Tahkiki imanın tehlikesi

nefisetülilm

2.imza yarışma birincisi
Sual:

(Tahkiki iman sahibi olmayan, körü körüne inanır; imanından emin değildir. İmanı akılla izah eden kitapları okuyarak, tahkiki iman sahibi olan ise, inancının delilini bilir) diyenler oluyor. İman gayba olmaz mı? Görerek mi, deliliyle mi iman etmek gerekir?

CEVAP


Akılla, gaybı anlatan kitaplarla, iman kuvvetlenmez; hatta aksine şüphelerin artmasına ve imanı kaybetmeye sebep olabilir.
İbni Sakka isimli bir âlim, her şeyi akılla ispata kalkardı.
Akla çok önem verir; Allah’ın varlığını, birliğini 99 delille ispat ederdi.
Zamanla aklının almadığı konular da çıktı, şüpheleri arttı.
Yusuf-i Hemedani hazretlerine bir şey sordu. O da, (Senin sözünden küfür kokusu geliyor) buyurdu.
İstanbul’a elçi olarak gidince Hıristiyan oldu.
Bundan sonra da, 100 delille, Allah’ın hâşâ üç olduğunu ispata kalkıştı. Bunun için, akıl tek başına ölçü olmaz.


İki hadis-i şerif meali:


(Dini aklıyla ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani]

(Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, kocakarı gibi inanın!) [Deylemi]

Bu hadis-i şerif, kocakarı gibi bâtıl şeylere körü körüne inanın demek değildir.
Allah ve Resulünün bildirdiklerine, aklınızla ölçmeden, delil aramadan inanın demektir. Cennet, cehennem, sırat köprüsü ve ahiret hayatı, akılla, mantıkla ispat edilemez.

Mutezile fırkası, sırat köprüsünü, miracı ve benzerlerini inkâr etmiştir.
Tahkik edenler de, şüpheden kurtulamaz.
Mesela, sırat köprüsünün nasıl bir şey olduğu, akılla izah edilemez.
Edilemeyince de, “tahkikçi” inkâr etmek zorunda kalır;
Hazret-i Ebu Bekir gibi, o söylemişse doğrudur diyemez.
Doğrudur diyebilse tahkike lüzum görmez.
Onun için tahkikçi büyük tehlike içindedir.

Müşrikler, tahkikçi mantığını kullanarak,
Peygamber efendimizin miracını akılla inkâr ederken,
Hazret-i Ebu Bekir, aklı işe karıştırmadan, (O söylediyse doğrudur)
diyerek imanın zirvesine çıkmış, (Sıddık) ismiyle şereflenmiştir.
Aklını kullanmayıp, Resulullahın bir anda Miraca gidip geldiğine inanarak,
Onu tasdik ederek imanı güneş gibi parladı. Peygamber efendimiz,
(Ebu Bekrin imanı, bütün insanların imanları toplamıyla tartılsa, Ebu Bekrin imanı daha ağır gelir) buyurmuştur.
Bu dereceye yükselmesi tahkikle değil, tasdikle olmuştur.

İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz.
İman gayba olur. İspatla, delille iman olmaz.
Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken, (O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3) [Demek ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır.]

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, imanı şöyle tarif etmiştir:

"İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz." (S. Ebediyye)

Kaynak: dinimizislam
 

nefisetülilm

2.imza yarışma birincisi
Sual: Akla ve araştırmaya çok önem veren genç bir arkadaş, (Şu neden farz, şu neden günah? Bunların hikmetini, sebebini bilmeden kabul etmem. Ben görmediğim Allah’a, koca karı gibi inanmam) diyor. Dinimiz görmeden iman etmeyi bildirmiyor mu?


CEVAP


Bu genç gibi söylemek çok tehlikelidir.
İlahi emrin hikmeti anlaşılmasa da Allah’ın emri olduğu için, hiç tereddütsüz kabul etmek şarttır. İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan Hüccet-ül-İslam unvanına sahip imam-ı Gazali hazretlerinin İhya’da ve imam-ı Süyuti hazretlerinin Cami-us-sagîr’de bildirdiği hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Ahir zamanda değişik inançlar çıkınca, koca karılar gibi inanın.) [Deylemi]

Bu hadis-i şerif kocakarı gibi bâtıl şeylere körü körüne inan demek değildir. Allah ve resulünün bildirdiklerine aklın almasa da, ispat edemesen de, inanın demektir. Cennet, Cehennem, Sırat köprüsü ve ahiret hayatı akıl ile mantık ile ispat edilemez. Mutezile aklı almadığı için sırat köprüsünü, miracı ve benzeri olayları inkâr etmiştir. Şimdi bir çok Müslüman inanamayıp mürted olurken, müşrikler, bu bir çılgınlık derken, Hazret-i Ebu Bekir, O söylediyse doğrudur diyerek imanın zirvesine çıkmıştır.

Görmeden, aklını kullanmadan, bir anda Miraca gidip geldiğine inanarak Resulullahı tasdik etmesi imanını yükseltmiştir. Güneşten daha parlak olan imanından dolayı Peygamber efendimiz, (Ebu Bekrin imanı, bütün insanların imanları toplamı ile tartılsa, Ebu Bekrin imanı daha ağır gelir) buyurmuştur.

Lüzumlu fıkıh bilgilerini öğrenmek farz-ı ayn iken, bu farzı terk edip, (İmanı araştırıyorum) diyerek ağaçların, çiçeklerin, insan ve hayvanların anatomisini incelemekle devamlı meşgul olmak caiz değildir. İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. Peygamber efendimiz, gayba imanı emretmiştir. İspat ile delil ile iman olmaz. İman, görmeden inanmaktır. Kur’an-ı kerimde, salihler övülürken, (O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)

Demek ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır. Resulullah ne bildirmişse doğrudur diyerek inananlar kurtulmuştur. İman, araştırarak, akıl yürüterek elde edilen bir şey değildir. İslam âlimleri imanı şöyle tarif etmişlerdir:

İman, Muhammed aleyhisselâmın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani]

Selim akıl çok kıymetlidir.
Hadis-i şerifte, (Akıl, hak ile bâtılı birbirinden ayıran bir nurdur) buyuruluyor.
Allahü teâlâ, insana, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden ayırabilmesi için aklı verdi.

Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Mahluklara ait bilgilerde ölçü olur. Akıl, insandan insana değiştiği için, bazı insanlar mahluklara ait bilgilerde isabet ettiği halde, bazıları yanılabilir. İnsan, bir yol gösterici olmadan aklı ile Allah’ın bildirdiği doğru yolu bulamadı. Tarih incelendiğinde, kendi başlarına giden insanların yanlış yollara saptıkları görülür. O halde Resulullaha inanmak şarttır.

Sual: (Görmediğim şeye iman etmeyi aklım almıyor, dindeki şeylerden ruhum sıkılıyor) diyen arkadaşıma ne cevap vereyim?

CEVAP
Almayan aklını ve sıkılan ruhunu göstermesini isteyin, bakalım gösterebilecek mi?

Sual: Ben görmediğim Allah’a inanmam demek uygun mu?

CEVAP

Hayır değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bildiğimiz, hatırımıza, hayalimize gelen, duygu organlarımıza etki eden her şey mahluktur. Bizim, Allahü teâlâ bir şeye benzemez dememiz, benzetmek olur. Bizim anladığımız büyüklük, küçüklüktür. İbrahim aleyhisselam, kâfirlere, (Niçin kendi yaptığınız putlara tapıyorsunuz? Sizleri de, yaptığınız işleri de Allahü teâlâ yarattı!) dedi. İster elimizle yapmış olalım, ister aklımız ve hayalimizle meydana getirelim, bunların hepsi, Allahü teâlânın mahlukudur. O, bildiğimiz, düşünerek bulduğumuz şeylerin hiçbirine benzemez ve nasıl olduğu anlaşılamaz. Akıl ve hayal Ona yaklaşamaz. Böyle hiçbir şeye benzemeyen ve akıl ile anlaşılamayan yüce yaratıcıya, gayb yolu ile inanmaktan başka çare yoktur. Çünkü, görerek, düşünerek anlamaya kalkışarak inanmak, Ona inanmak olmaz. Kendi yaptığımız şeye iman etmek olur. Bu da, Onun mahlukudur. Bunu, Ona ortak yapmış, Ondan başkasına iman etmiş oluruz. (2/9)


Sual: Evliya zatlardan bazıları, (Biz Cenneti, Cehennemi görsek, imanımızda bir artma, bir değişiklik olmaz) demişler. Bu nasıl olur? İnsanın bir şeyi bilmesine ilmel yakîn, gözle görmesine de aynel yakîn deniyor. Gözle görmek, ilimle bilmekten çok daha üstün değil midir? Atalarımız, (Gözüm sana mı inanayım, yoksa sözüm sana mı inanayım?) diye boşuna mı söylediler? Bu zatların böyle söylemesinin hikmeti ne olabilir?

CEVAP

Elbette göz, bilmeye göre daha sağlam delildir. Ama bu bizim gibi insanlar içindir. Hakiki imana kavuşmuş evliya zatların ilimleri farklıdır. Hazret-i Ebu Bekr’in (O söylediyse doğrudur) demesi bunun bariz örneğidir. Göz yanılabilir ama bu ilim sahiplerinin imanları öyle sağlamdır ki, hiçbir şey onu değiştiremez. Göz ile görenin imanı bu kadar sağlam olamaz. İman etmede göz ölçü değildir. Sadece göz ölçü olsaydı, Resulullah efendimizi gören herkesin iman etmesi gerekirdi. (Ebu Talibin yetimi) diye bakanlar kâfirlikte kaldı, (Allah Resulü) diye bakanlar hidayete erdi. Baştaki göz yanılabilir, kalbdeki göz yanılmaz. Müslümanların görmeleri, anlamaları kalb gözü ile olur. Göz bakınca, kalb inanınca görür. Müslümanın kalbi inanmıştır, Allahü teâlânın ihsanlarına kavuşmuştur. Derecesine göre neler görür neler, dünya ahiret fark etmez.
 
ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı Hikmet, İnayet, Rahmet, Adâlet tir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki:
Şu bekasız misafirhane-i Dünyada ve
şu devamsız meydan-ı imtihanda ve
şu sebatsız teşhirgâh-ı arzda bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kahir bir adâlet ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâl'in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatları hiçe insin?..

Hem hiç kabil midir ki O Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhatâb ve câmi' bir âyine yapıp bütün hazâin-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra o bîçare insanı o ebedî memleketine göndermesin? O daimî saadetgâha dâvet edip mes'ud etmesin?

Hem hiç mâkul mudur ki: hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yanız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın! Ve bunları, âlem-i mânâya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler. Ve bu kadar mühim ihtifâlât-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem-i mânâya, âlem-i âhirete çevirmesin? Tâ asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.

Evet hiç mümkün müdür ki: Bu şeyleri böyle hilâf-ı hakikat yapmakla kendi evsaf-ı hakikiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm'in zıdlarıyla -hâşâ sümme hâşâ- muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin, bütün mevcûdatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnûatın delâletlerini ibtal etsin!

Hem hiç akıl kabûl eder mi kî, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviyye versin; adâlet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!

Hem hiç mümkün müdür ki, bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir masnûa o derece hikmetleri, maslahatları takmakla kendisinin bir Hakîm-i Mutlak olduğunu isbat edip göstersin, sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, nimeti nimet, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, nimetlerin, rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan beka ve likayı ve saadet-i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nâkışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levâzımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın, her şey çürüsün, beyhude bozulsun.
Hâşâ ve kellâ!. Hayr-ı Mutlak'tan hayır gelir,
Cemîl-i Mutlak'tan güzellik gelir,
Hakîm-i Mutlak'tan abes bir şey gelmez.

Evet her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman-ı hâzırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydan-ı ibtilâ, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefat etmiş menziller, meydanlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları halde; intizâmca, acaibce, Sâniin kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer. Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizâmatını, o derece zâhir bir inâyetin işarâtını, o mertebe kahir bir adâletin emâratını, o derece vâsi bir merhametin semerâtını görecek.
Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kabil değil ve o emaratı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.


Not : Tahkiki iman denince ben bunu anlıyorum, sizi bilmem
 
ONUNCU HAKİKAT: Bâb-ı Hikmet, İnayet, Rahmet, Adâlet tir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki:
Şu bekasız misafirhane-i Dünyada ve
şu devamsız meydan-ı imtihanda ve
şu sebatsız teşhirgâh-ı arzda bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kahir bir adâlet ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâl'in daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatları hiçe insin?..

Hem hiç kabil midir ki O Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhatâb ve câmi' bir âyine yapıp bütün hazâin-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra o bîçare insanı o ebedî memleketine göndermesin? O daimî saadetgâha dâvet edip mes'ud etmesin?

Hem hiç mâkul mudur ki: hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya müteveccih yanız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın! Ve bunları, âlem-i mânâya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakikî ve lâyık gayelerini versinler. Ve bu kadar mühim ihtifâlât-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem-i mânâya, âlem-i âhirete çevirmesin? Tâ asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.

Evet hiç mümkün müdür ki: Bu şeyleri böyle hilâf-ı hakikat yapmakla kendi evsaf-ı hakikiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm'in zıdlarıyla -hâşâ sümme hâşâ- muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinatın hakaikını tekzib etsin, bütün mevcûdatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnûatın delâletlerini ibtal etsin!

Hem hiç akıl kabûl eder mi kî, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviyye versin; adâlet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!

Hem hiç mümkün müdür ki, bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir masnûa o derece hikmetleri, maslahatları takmakla kendisinin bir Hakîm-i Mutlak olduğunu isbat edip göstersin, sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, nimeti nimet, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, nimetlerin, rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan beka ve likayı ve saadet-i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nâkışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdar âlât ve levâzımat-ı beytiye bulundursun da sonra ona dam yapmasın, her şey çürüsün, beyhude bozulsun.
Hâşâ ve kellâ!. Hayr-ı Mutlak'tan hayır gelir,
Cemîl-i Mutlak'tan güzellik gelir,
Hakîm-i Mutlak'tan abes bir şey gelmez.

Evet her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman-ı hâzırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydan-ı ibtilâ, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefat etmiş menziller, meydanlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları halde; intizâmca, acaibce, Sâniin kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer. Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizâmatını, o derece zâhir bir inâyetin işarâtını, o mertebe kahir bir adâletin emâratını, o derece vâsi bir merhametin semerâtını görecek.
Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek ki: O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kabil değil ve o emaratı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.


Not : [RENK]Tahkiki iman denince ben bunu anlıyorum, sizi bilmem[/RENK]

sizi tebrik ederim, biz malesef bu yazidan hic bir sey anlamiyoruz... sn. serdengectiden baska anliyanlar parmak kaldirsinlar...:prv:
 
sizi tebrik ederim, biz malesef bu yazidan hic bir sey anlamiyoruz... sn. serdengectiden baska anliyanlar parmak kaldirsinlar...:prv:
Haklısınız sn aladdin bey.
Bu yazının özel bir değeri vardır. İsterseniz kısaca anlatayım;

Bildiğiniz gibi jön Türklerin içinde bulunan Abdullah Cevdet i susturan serden bir alıntıdır bu.
Hani demiştiya ;
__ Müslümanların inandıkları haşrın olmadığını ıspat edecem.... diye aklı sıra bir eserin teelif arefesinde iken eline tutuşturulur bu eser...
Haylı zaman geçtiği ve herşey de hazır olduğu halde , Abdullah bey bu eserini bastırmaz bir türlü. Sebebini soran arkadaşlarına da,

__ Bediüzzaman benim kolumdan tuttu haşrin sokaklarında gezdirdi bu eseri ile ( onuncu söz , Haşrin ıspatı )... der.

Bu eserler 1960 lı yılların öncesindeki Türkçe ile yazıldığı için şimdiki nesil anlamakta güçlük çekiyor.

Bence siz bidaha bidaha ... bidaha okuyun, her okuyuşta ayrı bir lezzet alacağınızdan eminin. Çünkü ben öyle yapıyorum.
 
Haklısınız sn aladdin bey.
Bu yazının özel bir değeri vardır. İsterseniz kısaca anlatayım;

Bildiğiniz gibi jön Türklerin içinde bulunan Abdullah Cevdet i susturan serden bir alıntıdır bu.
Hani demiştiya ;
__ Müslümanların inandıkları haşrın olmadığını ıspat edecem.... diye aklı sıra bir eserin teelif arefesinde iken eline tutuşturulur bu eser...
Haylı zaman geçtiği ve herşey de hazır olduğu halde , Abdullah bey bu eserini bastırmaz bir türlü. Sebebini soran arkadaşlarına da,

__ Bediüzzaman benim kolumdan tuttu haşrin sokaklarında gezdirdi bu eseri ile ( onuncu söz , Haşrin ıspatı )... der.

Bu eserler 1960 lı yılların öncesindeki Türkçe ile yazıldığı için şimdiki nesil anlamakta güçlük çekiyor.

Bence siz bidaha bidaha ... bidaha okuyun, her okuyuşta ayrı bir lezzet alacağınızdan eminin. Çünkü ben öyle yapıyorum.


sn . serdengecti, malumunuz üzere, cok yakin bir zamannda husule gelen tartismalar sonucunda mensubu oldugunun camiadan kisilerin ibni teymiyeyi ve o zihniyette olanlari destekliyen mustadafa destek cikmalari benim husni zannima helal getirmislerdir... bende meydana getirilen bu rahatsizligi bertaraf etmeden kusku altinda okuyacagim bu yazinizdan zevk alacagima hicmi hic ihtimal vermiyorum...
 
sn . serdengecti, malumunuz üzere, cok yakin bir zamannda husule gelen tartismalar sonucunda mensubu oldugunun camiadan kisilerin ibni teymiyeyi ve o zihniyette olanlari destekliyen mustadafa destek cikmalari benim husni zannima helal getirmislerdir... bende meydana getirilen bu rahatsizligi bertaraf etmeden kusku altinda okuyacagim bu yazinizdan zevk alacagima hicmi hic ihtimal vermiyorum...
Tartışmalarınız insaf çerçevesinde çereyan ettiyse / etmişse orası beni ilgilendirmez.

Yazıya kuşku ile yaklaşmış olmanız , anlamıyor olmanız için yeterli bir sbeptir.
Herşeyde bir hayır var, anlamıyor olmanında .
 
Tartışmalarınız insaf çerçevesinde çereyan ettiyse / etmişse orası beni ilgilendirmez.

Yazıya kuşku ile yaklaşmış olmanız , anlamıyor olmanız için yeterli bir sbeptir.
Herşeyde bir hayır var, anlamıyor olmanında .

insaf cercevesinde derken, nasil olursa insafli, nasil olursa insafsiz olurdu... ve yine görüyorumki o ibni teymiye konusunda sizde net degilsiniz...:malesef:
 
insaf cercevesinde derken, nasil olursa insafli, nasil olursa insafsiz olurdu... ve yine görüyorumki o ibni teymiye konusunda sizde net degilsiniz...:malesef:
İbni teymiye yi okumadım, Onun için olumlu yada olumsuz bir yorum yazmak, yanlış olur benim için.
Benim için Doğru olan; Peygamber efendimiz ve yolunda giden eshab , müceddidler , mezhep imamarı , evliyalar ve salih olduklarına kanaat ettiğim şahsiyetlerin bıraktıkları yoldan gitmeye gayret etmektir. Bu sıradıklarımı isimlendirmek yanlış olur zannımca.

Varmı burda bir yanlış aladdinbey
 
İbni teymiye yi okumadım, Onun için olumlu yada olumsuz bir yorum yazmak, yanlış olur benim için.
Benim için Doğru olan; Peygamber efendimiz ve yolunda giden eshab , müceddidler , mezhep imamarı , evliyalar ve salih olduklarına kanaat ettiğim şahsiyetlerin bıraktıkları yoldan gitmeye gayret etmektir. Bu sıradıklarımı isimlendirmek yanlış olur zannımca.

Varmı burda bir yanlış aladdinbey


yanlis ararsak nerden basliyacagimi bilmiyorum... isimlendirmeyince, herkese göre o isimlerinde degisebilecegini göz önüne alirsak... acaba sifatlarini belirtiginiz kisiler sizin icin kimlerdir... ibni teymiyeyi bende okumadim, efganiyi, abduhu , bende okumadim, ancak benim icin ehlisünnet alimlerinden mesela ahmet davutoglunun sehadetini ben gecerli ve yeterli bulurum... ya siz...
 
Üst Alt