Tanrı Geri Döndü

Merhaba

-TANRI GERİ DÖNDÜ-
(GOD IS BACK)
İnancın küresel boyutta yeniden canlanışı
dünyayı nasıl değiştiriyor?
John Micklethwait/Adrian Wooldridg


MODERNLİK KAVGASI
Yaşamınızın bir parçası olsun ya da olmasın, dinin modern dünyaya nasıl geri dönmüş olduğunu anlamaya
çalışmamız gerek. Temelde siyaset ve din ilişkisi üzerinden değerlendirirken bu dönüşün altında yatan
kavram olan modernlik mücadelesini gözden kaçırmamak gerek. Modernlik küresel bir mücadele,
dolayısıyla konunun tüm dünyadan örneklere değinerek irdelenmeli. Ancak özellikle Amerika örneği
üzerinde çokça durmamızın basit bir nedeni var: Dünya modern çağın başından beri ilk defa kararlı bir
şekilde din konusunda Amerikan modelini takip ediyor. Devlet kararı yerine bireysel seçime dayalı din
kavramı güç kazanıyor. Geçen 200 yılı aşkın süre boyunca Avrupa ve Amerikanın neden birbirinden bu
kadar farklı şekillerde geliştiğini incelemek şu andaki durumu anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Aydınlanma Devrinden beri Batı düşüncesinde din ve modernite arasındaki ilişki hakkında görüş ayrılığı
süregelmiştir. Avrupalılar modernitenin dini marjinalleştireceği düşüncesindeyken Amerikalılar, her
ikisinin elele yürüyebileceğine inanmıştır. Modern dünyanın temel devrimlerinden olan Fransız İhtilali ve
Amerikan Devrimi, Aydınlanmanın sonucunda ortaya çıkmış rasyonel uluslar olmalarına karşın, dinin
rolü hakkında görüş ayrılığı büyüktür. Fransız devrimciler eski düzenin simgesi olarak gördükleri dine
bütünüyle karşı çıkıp hor görürken, Amerikanın kurucuları dine çok daha selim yaklaşmışlardır. Dini
korumak için devletten ayırmışlardır.

O zamandan bu yana modernitenin bu iki versiyonu farklı yönlere doğru ilerlemiştir. Avrupada kilise
kurumu, demokratik ve özgürlükçü yeni dünya düzenine karşı eski rejimin tarafını tutmuş olmasına
rağmen Amerikada ulusal anlamda kurumsallaşmış bir kilise bulunmadığından farklı inançlar hem
demokrasiye hem de serbest piyasaya kucak açmıştır. Avrupada din savaş ve baskı anl***** gelirken,
Amerikada özgürlüğün kaynağı olarak görülmüştür.

AVRUPA TARZI
Avrupada dinin etkisini yitirmesi süreci Aydınlanmayla başlar. Aydınlanma, temelde insan aklının barış
ve bolluk getireceği; tam aksi olan mantıksız bağnazlığın ise savaş ve sefalet getireceği düşüncesinden
filizlenmiştir. İnsanın iyiliğine duyulan güven üzerine kurulan aydınlanma, insanlığın eğitimle gerçek
erdemlere ulaşmasını sağlamaya odaklanmıştır. Bunu takip eden 200 yıldır Avrupai modernite
yükseliştedir. Bu süre içinde düşün dünyası Tanrının neden öldüğüne dair yazıp çizmiştir. Voltaire dinin
sonunun 18.yy sonunda geleceğini iddia ederken, Nietzsche Tanrının insan tarafından çoktan
öldürüldüğünü ve öyle kalacağını savunmuştur. Kant, Aydınlamayı bilmeye cüret edin, kaderin
dizginlerini elinize alın diyerek tanımlamıştır. İnsanın dinsel yanılsamalardan kurtuluşunu yönetici
sınıftan bertaraf etmekte gören Karl Marx ise dini toplumların afyonu olarak nitelendirir. Marx, tarihin
esas anlamının sınıf mücadelesinde yattığını ve komünizme ulaşıldığında tezatların üstesinden
gelineceğini ve dünya üzerinde cennetin yaratılacağını ileri sürer.

Durkheim ve Weber tarihin zoruyla dünyanın laikleşeceğini tartışırken,
Freud dindarlığın bir nevroz hali olduğunu öne sürerek insanoğlunun
temel içgüdüsü cinselliği bastırmak için tasarlanmış olduğunu iddia eder ve insanın bilgiye ulaştıkça,
öğrendikçe dini inancın giderek azalacağını ekler. Chesterton ve T.S. Elliot ise Tanrının olmadığı yerde
insanların herhangi bir şeye inanabileceklerini dolayısıyla, Hitler ve Stalin gibilere hürmet
edebileceklerine dair uyarmıştır. Pek çok düşünür baskı ve yobazlık aracının ortadan kalkmasına
sevinmiştir. Sartre gibi küçük bir grup hem Tanrının ortadan kaybolmasına kızmış, hem de yokoluşunun
getirdiği özgürlüğü kutlamıştır. Sonuçta Avrupa toplumsal hayatında önemli bir yere sahip olan herkes
dinin ölmekte olduğunu ve böylelikle siyaset üzerindeki etkisinin de çekilmekte olduğunu kabul etmiştir.
Dine karşı en büyük mücadeleyi felsefeden çok bilimin verdiğini söylemek mümkündür. 19.yy ortasında
dinle bilimin birlikte varolamayacağı görüşüne katılanların sayısı oldukça artmıştır çünkü din yaşamın
nasıl oluştuğuna dair mantıklı bir açıklama önerememektedir. Darwin teorisinin ortaya çıkışıyla Hristiyan
dünyası sarsılmıştır. İnancın kaybedilmesine alternatf çözüm olarak laiklik ideolojisi sunulmuştur.

19.yyda 4 tane laik inanç öne çıkmıştır: bilim, kültür, ulus-devlet ve sosyalizm. Bunların arasında en güçlü
olan bilimdi çünkü dünyayı mantıklı bir şekilde açıklayabiliyordu. Ancak Darwinizmin yansıması olarak
ortaya çıkan sosyal Darwinizmin ırk ayrımını da körüklediğini de unutmamak gerek. Bununla birlikte,
insanoğlunu uygarlaştıracak unsurun yüksek kültür seviyesi olduğu görüşü rağbet görünce, dinin yerini
kültür öğesinin alması gerektiği vurgulandı. Böylece barbarlıktan ve batıl inançlardan kurtulmak mümkün
olacaktı. Din yerine kültürün yükselişi henüz modernizm ve postmodernizmin yüce olanla saçmalık
arasındaki ayrımı henüz bulandırmamış olduğu Masumiyet Çağına denk düşer. Bu sıralarda Goethe ve
Beethoven gibi sanatçılara adeta tapılmış, peygamberler gibi saygı görmüşlerdir.

Ulus-devlet kavramıyla devlet ve halk yüceleştirilerek dinden geri kalan boşluk doldurulmaya çalışılırken
laik devlet adamları, düşünürler, bayrak gibi ulusal semboller neredeyse dini değerler atfedilerek
ilahlaştırıldı. Hegel, devleti Tanrının yeryüzündeki hali olarak tanımladı. Devlet, sadece kanun ve yönetim
sistemi değil ahlaki kurallar ve mantıklı amaçlar bütünü olarak herşeyi bilen ve herşeyi sağlayan olarak
nitelendirildi. Viktoryenler sayesinde, Kilisenin egemenliğinde olan eğitimin devlet egemenliğine geçişiyle
refah bürokrasisinin ilk adımları atılmış oldu. Böylece devlet daha önce kiliseyle ilişkilendirilen pek çok
görevi üstlenmeye başladı. Ulus-devlet bazen bilinçli ama çoğunlukla bilinçsiz olarak dini
marjinalleştirmiş oldu.

Avrupanın din boyunduruğundan kurtulmadan modernleşmenin mümkün olmadığı görüşü tüm dünyayı
etkilemiştir. Dolayısıyla Marksist diktatörlerden Lenin ve Maonun ateizmi zorla yaymaya çalışmasına da
şaşmamak gerekir. Ne yazık ki 20.yyda oluşan yeni laik inançların çoğu zehirli bir hal almıştır. Marxın
ideolojisi üzerine kurulan Komünizm, Rus milliyetçiliğine sırtını dayayarak istismarcı bir yaklaşımla bilim
ve kültür öğelerinden beslenmiştir. Nazizm de sırf bilimsel ırkçılıktan değil Alman milliyetçiliği ve
şovenizminden de faydalanmıştır. Hitler, dini sadece siyasi bir güç sağladığı takdirde kullanmıştır.
Gelişen dünyada laiklik teorisi sadece soyut bir kavram olmakla kalmayıp bazen acımasız olabilen bir
eylem planına dönüşmüştür. Hitler ve Stalin kadar gaddar olmasa da gelişmekte olan ülkelerin daha az
dogmatik olan çok sayıda lideri de ulusal bütünlük ve yukarıdan aşağıya modernleşme adına dini
marjinalleştirip laikliği uygulamayı kafasına koymuştur.

Başımızda duran şu fes cahilliğin, bağnazlığın simgesi ve ilerlememize, çağdaş
medeniyetler seviyesine ulaşmamıza engeldir, diyen Atatürk dinle devleti
kesin biçimde birbirinden ayırmıştır. Bu çaba zamanında dünya kamuoyu tarafından oldukça hoş
karşılanmıştır. Batı dünyası aynı olumlu tepkiyi İran Şahının laikleşme ve modernleşme çabalarına da
göstermiştir. Hindistanda Nehru örgütlü dini silip yoketmeye çalışmıştır. Ortadoğuda Naser ve Pehlavi
şahları ülkelerinin cami ve sanayileşme arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunu ve batıl inançlarla
bağnazlığın geride bırakılması gerektiğini savunmuştur. Latin Amerikada da ilerleme adına kiliselere
saldırılar düzenlenmiştir.

II. Dünya Savaşı sonrasında kendisini Sovyet rejimine karşı tanımlamak zorunda hisseden ve savaş
çalkantıları arasında hayatı yeniden anlamlandırmak isteyen Avrupada din kısa bir süre için yeniden
canlanmış olsa da Avrupa ekonomileri tekrar hız kazanmaya başladığı an eski kıtada laiklik yeniden öne
çıkmıştır. Bu sırada gelişmekte olan ülkelerdeki liderlerin çoğu Atatürkün izinden giderek
modernleşmeyle laikleşme ilişkisini toplumlarına yerleştirmeye uğraşmıştır. Sadece Batı teknolojisini ve
ekonomilerini ithal etmekle kalmamış aynı zamanda dinin arka plana itilmesine dair Batılı fikirleri de
benimsemişlerdir. Avrupalı görüşlerden etkilenerek mollalara, din adamlarına ve ilkel uygulamalarına
karşı mücadele başlatmışlardır. Mısırda ise Naser orta yolu bulmaya çalışarak İslamı
marjinalleştirmektense modernize etmeye çalışmıştır
ozetkitap.com

devam edecek.........
 
Merhaba

Diğer taraftan Amerika, ilerici laiklik yanlıları için her zaman bir sorun olmuştur çünkü halkı Tanrıya
inanmaya devam ettiği halde modernleşmeyi başarmıştır. Amerikada yeni kurulan cumhuriyet laik bir
düzendi ve bilinçli olarak Avrupanın feodal, kral ve din devleti düzeninin tam zıttı olarak
şekillendirilmişti. Dünyanın kültür konusunda karar vermede son söz sahibi olan Avrupada, Amerika bir
tuhaflık olarak görülebilir hatta belki de evrimsel bir ucube sayılabilir. Avrupalılara göre Amerikalılar
istediği kadar Tanrıya tapmaya devam etsin dünyanın geri kalanı da modernleştikçe Avrupayı takip
edecekti. Hatta Amerika ilerleyen zamanda daha çok laikleşecekti. 20. yy ortasında bunun olacağına
yönelik işaretler bile mevcuttu. Sosyolojik açıdan dinin özel hayatın dışına taşmayacağı bir dünya düzeni
öngörülüyordu. Örneğin 1966da Time dergisi kapağında Tanrı Öldü mü? diye soruyordu. Amerikalılara
göre din toplumsal yaşamdaki etkisini yitirmekteydi. 20.yy sonunda aydınlar insanın sonunda Tanrıyı
geride bıraktığı kanısına varmıştı. Zaferi kazanan laiklik ve liberalizm olmuştu. Ekonomist dergisi yeni
binyıl sayısında Yüce Tanrının ölüm ilanını yayınladı.

Oysa bugün Batılı liberaller asıl tuhaf olanın laik Avrupa olup olmadığından endişe duymaya başladı.
Günümüzde Amerikan modeli modernleşme dünya çapında yayılmakta gibi görünüyor. Pek çok ülkede
dinle modernlik birlikte varolabiliyor: Çin, Asya, Afrika, Arabistan, Latin Amerika ülkeleri. Mesele yalnızca
modernleşen ülkelerde dinin güçlenmesi değil dinin mesajını yaymak için modern araçlardan
faydalanması da söz konusu. Dini mahvettiği söylenen demokrasi, piyasalar, teknoloji ve mantık onu
güçlendirmek için biraraya gelmekte.

Nereye baksanız dinin kamusal alana geri dönüşünü farketmeniz mümkün. 11 Eylül 2001de ondokuz
Müslüman genç Amerikaya saldırmamış olsaydı bugün Amerika ve müttefik kuvvetleri Irak ve
Afganistanda ölüyor olmayacaktı. Amerika, bir sonraki savaşını geliştirmekten vazgeçmediği nükleer
silahlar nedeniyle İran İslam Cumhuriyetine karşı açabilir. Belki de Pakistanda bir çatışmaya
sürüklenebilir. Ya da kendini Batı Afrikada Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki dini kargaşanın
ortasında bulabilir. Onuncu paralel boyunca Sudandan Filipinlere kadar olan coğrafyada potansiyel savaş
alanları olduğu kesin bir gerçektir.

Bu arada çok sayıda eski anlaşmazlık da dini bir boyut kazanmıştır. Filistinde altmış yıldır süren savaş
esasında laik bir mesele olarak başlamıştır. 20.yyın başında Siyonistler Avrupanın boğucu dindar taşra
yaşamından kurtulmak için Ortadoğuyu bir kaçış olarak görmüştür. Önceleri Ben Gurion gibi laik
siyasetçiler, bağnazlığın kendiliğinden eriyip gideceğini varsayarak 1948de yeni kurulan Musevi
devletinde sadece evlilik ve boşanma gibi konularda dini kuralların geçerli olmasını bunun dışında laik bir
düzen yaratmayı uygun görmüştür. Filistin tarafında ise Kurtuluş Örgütü liderlerinin çoğu Hristiyan
sosyalistken günümüzde tarafları Hamas, Yahudi yerleşimciler ve Hristiyan Siyonistler oluşturur.
İsrail Filistin çekişmesi, tarafların hepsinin Tanrının kendi yanında olduğunu iddia etmesiyle aşırı kutuplaşmış
bir çatışmaya dönüşmüştür. Mısırda, Arap milliyetçiliğinin manevi lideri Naser, radikal Müslüman
Kardeşliği faaliyetlerini kısıtlamıştır.

Eskiden Komünist rejimle yönetilen ülkelere bakacak olursak kitlelerin bağımlılığı dine olan bağlılığını
yenileyen sadece Çin değildir. Rusyada Vladimir Putin, eskiden Rus Çarlarının yaptığı gibi kendisini
sürekli dinsel sembollerle özleştirmekte, düzenli olarak kiliseye gitmektedir. Sovyetlerin çöküşünden
onbeş yıl sonra 2006da düzenlenen bir ankette nüfusun %84ünün Tanrıya inandığını, yalnızca %16sının
kendisini ateist olarak nitelendirdiğini göstermektedir.

Atatürkün Türkiyesi şu anda İslamcı bir partinin yönetimindedir. Cumhurbaşkanı ve başbakanın eşleri
bir zamanlar gericilik sembolü olarak görülen türban takmaktadır. Son birkaç yıldır Hindistan Hindu
milliyetçisi bir parti tarafından yönetilmektedir.

Amerikada ise Evanjelistler saklandıkları delikten çoktan çıkmışlardır. Dini haklar, neredeyse her eyalette
kurumsallaşmış politikanın bir parçası olmuştur. Sağcıların dine bağlılığının yanında solcular da din
etkisinde kalmaktadır. Hatta din, laikliğin kalbinin attığı yer olan Avrupada bile yeniden sahneye
çıkmaktadır. Ancak elbette dindarlık açısından Amerikanın çok gerisindedir.

Örneğin Fransızların sadece onda biri dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söyler.
Ancak yine de Amerikada dinin canlanışını sağlayan etkenlere dair işaretler
Avrupada da görülür. Günümüzde giderek artan biçimde seçme hakkını
ahlaki doğrularla dengelemek isteyen bireylerin cemaat arayışı, bir topluluğa ait olma arzusu çoğalmakta.
Vatikan bile 1960larda moderniteyi kucaklamıştı fakat sonraları Katolik Kilisesi, inancın daha geleneksel
haline dönüş yaptı. Son iki Papa yönetiminde Katolikliği modernleştirmekten ziyade moderniteyi
Katolikleştirme amacı güdülmektedir. Pek çok ülke yöneticisi Tanrıya yakın hissettiklerini, dinlerine olan
bağlılıklarını dillendirmeye başlamıştır.

Tony Blair başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe dönmüş,
Sarkozy Fransa cumhurbaşkanı seçilmeden önce dinin kamusal alanda daha büyük bir rol
oynamasını istediğini açıkça ifade etmiştir.
Polonyada iktidar partisi Roma Katolik Kilisesinin sosyal
öğretileri ışığında bir ahlaki devrim vaadiyle seçilmiştir.

devam edecek......
 
Dinin dirilişi

Merhaba

Tanrı, Sanayi Devrimi kentlerinde ölmüşse,
sanayileşme sonrası gelişmekte olan ülkelerin
şehirlerinde yeniden canlanmıştır.
Mike Davis

Milyonlarca Müslümanın Avrupaya akını dinsel tartışmaları alevlendiren bir konudur. Müslüman
azınlıkların sayısındaki artış Avrupa siyasetinde çok önemli bir gündem maddesidir. Uç örnekler arasında
Madrid ve Londradaki bomba olayları, Hollandalı yönetmen Theo Van Goghun katledilmesi, Paris
banliyölerindeki isyanlar, Danimarkalı çizerin Hazreti Muhammed karikatürleri üzerine kopan yaygara
sayılabilir. İslamın yayılışı, laik halkları dinin önemini yeniden değerlendirmek zorunda bırakmakta. İşçi
sınıfının yaşadığı mahallelerde, göçmenler karşısında vatandaşların kendilerini Hristiyan olarak
tanımlama ihtiyacı duyma ihtimali artıyor. Ayrıca, Türkiyenin AB üyeliğine itiraz eden Avrupalı liderlerin
giderek yoğunlaşan bir şekilde Avrupanın Hristiyan köklerini yeniden keşfetmesine de yol açıyor.
Dinin kamusal alanda yeniden görünürlük kazanmasının bir diğer göstergesi de medeniyetler
çatışmasının farklı dinler arasında değil batıl inançlılık ve modernite arasında oluşacağını savunan laik
aydınların feryatları. Aydınlanma ve moderniteyle birlikte dinin gözden düşeceği sanılsa da yapılan
araştırmalara göre dünyadaki dört büyük dine -Hristiyanlık, İslam, Budizm ve Hinduizm- bağlı olanların
sayısı giderek artmakta.

Çoğumuza göre dindeki canlanma İslamın dirilişi olarak görülebilir ancak Hristiyanlık da hızla
yayılmakta, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde. Çoğu yerde bir inanca bağlı olmak aynı zamanda refahı
da arttırmakta. Din insanların manevi değerlerinde artış sağladığı gibi maddi durumlarını da
düzeltebiliyor. Dinin yaygınlaşmasının özellikle üzücü yanı ise dinin yanlış türevlerinin serpilip
gelişmesi. Düşünürlerin savunduğu gibi sorgulayıcı ve mantıklı bir din anlayışı yerine kutsal kitaplardaki
mutlak hakikat daha revaçta. Adem ile Havvanın 6,005 yıl önce buluştuğunu iddia eden veya cihadı katı
bir şekilde yorumlayan din türleri gibi. Amerikada hoşgörülü kiliseler popülerliğini yitirmekteyken
muhafazakar kiliselere bağlı olanlar nüfusun çeyreğine denk gelmekte.

Bu durum kuruluşunda özgürlük arayışı olan bir ülkede halkın,
elli yıl öncesine kıyasla dinsel anlamda özgürlük peşinde olmadığı şeklinde
değerlendirilebilir. İslam dininde de aşırı ve yakıcı uçların yaygınlaştığı görülmekte. Amerikalı
muhafazakarların bıkıp usanmadan tekrar ettiği gibi bunun nedeni de kısmen Suudilerin petrolden
kazandıkları parayı kökten dinci medreselere yatırması ve Kuranın Vahabi yorumlarını içeren
milyonlarca nüshanın maliyetini karşılamasıdır (örneğin Vahabi yorumunda cihad sırf kişisel mücadele
olarak yorumlanmaz, İslamın temelini oluşturan gerçek bir savaş olarak vurgulanır). Fakat bu her zaman
bir seçim meselesidir. Arabistanda Batı kültürü ve nüfuzunun yayılışından endişe eden herkes kökten
dinciliğe sığınmıştır. Başta Avrupa olmak üzere Müslümanların azınlık olduğu ülkelerde ise İslam
herşeyden öte bir kimlik arayışıdır. Aşırı dincilik kuşaklararası çatışmanın bir çeşidine dönüşmüştür.
Batıda doğan Müslüman kızlar kimlik arayışları nedeniyle başlarına türban takmayı seçmeye yönelmiştir.
Oysa ki yıllar önce Pakistandan veya Fastan Avrupaya gelen annelerinin ilk yaptığı şey başörtülerini
çıkarıp atmak olmuştu.

Nüfus da dinin yayılmasında başlı başına bir etkendir. Dindar insanlar çok daha erken evlenip çocuk
yapmaktadır. Bu demektir ki dindarların sayısı katlanarak artmaktadır. Diğer yandan iklim değişikliği de
dini etkileyecektir. Toplumlararası rekabet 13.yyda yaşanan Küçük Buz Devrinde olduğu gibi kıtlığa ve
kıyıma yol açabilir. O dönemde Avrupada Hristiyanlar Yahudilere; Afrika ve Asyada da Müslümanlar
Hristiyanlara saldırmıştı.

Ateistler açısından sinir bozucu başka bir durum ise laikliğin öne sürdüğü gibi dini kucaklayan insanların
illaki zayıf, korkak ve cahil olmamalarıdır. Bu çoğunlukla doğrudur, çaresiz insanlar umudu dinde bulur
ancak tablo her zaman böyle değildir. Dünyanın birçok yerinde inanç patlamasına neden olan kesim
tahsilli orta sınıf insanlardır. Türkiye ve Hindistanda modernleşme Atatürk ve Nehrunun istediği gibi
gayretli bir burjuvazi yaratmıştır ancak bu insanlar günümüzde dinci partilerin en ateşli savunucuları
olmuştur. Ticari gönenç ve din arasındaki ilişkiye en çarpıcı örnek Çinin büyük kentlerinde
görülmektedir. Serbest piyasa ekonimisiyle kilise içiçe geçmiş gibidir. Kiliseye bağlı cemaat aynı zamanda
hissedardır. ABDde pek çok Evanjelist iyi eğitim görmüş ve iyi para kazanan kişilerdir. Onlar için ebedi
gerçekleri bulmak için İncile bakmak yeterlidir ancak bu eski bir yazıt olmaktan öte modernitenin şiddetli
akıntıları arasında yol gösterici bir kılavuzdur.

Hristiyanlık üzerinde bu kadar fazla durmamızın nedeni moderniteyle diğer dinlere oranla daha uzun
süreli bir ilişkisi olmasıdır. İslam, dünyanın pek çok yerinde moderniteyle birarada varolabiliyor ancak
anavatanı Arap dünyasında durum pek öyle değil. Genel anlamda çoğulculukla başetmekte zorlanan bir
dünya dini denebilir. Bu durum dinler arası rekabet açısından önemli bir yer teşkil eder. İslamın herhangi
bir Reform veya Aydınlanma geçirmediği camiyle devlet arasındaki ilişkiden, kök hücre etiğine kadar her
tartışmada fark edilebiliyor. Bu yüzden de Hristiyan kültürünün bunları çoktan aştığını söylemek yeni bir
keşif sayılmaz.

Amerikanın din kavra mina dair kendi uyarlamasını nasıl pazarlayıp ihraç ettiğini iyi kavramak gerekir.
Amerika, başlattığı Hristiyan yanlısı sinema piyasasının yanında dini politika konusuna da öncülük ederek
kültür savaşlarını da ihraç etmekte. Aynı zamanda da örselenmiş süper güç olarak dünyanın yeni din
savaşlarıyla uğraşmak zorunda.

devam edecek......
 
Merhaba

Hakikat, Değişim ve Çoğulculuk

Dinin yükselişinin itici gücü nedir diye sorduğumuzda hakikat ve hakiki bir değişimin karışımı olduğu
cevabını verebiliriz. Üstelik modernitenin güçlü akıntılarında boğulmadan yol alabilmek için insanların,
dini ne olursa olsun inçlarına tutunup bunu bir çare olarak gördüğü yadsınamaz bir gerçek. Batı’daki
siyasi kesimler geç de olsa dinin gücüne uyanmış durumda. Vahiyle gelen hakikat, inananlar arasında
büyük rağbet görmektedir. Günümüzde din özellikle Amerika’da kuvvet bularak büyümektedir. Hem de üç
koldan: ekonomik güç, kültürel öğe ve siyasi üstünlük olarak. Bu bağlamda çoğulculuk da öne çıkmaktadır.
Değişen sırf din değil dinin siyaset üzerindeki etkisidir. Geriye dönüp baktığımızda dinin siyasi bir güç
olarak yeniden ortaya çıkışı Usame bin Ladin’in, Yahudiler ve Hristiyanlar’a karşı cihat ilan etmesinden
çok önce gerçekleşmiştir. En önemli dönüm noktası 1967’deki Altı Gün Savaşıdır. Uğradıkları hezimet
nedeniyle Arapların çoğu Naser’in laik Arap milliyetçiliğinden radikal İslam’a geçiş yapmıştır. 1967’de
Naser komutasında savaşa “Toprak, Hava, Su” naralarıyla giden ordu altı yıl sonra Enver El Sedat
komutasında “Allah’u Ekber” diye tekbir getirerek savaşmıştır. Aynı zamanda İsrail’in mucizevi zaferi
dinin siyasette daha önemli bir yer tutmasına neden olmuştur. 60’larda başlayan dinin yeniden
güçlenmesi süreci 1970’lerde hız kazanmıştır. Amerika Hristiyanlıklarını gururla ilan eden başkanlarını
seçmeye başlamıştır. İran şahı tahttan indirilerek Humeyni başa geçmiş; Ziya ül Hak Pakistan’ı iyice
Müslümanlaştırmaya başlamış; Sri Lanka Budizm’e anayasasında resmi olarak yer vermiştir. Bu sırada
Komünizm karşıtı Papa Katoliklerin başına geçmiştir.

70’lerdeki bu değişimin nedeni elit laikliğin fazla ileri gitmesine karşı inananların isyanı şeklinde
değerlendirilebilir. Devlete ve siyasete güven kalmayınca halk arasında dine dönüş başlamıştır. Örneğin
Amerika’da Yüce Mahkemenin kürtajı yasallaştıması ya da İndra Gandi’nin Hindulara eziyet etmesi çok
büyük tepkiyle karşılanmıştır. Laiklik açısından bakacak olursak durum 70’li yıllarda laiklikle yönetilen
devletlerin çöküşüyle de çakışmaktadır. Sovyetler Birliği’nin şeytani oyunlarının Marksizmi alay konusu
haline getirmesi, kapitalizmin petrol arz-talep dengesizlikleri ve hiperenflasyon gibi kösteklere takılması
ve daha genel olarak siyasetçilerin suç ve işsizlik gibi sorunları çözebileceğine dair kuşkuların oluşması
dünyanın her yerinde hükümetlere olan güveni sarsmıştır ve bu devinim 70’lerden beri bu şekilde
sürmektedir. Dinin güçlenmesi de bu etkiye tepkinin sonucudur. Aşırı İslamcılar radikal Musevilik ve
Hinduizm’in tırmanmasına katkıda bulunmuştur. Bunun sonucunda da mollaların coşkusu artmıştır. Bir
anlamda karşıt taraflar birbirlerinin gelişmesini sağlayan ortamları hazırlamıştır. Ancak dinin öne
çıkmasında daha derinden giden bir dalga olan küreselleşmenin payı büyüktür. Laiklik savunucuları
büyük bir sıkıntı içindedir çünkü dinin yükselişe geçiren nedenlerin kapitalizminin başarısını
sağlayanlarla aynı olmasıdır: rekabet ve seçim.

Dinin dirilişinin arkasındaki rekabetçi mekanizmayı anlamak için Adam Smith’in “Ulusların Refahı”
eserine ve Amerikan anayasasına bakmak yeterli olacaktır. Adam Smith serbest piyasanın hırsla olduğu
kadar Tanrıyla da beraber çalıştığını öne sürer. Bağışlarla geçinen yerleşik olmayan din adamları
toplumun alt kesimlerine din propogandasında kurumsallaşmış din adamlarından daha heveslidir. Çünkü
maaşlı din adamları patronlarına yağcılık yapmakla daha çok meşguldür. Avrupa tarihinde bunun
örneklerine sık rastlanır. Amerikan Anayasasında yapılan ilk değişiklik din ve devlet işleriyle ilgilidir.
Dinin kurumsallaştırılmasına veya dinin serbestçe uygulanmasına dair kongrenin hiçbir karar
alamayacağı kanunda açıkça belirtilmiştir. Bu, hem muhalif görüşte olanların isteklerine uygun olarak
devletin dinden uzak tutulmasına hem de Thomas Jefferson gibi ruhban sınıfı karşıtı olanların kiliseyi
devlet işlerinden ayrı tutma isteğine hizmet eden uzlaştırıcı bir maddedir. Sonuç olarak bu madde
Amerikan dindarlığının itici gücünü oluşturmuş ve kiliseye katılmanın başlı başına gönüllü bir faaliyet
olduğu, farklı dini grupların rekabetine olanak tanıyan yeni bir ülke tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Dinin serbest piyasasında ilk başarı örneği vaazlarında sade bir dil kullanan Metodistlere aittir. 1771’de
ülkede sadece 550 olan sayı 1861’de1 milyona ulaşmıştır. Rekabet ruhu diğer dinleri de etkilemektedir.

Geçtiğimiz yüzyılda pazar payı en çok düşen din olan Budizm inanışına göre insanların ikna edilmek
yerine inancı kendi içlerinde keşfetmeleri gerekir. Buna rağmen değişim görülmektedir. Örneğin Güney
Kore’de Budist rahipler Protestanlarla başa çıkabilmek için inzivaya çekildikleri dağlardan şehirlere inip
meditasyon merkezleri kurmaktadır. Hinduizm ise kendini koruma konusunda daha bilinçli
davranmaktadır. Hindistan’ın bazı eyalatlerinde “dokunulmazlar” denen parya sınıfını Müslüman veya
Hristiyan olmaya ikna edilmelerini engellemek için “din değiştirme karşıtı” yasalar çıkarmıştır. Öte
yandan Hindu aşramları yaşam sanatını yaymak üzere dünyanın 141 ülkesinde hizmet vermektedir.

Bu yarış İslam’ın başarısını da körüklemektedir. Suudi Arabistan, dini inanışı polis ve hapishanelerle zorla
dayatmaktadır. Karşı çıkanları ölümle cezalandırmaktadır. Pek çok İslam ülkesinde camiler devlet yardımı
almaktadır. Bu Adam Smith’in anlayışına çok ters bir durumdur. İslam, Hristiyanlık kadar ateşli bir şekilde
dini yaymaya çalışan bir sistem değildir. Takipçileri dinlerini yaymaktan çok geleneksel Müslümanlara
çözüm bulunmasını zorlaştırmakla ilgilenir. Yine de İslam dininin içinde de göründüğünden çok daha fazla
rekabet mevcuttur.

Camiler şu ya da bu imamın öğretilerini takip etse de asıl yetkilerini Kur’an’dan alırlar. İmamlar buna göre
istedikleri gibi vaaz verebilir. Mega camiler denen, çok büyük camiler yapılmaktadır. Mesela Londra’da
yapılması planlanan cami oniki bin kişilik olarak tasarlanmıştır. Televizyonlardan ve internetten vaaz
vermek, fetva çıkarmak da Avrupa ve Ortadoğu’da yaygınlaşmış durumdadır. İslam dünyası, halen
özgürlük anlamında Hristiyan aleminden çok geridedir. Kamusal alandan din baskısının kalkması ve
görüşlerin özgürce tartışılp ifade edilmesine zemin hazırlanması gerekmektedir. İslam’ın moderniteyle
ilgili başarısızlığının özünde de çoğulculuğa karşı duruşu yatmaktadır.

Rekabet seçime olanak tanır. Eskiden, Amerika hariç dünyanın pek çok yerinde yukarıdan aşağıya işleyen
din ve devlet sistemi artık din açısından giderek daha fazla aşağıdan yukarıya işlemektedir. Günden güne
artan bir şekilde insanlar, bir inanca tabi olarak doğmak yerine dinlerini kendileri seçmektedir. Hangi dini,
dinin nasıl bir türünü, hatta dinsizliği benimseyeceklerine dair seçimlerine kendileri karar vermektedir.
Çoğulculuk elbette eskiden de vardı ancak hiçbir zaman şu anki kadar büyük çaplı olmamıştı. Göçler de
çoğulculuğu teşvik eder. Büyük metropollere baktığımızda farklı dinlere ait tapınakların sayıca arttığını
görürüz. Esas ilişkinin modernite ve laiklik arasında değil modernite ve çoğulculuk arasında olduğu yeni
yeni anlaşılmaktadır. İnsanlar, tanrıyla olan ilişkilerini kendi seçimlerine göre şekillendirmektedir. Dinin
devlet işlerinden ayrı ve özgür olması yozlaşmayı engelleyecektir. Dinsel seçimin kamusal hayat üzerinde
çok büyük bir etkisi vardır. İnsanlar doğuştan bir dine mensup olmak yerine kendi dinlerini kendileri
seçebildikçe bu konuda daha bilinçli davranacaklardır. Ne yazık ki bir dini inanışa körü körüne bağlılıktan
kaynaklanan iç savaşların sayısı hiç de az değildir. Halbuki bir dine bağlı olmak şiddete başvurmak
anla mina gelmemeli aksine kozlar seçim sandığında paylaşılmalıdır. Dünya çapında insanlar yeni
özgürlüklerini dinin siyaset üzerindeki rolünün azalmasına değil artmasına yönelik kullanmaktadır.

Moskova’dan, Kahire’ye, Pekin’e kadar yeni demokratikleşen toplumlar Tanrı’yı yeniden kamusal alana
sokmuştur ve Batı’daki son derece laik dış politika müessesi de bu durumla başetmeye çalışmaktadır.
Gelişmiş toplumların en belirgin özelliği çoğulcu oluşlarıdır. Protestanlığın yükselişi de vicdani özgürlüğe
yapılan vurgunun Kuzey Avrupa’daki ekonomik gelişmeyi güçlendirmiş olmasındandır. Dini özgürlük
modern dünyanın büyük kısmında demokratik toplumlara giden devinimi hızlandırmıştır. Batılı
toplumlarda ifade ve vicdan özgürlüğü seçim hakkı kadar önemlidir. Çoğulculuk karşıtlığı ve Müslüman
ülkelerin çoğulculuğa direnişi İslam açısından çifte tehlike oluşturmaktadır. Hem iktisadi gelişmeyi
engellemekte hem de uzun vadede çoğulculuğun insanların dine yaklaşımını sağlamadaki rolünü
yadsımaktadır. Pluralizm, yani çoğulculuğun en önemli sınavı din değiştirmeye yönelik takınılan tavırdır.

İnsanlar, dini bir cemaate katılma veya bu cemaatten ayrılmada tamamen özgür bırakılmalıdır.
Müslümanlar genelde din değiştirmeye- elbette İslam’ı seçmeye değil,
Müslümanlıktan vazgeçilmesine sıcak bakmazlar hatta bunu döneklik olarak adlandırarak tamamen karşı çıkarlar.
Örneğin Suudi Arabistan ve Afganistan’da buna yönelik ölüm cezası bile uygulanır.
Suudi Arabistan ve İran’da dini eleştirmekle rejimi eleştirmek arasında hiçbir fark yoktur.
Dinle siyaset tamamen içiçe geçmiştir. Lübnan’da politik güçler Müslüman ve Hristiyanlar arasında
bölündüğünden bir cemaati terketmek siyasi bir eylemdir.

İslam dünyası düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok geridedir. Kamusal hayatta yoğun bir dini baskı
mevcuttur. Çoğulculuğa duyulan tiksinti İslam aleminde herşeyi adeta zehirlemektedir. Otorite ve geleneği
sorgusuz sualsiz kabul etmeyi gerektirdiğinden entellektüel ve sanatsal yaşamı sınırlandırmaktadır.
Üniversitelre istedikleri kadar para akıtsınlar teokratik yapı olduğu sürece zeki ve yetenekli insanların
başka ülkelere gitmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Arap dünyasında yaşayan orta karar Müslümanların çoğu tüketici hatta bazı yerlerde seçmen olarak özgür
bir hayat sürdürmektedir. Özellikle Şiiler, Sunniler’e kıyasla daha az köktendinci olduklarından İslam’ın
yeni koşullara uyum sağlamaya elverişli olduğunu vurgularlar. 2007’de Mısır baş müftüsü Kuran’daki
ayetlere dikkat çekerek din özgürlüğü ilkesine kucak açan bir makale yayınlamış ve İslam aleminde
şimşekleri üzerine çekmiştir. Kuran’da isteyenin dine inanıp isteyenin inanmamakta özgür olduğu ve
inanca yönelik hiçbir mecburiyet olmadığı çok açık bir şekilde belirtilmektedir.

İslam’ın yeniden düzenlenmiş versiyonunun doğuşuna uygun zemin açısından Türkiye ve de Avrupa ve
ABD’de yaşayan Müslümanlar umut oluşturmaktadır. AKP, İslam’ı moderniteyle ahenkli hale sokmak için
çaba göstermektedir. Kendisini Atatürk’ün laikliğinin koruyucusu sayan ordu, İslam yanlısı hükümeti
devirmek için darbe planlarına bile rağbet etmektedir. Anayasa mahkemesi 2008’de partiyi kapatma
kararının ucundan dönmüştür. Öte yandan AKP de alkol yasağı, milli eğitim müfredatından evrim
kuramının kaldırılması gibi konulara sıcak bakmaktadır. Buna rağmen temelde demokrasi ve çoğulculuk
ilkerini kabul etmiş görünmektedir. Partinin gücü giderek büyüyen dindar ve ekonomik açıdan dinamik
bir orta sınıfın desteğine dayanır. Bu açıdan radikal İslamcı çevrelere yakınlaşacak olanları da merkeze
çekmekte başarılı olmaktadır. İdam cezasını kaldırmış, kadınlara tanınan hakları arttırmış, yeni
üniversiteler açmış ve kürtajı yasaklamaktan kaçınmıştır.

Avrupa’daki Müslümanlar ise radikal uçta olanlara rağmen hızla artan Müslüman orta sınıf sayesinde
umut vaadetmekte. Yeni yeni ortaya çıkan Müslüman aydınlar moderniteyle İslamın uyumu için çaba
göstermekte. Avrupa’da yaşayan Müslüman kadınlar daha geç evlenerek daha az çocuk doğurmakta ve
işücüne dahil olarak ekonomiye katkı sağlamakta. ABD’de benzer bir durum sözkonusu. Böylece reform
zihniyetine sahip Müslümanlar için potansiyel bir kaynak oluşturmakta. Güçlü bir ekonomiye bağlı olup
çoğulculuk ilkelerine ve kişisel haklarına sahip çıkmaktalar. Orta sınıf ve genel geçer olarak
değerlendirilen Amerikalı Müslümanlar dinine bağlı bir Müslüman olmakla modern bir toplumda
yaşamanın bir çelişki olduğunu kesinlikle düşünmemekte ve Amerika’ya yerleşen Müslümanların
Amerikan adetlerine uyum sağlamaları gerektiğine inanmaktalar. Araştırmalara göre ibadetlerini yerine
getirme ve dine verdikleri önem açısından Amerikalı Hristiyanlarla benzerlik göstermekteler.

Tarihsel açıdan çok katı bir tarzı olan Katolik inancının değişimini buna paralel olarak değerlendirmek
mümkündür. Bir ülkenin tek bir dini olduğunu savunan Vatikan, bunun tersine insanların zihniyetini
değiştirmektense halkın iradesiyle birlik olmanın Katolik dinini geliştirecek tek yol olduğunu savunan
Amerikan Katoliklerinin baskısıyla bu görüşünü değiştirmek zorunda kalmıştır. Vatikan’ın çoğulculuğu
kabul etmesinin etkisi pek çok ülkede hissedilmiştir. 1974-1989 arasında otoriter rejimden demokrasiye
geçen 30 ülkenin çoğu Katoliktir. Bu açıdan şu andaki papanın İslam’a bakışı ilginçtir. 16. Benedict, İslam
aleminin aydınlanma fikirleriyle yüzleşmesinin gerektiğini; bunun inancını zayıflatmak değil iki kavramı
benimseyerek yapılabileceğini ve dinler arası içten bir diyalog için bunun mecburi olduğunu öne
sürmüştür. İlki dinsel özgürlüğün kabulü ikincisi ise dinle devlet işlerinin ayrılmasıdır. Çok sayıda
Müslümanın buna hemen olumsuz tepki vermesi de daha katedecek çok yolları olduğunu göstermektedir.

devam edecek......
 
Amerikan tarzı

Merhaba

Tarihe tarafsız bakarsak Amerikayla ilgili üç gerçek karşımıza çıkacaktır:
1. Amerika başından beri dindar değildi, sonradan dindarlaştı.
2. Din ve modernite Amerikada hiçbir zaman Avrupada olduğu gibi birbirine düşman olmadı.
Aksine birlikte büyüdüler. Amerika modernleştikçe kiliseye gidenlerin sayısı arttı.
3. Amerikada dini yaşamın anahtarı çok sayıda mezhebe/tarikata bölünmüş olmasıdır.

Amerika en başından beri laikle dindarın tuhaf bir karışımıydı. İlk yerleşimcilerin bazıları zulümden kaçan
dindar mutaassıplar; bazıları da para peşindeki işadamlarıydı. Geri kalanı ise hem Tanrıya hem de hırs ve
servete tapanlardan oluşuyordu. Kilise katılımı zamanla düşmeye başlayan Püriten New England
kolonisinin saf dindarlığı İngilteredeki yargıçların tecavüzcü, hırsız ve katil gibi adi suçluları ceza olarak
Amerikaya göndermesiyle daha da bozuldu. İngilteredeki Anglikan Kilisesinin denizaşırı uzaklıktaki
eyaletine ayıracak çok az kaynağı vardı ve sömürgeciler tütün yetiştirmek için ihtiyaç duydukları, sayıları
giderek artan kölelerini dine döndürmek için çok az çaba sarfetti. Amerika dindar doğmadığı gibi
başlangıçta çoğulcu da değildi. Koloniciler elbette yeni kıtaya yelken açarken Hristiyanlığı götürmeye
gitmişlerdi. Teokrasi yanlıları kırbaçlama, idam gibi vahşi cezalandırmalarla insanları dini kurallara
uymaya mecbur edince İngiliz hamileri müdahale etmek zorunda kaldı. Hatta İngilterenin yurt
topraklarında olduğu gibi sömürgelerinde de Protestanlığın her türlüsüne izin veren Hoşgörü Kanunu
çıkarıldı.

Amerikanın hoşgörü merkezine dönüşmesinin nedeni bu kadar büyük bir ülkede asayişi sağlamanın
imkansız oluşuydu. 17.yy ortasından itibaren Virginia gibi aşırı tutucu bölgelerdeki kilise yetkilileri
muhaliflerin üzerine çullanınca bu insanlar farklı yerlerde kurulan ılımlı sayılan kasabalara sığındı.
Yatırımcılar da bu dini özgürlükten yararlanarak daha fazla insanı bu bölgelere çekmeye başladı. Bunun
sonucunda göreceli olarak az sayıda bir nüfus içinde çarpıcı miktarda dinsel çeşitlilik oluştu.

Amerika Büyük Uyanışlarının ilkini 1730-1740larda yaşadı. Etkileyici vaazlarıyla şehirden şehire dolaşan
rahipler halkın dini duygularını tetiklemeye başladı. Bu aynı zamanda rekabeti de beraberinde getirdi.
Yeni kurulan mezhepler her çeşit inananı saflarına çekmeye başladı. 1780lere gelindiğinde dikkatler,
insanın Tanrıyla olan ilişkisinde değil, Amerikanın anavatanla ilişkisi hakkındaki ateşli tartışmaya
yoğunlaşmıştı. Amerikada en çok hayranlık duyulan aydınlar artık din adamları değil devlet adamlarıydı.
Siyasi bilimler ilahiyatı tahtından indirmişti. Devrim öncesi Amerikada din o kadar da istisnai değildi.
Avrupaya kıyasla çok daha fazla tolerans ve çoğulculuk mevcuttu. Ancak sömürgelerin çoğu devlet
tarafından desteklenen bir din dünyasında yaşıyor, kiliseye vergi ödüyordu. Amerikalı bakanlar da
Avrupalı meslektaşları gibi sıradan halkın batıl inançlara ve hayvani zevklere düşkünlüğünden
yakınıyordu. Amerikanın yolunu Avrupadan ayıran esas unsur Amerikan Devrimi oldu.

Amerikalılar Aydınlanma fikirlerini benimseyip uyguladı ancak dini prensiplerine bağlı kalmaktan da
vazgeçmedi. Avrupada devlet ve dini kurumlar o kadar içiçe geçmişti ki birine dokunmadan diğerine
saldırmak mümkün değildi oysa Amerikada böyle bir özleştirme üzerinde fazla durulmadığından bazı din
adamları da devrimi destekledi. Fransız Devriminde olduğu gibi din düşmanlığı yapılmadı. Bağımsızlık
Bildirgesinde dinle ilgili herhangi bir sıkıntıdan bahsedilmiyordu. Yapılan devrim esasında laik bir
meseleydi. Amerikanın kurucularının derdi dini değil tamamen politikti. Despotluğun nasıl önleneceği,
aristokrat ya da ruhban sınıfından olsun belirli bir kesimin sıradan halka kendi isteklerini kabul
ettirmesinin nasıl önüne geçileceği, özgürlüğün nasıl korunacağına kafa yordular. Devrimin özünü, dinle
devleti birbirinden ayırmak ve erkler ayrılığı oluşturmaktı. Bu durum dinin modern dünyada da hayatta
kalabilmesine olanak tanıdı.

Devlet yönetiminin dine karışmamasına dair alınan kararının Amerikanın tüm dünyadaki en dindar ülke
olmasında büyük payı vardır. Anayasada herhangi bir dini müesseseye hürmet edilmesi ve serbestçe
ibadetin yasaklanmaması hem toplumda yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı bir hoşgörü oluşmasına hem
de insanların özgür iradeleriyle dinlerini seçebilmesine olanak sağladı. Din alanında oluşan serbest
piyasadan pay kapabilmek için din adamları arasında rekabet oluştu. Rahipler insanların ayağına giderek
onları ikna etmek için birbiriyle yarışmaya başladı. Şu anda da Amerikaya giden yabancıları en çok
şaşırtan din piyasasının bu kadar güçlü olması ve dini ürünlerin yaygınlığıdır. Daha başlangıçta böylesine
radikal bir yol çizilmesinin nedeni devletin kurucularının Avrupa tarzı özellikle İngiltere modeli bir kilise
müessesesi istememesiydi. Bu, dini kamusal alandan uzaklaştırmak anla mina gelmiyor; dini inanışı
insanların vicdanına bırakıyordu. Bu ilke bir kez benimsenince dini baskıların sona erip kilise müessesinin
yerle bir olması kaçınılmazdı. Devleti dinden uzak tutmak isteyenlerle dini devlet işlerinden uzak tutmak
isteyenler arasında kurulan garip ittifak sayesinde dini özgürlük yasası çıkartıldı.

Devrim ve İç savaş arasındaki dönemde kiliseye giden Amerikalıların oranı 1776da %17den 1850de
%34e ulaştı. Bu hızlı değişim yeni bir uyanış, adeta yeni bir devrim niteliğindeydi. Metodist ve
Baptistlerin yükselişinin yanı sıra Siyahi Kilise de ortaya çıktı. Bir yandan özgür insanı temel alan
Evanjelistlerin sayısı arttı bir yandan da Amerikanlaştırılmış bir din oluştu. Yeni kurulan gönüllü
dernekleri ve kiliseler etrafında yeni topluluklar meydana geldi. Göçmenler de bu coşkuya dahil oldu.
Amerikalılar dine dönmenin herkesin şahsi seçimi olduğu görüşünü benimsemekle eşit fırsat fikrini de
kucaklamıştı. Avrupada eskiye dair herşeyi temsil eden kilise yeni kıtada devrimin çocuğu olmuştu.
Evanjelistler, ruhban sınıfı ve rahiplik eğitimi almamış kişiler arasındaki ayırımı kaldırınca karizmatik dini
liderler ortaya çıktı.

19.yy Amerikasında eğitimli kesim, Avrupada görüldüğü gibi din ve ilerleme arasındaki çekişmeye
kapılmadı. Bilim dünyasında da düşünen, akıllı mantıklı birinin dindar olamayacağı gibi bir kanı hakim
olmadı. Halkın tümü içtenlikle inansın inanmasın, din, cumhuriyet kurumlarını oluşturulmasını sağlayan
ve yeni ulusu birbirine kenetleyen bir unsur olarak görüldü. Dolayısıyla Amerikan tarzı dinin mantık ve
özgürlükle ilişkisini Avrupadan çok farklı biçimde şekillendirdi. Cumhuriyetçilik, liberalizm ve
Protestanlık karıştırılıp üstüne bir de Tanrının eklendiği bir şeye dönüştü.

İç Savaş dindar Amerikayı kölelik yanlısı Güney ve kölelik karşıtı Kuzey olarak ikiye böldü. Her iki tarafın
orduları da Tanrıya dua ederek savaş meydanına çıktı. Bu da savaşın çok kanlı olmasını ve Güneylilerin
yenilgiyi çok zor hazmetmesine neden oldu. Katolikler ve Protestanlar arasındaki çatışmalar kızıştıktan
sonra geleneklerine aşırı bağlı olan Katolikler refah devletine bağlanmaya çalışıldı. Yeni gelen göçmenler
kiliseleri sayesinde Katolik kimliklerini devam ettirebildiler.

Amerikalılar hangi mezhepten olurlarsa olsunlar Tanrının seçilmiş milleti olduklarına inandıklarından
ulusal kimliklerine de dine olan bağlılıkları gibi bağlıdırlar. Böylesi bir Hristiyan milliyetçilik büyük
sonuçlar doğurmuştur. Amerikalılar topraklarını genişletmeyi dini açıdan gerekçelendirmiştir. Toprak ve
altına hücum aynı zamanda yeni insanların Hıristiyanlaştırılmasına dayanmıştır. Büyük bir kıtaya yayılıp
Kızılderilileri ve Meksikalıları kenara iterek Amerika yeni vadedilen topraklar olarak görülmüştür.
Dünyayı geliştirme arzusu kısa sürede Kuzey Amerikanın dışına taşmış ve Amerikanın ilk kez yabancı bir
toplumu geliştirme çabasına da yine din ilham kaynağı olmuştur. Şu anda ABDnin Hawaii eyaleti olan
Sandviç adalarına misyonerlerini yollayıp yerli halka İncili götürerek uygarlaştırmayı amaçlayarak
adaları ele geçirmişlerdir.

Zaman içinde Hristiyanlığı yayma, misyonerlik, diplomasi ve emperyalizm arasındaki bağlantılar giderek
güçlenmiş, misyonerle Amerikanın diğer ülkelerle ilişkilerinde çok önemli bir rol üstlenmişlerdir.
Amerikanın Çin, Japonya, Siyam ve Osmanlı Devletiyle yaptığı ilk anlaşmalar misyonerlere zulüm
etmeksizin görevlerini yapma hakkı tanımıştır. Amerikanın dindarlığı ne kadar büyük olursa olsun kendi
coğrafyasının sınırlarını aşan ve kendini her zaman haklı gören arsız bir emperyalizme dönüşmüştür.

devam edecek......
 
Merhaba

Amerikanın Modernitenin Sarsıntılarından Kurtuluşu
Amerikanın serbest din piyasası laiklikten Avrupa kadar yoğun olmasa da bir biçimde etkilenmiştir.
Modernitenin yıkıcı yanları ABDyi de eski kıtada olduğu kadar yıpratmıştır. İlk gerileme, Amerikaya
kimlik kazandırma adına çok şey yapan baskın Protestan kültürünün, laiklik yanlısı liberaller ve laikliğe
direnen radikaller arasında bölünmesidir. İkincisi Protestanlığın özellikle radikal Protestanların içki ve
Darwinle olan mücadelelerinde aşağılanmalarıdır. Üçüncü yenilgi ise daha karmaşıktır. II.Dünya Savaşı
sonrası siyasi oluşum Amerikanlaşmanın sembolü olarak Judeo-Hristiyanlığa kucak açmıştır. Bu süreçte
dinin insanların yaşamlarındaki ve toplumsal alandaki rolü tam olarak yok olmasa da tehdit altında
kalmıştır. 20.yyın sonunda Amerikada din daha önce olmadığı kadar azgın ve yıkıcı bir şekilde geri
dönmüştür.

Dindar Amerikadaki ham canlılığa karşın modernitenin yıkıcı unsurlarından kaçmak olanaksızdı.
Entellektüel yaşam, özellikle üniversiteler giderek laikleşti. Eskiden aynen İngilterede olduğu gibi
üniversite sıralarında din adamları yetişiyordu. Bu durum 19.yy sonlarında değişime uğradı. Puritenler
tarafından ilahiyat odaklı kurulan Harvard radikal bir değişimle yeni bir üniversite modeline dönüştü.
Üniversitelerin amacının ebedi hakikatleri aşılamak değil dünyayı anlamak ve bilgiyi geliştirmek olduğunu
öne sürdüler. Böylece fikirler de piyasaya sürülecek ve öğrenciler de ortaya atılan kuramlardan
istediklerini seçebilecekti. Üniversiteler, laik araştırma kurumları olma yoluna girince yönetim
kurullarındaki din adamlarının yerini iş adamları ve bankacılar aldı. Pek çok akademisyen bilinçli bir
şekilde din düşmanı oldu. Üniversitelerdeki devrim Amerikanın aydın kesimine doğrudan yansıdı ve daha
da genişledi. En iyi uyum sağlayanın tutunup ayakta kalabileceği görüşünü insan toplumuna uyarlayan
sosyal Darvinizm çok güçlü bir akıntıydı. Kendini üstün gören aydınlar arasında ve pek çok eyalette çok
rağbet edilen bir akıma dönüştü.

Sosyal Darwinizmin acımasızlığından hoşlanmayan pek çok entellektüel Aydınlanma fikirlerini kabul
ederek tarihin bilimin ışığı ve batıl karanlık arasında bir mücadele olduğu görüşünde birleşti. Ya bilim
kazanacaktı ya da din.

Kurucuların sarsılmaz görüşleri sosyal Darvinizm ve ekonomik indirgeme karşısında çözülmeye uğradı.
Amerikanın en iyi hizipçilerinden Ambrose Bierce Şüphecinin Sözlüğü adlı (daha sonra Şeytanın Sözlüğü
olarak yeniden isimlendirilecek olan) kitabında korku ve umudun çocuğu olan dinin cahil cühelaya
Bilinmeyenin doğasını açıklamaya çalıştığını söyleyerek dini yaymaya çalışanların da ikiyüzlü dangalaklar
olduğuna dikkat çekiyordu. Karizmatik hatipler modernitenin getirdiği yeni teknolojileri Tanrının
gönderdiği hediyeler olarak görüp bu buluşlardan en iyi şekilde faydalanmıştır.

Amerikan dinin yaratıcılığına en iyi örnek, Bill Clinton, Sarah Palin ve daha birçok ünlünün de takipçisi
olduğu Pentecostalizm akımıdır. Azat edilmiş köle bir aileden gelen bir gözü kör, çopur bir zenci olan
William Seymour tarafından 1906 yılında başlatılmıştır. Bu insanlar yeteri kadar içtenlikle dua ederlerse
İsanın yeniden yeryüzüne geri döneceğine inanırlar. Fakir, çaresiz umudunu kaybetmiş insanlar hemen
akımın takipçisi oldu. Amerikan rüyasının vücut bulduğu, bolluk ve gelişmenin odağı, Yeni Kudüs olarak
görülen Los Angeles (LA) şehri olumlu bir bakış açısı ve teknoloji sayesinde yaşanamaz bir coğrafyayı
yaşanılabilecek hale getirilmesiyle oluşturulmuştu. Kentin karanlık yönü ise beyaz üst sınıfla onlara
hizmet eden farklı ırklardan azınlıklardı. Güney ve Ortabatıdan yeni bir hayat kurma umuduyla şehre göç
eden ve aradığını bulamayıp işçilik veya hizmetkarlık yapan kesim Pentekostalizm inanışına rağbet ettiler.

Üst kesim ayaktakımının Yeni Kudüsün kapısını bulduklarını iddia etmeye cüret etmelerinden rahatsız
olmuştu. Ancak bu yeniden diriliş hızla devam etti. 1922de A.S. McPherson adlı bir kadın vaiz
Pentekostalist akımın önderliğine geçti. Kurulan kilise korosunda Anthony Quinn de vardı. Hatta Charlie
Chaplin bile akıma olan hayranlığını dile getirdi. Hollywoodun Altın Çağından umulan herşey bu kadının
vaazlarında bulunabiliyordu. LAde başlayan, önce bir zenci sonra bir kadının önderliğinde gelişen bu
akım başlarda eğitimli üst sınıf tarafından yoğun tepki görmüş ve eleştirilmiş olmasına rağmen giderek
tüm ülkeye ve radyo yayınları sayesinde ülke sınırlarını aştı. Şu anda ise dünyada en hızlı yayılan
akımlardan biri haline gelmiş bulunmakta.

II. Dünya Savaşı Amerikan dindarlığının zirve yapmasını sağladı ve savaş sonrasında da devam etti. O
dönemde yapılan anketlere göre Amerikalılar sanayileşmiş ülkeler arasında en dindar olanıydı. Son moda
dinine bağlı olmaktı. Politikacılar dinle vatanseverlik bağını pekiştirerek Soğuk Savaş sırasında dini
ulusun kalkanı, Amerikanın gizli silahı olarak öne çıkardılar. Tanrının Amerikan yönetiminin ve
Amerikan tarzı yaşamın belirleyicisi olduğu toplumca kabul gören bir görüştü. Bu aynı zamanda dini
hoşgörünün de arttığı bir dönem olmuştur. Nazilerin Yahudi Soykırımı Amerikada varolan Yahudi
düşmanlığını gözden düşürmüştür. Savaştan kaçıp Amerikaya sığınan Yahudilerle birlikte Amerikalı
Yahudi nüfusunun giderek artması ve entellektüel başarıları toplumda dini hoşgörüyü teşvik etmiştir.

Amerika öncelikle üç ayrı gruba ayırabileceğimiz büyük bir topluluktur. Protestan, Katolik ve Musevilerin
birbiriyle kaynaşmasıyla Amerikan Devletine sıkıca bağlı Protestan Amerikalı, Katolik Amerikalı ve
Musevi Amerikalılar oluşmuş dolayısıyla Judeo-Hristiyan bir ulus doğmuştur. Din, vatanperverlik
simgesine indirgenmekle kalmamış yukarı doğru sosyal hareketliliğin sembolü haline gelmiştir. O
dönemde dinine bağlı olmak Amerikan rüyasına ulaştıracak ucuz bir bilete benzetilebilir.

Avrupada solcuların ateizmi kucaklamasında hatta Hristiyan Sosyalistlerin kilise müessesesini
eleştirmesinde olduğu gibi siyasi muhalifler kiliseye de karşı gelmeye mecburken; Amerikada en azından
1960lara kadar solcuların da muhafazakar karşıtları kadar Hristiyan olması muhtemeldi. Ancak
Eisenhowerın vurguladığı gibi neye inanırsan inan yeter ki inan felsefesini takiben din konusunda
anlaşmaya varılmasıyla dengeli bir durumoluştu. Ancak bu denge, dinin ve inancın sadece Amerikan
bireyselliği taraftarı olmak anl***** geldiği 60lı yıllarda değişikliğe uğradı. Amerikan siyasi tarihi
açısından Kennedynin Katolik oluşunun üzerinde durmayışı, dinin sivilliğinin zirvesi olarak
değerlendirilebilir. Yurttaşlık Hakları Hareketi ve Savaş Karşıtı Hareket gibi sol görüşlü protestolar dini
hırsların yeniden siyaset sahnesine çıkmasına neden oldu.
İki hareket de Martin Luther King gibi dini yönden önemli şahsiyetlerin başı çekmesiyle meydana geldi.

20.yyın ilk yarısında Evanjelistler tarafından fişeklenen dini çekişme
alkol ve evrim tartışması üzerinden yürütüldü. İkinci yarıdaysa, dinin toplumun
marjinal kesimlerine itilmesine kararlı olanların çabasıyla alevlendi. 60ların başında Anayasa
Mahkemesinin kararıyla okullarda dua ve İncil okutulması yasaklandı. Ancak inançlı kesimi asıl çıldırtan
1973te alınan kürtajın tüm ülkede yasallaşması kararıdır. Sadece yargıtaya değil, Demokratlara, solcu
bürokratlara ve akademisyenlere de kızgın hale gelen toplumun genelinde asayiş bozuldu, şüphe,
karamsarlık ve şiddet başgösterdi. Ülkede her dakikada 5 ciddi suç işlenir hale geldi. İşçi sınıfı ve liberal
elit arasındaki gerginlik giderek tırmandı. Liberalizmin fazla yükselmesiyle Evanjelizm yeniden güçlendi.
Muhafazakar akım farklı tutucu grupların biraraya gelmesiyle oluşan Ahlaki Çoğunluk hareketi adıyla
başladı. Yaşam, aile ve Amerikan yanlısı olan akım, dinci sağcıların yükselişini sağladı. Aile değerlerini
yücelten dinci sağcılardan bazısının adlarının zina veya yolsuzluk skandallarına karıştığı da çok oldu.

Tüm karışıklıklara ve zorluklara rağmen dinci sağ 1980lerden itibaren güçlü siyasi bir altyapı oluşturmada
başarı sağladı. Yine de Hristiyanlığın dünyevi meselelerdense öteki dünyaya odaklı olması bazı açılardan
tutarsızlık yaratıyordu. Örneğin Muhafazakarların oyuyla başa gelen Reagan, oy tabanının hevesle
beklediği kürtaj yasağı yerine vergilerde kesinti yapmaya daha meraklıydı.

Yapılan bağışlar ve bilinçli örgütlenme sayesinde, dini kurumlar sosyal devlet hizmetlerinin büyük kısmını
sağlamaya başladı. 1981de başkentte kurulan Aile Araştırma Konseyi tüm ülkeye yayılarak şu anda 4,5
milyon üyesi olan yıllık geliri 10 milyon doları aşan bir örgüte dönüştü. Dinci sağcılar eyaletlerde daha
güçlüydü. 2000lere gelindiğinde dinci sağcıların kendilerinden biri olarak gördükleri George W. Bush
modern Amerikanın ilk Evanjelist başkanı sayılır. Hükümet kabinesinde dinine yürekten bağlı
Hristiyanların sayısı az değildi. Öteki başkanlara kıyasla çok daha ileri gidip dinci sağcıların gündemini
uygulamaya koydu. Her fırsatta din ve siyasi açıdan Avrupa ve Amerika arasındaki büyük farkı dile getirdi.
2000lerden sonra ise artık dini bölünme Protestanlar, Katolikler veya Museviler arasında değil, dinine
bağlı olanlarla, dine uzak duranlar arasındadır. Aslında Amerikada din, uygulamada doğuştan değil sonradan seçilir.

İnsanlar kökenindeki dine mecbur olmaktansa istediği dine, mezhebe inanmakta
serbesttir. Pek çok yetişkinin din veya mezhep değiştirdiği görülmektedir. Bir anlamda Amerikalılar hep
bir arayış içindedir. Seçeneklerin fazla oluşu da insanları o mezhepten diğerine, o tarikattan öbürüne
geçişine ortam sağlamaktadır. Ateistlerin ya da inançsızların sayısı da az değildir. Öte yandan dindarlar
mercek altına alındığında dini öğreti konusunda fazlasıyla cahil olduklarını da unutmamak gerekir

devam edecek......
 
Merhaba

Rasyonel Avrupa siyaseti ile inanç odaklı Amerika politikaları arasındaki uçurum Bush döneminde iyice
genişledi. İngilterede dalga konusu olmamak için Tony Blair Hristiyan inancını ne kadar kendine saklamış
olsa da medyanın gazabından kurtulamadı. Tam aksine Bush ise en başından beri dindarlığını her
defasında vurguladı ve bundan büyük ölçüde faydalandı. Hatta İsanın en sevdiği filozof olduğunu
söylediği bile oldu. Bushun söylevleri dini referanslarla doluydu: Tanrının isteği, Tanrının tarihteki rolü,
iyi ve kötü arasındaki çekişme, vs. Öte yandan bu sözlerin bir din adamının değil bir siyasetçinin ağzından
çıktığını duyan Avrupalıların tüyleri diken diken oluyordu. Nasıl ki Blairin inanç konusunu gündeme
getirmemesinin temelinde siyasi pragmatizm yatıyorduysa, Bushun dindarlığıyla böbürlenmesinin de
altında siyasi hesaplar vardı. Bush döneminde görüşme önceliği büyükelçiler ve diplomatlar değil
papazlardı. Bushun Tanrıyı, dini, dinin önemini ve dindarlığını sürekli vurgulamanın karşılığını aldı.
Sonunda dinci sağcılar -hem Evanjelistler hem de muhafazkar Katolikler- Busha sağlam bir oy tabanı
sağladı. Bu bağ 11 Eylül sonrasında iyice güçlendi. Bush yanlısı dindarlar Saddamın kitle imha silahlarına
sahip olduğuna ve El Kaide ile bağlantısı bulunduğuna ikna olarak Iraka saldırma gerekçelerini de hiç
sorgulamadı.

Tanrı tarafından görevlendirildiğini düşünen Bush yönetiminde, köktendinci Hristiyanlık anlayışı ve
askeri gücüyle ileri teknoloji sahibi Amerika, kendisini İncilin müjdesini tüm dünyaya yaymakla görevli
addetti. O dönemde Avrupa Komisyonunun gelmiş geçmiş en başarılı başkanı olan Jacques Delors,
Atlantik ötesi ilişkileri şekillendiren en önemli kuvvetin inananlarla inanmayanlar arasındaki çatışma
olarak değerlendirmişti. Çünkü din, Avrupalılar için milliyetçilik, ırkçılık gibi duyguları kışkırtan
geçmişten gelen bir karabasan gibiydi ve toplumlara haddinden fazla zarar vermişti. Günümüzün ünlü
filozofları Derrida ve Habermas, Bushun din odaklı siyasi tavrını eleştirerek Avrupa da herhangi bir
devlet başkanının güne dua ederek başlamasının hayal bile edilemeyeceğini öne sürüyordu.

Sonuçta Amerikan dindarlığına karşı duyulan şüphe ve güvensizlik hissi giderek arttı. Laik Avrupa ve
dindar Amerika arasındaki gerginlik Obama döneminde de devam edecek gibi görünmekte. Avrupayı en
çok rahatsız eden konulardan biri de Amerikanın İsrail politikası oldu. İki başkan Irak konusunda çok iyi
anlaşmasına rağmen Blair, Bushun İsraile yeteri kadar baskı uygulamamasından rahatsız olduğunu
açıkça dile getirdi. Bush öncesinde Amerikanın İsraile olan tutumu Yahudi Lobisine bağlanırken Bushla
birlikte Hristiyan Siyonistler de suçlanmaya başladı. Çünkü Hristiyan Siyonistler, Tanrının İsrail
topraklarını İsrailoğulları Musevilere bahşettiğine inanmanın yanısıra, İsanın yeniden yeryüzüne gelişinin
ve Mahşer gününün önkoşulunun İsrailin tam anlamıyla yeniden kurulması olduğuna inanmaktalar. Zaten
Amerikan toplumunun İsraile gösterdiği dini destek çok eskiye dayanmaktadır. Buna rağmen İsrail yanlısı
siyaset güderken Teksaslılara özgü inadıyla ünlü Bushun inançtan çok politik pragmatizmden etkilendiği
de açıktır. Ortadoğudaki dayanağından asla kuşku duymadı. Kendine göre mantıklı bir denge
oluşturabilmek için toplum önünde Filistin Devletinin kurulmasına yönelik kararlılığından vazgeçmedi.

Amerikanın Iraka müdahalesinde, kitle imha silahları ve petrol rezervleri gibi dünyevi nedenler büyük
rol oynadı. Bölgeye demokrasi götürmenin uzun vadeli bir çözüm olacağı düşünüldü ama evdeki hesap
çarşıya uymadı. Aslına bakılırsa terörle savaş söz konusu olduğunda din odaklı Bush yönetiminin İslam
hakkında kör cahil olduğu da ortaya çıktı. Savaş öncesinde Beyaz Sarayda, Şiilerle Sunnilerin arasındaki
farkı idrak etmiş olanların sayısı yok denecek kadar azdır. Terörizmi destekleyen devletlere olan takıntısı
ve demokrasinin radikal İslama çare olacağı varsayımıyla hareket eden Bush iktidarının hem Filistin hem
Irakta mezheplerin önemini küçümsemesi sonucunda ortaya korkunç bir manzara çıktı. Din adına
savaşanların devletçe desteğe ihtiyacı olmadığı ve demokasinin popüler dini akımların işine yaradığı
anlaşıldı. Irakta mezhep çatışmaları patlak verdi. Filistindeki seçimlerde radikal Hamas daha laik El Fetih
Partisinin önüne geçti.

Amerikan toplumunun en muhafazakar uçları mücadelenin Usame bin Ladin veya Saddama karşı değil
şeytana karşı verildiğini düşünmekte. Dolayısıyla dindarlar kendi içinde hem ulusal cephede liberallerle
hem de küresel cephede İslamcılarla mücadele etmekte. Pek çok eyalette eşcinsel evliliklere, kürtaja karşı
daimi kampanyalar düzenlenmekte.

Bush döneminde diğer modern ülkelere kıyasla dinin Amerikanın dış politikaları üzerindeki etkisinin
ölçüsü kaçtı. Yine de Bushun tarihsel teamülün dışına çıktığını da söylemek zor. Çünkü Amerika henüz
sömürgeyken devrimciler hükümdarlarının İngiliz kralı değil Tanrının ta kendisi olduğunu vurgulayarak
bağımsızlık arayışına girmişti. Modern çağda ise Sovyetler şeytani olarak algılanmıştı. Dolayısıyla aslında
din her zaman Amerikan politikasının bir parçası oldu. Sonuçta, Bush döneminde dinin Irak ve İsrail
üzerindeki rolü Amerikayı dünyanın geri kalanının onaylamadığı bir konuma itti. Amerikanın dindar
kesimi genelde diğer Amerikalıların inandıklarına benzer şeylere inanıyordu. Sadece inançları daha
güçlüydü. Diğer Amerikalılar kadar esnek olmasalar da dindar kesimin fikrinin değişmesi de imkansız
değildi. Irakta yaşanan başarısızlık bunu ispatlamış oldu.

Amerikan dış siyaseti zıtlıkları içinde barındırarak aynı zamanda hem güce hem ahlağa; realizme ve
idealizme; pragmatizme ve ilkelere dayalı aynı anda hem çıkarları koruyup hem de değerleri yüceltme
hedefine odaklı bir şekilde duruma göre şıkların hepsini seçip hem liberal hem muhafazakar olabildi.
Amerikan tarihi boyunca dış politika çelişkiler ve geleneklerin bir karışımı olarak karşımıza çıksa bile bir
görüşe fazla meyillenmenin sonucunda tepki olarak hep aksi yöne kayma görüldü. Bushun durumu da bu
kalıba uydu ve dinci sağcıların çok ileri gittiği kanısı hakim hale gelince sandıktan demokrat Obama çıktı.
Ancak iktidardaki partiden bağımsız olarak Obama döneminde de Amerikan siyasetinin başlıca
müttefiklerine kıyasla içeride ve dışarıda her zaman din güdümlü olacağı kesindir.

Bush döneminde dindar sol kesim de güçlendi. Bu kesime dahil olanlar arasında hem din hem sosyal
politika konularında liberal bir tavır benimseyen maneviyatçı ileri görüşlüler hem de din konusunda
tutucu ancak sosyal politikalarda aktivist eğilimliler bulunmakta. Obama, dindar sol kesimin temsilcisi
olarak gösterilebilir. Obama siyasi bir güç olmadan önce dahi Demokratların Tanrıyı daha ciddiye almaya
çabaladığı da gözden kaçırılmamalıdır. Müslüman iken ateist olan bir baba ve kiliseye pek gitmeyen
Hristiyan bir annenin oğlu olan Barak Obama, seçim kampanyası boyunca kendisinin Tanrıyı ve hakikati
bulduğunu vurgulayıp geneli dindar Amerikan toplumunun sempatisini toplayarak Hillary Clintonı
geride bırakmayı başardı. Bill Clinton da dinine bağlılığını, kiliseye gidip dua ettiğini çok kez topluma ifşa
etmiş olsa da özel hayatındaki tutarsızlık toplumu samimiyetinden şüphe ettirmişti. Solun vaaz
verircesine nasihat etmekten korktuğundan uzun süredir kültürel değerlerin sosyal sorunlar üzerindeki
rolünü yadsıdığını öne sürerek yeni bir yaklaşıma sahip olduğunu iddia ederek dini önemsemeyenlerden
olduğu kadar fazlasıyla önemseyenlerin de dahil olduğu çok daha geniş bir kitleden oy topladı.
Amerikan toplumunda ve Obama örneğinde olduğu gibi insanlar dinlerini seçmekte özgür bırakıldıkça bu
haklarına sahip çıkmaları ve din konusunu önemsemeleri ihtimali artmaktadır.

devam edecek......
 
Merhaba

AMERİKAN DİN PİYASASI

Amerikan toplumunda din de serbest piyasadan nasibini fazlasıyla almıştır. Ülkenin dini mülteciler
tarafından kurulmuş olması, anayasanın dinde serbest piyasayı zorunlu kılması, yoğun göç alması gibi
süregelen unsurlar ve yenilikçilik anlayışıyla rekabetçi bir çeşitlilik sunar. Amerikan dininin rekabet
avantajı, bu unsurların topluma köklü bir biçimde yerleşmiş oluşundan gelmektedir. 2005 kayıtlarına göre
ülke çapında 217 farklı kilise geleneği ve din tüketicisi ya da din müşterisi diye adlandırabileceğimiz
milyon kilise üyesi bulunmaktadır. Yapılan piyasa araştırmalarına göre “dini ürünler” pazarı 2004’de 5
milyar dolardan 2008’de 6 milyar dolara yükselmiştir. Bu ürünlerin başını dini filmler ve kitaplar çeker.
Dini yayın yapan kurumlardan, dini okullara, kolejlere kadar ABD dünyanın en kapsamlı dini altyapısına
sahiptir.

Amerikan din piyasası rekabetçi başarının tüm pazar özelliklerini gösterir. Piyasada her inanca cevap
veren bir tapınak mevcuttur. Kaydadeğer bir nüfusa sahip her kentte Budizm’den Musevi liğe her tür din
için çeşitli ibadethaneler bulunmaktadır. Alışveriş merkezleri gibi kocaman otoparkları ve eğlence
bölümleri olan “megakiliseler” vardır. Kiliseler bir anlamda dindarlara lokal, yerel bir kulüp gibi hizmet
vermektedir. Sinemasından, lokantalarına, kreşlerden oyun alanlarına kadar Amerikalıları cezbedecek pek
çok imkan burada birlikte sunulmakta. Bu kiliseler şehirdışındaki banliyölerde yaşayanlara cemaatin
diğer üyeleriyle sosyal bağlar kurabilecekleri, birbirinden uzak yerlerde oturanların biraraya
gelebilecekleri sosyal bir ortam yaratarak toplumsal bir ihtiyaca cevap vermekte. Özellikle orta sınıf
Amerikalılar bu megakiliselere akın etmektedir. Büyük bir işletme mantığıyla çalışan Amerikalı kilise
örgütleri, aynı zamanda başka ülkelerde özellikle Kanada ve Avrupa’da devletin sorumluluğunda olan
sosyal hizmetleri de üstlenmiş durumda. Örneğin evliliğinde sorun yaşayanlardan, yas tutanlara, şiddet
görmüş kadınlardan, uyuşturucu bağımlılarına, ekonomik sorun yaşayanlardan sıkıntısı olan ve kiliseye
başvuran herkese destek olarak danışmanlık hizmeti de sunmaktalar. Bir anlamda kiliseler sağladıkları
desteği insanları Tanrı’ya çekme amacıyla kullanmakta.

Amerika’da din piyasasının bu kadar gelişmiş ve çok seçenekli olması ise insanların kendi seçtiği yolu
izlemesine ve isterse değiştirmesine fırsat vermekte. Maddiyatın bu kadar öne çıktığı bir düzende,
maneviyat ve mutluluk peşindeki insanlar aradıklarını dinde bulma eğiliminde. Amerika’da görünen o ki,
dini bir cemaate bağlı olmak insanların aidiyat hissini pekiştirdiğinden insanların birbirine güven
duymasını sağlayarak birbirleriyle ticaret yapma, iş bağlantısı kurma ihtimalini dolayısıyla sosyal
sermayeyi de attırmakta. Amerika’da kiliseye gidenlerin eğitimlerine daha uzun süre devam ettiği de
görülmekte. Buna göre inançlı olanlar kazançlı çıkmakta diyebiliriz. Amerikan tarzında sorunu olanlarla
çözümü olanlar din vasıtasıyla biraraya geliyor ve resmi değil gayri resmi bir biçimde güvenli bir ortamda
insanlar iletişime geçebiliyor. Amerika sivil derneklerin çoğu bir şekilde dinle bağlantılı. Din çok fazla
zaman ve kaynak kaybı oluşturmasına rağmen bir yandan da insanların sosyal açıdan birbirlerine
bağlanmalarını sağlamakta.

Amerika’nın ilerlemeye ve toplumsal sınıf atlamaya olan inancı, dinamizmini de bir ölçüde açıklayabilir.
Ancak bu toplumsal bağların kurulmasını ve sürdürülmesini de engelleme potansiyeline sahiptir. Din bu
açıdan büyük bir açığı kapatmaktadır ve Amerika’da din piyasası da elbette arz-talep üzerine kuruludur.
Amerika’da şehir dışındaki yerleşimlerde refah içinde yaşayanlarla şehirde mahrum bir şekilde
yaşayanlar açısından din iki farklı şekilde işlemektedir. Megakiliseler, şehirdışında birbirine çok benzeyen
rahat yerleşimlerde oturanların can sıkıntısını giderecek bir ortam sunarken, şehirlerdeki kiliseler
cemaatlerine daha çok sosyal destek sağlar. Pek çok yerde tıbbi bakım ve danışmanlık hizmetleri kiliseler
tarafından sağlanmaktadır. Bunlara bedava toplu aşılamalar da dahildir. Çünkü fakirler için sosyal sağlık
hizmeti çok yetersizdir. 50 Amerikalıdan biri hayatı boyunca en az bir kez mahkum olur. 18 yaşın
altındaki 1,5 milyon çocuğun ebeveynlerinden biri hapishanede yatmaktadır. Bu çocuklar sadece ruhsal
sorunlarla boğuşup yoksulluk çekmekle kalmaz, ileride kendilerinin de hapishaneye düşme ihtimali çok
yüksektir. Özellikle zencilerin ve latin kökenlilerin sorunları çok daha fazladır. Bu açıdan da ayrımcılık
yapmaksızın ihtiyacı olanlara sosyal destek sağlayan kiliseler toplumda önemli bir yere sahiptir. Aş evi,
yetimhane, barınak, kötü muamele görmüş kadın ve çocuklara sığınma yeri, yeni göçmenlere hukuki
danışmanlık gibi pek çok hizmet sunan kiliseler çok amaçlı bir hal almıştır. Aileleri ve toplumu yeniden
canlandırma rolünü üstlenmiştir.

Hristiyanlığı modern dünyayla birleştirme tutkusu pazarlamadan öte bir meseledir. Bu aslında
Amerika’nın dindarlığından çok kurumsallığının bir yansımasıdır. İnançsız insanları İsa’ya tapan insanlara
dönüştürme gayesi güden ve aynen kurumsal bir şirket zihniyetiyle işletilen ve mükemmel servis ve lüks
kilise hizmeti sunan dolayısıyla çok büyük paralar kazanan kurumlar mevcuttur. Öyle ki daha küçük ancak
refah düzeyi yüksek yerleşimlere bayiilik şeklinde daha ufak çaplı kiliseler kurmaktadırlar. Amerikalı
girişimciler popüler Amerikan kültürünün fikirlerinden yararlanarak bunları din alanına taşımıştır. Din
temalı pek çok park ve müze bulunmaktadır. Cinsellik konusunda bile internet üzerinden dini bilgilere
ulaşmak mümkündür. Müşteri odaklı hizmet anlayışı beraberinde gelişme ve büyümeyi getirmektedir. Bu
büyük çaplı ekonomi ve yoğun nakit akışı girişimci papazların dini mesajlarını yaymak için tüm araçlardan
faydalanmalarına ve neredeyse her yolu mübah görmelerine yol açmaktadır. Megakiliselerin en çok
eleştirilen tarafı dinin yumuşatılıp kilisenin ortalama bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş olmasıdır.

Bir başka eleştiri de bu kiliselerin din adına değil insanların başarılı olması adına hizmet ettiğidir. Ancak
önceleri dini kurumların kazanç için kullanılmasına çekinceyle yaklaşan Evanjelistler artık din ve iş
dünyası evliliğinin Amerikan tarihinin derinlerine dayandığını ileri sürmektedir.

GÖÇMENLER VE DİN
Amerika’da olduğu gibi Avrupa ekonomisinde de göç önemli rol oynar. Milyonlarca Müslüman’ın Avrupa’ya yerleşmesi

devam edecek......
 
Merhaba

GÖÇMENLER VE DİN

Amerikada olduğu gibi Avrupa ekonomisinde de göç önemli rol oynar. Milyonlarca Müslümanın
Avrupaya yerleşmesi daha önce ibadetle pek ilgisi olmayan Hristiyanların bile dini ibadetleriyle daha çok
ilgilenmelerine neden olmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden Avrupaya gelen Hristiyanların sayısı da
azımsanamaz. Örneğin Londrada Pazar günü kiliseye gidenlerin yarısından fazlası göçmenlerdir.
Avrupada da Amerikada olduğu gibi göçmenlerin yeni yurtlarına alışmasında din çok önemli bir rol
oynar. Aynı şekilde dindar kişiler laiklere oranla daha çok üremeye yatkındır. Bu da dindar kesime uzun
vadede avantaj getirir. Avrupa da sonunda din ekonomisini serbestleştirmektedir. Devlet eliyle vergi
sistemi dahilinde kilise için toplanan pay yerine kişilerin tercihine bağlı olarak dini işlerin bağışlarla
yürütülmesi önem kazanmıştır. Ancak Avrupa devletlerinin sosyal hizmetleri çok gelişmiştir ve her
vatandaşa eşit sunulmaktadır bu yüzden de din temelli refah hizmetlerine talep azdır.

Bunun tam tersinin geçerli olduğu Amerikada göçmenler Amerikan dinini yeniden biçimlendirilmesine
yardım ediyor. Göçmenlerin etkisiyle dini ihraç etmekle kalmayıp aynı zamanda ithal de ediyor. Yakın
tarihe kadar özgün dili olan Latinceden vazgeçmeyen Katolik kilisesi, Latin Amerikalı çoğunlukta
olduğundan ayinler İspanyolca düzenleniyor. Örneğin New Yorkun Çin mahallesindeki kiliseler Çinlilere
iş, aş ve barınak sağlıyor. Göçmenlerin yeni geldikleri ülkeye alışmasına yardımcı olurken kendi
kültürlerinin de bir kısmını korumalarına izin veriyor. Amerikan tarzı Hristiyanlık gelişmekte olan
ülkelerde yayılıp değişime uğruyor daha sonra gelişmekte olan dünyanın Hristiyanlığı da Amerikaya geri
dönüyor. Hatta şöyle ki; gelişmekte olan ülkelerdeki Hristiyan kiliseler Amerikalı kafirleri dine
döndürmek için misyonerler göndermeye bile başladı.

Avrupalı Müslümanların çoğu yoksuldur. Çoğunluğu eğitimsiz göçmenler genelde Avrupalıların yapmak
istemediği vasıfsız işlerde çalışmaktadır. Avrupada toplum dışına itilen Müslüman gençler kimlik arayışı
içinde radikal İslama kaymakta; aile bağları ve adetler gibi İslami değerlerinden uzaklaştıklarından
köktendincilik ve bağnazlığa yönelmektedir. İngiliz İstihbaratının yaptığı çalışmaya göre 3000 İngiliz
vatandaşı Müslüman El Kaide kamplarında eğitim görmüştür. Bu oldukça karmaşık ve zor bir durumdur.
İki dini topluluk arasındaki nefret, Müslümanların bir kısmının El Kaide hedeflerine olan sempatisi ve
Avrupalıların çoğunun da Müslümanları, İslam uygarlıklarının başarılarıyla değil de bombalama olayları
ve İslamı eleştirenlerin din adına katledilmesiyle özdeşleştirmesiyle iyice körüklenmektedir.

DİNİN ROLÜ

Avrupada dinin dirilişi, nicelikten çok niteliksel olacak gibi görünmekte. Dinine sımsıkı bağlı bir çekirdek
etrafında çoğalan inananların artması muhtemeldir. Ancak Avrupada Hristiyanlığın dirilişinden daha
kesin bir şey vardır ki o da dinin kamusal alanda daha büyük rol oynayacağıdır. Avrupada İslamın
yükselişi bunu kaçınılmaz kılmaktadır. Danimarkadaki karikatür krizinden, Fransadaki başörtüsü
krizine, Türkiyenin AB üyeliğine kadar kıta siyasetinde büyük rol oynamaya çoktan başlamıştır. Aynen
Amerikada olduğu gibi Avrupalı politikacılar da kültürel sorunlara el atmaya mecbur kalmaktadır. Ailenin
rolü, biyoteknolojinin izlemesi gereken yol gibi çok geniş bir yelpazede pek çok sorun gündemdedir.
Geleneksel olarak dine karşı Avrupalı umursamazlığıyla övünen Kanada bile şu anda bir Evanjelist olan
Stephen Harper tarafından yönetilmektedir.

İnsanların çalıştıkları işe, yaşadıkları topluma yabancılaşmasını önleme amacıyla pek çok Amerikan şirketi
çalışanlarının ibadetlerini yerine getirebilmesi için imkan tanır. Çalışanlar hayatlarının büyük kısmını
geçirdikleri işyerinde sorumlu oldukları işin anlamlı olmasını giderek daha çok istemektedir. Bu talebi
karşılamak için kurumsal şirketler birbiriyle yarışmaktadır. Amerikalı Evanjelistler işlerini de ilahi, dini
bir görev olarak algılamaktadır. Dini görev ve anlama yapılan bu vurgu tutkulu kapitalizmin yükselişiyle
doğrudan bağlantılıdır. Üst rütbeli askerlerden sonra Amerikanın en dindar ikinci elit kesimi, şirket
yönetcileridir. Bunun altında yatan neden ise hayatta bir anlam arayışının insanların dışarıdaki yaşamını
olduğu kadar işyerindeki ortamını da etkilemesidir. Devlet dairelerinde çalışanların rahatça din hakkında
konuşmalarına izin veren yasayı çıkaran Bill Clinton olmuştur.

İnsanların bilgisi arttıkça dinin ortadan kalkacağını savunan görüşün tersini ispatlarcasına Amerikada din
bir kenara atılmaktansa modernitenin sorunlarına çözüm olma yolunda ilerlemekte. Rekabetin ve
fırsatların giderek arttığı bir toplumda inançlı olmak illaki değil ama gönenç kazanmak için faydalı bir
unsura dönüşmekte. Aynı zamanda toplumun alt kesimlerinin, kapitalist düzende tutunamayanların da
medet umduğu sığınacak bir kapı olarak insanlara destek olmakta. Büyük olasılıkla dünyanın geri kalanı
da Avrupa modeli yerine Amerikan modelini izleyecektir çünkü gelişmekte olan ülkeler, Avrupadakine
benzer refah devletleri olamayacak kadar fakirdir. Çin ve Güney Kore gibi zengin olsalar bile kültürel
anlamda insanların devletten geçinmesine sıcak bakmayan toplumlar da mevcuttur. Dolayısıyla dine
bağlılık hem modernitenin çalkantılarına hem de diğer sosyal güvence sistemlerinin zayıflığına mantıklı
bir cevap oluşturabilir.

Günümüzde laik solun en önemli filozoflarından Habermas, sosyalizmin bir zamanlar yaptığı gibi
geleneksel dinin de kapitalist tüketimciliğin talepleri karşısında toplumun bunalmasını engelleme rolü
üstlenebileceğini dile getirmekte. Post-laik toplumlardan bahseden Habermas hoşgörünün iki taraflı
olması gerektiğine dolayısıyla kamusal alanda dindarların laiklere; laiklerin de dindarlara tahammül
etmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Hangi dinden olursa olsun, insanların birlikte yaşamasını
kolaylaştıracak bir değerler sistemi gerekmektedir.

Batı Avrupanın Amerika kadar dindarlaşacağını iddia etmek saçmalık olur ama Amerikan modelinin daha
kalıcı olacağını söylemek büyük bir iddia sayılmaz. Çünkü insanlar aynen Amerikada olduğu gibi
Avrupada ve bir çok başka ülkede giderek bireyselleşen yaşamda oturmuş ahlaki değerler ve aidiyet
arayışı dinin canlanmasına zemin hazırlamaktadır.

***

Dünyanın İslam ve Hristiyanlık arasında bir medeniyetler çatışmasının eşiğinde olduğunu görmezden
gelmek mümkün değil. Amerika, İngiliz sömürgesinde olduğu dönemden beri akıl ve din arasındaki bağı
sıkılaştırmıştır. Ancak 20.yyda laik akademisyenlerin üniversiteleri ele geçirmesiyle bu durum
değişmiştir. Entellektüel odak 1950lerde devlet tabanlı teknolojiye, 60larda karşı kültüre, 80lerde ise
devlet ve piyasa arasındaki ilişkiye yoğunlaşmıştır. Fakat 11 Eylül sonrasında Tanrı ve din entellektüel
yaşama geri dönmüş görünmektedir. El Kaide, aydınların mecburen İslam ve genel olarak din konusuna
yeniden ilgi duymalarına yol açmıştır. Sosyal sorunların devlet tarafından değil gönüllü örgütlerce daha iyi
çözüleceğini savunan tutkulu muhafazakarlık kavramı ortaya çıkmıştır.

20.yy başında laik kesim tarafından cahil oldukları için hor görüldüklerinden içlerine kapanan ve
entellektüel ve kültürel alandan çekilen Evanjelistlerin zihninin açılması, Amerikan toplumu için çok
önemli bir gelişmedir. II. Dünya savaşı sonrasında işçi sınıfının çoğu gibi Evanjelistler de üniversiteyi
keşfetmiş oldu. Hala entellektüel anlamda zayıf olsalar da bu da zamanla değişecek. İçine kapalı cemaatler
dışarı açılıp modern dünyanın koşullarıyla karşı karşıya kaldıkça açığa yoğun bir zihinsel enerji
çıkmaktadır. Dindar Amerikadaki herşey gibi bunun da dünyaya yansıması kaçınılmazdır.

AMERİKAN MALI DİN: PENTEKOSTALİZM

devam edecek......
 
Üst Alt