hiç bilmediği çok ilginç denilebilecek bir hikayeyi halkımızla paylaşmak istiyoruz.

Diyeceğimiz şu ki; Din İşleri Yüksek Kurulu aslında bu soruna bir formül bulmuştu bulmasına; ancak, ne olduysa oldu, kararlaştırılan metin yerine başka bir metin Diyanet İşleri Başkanlığının görüşü olarak kamuoyunun bilgisine sunuldu.

Konu, 1992 yılının ikinci yarısında bir gazete tarafından yeniden gündeme getirilip Başkanlıktan sorulunca, ivedilikle Din İşleri Yüksek Kurulunun gündemine alınmış ve birkaç hafta süren müzakereler sonunda şu mealde bir karara varılmıştı:

Tarih boyunca Müslüman alimlerce, kadınların, el ve yüzleri hariç, vücutlarını açmaları caiz görülmemiştir.

Bunun anlamı şuydu:

Kararda hüküm; Müslüman alimlerin görüşleri olarak sunulmakla, konunun içtihat konusu olduğu, dolayısıyla inanç konusu olamayacağı vurgulanmak isteniyordu. Üstelik konunun dini hükmü, bütün klasik dini metinlerimizde olduğu gibi caiz terimiyle ifade edilmiş, farz veya haram terimleri kullanılmamıştı. Din İşleri Yüksek Kurulu, iki satırlık bu kararıyla öğrencilerin başları açık olarak üniversiteye devam etmelerinde dinen bir sakınca olmadığını vurgulayarak bir rahatlama getirmiş oluyordu. Kararda, karar metninin üyelerden Lütfü Şentürk tarafından kaleme alınması ve kaleme alınırken Dr. Fahri Demirle temas halinde olunması detayı da vardı.

Ne var ki, öyle olmadı.

Müzakerelerin tamamlandığı hafta üyelerden biri olan eski Başkan Yardımcısı Fahri Demir ameliyat içinde hastaneye yattı. Üç hafta kadar hastanede yattıktan sonra iki aylık istirahat raporuyla taburcu oldu. Göreve döndükten sonra kararın akibetini öğrenmek istedi. Çünkü kararı yazmak için kendisiyle temas edilmediği gibi, imza için de Fahri Demire gelmemişti.

Bundan sonrasını Dr. Fahri Demirden öğreniyoruz:

Karar bana getirilince gördüm ki, kurulumuzun aldığı karar, iki satırlık bir karardı, ama, üyelerin önüne, 5-6 sayfalık bir karar metni gelmiş ve imzalanmıştı. Benim isminin yanına da raporlu denilmişti. Hayret ettim. Hemen kararı kaleme alma görevi kendisine verilen oda komşum Sayın Lütfü Şentürkün yanına geçtim ve Bu nedir? diye sordum. Arkadaşlar böyle istedi dedi. Bunun üzerine İmzalanan bu kararda, beraber müzakere ederek aldığımız önceki karara herhangi bir atıfta bulunulmamış. Bir tekrir-i müzakere yok. Dolayısıyla o kararın oluşması için yapılan ve haftalarca süren toplantılar, müzakereler ve alınan kararlar yok sayılmış. Buna kimin hakkı var? Bu bir usulsüzlük, hatta yolsuzluk değil mi? dedimse de aynı cevabı aldım: Arkadaşlar böyle istedi.

Bu kararın nasıl imzalandığı hakkında, sonradan, bizzat ilgililerden dinlediği bir de hatırası var Dr. Demirin. Kararın sıkıntısını yaşayanlardan birisi de dönemin A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı, şimdi AKP Ankara Milletvekili olan Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu. Yazıcıoğlu, kararda imzası bulunan mesai arkadaşı öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Çalışkana sormuş: Allah aşkına, böyle bir kararı sen nasıl imzaladın? Çalışkan şu cevabı vermiş: Vallahi efendim, karar önüme gelince Mehmet Abiye gittim. Ne yapacağız, imzalayacak mıyız bu kararı diye sordum. O da: Hoca, zaten burada bize yan bakılıyor. Bunu da imzalamazsak çekip gitmemiz lazım. İmza edelim gitsin, dedi, ben de imzaladım.

Dr. Demirin iddiasına göre, müzakere edilmeden üyelerin önüne getirilerek imzalatılan o karar, oluşturulmasındaki usulsüzlük yanında, büyük yanlışlarla da doluydu. Kararın NETİCE bölümünün son maddesinde, gerçek dışı bir iddiaya da yer veriliyordu:

3. Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin; Kitap, sünnet ve İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emirdir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir.

Fahri Demir, Böyle bir değerlendirme ancak Namaz, Oruç, Hac ve Zekat gibi kesin dini emirler ile Zina ve İftira gibi kesin yasaklar hakkında söz konusu olabilir. Başörtüsü ile ilgili böyle bir değerlendirmeye, değil ilk yüzyıllarda, geçmiş hiçbir yüzyılda rastlamak mümkün değildir. Bu kararın en büyük yanlışı bu! dedikten sonra şu görüşleri ortaya koyuyor:

  1. Hicri Birinci, Miladi Sekizinci yüzyılda yaşayan ünlü Tabiun Alimi Said b. Cübeyre sorulmuş: Bir adam, kendisine yabancı bir kadının saçına bakıyor, bunun hükü nedir? Bu davranışı çirkin/mekruh gören Alim cevap vermiş: Bunun hükmü ayette yok.
  2. Bu bilgiyi bize nakleden Cessas Her ne kadar ayette yoksa da.. demek suretiyle, saça bakmanın hükmünün ayette olmadığı noktasında, sözünü naklettiği Sad b. Cübeyre katılmaktadır.

Dr. Demir devam ediyor:

Bu bilgi bize açıkça şunu göstermektedir: Said b. Cübeyrin ve onun görüşünü bize nakleden Cessasın ilmi kanaati odur ki, Saça bakmanın hükmü ayette yoktur. Yani, ayetteki emir saçı, başı kapsamamaktadır. Hal böyle olunca, kararda öne sürülen ... dinimizin; İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir iddiasının, vurgulayarak belirtelim ki, değerlendirmesinin değil; iddiasının, hilaf-ı hakikat olduğu/doğru bilgiyi yansıtmadığı açıktır.

Dr. Fahri Demir, Diyanet İşleri Başkanlığının çeşitli kademelerinde Başkan Yardımcılığı, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği, Hollanda Din Hizmetleri Müşavirliği görevlerinde bulunmuş, aynı zamanda araştırmacı kimliği olan bir İlahiyatçı. Bu iki İslam aliminin ayette yok değerlendirmelerinin ne anlama geldiğini şöyle açıklıyor:

Ayette bir örtme emri var. Üstelik baş örtüsüyle örtme emri. O kesin. Said b. Cübeyre göre ayet saçı kapsamıyorsa neyi örtmeyi emretmiş olmaktadır? Örtsünler emrini dolaylı tümlecine bağlayan edat olan Ala lafzının bağladığı yerin, yani gerdanın örtülmesini emretmiş olmaktadır. Öyle olunca, Said b. Cübeyre ve Cessasa göre ayet şöyle anlaşılmaktadır:

Mümin kadınlar, gereğinden fazla açılıp saçılarak güzelliklerini teşhir ve başkalarını tahrik etmesinler ve iklim gereği kadın-erkek herkesin başında Güneşten koruyan bir örtü olarak var olan örtü (himar/humur) ile, erkekler için çekici olan beyaz gerdanlarını örtsünler: (Vel-Yadr**** bi Humurihinne ala Cuyubihinn.)

Bu tartışma daha çok uzayacağa benziyor.

Bakalım Diyanet İşleri Başkanlığı iddialar karşısında ne diyecek, Din İşleri Yüksek Kurulu bu hilaf-ı hakikat kararı yeni bir kararla düzeltecek mi?

Bekleyip göreceğiz.
 
Üst Alt