• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Sultan Vahdettin Hainmiydi?

Sizce Vahdettin hainmidir değilmidir?

  • Evet haindir

    Kullanılan: 14 25.0%
  • Hayır değildir

    Kullanılan: 37 66.1%
  • Hiçbir fikrim yok

    Kullanılan: 5 8.9%

  • Kullanılan toplam oy
    56
M

mor_kelebek

Ziyaretci
Sizce Vahdettin hain midir?

Eski Başbakanlarımızdan Rahmetli Bülent Ecevit son kitabında bu konudan bahsetti ve Vahdettin hain değildir dedi.Oysaki Tarih kitaplarında bize öğretildiğine göre Vahdettin tam bir vatan hainidir.

Sizce son padisah Vahdettin hain midir değil midir ne şartlarda ülkeyi terketmiştir.Hainse de değilse de neye dayanarak bu kanıya vardınız yorumlarınızda belirtirmisiniz.Kaynaklarınız nelerdir.
 

blackdiamond

Amatör
Üye
Sizce Vahdettin hain midir?

Bence vahdettin hain değildir ilk önce olaya Gazeteci Ahmet Hakanın bir yazını aktararak girmek istiyorum...

AHMET HAKAN SORGULADI: ECEVİT, VAHDETTİN KONUSUNDA YILLARCA NEDEN SUSTU?
"Vahdettin haindir, diyenlerin ‘solcu’, Vahdettin hain değildir, diyenlerin ‘sağcı’ sayıldıkları ortamda gıkı çıkmayan Ecevit, bu işin sorumlularından biri değil midir?"

AHMET HAKAN'IN HÜRRİYET'TEKİ YAZISI:

Madem ‘hain’ değildi

BEN ki ‘Vahdettin hain değildir’ diyenler ile ‘Vahdettin haindir’ diyenler arasında sıkışıp kalmış bir çocukluk ve ilk gençlik yaşamış biriyim.

Biraz anlatayım:

Hiçbir şeyin farkında olmayan ‘saf’ bir çocukken, okulda ‘Vahdettin haindir’ derler, ‘özel alan’da ise ‘Sen okulda öğretilenlere kulak asma... Başta Vahdettin olmak üzere bütün Ulu padişahlar iyidir...’ diye konuşurlardı.

Yani...

‘Sıkıcı müfredat’ programlarına tabi ‘okul’ ne söylüyorsa, biraz ‘kafasına göre’ takılan ‘özel alan’ onun tam tersini söylüyordu...

Meraklı bir çocuktum.

İki tarafın sıkıştırmalarının verdiği şaşkınlıktan kurtulmak için mevzuya daldım.

Özellikle ‘özel alan’daki maceramı bir parça derinleştirdim:

Kadir Mısıroğlu filan okumaya başladım.

Onun Vahdettin için, ‘Ah ulu hakan Sultan Vahdettin Han’ diye iç geçirmelerine tanık oldum...

Mustafa Müftüoğlu’nun ‘Yalan Söyleyen Tarih Utansın’ adlı beş ciltlik kitabı ise bana ‘Mustafa Kemal, Anadolu’ya Vahdettin tarafından gönderilmiştir’ bilgisini fısıldayıverdi...

Sonra Necip Fazıl’ın ‘Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu: Sultan Vahidüddin’ adlı kitabı geçti elime.

Ben ‘özel alan’da bu macerayı yaşarken ‘okul’ ise kendinden emin bir şekilde bildiğini okumaya devam ediyor ve yüksek sesle haykırıyordu:

‘Vahdettin haindir.’

Çelişki büyüktü ve işin içinden çıkamamıştım.

70’li yıllardı...

Ecevit de başbakandı...

Ve zavallı ben ‘okul’ ile ‘özel alan’ arasında sıkışıp kalmıştım.

***

Sonra biraz büyüyüp etrafı kolaçan etmeyi öğrenince şunu fark ettim:

Çelişki sadece ‘Vahdettin’ konusunda değildi...

Yakın tarih yüzünden memleket resmen ikiye bölünmüştü:

- Bir taraf ‘İstiklal Savaşı’nı sarıklı mücahitler kazanmıştır’ diyor, öbür taraf ‘Ne alakası var’ tepkisi koyuyordu.

- Bir taraf Atatürk’ün dindar olmadığını söylüyor, öbür taraf hemen Atatürk’ün Balıkesir’de camide verdiği hutbeyi ortaya çıkarıyordu...

- Bir taraf ‘Lozan zaferdir’ diyor, öbür taraf ‘Ne zaferi kardeşim, bunun adı hezimettir’ diyordu.

- Bir taraf İkinci Abdülhamid için ‘Kızıl Sultan’ diyor, öbür taraf ‘Ulu Hakan’ saptamasını yapıyordu.

- Bir taraf ‘Ali Şükrü Bey cinayeti’ni gündemde tutmaya çalışırken, öbür taraf hemen ‘İzmir suikastı’ kartını ortaya çıkarıyordu.

- Bir taraf ‘Ah Menemen, vah Menemen’ diyor, öbür taraf ise ‘Menemen’de ayaklananlar birkaç esrarkeş ile ayyaştır. Olayın dindarlarla bir ilgisi yoktur’ savunmasını yapıyordu.

- Bir taraf ‘İsmet Paşa bizi savaşa sokmadı, o büyük bir devlet adamıydı’ diyor, öbür taraf ise ‘Bırak İsmet Paşa’yı... Mareşal ne güne duruyor’ diye karşılık veriyordu.

- Bir taraf ‘Atatürk’ü Samsun’a götüren kırık dökük bir tekneydi’ diyor, öbür taraf ‘Ne teknesi. Ne kırık döküğü... Kocaman ve sapasağlam bir gemiydi’ saptamasını yapıyordu.

Ve liste uzayıp gidiyordu.

Tabii benim şaşkınlığım da giderek büyüyordu...

***

Ve şimdi soruyorum:

Kimdir bu işin sorumlusu?

Bana ve benim gibi binlerce insana bu şaşkınlığı yaşatan kimdir?

‘Vahdettin haindir’ diyenlerin ‘solcu’, ‘Vahdettin hain değildir’ diyenlerin ‘sağcı’ sayıldıkları ortamda gıkı çıkmayan Ecevit, bu işin sorumlularından biri değil midir?

Çalışma Bakanı iken sus, CHP Genel Sekreteri iken sus, İnönü’ye bayrak açarken sus, CHP’ye genel başkan seçilirken sus, başbakanken sus, 12 Eylül’den sonra sus, DSP’yi kurarken sus, yeniden başbakan olurken sus...

Ve tam ununu eleyip askıya asmışken konuş...

Benim itirazım işte buna.

Ve şimdi diyorum ki:

Ey Ecevit, madem akrabanız Vahdettin hain değildi, o halde beni çocukluğumdan bu yana neden şaşkına çevirdiniz?

Gelelim benim araştırmalarıma ve de şahsi düşüncelerime;

ANKARA MİLLETVEKİLİ MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ATEŞKESTEN MECLİSİN AÇILMASINA KADAR GEÇEN SÜRE İÇİNDEKİ SİYASİ DURUM HAKKINDAKİ MECLİS KONUŞMALARI

24 Nisan 1920

MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara)

Sayın milletvekilleri!

Bu gün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Arzedeceğim konular birkaç bölüme ayrılabilir:

Birinci bölüm, Ateşkesten Erzurum Kongresine kadar geçen süre içindeki durumla ilgilidir.

İkinci bölüm, Erzurum Kongresinden 16 Mart tarihinde İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar olan süreyi içine almaktadır.

Üçüncü bölüm, ise 16 Mart’tan şu dakikaya kadar olan durumla ilgili olacaktır.

Açıklamalarım birtakım belgelere dayanacaktır. İzninizle o belgeleri gerektikçe burada okuyacağım. Yalnız birinci dönem ile ilgili açıklamalarım belki biraz şahsi olacaktır. İçinde bulunduğumuz durumu bütünüyle aydınlatabilmek için o dönemden söz etmeyi gerekli buluyorum.

Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, milli temele dayanan âdil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi. Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen ateşkes antlaşması ile silahını elinden bıraktı.

İtilâf donanmaları İstanbul'a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları, hükümetin gururu, milli onurumuz hiçe sayıldı. İttilâf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar.

Meclis-i Mebusan'ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasi ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden dünyaya karşı milli varlığımız duyurulamadı.

Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilâfet ve saltanat makamı milli bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak milli vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul'un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle milli onuru korumaya maddeten olanak kalmamıştır.

İşte bu sırada, Anadolu'ya mülki ve askeri işlerle görevli olarak ordu müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul'u terk ettim, Samsun'da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim.

Milli vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul'dan ayrıldım. Samsun'da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası'nın (Merkezi Samsun'da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi. Gerçekten Rumların egemenliğini ve islâm halkının tutsaklığını amaçlayan, Atina ve İstanbul komitaları tarafından yönetilen Pontus Hükümeti, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat'ın kuzey ilçelerinde oturan Osmanlı Rumlarının hayallerini körüklüyordu. Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilâf Devletlerine milli varlığımızı siyasi olarak kanıtlamak ve fiili saldırılar karşısında ulusun namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanlarının esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı.

Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul'da İngiliz Muhipleri Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği.) kurulduğu ve her yerde derneğe katılarak İngilizlere yardım edilmesinin gereği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayda Hükümetin ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam (Başbakan) olan Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap alamadım.

Bilinmeyen kişiler tarafından başlatılan böyle düzensiz ve çeşitli siyasi maceralara yönelik girişimlerin, büyük felâketlere sebep olacağını anlayan ulus, Said Molla’nın çağrısını önemsemedi.

Binlerce saldırı ve haksızlıklar altında inleyen ve İzmir faciası olayı karşısında kan ağlayan millet, hükümetten ve itilâf devletleri temsilcilerinden ağlayarak yardım ve hak isterken, pek çok belediye başkanı ve birçok milli hakları koruma dernekleri gönderdikleri telgraflarda hakkımda güvenlerini bildirerek benden bu konuda çalışma ve özveri istiyorlardı.

Yaşamımı ve kişiliğimi adadığım soylu ve ezilmiş ulusumun bu haklı isteği üzerine artık benim için kutsal görev, milli iradeye uymayı her şeyin üzerinde görmekti. (Sürekli alkışlar)

Bunun üzerine yayınladığım bir genelge ile millete kesin sözümü verdim. işbu genelgenin son cümlesi şöyle idi:«Geçirdiğimiz şu ölüm ve kalım günlerinde, bütün milletçe her tarafta arzu ve coşku ile elde edilmeye azmedilen milli bağımsızlığımız uğrunda tüm varlığımla çalışacağıma güvenmenizi isterim. Bu kutsal amaç uğrunda ulusumla birlikte sonuna kadar çalışacağıma da mukaddesatım adına söz veririm»

27 Mayıs 1919 günü «Türkiye - Havas Reuter» adında itilâf devletlerinin kurduğu ajans, bildiğiniz gibi toplanan Saltanat Şürası (Padişahlık Danışma Kurulu) hakkındaki açıklamalarında «Genel kurulun düşüncesinin, Türkiye için büyük devletlerden birinin koruyuculuğunu sağlamak olduğu» kaydı ile yayın ve bildiride bulundu. Bu yayının doğruluk derecesi hakkında bütün ulusta büyük bir şüphe ve tereddüt uyandı. Ajans haberinin tamamen bir uydurmaya dayandığı ve Saltanat Şürasının hiçbir şeye karar veremediği, çoğunluğun hükümete güven duymadıkları ve geleceğimizle ilgili olayın bir milli şüraya sunulmasının gerektiği konusunda konuşmalar yapıldığı, bundan dolayı herkesin milli bağımsızlık taraftarı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Sadaret Makamı’na aşağıda açıklayacağım bilgileri sundum ve durumdan halkı haberdar ettim.

Yüce Sadrazamlık Makamına

27 Mayıs 1919 tarihli Türkiye - Havas Reuter ajansı, Saltanat Şürasında çoğunluğun düşüncesinin, Türkiye'nin bütünlüğünü koruma şartıyla büyük devletlerden birinin koruyuculuğunun sağlanması olduğunu yazıyor ve açıklıyordu. Saltanat Şürası konuşmalarını aynen yayımlayan 27 Mayıs 1919 tarihli İstanbul gazetelerinin yazdıklarına göre yalnız Sadık Beyin yazılı önergesinde İngiltere korumasının önerildiği ve bunun da genel kurulun fikri olmadığı anlaşılıyor. Ajans ile gazetelerin yayını arasındaki çelişki, bazı taraflarca üzerinde durulmaya ve ajansın gerçeği saptırmak konusunda kendini yetkili görme cüreti ise soruşturulmaya değer görülmüştür. içinde bulunduğumuz bu hassas devrede artık her gerçeği tam anlamı ile kavrayan ve bütün kötü sonuçlara karşı en son özveriyi göze alarak milli bağımsızlığımızın korunması konusunda kesin kararlı olan milletin, huzura kavuşması ve avunmasının Hilâfet ve Saltanat makamından gelecek doğru ve samimi bir işarete bağlı olduğu kanısındayım. Milli vicdanı temsil etmeyen haberler, endişelendirici tepkiler yapabileceğinden bu konuda açıklayıcı ve uyarıcı olmanızı özellikle rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

MUSTAFA KEMAL


Bu sıralarda, İzmir ve Aydın'daki iz bırakan faciaların etkisi ile de millet uyanmış ve heyecanı dikkati çekecek bir düzeye varmıştı. Ulusun düşüncelerini geçici olarak yatıştırmak arzusu ile olacak, Sadrazam Paşa Paris'e davet olundu. Ferit Paşanın başkanlığı altında giden heyete milletin güveni olmadı, ben de şahsen milletin bu haklı şüphesine katıldım. Millet, giden heyetin programının açıklanmasını istedi. Bu pek karışık zamanda Harbiye Nazırından (Milli Savunma Bakanı) aşağıdaki telgrafı aldım:

«Yüksek emirleriniz altındaki gemilerden biri ile hemen buraya gelmeniz rica olunur.»

8 Haziran 1919 Harbiye Nazırı Şevket Turgut

Bu davetin amacını ve içyüzünü anlayamadım, açıklayıcı bilgi istedim. Ayrıca, konuyu Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’dan da sordum. Adı geçen kişiden 11 Haziran 1919'da aldığım cevapta «Kıymetli bir generalin Anadolu'daki gezisinin kamuoyunda iyi. bir etki yapmayacağı düşünülerek İngilizlerin beni istediği bildiriliyordu. Bu gerçeği öğrenince doğrudan doğruya saygıdeğer Padişah hazretlerine şu fikirlerimi arz ettim.

Padişah Hazretlerinin devletli mabeyni (Sarayda ,Padişahın yazı ve görüşme işlerine bakan daire, özel kalem kalem.) yüce başkâtibi vasıtasıyla Padişah Hazretlerinin devletli katına:

Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun? Yüce Padişahım, ülkemizin bu gün uğradığı büyük baskı ve bölünme tahlikesi karşısında ancak yüce varlığınız başta olmak üzere, milli ve kutsal bir kudretin çabası; vatanı, devlet ve milletin bağımsızlığrını şan ve şerefi büyük hanedanının altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Çevremizdeki kişiler bu genel kanıda birleşmiştir. Son olarak huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda, üzücü izmir olayı dolayısıyla hüzün dolu olan kutsal kalbinizden doğan kurtuluşla ilgili görüşleriniz bu gün bile belleğimdeki yerini korumaktadır.

Bu duygumu açıklamak isterim. İstanbul'dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçinde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin , nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «inşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz. Yazımda arz etmek istediğim bu kutsal sözlerdir.

Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum. Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım. Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.

Yüce Padişahım! Bu nitelik ve durumda bulunan ve kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi ve bunun karşılığı olarak da gerçekten bu milli ve vicdani kuvvete yardımcı olunması gerekir. Son kutsal buyruklarınız bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün konuşmasından da anlaşıldığı üzere hain felan değildir.

gine bir gazete yazısına göre;

Gazeteci Taha kıvanç'ın yazısı


Bir gün daha bekleyebilseymişim, dünkü yazıma “ Yanılmışım ” diye başlamam gerekmeyecekmiş… Hani, “ Vahdettin tartışılırken, konunun hafife alınacağını beklemiştim, öngörüm tutmadı, yanılmışım ” dedim ya, beklediğim tavır Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi tarafından dün sergilendi.
Bir yerde şöyle diyor Oktay Bey: “ Atatürk, Anadolu’ya gidişini tüm ayrıntılarıyla birçok yerde anlatmıştır, hem de bu konuda yazılmış sayısız makale vardır. Bunların hiçbiri ‘ Mustafa Kemal Anadolu’ya Vahdettin ’ e rağmen (veya onun bilgisi dışında) gitti ’ demiyor ki, şimdi Sayın Ecevit ona bakıp ‘ Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nın yanındaydı ’ anlamında bir görüş üretebilsin. ” (Hürriyet, 21 Temmuz 2005).
İşte benim beklediğim böyle bir ‘ küçümseme ’ tavrıydı. Hürriyet başyazarı, sağolsun, yüzümü kara çıkarmadı.
Ancak, şu kadar gündür süregiden tartışmada yazılan her şeyi okuyamadığı anlaşılıyor Oktay Ekşi ’ nin… Eğer okumuş olsaydı bu kadar emin bir ifade kullanmazdı. Tartışmayı Bülent Ecevit’in bir demeci başlattı, tamam, ama dal budak salmasının sebebi ona cevap verme ihtiyacı duyanların sergiledikleri tavır oldu. İlk verdiği tepkide Oktay Ekşi de aynı ‘inkârcı’ tavrı sergilememiş miydi? Hatırlamıyor mu yoksa?
Tartışmaya “ Vahdettin hâindi ” görüşünü kabul ettirmek için katılanların kaynağı, bir tiyatro yazarı olan Turgut Özakman… Tarihle ilişkisi herhalde Bülent Ecevit’ten fazla değildir; ancak, anlaşılan tam da bu konuda bir kitap yazdığı için ‘uzman’ kabul ediliyor. Konuya ‘ Vahdettin ne yazık ki hâindi ’ başlığını taşıyan bir yazıyla katıldı Turgut Özakman. Oktay Ekşi’nin “ Öyle diyen yok ki… ” tavrını boşa çıkartırcasına…
O yazısının bir yerinde şöyle diyor: “ Vahdettin’in M. Kemal’i milli bir mücadele açsın diye Anadolu’ya yolladığı, para verdiği gibi, yazılan, kulaklara fısıldanan masallar var, ama biri bile doğru değil. Bunlar M. Kemal karşıtlarının, özellikle halifeci/padişahçı bir takım dincilerin uydurdukları masallardır. ”
Türkiye’de ‘ halifeci/padişahçı’ birileri var mı gerçekten? Neden ben bilmiyorum? Varsa, kim onlar?
Bu soruya cevap aramanıza hiç gerek yok. Dün burada yazdığım gibi, 1991 yılından beri, Cumhuriyet gazetesi bile, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya Sultan Vahdettin’in teşviki ve İngiliz vizesiyle gittiği tezini savunuyor. Belgesini Zaman gazetesi 19 Mayıs 1991 tarihinde yayımlamıştı. 20 Mayıs 1991 tarihli yazısında, Uğur Mumcu, bu gerçeklerin yıllardan beri bilindiğini, pek çok yabancı tarihçinin kitabında da yer aldığını yazmış, o kitaplardan bazılarının isimlerini de vermişti.
Sorun şurada: Cumhuriyet’in, 1991’de, “ Yoksa siz bilmiyor muydunuz? ” küçümser edasıyla kabullendiği olayları, bugün, Turgut Özakman ‘ masal ’ olarak yaftalıyor… “ Halifeci/padişahçı bir takım dincilerin uydurdukları masallardır ” diyor açık ve seçik… Nerede? Yine Cumhuriyet gazetesinde (19 Temmuz 2005).
Uğur Mumcu ‘ hilâfetçi/padişahçı ’ mıydı? Ya Milliyet yazarı Yılmaz Çetiner?
Yılmaz Çetiner’in birden fazla baskı yapmış ‘ Son Padişah Vahideddin ’ isimli eserinde, Sultan 6. Mehmed ile Mustafa Kemal’in son görüşmesine dair geniş bir bölüm vardır. Şu cümleleri okuyalım: “ Mustafa Kemal, padişahın ‘ Muvaffak ol ’ temenni ve iradesiyle, 9. Ordu müfettişi olarak, çok geniş yetkilerle Anadolu’ya gitme görevini üstlenirken, Sultan Vahideddin’in ondan sadece Samsun mıntıkasındaki anarşi olaylarını bastırmayı değil, mukavemet için teşkilâtlanmak gibi görevler beklediği de şüphesizdi. Padişah belki de işgal kuvvetlerine gözdağı vermek istiyordu. ” (14. baskı, s. 126)
Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’ya o görüşmede bir altın saat hediye ettiğini de yazıyor Çetiner.
Birilerinin “ O kadar parayı cebine nasıl sığdırmış? ” diye sormasına yol açan yüklü para desteği konusunda ayrıntıyı veren de Milliyet yazarı Çetiner’dir: “ Sultan Vahideddin, tahsisat-ı mesture kayıtlarında görülebilecek kadar fazla parayı İngilizlerden çekinerek veremedi. (..) Çengelköy'de duran çok değerli atlarını satmış, bu parayı İngilizlerden gizli olarak vermişti. (..) Sultan Vahideddin Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Bey ve Polis Müdürü Cahit Bey aracılığı ile Mustafa Kemal Paşa'ya (..) 25 bin altın ödemişti. ”(s. 127)
Yılmaz Çetiner çok eskilerde ‘ Nurcular Arasında’ kitabını yazabilmek için ‘ Nurcu ’ kisvesine girmişti, ama o günlerin etkisi altında olduğunu hiç sanmıyorum…
1991’de, Uğur Mumcu, Cumhuriyet’te, “ Padişah'ın izni ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, işgal altındaki İstanbul'dan çıkış vizesinin İngiliz imzasını taşıması neyi kanıtlar? ” diye sorup cevabını “ Hiçbir şeyi ” diye vermişti. 2005 yılında ise, Turgut Özakman, Cumhuriyet’te, Vahdettin için, “ Kurtuluş savaşına destek verdiğini gösteren bir tek olaycığa, bir tek sözüne rastlamadım ” diye yazmakta.
Merak bu ya! Atatürk’ün en yakınında bulunmuş İsmet İnönü ‘ halifeci/padişahçı ’ sayılabilir mi acaba? Merak gıcıklayan bu soruyu sormamın sebebi, Mustafa Kemal ile Vahdettin arasında geçen ve “ Onu Anadolu’ya Vahdettin gönderdi ” tezini savunanların kullandığı en ciddi kaynağın İnönü’nün cumhurbaşkanı olduğu dönemde devlet tarafından yayımlanmış ansiklopedik bir bilimsel eser olmasıdır...

1918'de Sadrazam, 1921'de de Hariciye Nazırı olan Ahmet İzzet Paşa, Atatürk'ü Anadolu'ya Sultan Vahdettin'in gönderdiğinden çok emin olduğunu ifade etmektedir. İzzet Paşa, Nehir Yayınları'ndan çıkan "Feryadım" isimli hatıratının 214. sayfasında bu konuyu şöyle dile getirir: "Bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıtalardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir. Benim bildiğim Babıali bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan Ferit Paşa'nın Sadaret makamında olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşayla benim kabinelerimizin seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa'nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi'ne verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu. Bu haller açıkça gösterirki bu memuriyet resmi hükümetin değil, Padişahın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti Saray'dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

Netice itibariyle olaya ideolajik yaklaşmayan her Türk evladı Vahdettinin hain olmadığını azıcık araştırmaile anlayabilir..
 

Y.E.K.

Altın Üye (Haziran 2008)
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?

afferin blackdiamond rumuzun gibi elmas işler misali işlemissin forumu tüm yönleriyle.bundan sonrası artık yoruma moruma hacet yok
 

Gül@y

Kıdemli
Üye
Anadolu'daki Milli Mücadeleye karşı olduğunu defalarca gösteren Vahdettin, İngiliz mandası istiyordu. Belki çözümü teslimiyette görüyordu. Anadolu'daki hareketin kendi saltanatı için tehdit olduğunu biliyordu. Hikmet Bayur 1963'te yayımlanan Atatürk, Hayatı ve Eseri adlı eserinin 1. cildinde 270-272. sayfalarında bir belgeye yer vermiştir. Bu belge, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi'nde bulunmaktadır. (Documents on Britishl Foreign Policy 1919-1939, First Series, Vol.IV, No:507). Belgeye göre, 4 Mart 1919'da Sadrazam olan Damat Ferit Paşa aynı ayın 30'unda İngiliz Yüce Komiseri Amiral Calthorpe ile yaptığı bir görüşmede, 'Türkiye'nin İngiltere'ye, ancak, yalnız İngiltere'ye tabi' olmak istediğini temin eder, Padişahın kendi eliyle yazdığı bir tasarının Fransızca'ya çevirmesini İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na göndermek üzere Amiral'e verir. Bu belgenin bazı önemli maddeleri şöyledir:

ASYA

'Avrupa ve Asya'da ister doğrudan doğruya sultanın egemenliği altındaki ülkelerde, ister özgür olanlarda İngiltere 15 yıl boyunca Türkiye'nin yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve iç baysallığı sağlamak için gerekli bulduğu yerleri işgal edecektir.'

'Ermenistan, öbür büyük devletlerle anlaşacak olan İngiltere'nin isteğine göre bağımsız ve özgür bir Cumhuriyet olacaktır.'

BOĞAZLAR

'Karadeniz ve Çanakkale'deki her iki Boğaz'ın berkimetleri yıkılacak ve onlar İngilterece işgal edilecektir'

İÇ İŞLER

'İngiltere beslediği dostluk duygusu dolayısıyla, Sultanın lüzumlu göreceği Osmanlı Nezarethaneleri'ne İngiliz müsteşarları atanmasına lütfen muvafakat edecektir.'

'Bundan başka her Osmanlı vilayetine 15 yıl boyunca vali yanına, danışmanlık edecek olan bir İngiliz başkonsolosu atanacaktır.'

'Belediye meclisleri, vilayet meclis-i umumileri ve Mebus seçimleri İngiliz konsoloslarının denetlemesi altında yapılacaktır.'

'İngiltere'nin ister başkentte, ister taşrada bir maliye denetlemesi kurmaya hakkı olacaktır.'

'Meclisler bütçeyi onaylamaya ve yersel gereksemeleri merkezdeki hükümete bidirmeye çağrılacaklardır. Sultan İmparatorluğun dış siyasasını yöneltmekte kesin olarak hür olacaktır.' Bu öneri, Osmanlı ülkesini 15 yıl boyunca İngiliz sömürgesi durumuna sokuyordu.

BU NASIL DESTEK?

Tarihçi, diplomat Bilal N. Şimşir, 'İngiliz Belgeleri'nde Atatürk' adlı 8 ciltlik dev eserinin III. cildinin 262. sayfasında ise İstanbul'daki Yüksek İngiliz Komiseri Sir H. Rumbold'un, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği 'gizli' yazıya yer vermiştir. İngiliz Arşivleri'ndeki belgeye göre, Padişah ile İngiliz Yüksek Komiseri, iki saat 15 dakika süren bir görüşme yaptı. Padişah, Ankara liderlerini İngiliz Yüksek Komiseri'ne şikayet etti. Padişah, Milli Mücadele liderlerinin 'Bir avuç eşkıya' olduğunu söylemekle kalmadı, Mustafa Kemal Paşa'nın ve yanındakilerin de Türk olmadıklarını öne sürdü. Vahdettin, altı asırlık Osmanlı tarihinde düşmana sığınan tek Osmanlı Padişahı'dır. Bunu yaparken, 'İngilizleri düşman olarak görmemesi' de etkin olmuştur. Çünkü belgelere göre, Vahdettin'in düşmanı Kurtuluş Savaşı'nı yürütenlerdi.

ATATÜRK'ÜN İDAM FERMANI

Anadolu'daki ulusal direnişe karşı olan 'Alemdar' Gazetesi 11 Nisan 1920 günlü sayısını Mustafa Kemal Paşa'nın ölüm fermanına ve Vahdettin'in beyannamesine ayırdı. Dürrizade Abdullah Efendi'nin fetvasında şöyle denilmektedir: 'Memlekette fitneye ve isyana sürükleyen bu eşkıyaların dağılmaları hakkında yüksek emrinden sonra, hala fesatlarında ısrar ederlerse bunların hasabetlerinden ve şerlerinden temizlenmek için öldürülmeleri meşru olur mu? Elcevap olur.' Padişah Vahdettin de hattı hümayununda Damat Ferid Paşa'yı sadarete getirdiğini açıklamakta ve halkın Anadolu'daki eşkıyalara uymamalarını istemektedir. Gazetenin başyazısında, Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'na katılanlar için 'Adaletin demir pençesi ile uğursuzluktan başka birşey düşünmeyen bu hain kafaları ezin' deniyordu.

KAÇIŞ HABERİ

Yaklaşık iki yıl sonra 'Tercüman-ı Hakikat' 18 Kasım 1922'de Vahdettin'in kaçışıyla ilgili verdiği haberde, 'Milletin ve bütün İslam dünyasının gözünde sakıt (hükmü kalmamış) Altıncı Mehmet Yıldız'dan nasıl firar etti?' deniyor ve firarın ayrıntıları anlatılıyordu. Haberlere göre, Vahdettin Yıldız Sarayı'nın arkasındaki Malta kapısından Orhaniye Kışlası Yoluyla Dolmabahçe'ye gelmiş ve kendisini bekleyen bir istimbota binerek Malaya Zırhlısı'na sığınmıştı. Kaçışından kızını bile haberdar etmediği yazılan Vahdettin'in kaçışıyla ilgili soruşturma başlatıldığı, saray odalarının mühürlenip, veznenin muhafaza altına alındığı da belirtiliyordu
alıntıdır

Peki sizce Vahdettin Hainmiydi?
 

RABİA

Bağımlı
Üye
PADİŞAH'IN NEFS MUHASEBESİ
Beşer takatinin üstündeki bu ağırlıklar sürüp gider ve her gün biraz daha bastırırken, Sadrâzam Tevfik Paşa (enstantane) bir istifa ve onu takip edici yeni tâyinle ikinci bir kabine kuruyor. Bu basit bir oyundur ve maksat, eskiler kadar silik yeni nazırların iş başına getirilmesi veya eskilerden birkaçının işbaşından uzaklaştırılmasıdır.
İkinci Tevfik Paşa kabinesinin kuruluşundan bir gün sonra gazeteler bu değişikliği tenkit etmeye başlıyorlar. Tenkitçiler arasında en ileri giden «Vakit» gazetesidir ve iki halis Anadolu çocuğunun (Hakkı Tarık ve Âsım Us kardeşler) sahibi bulundukları bu gazetenin başmuharriri, mahut Ahmed Emin Yalman'dır. Amerika'dan yeni gelmiş ve bir müddet sonra kurt ve ermenilerin istiklâlini müdafaa edecek, Türkiye'yi Amerikan mandası altına sokmak, tek kelimeyle istiklâl ve bütünlüğünden uzaklaştırmak isteyecek olan yahudilik kurmayı emrindeki bu bedbaht kalem, ilk karargâhını böyle bir gazetede kurmayı bilmiştir.
İşte bu kalem, kabinedeki değişikliği, Padişahın yakınlarından Refik Bey isimli bir şahsın hususî telkiniyle meydana gelmiş göstermekte ve isimleri iaşe mes'elelerine karıştırılan üç nazırın kabineye alınışını şiddetle yermektedir. Ona göre, bu tâyinleri Sadrâzam istememiş de, yakınının tesiri altında Padişah yaptırmıştır.

Hünkâr gazeteyi Harem dairesinden getirtip Başkâtibine gösteriyor. Derken Başmâbeyinciyi de çağırtıp sözü mahut Başmuharrire getiriyor ve diyor ki:
«— Bu adamın siyaseten ve diyaneten (siyaset ve din bakımlarından) bu memleketle ne alâkası var? Kendisi İspanya tebaasından ve Selanik dönmelerindendir!»
İşte, o günden maşatlığa ***ürüleceği güne kadar işi gücü Türkün ruh kökünü baltalamak, birliğini zedelemek, milliyet ve mukaddesat yolunda yürüyenleri çürütmek ve «Vatan» ismiyle vatanı fesada vermekten ibaret; bu eseri yazanın baş düşmanı Ahmed Emin Yalman!..
Ve ilâve ediyor:
«— Ben umur-u devleti Refik'le istişare ederim. Siz, ikiniz de Mâbeyn erkânı olduğunuz hâlde, vekilim olan Sadrâzamla aramızda cereyan eden şeyleri sizden bile ketmediyorum (saklıyorum)... Neş-riyat-ı vakıanın münasip surette tekzip ettirilmesi size ait bir vazifedir.»
Sultan Vahidüddin, yıkılan İmparatorluğun her ân omuzlarına çokücü, daha ağır yükü altında, her gün daha ezgindir.

İşte, Başkâtibine içini doküşü:

«— Ecnebiler pek Maman (aman vermez, insafsız)... Gece gündüz ne çektiğimi bir Allah(c.c.) bilir, bir ben bilirim! Bizi tazyik ile Meclis-i Meb'usan'i dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, âdeta açıktan açığa izhar ediyorlar. Ben meşrutî bir hükümdar olduğum hâlde güya mutlak bir hükümdar imişim gibi muamelede bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyetten bahsedilince, hangi meşrutiyet, diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve yalnız sizi pak addederiz, diyorlar. Yâni sözlerimizi isga etmezseniz (yerine getirmezseniz) sizi de tanımayız, demek istiyorlar. İstikbalimizi kurtarmak İçin bizzarure bu hâllere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince henüz münasebat-ı siyasiyemiz iade olunmadı, buradaki memurlar askerî memurlardır, diye cevap veriyorlar. Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum; taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim! Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malûmat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu bakayikı (hakikatleri) yazar. Siz eminim olduğunuz için bu şeyleri mahremâne olarak yalnız size söylüyorum. Vakıa merhum birader de dahilî bir kuvve-i galibenin taht-ı tazyikindeydi; lakin ben onun kat kat fevkinde olarak donanmalarıyle mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer adilâne bîga-razane (garazsızca), bîtarafane (tarafsızca) idare-i umur edecek bîr halefim olsaydı ömrümün devr-i âhirînde bu bâr-ı azîmi (muazzam yükü) vAllah(c.c.)i, billahi, tAllah(c.c.)i kabul etmezdim. Taht-ı saltanat ile teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim. Siz de gözünüzle gördünüz; bir tarafta taht, bir tarafta da tabut duruyordu

Sultan 6. Mehmed Vahidüddin'in en yırtıcı, göğüs paralayıcı nefs muhasebesi çapındaki bu sözleri, onun, 36 Osmanlı padişahı ve belki bütün insanoğlu kadrosu içinde en talihsizi olarak, hakikatte ile büyük bir hükümdar, millet dostu ve insan olduğunu ispat eder.

O, Türk hükümdarları arasında en küçük görünmeye mahkûm, en büyüklerden biriydi.

Üstad Necip Fazıl'ın Sultan Vahidüddin adlı eserinden alıntıdır. Eserin basımı bilindiği gibi yasaktır
 

RABİA

Bağımlı
Üye
Mustafa Kemal'le Sultan Vahdettin diz dize

Mustafa Kemal, Küçük Mabeyn'de Sultan Vahdettin'le yaptigi son görüsmeyi (15 Mayis 1919), sonradan Cumhuriyet devrinde söyle anlatmistir:

"Yildiz Sarayi'nin ufak bir salonunda Vahdettin'le adte diz dize denecek kadar yakin oturduk. Saginda, dirsegini dayamis oldugu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Bogaziçi'ne dogru açilan pencerelerinden gördügümüz manzara su: Birbirine muvazi hatlar üzerinde düsman zirhlilari, bordalarindaki toplar sanki Yildiz Sarayi'na dogrulmustu....Manzarayi görmek için, oturdugumuz yerlerden baslarimizi saga, sola çevirmek kafi idi.
Vahdettin hiç unutmuyacagim su sözlerle konusmaya basladi:
  • Pasa, pasa, simdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunlarin hepsi tarihe geçmistir. Bunlari unut. Asli simdi yapacagin hizmet hepsinden mühim olabilir. Pasa, pasa devleti kurtarabilirsin ! dedi.
  • Hakkimdaki teveccüh ve itimadi arz-i tesekkür ederim, elimden gelen hizmette kusur etmiyecegime emniyet buyrunuz, dedim.

Sonra:
  • Merak buyurmayiniz efendimiz, dedim, nokta-i nazar-i sahanenizi anladim. Irade-i seniyye olursa hemen hareket edecegim ve bana emir buyuruklarinizi bir an unutmuyacagim.
  • Muvaffak ol ! Hitab-i sahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çiktim.

Seryaver Naci Pasa koridorda elinde ufak bir mahfaza içinde bir sey tutuyordu:
- Zat-i Sahane'nin ufak bir hatirasi, dedi.

Kapagin üstünde Vahdettin'in inisyalleri islenmis bir saatti.
- Peki, tesekkür ederim, dedim.

Saati yaverim aldi. Sonra Yildiz Sarayi'ndan çiktigimiz ve hareket etmek üzere oldugumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatle, ayaklarimzin patirtisini isizmekten korkarak, saraydan uzaklastik"

Genis bilgi için bakiniz: Maresal Fevzi Pasa'nin sirri.

Kaynak: Hicret namaz vakitleri takvimi, 17/18.11.1995
 
S

SAHARAY

Ziyaretci
ATATÜRK HAKKINDA SULTAN VAHDETTİN TARAFINDAN VERİLEN İDAM FERMANI

Dosya Tasnifi
Harbiye-Divan-ı Harp
DOSYA No : 70
Harbiye Nezareti
Adliye-i Askeriye Dairesi
Şube :
Adet : 705
PADİŞAH BUYRUĞU

Mehmet Vahidüddin

ONAY

“Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.

Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.

24 Mayıs 1336 (1920)
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili
Damad Ferid
 

RABİA

Bağımlı
Üye
ATATÜRK VE SULTAN VAHDETTİN
(Bu Memleket Kurtulsunda, İsterse Cumhuriyet Olsun.)

Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen "Son Bozgun" adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak'ın, eşi Fitnat Hanıma anlatıklarını şöyle yazar;

"Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.''

"Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."

Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?"
"Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir."
"O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."

Hiç düşünmeden cevap verdim:

"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."

Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:

Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa'yı göreceğim
 
S

SAHARAY

Ziyaretci
ATATÜRK VE SULTAN VAHDETTİN

(Bu Memleket Kurtulsunda, İsterse Cumhuriyet Olsun.)

Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen "Son Bozgun" adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak'ın, eşi Fitnat Hanıma anlatıklarını şöyle yazar;

"Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.''

"Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu'da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu'da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."

Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:

"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?"
"Haşa Padişahım."
"Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?"
"Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir."
"O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."

Hiç düşünmeden cevap verdim:

"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."

Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:

Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa'yı göreceğim

Rabia arşivlerde bulunan gerçek bir belge yayınladım. Şimdi o belgeyi okuyunca bu yayınladığın yazı sana çelişkili gelmiyor mu?
Yani o belgeyi okuyunca,bu okuduklarım seni bilemem ama bana hiç inandırıcı gelmedi.
 

RABİA

Bağımlı
Üye
Rabia arşivlerde bulunan gerçek bir belge yayınladım. Şimdi o belgeyi okuyunca bu yayınladığın yazı sana çelişkili gelmiyor mu?
Yani o belgeyi okuyunca,bu okuduklarım seni bilemem ama bana hiç inandırıcı gelmedi.

Hayır ,gelmiyor Saharaycım.Kaldı ki belgeler de sahte olabilir.

M.Kemal'i bizzat görevlendirip,Kurtuluş Mücadelesinin başlatılmasını emreden Sultan'ın,hain olduğunu söylemek...En büyük çelişki,en büyük yanılgı işte buradadır.
 
S

SAHARAY

Ziyaretci
Hayır ,gelmiyor Saharaycım.Kaldı ki belgeler de sahte olabilir.
M.Kemal'i bizzat görevlendirip,Kurtuluş Mücadelesinin başlatılmasını emreden Sultan'ın,hain olduğunu söylemek...En büyük çelişki,en büyük yanılgı işte buradadır.
Rabia kulaktan kulağa oyunu vardır bilirmisin?Bir kelime söylenir ve son kişiye
varana kadar türlü değişikliklere uğrar.Fevzi Çakmağın eşine bu söylediklerinin
ispatı nedir. Yanlızken mi konuşmuşlardır yoksa herkesin yanında mı?
Yanlız değillerse anlatılan şeylerin değişime uğrama olasılığı ne kadardır?
Belgeler sahte olabilir diyorsun peki anlatılanlara dayanılarak yazılan olayların
doğruluğu yüzde kaçtır? Yada Mareşal Fevzi Çakmak her daim söylediklerini
kayıt altına mı aldırıyordu acaba diye düşünmeden edemedim.
 

erkişi1

Tecrübeli
Üye
Bir ülke düşününüz ki, aynı topraklar üzerinde Milli Mücadele veren milleti ve toprağı aynı ve yöneticileri zaman, zaman değişmiş veya yetersiz kalmış?

Kimin haddine birini diğerine tercih, bu durumda birine yaranmak için diğerine saldırı her zaman için bu vatan ve millete zarar verir ve bölücülerin (ermeni, rum vs. ) işine yarar arkadaşlar, konuyu bu boyutda ele almak bile art niyetlilerin ekmeğine yağ sürmektir. iyi forumlar.
 

RABİA

Bağımlı
Üye
Rabia kulaktan kulağa oyunu vardır bilirmisin?Bir kelime söylenir ve son kişiye
varana kadar türlü değişikliklere uğrar.Fevzi Çakmağın eşine bu söylediklerinin
ispatı nedir. Yanlızken mi konuşmuşlardır yoksa herkesin yanında mı?
Yanlız değillerse anlatılan şeylerin değişime uğrama olasılığı ne kadardır?
Belgeler sahte olabilir diyorsun peki anlatılanlara dayanılarak yazılan olayların
doğruluğu yüzde kaçtır? Yada Mareşal Fevzi Çakmak her daim söylediklerini
kayıt altına mı aldırıyordu acaba diye düşünmeden edemedim.
Tarihi olayların aydınlatılmasında başvurulan kaynaklarda hatıratlar da yer alır.Ayrıca ben kulağıma geleni ,hafızam ve aklımla analiz ederek mantıklı bir sonuca varabilecek kapasiteye sahibim.

Ben Vahdettin'in hain olmadığını,sen hain olduğunu ifade etmeye çalışıyorsun.Eğer hain ise bana düşüncelerimden ötürü bir vebal yoktur.Eğer değil ise,su-i zan etmiş olman hasebiyle VAHDETTİN'in senden hak talep etmesi gerekecektir.

Daha önce Nazım Hikmet'in vatan hainliğinin tartışıldığı konuda da belirttiğim gibi,başkalarının vatan hainliğini değil,kendi vatanperverlğimizi sorulayalım...


Erkişi de doğru söylemekte...Birilerinin ekmeğine yağ sürmeyelim.
 
S

SAHARAY

Ziyaretci
Tarihi olayların aydınlatılmasında başvurulan kaynaklarda hatıratlar da yer alır.Ayrıca ben kulağıma geleni ,hafızam ve aklımla analiz ederek mantıklı bir sonuca varabilecek kapasiteye sahibim.

Ben Vahdettin'in hain olmadığını,sen hain olduğunu ifade etmeye çalışıyorsun.Eğer hain ise bana düşüncelerimden ötürü bir vebal yoktur.Eğer değil ise,su-i zan etmiş olman hasebiyle VAHDETTİN'in senden hak talep etmesi gerekecektir.

Daha önce Nazım Hikmet'in vatan hainliğinin tartışıldığı konuda da belirttiğim gibi,başkalarının vatan hainliğini değil,kendi vatanperverlğimizi sorulayalım...
Erkişi de doğru söylemekte...Birilerinin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Rabia eğer böyle bir şeyi ifade etmek istesem yada su-i zan etmek istesem,
açıkça yazardım zaten.
Ben devlet arşivinde bulunan bir belgeyi buraya koydum.
İmalı cümleler kurmaktansa açık ve net yazmayı tercih ederim.
Sen bu konuda bildiklerini paylaştın.Ben de bildiklerimi paylaştım.
Ben bu belgeyi buraya koydum diye kul hakkına girdiysem,sonucuna da katlanırım.

İyi Forumlar
 

jurgen

Tecrübeli
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?

Selam…

Guzel yurdum ellere, bir mal gibi satidi.
Atamin gur kaslari ,birden bire catildi.
Binerek bir hamlede,sahlanip kiratina.
Haykirdi alcak diye sultanin suratina.

Carpsaydi damarinda ,eger halis Turk kani.
Satarmiydi keyfi icin vatani.
Kesmisti coluk cocuk umudunde .
Iste boyle bir gun gunes dogdu ufuktan.

Bir sifa bulmak icin yaraya,yutsever buyuklerim kostular Ankaraya.

Yukardaki siire gore Vahdetin suclu gorunuyor.

* Canakale savasini kazanan yesil berelileri,Kutsal bayramlardan bile ara vermeden katliam yapan ABD (irak) ve ISRAILIN (Filistin) topraklarinda goreve gitmesini bekliyorlar.

* Yalniz tarihimizin gerck yazilmadigi ortada.Kurtulus savasinda ingilizlerin yemen,arabistan…vs.esir diye alip ,tayiland,mynamer ve Austuraliada komur ocaklarinda calistirip veya topluca katletiklerini dunya tarihlerinden ogreniyoruz.

Sayisiz ornek…..

Saygilar…
 

Masterlord

Kıdemli
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?

tarihi iyi bilen biri olrk kesin ve net söyleyebilirimki vahdettin hain deildir

ozmn yapılması gerekenler layıkıyla yapılmıstır

durum ve sartlar göz önün alındıgında vahdettin deil , en büyük hainlerden biri enver paşadır

dagılma döneminde basa gelmis olan vahdettinin yaptıkları takdire sayandır

daha fazlası yapılamazdı

ilk ve orta ögretimde hain diye ögretiliodu , çünkü ayrıntıyı bi çocuga anlatamassın

tarihi biraz incelediginde ve düsündügünde ise anlatılanların tam tersi oldugunu görürsün

VAHDETTİN HAİN DEİLDİR

her osmanlı padisahı gibi görevini yapmıs, ancak dagılma döneminde oldugu için devlet, elinden fazla bisede gelmememistir.... hiç bi osmanlı padisahı hain deildir....

saglam kaynaklardan konuyu incelemenizi tavsiye ederim.....

zaten atatürkü samsuna yollayanda bizzat vahdettin deilmiydi
kendi subayının neler yapcagını tahmin edemeyecek kadar aptal biri zaten padisah olamazz. olsada tahtta uzun süre kalamaz...(görünürde isyan bastırmak için samsuna yolladı Atatürk'ü, ancak asıl sebebi kendiside biliyordu)
zaten kurtulus savasından bitmesine yakın vahdettin avrupaya gitmistir
vahdettinin soyu bugün bile devletimizden maas almaktadır
hain olsaydı atatürk niye böle bi parayı vahdetinin soyuna sürekli gönderdi

bunlar sadece bi kaç ayrıntı
her ayrıntı ilk okul kitaplarında yazmazzz

iyi forumlar........
 

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?
Vahdettin hain miydi?
Teke Tek'te çarpıcı dakikalar.
 

ner@gis

Amatör
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?

1- İzmir’in işgalinden sonra Mustafa Kemal’i “Muvaffak ol” temennisiyle, 9. Ordu müfettişi olarak çok geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir. Görünüşte Samsun mıntıkasındaki anarşi olaylarının bastırılması söz konusuydu ama, asıl amaç, Mustafa Kemal’in Anadolu’da teşkilatlanmasını sağlamaktı.

2- Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e, 25 bin altın verildi. Bu kadar büyük bir rakam, örtülü ödenek kayıtlarında görünmesin diye Vahdettin, Çengelköy’deki değerli atlarını satarak, parayı Mustafa Kemal’e İngilizlerden gizli olarak teslim etti.

3- Saltanatın kaldırılmasından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde şahsına yönelik sözlü saldırılardan, eski Dahiliye vekili ve Peyam-ı Sabah gazetesi başyazarı Ali Kemal’in linç edilmesinden sonra, Mustafa Kemal’le görüşmek için son bir teşebbüste bulundu. Talebine cevap alamayınca 1922’de 16 Kasım’ı 17 Kasım’a bağlayan gece İngilizlere sığınarak ülkesini terk etti.

Atatürk'ün Vahdettin için söyledikleri;
’Namuslu adamdı, isteseydi giderken Topkapı Sarayı’nı götürürdü’ diye bir açıklaması...
Vahdettin'ninde Atatürk için;
“O bir Osmanlı Paşası’ydı. Kimse onun hakkında kötü bir söz söyleyemez’
 

Masterlord

Kıdemli
Üye
Cevap: Sizce Vahdettin hain midir?
1- İzmir’in işgalinden sonra Mustafa Kemal’i “Muvaffak ol” temennisiyle, 9. Ordu müfettişi olarak çok geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir. Görünüşte Samsun mıntıkasındaki anarşi olaylarının bastırılması söz konusuydu ama, asıl amaç, Mustafa Kemal’in Anadolu’da teşkilatlanmasını sağlamaktı.

2- Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e, 25 bin altın verildi. Bu kadar büyük bir rakam, örtülü ödenek kayıtlarında görünmesin diye Vahdettin, Çengelköy’deki değerli atlarını satarak, parayı Mustafa Kemal’e İngilizlerden gizli olarak teslim etti.

3- Saltanatın kaldırılmasından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde şahsına yönelik sözlü saldırılardan, eski Dahiliye vekili ve Peyam-ı Sabah gazetesi başyazarı Ali Kemal’in linç edilmesinden sonra, Mustafa Kemal’le görüşmek için son bir teşebbüste bulundu. Talebine cevap alamayınca 1922’de 16 Kasım’ı 17 Kasım’a bağlayan gece İngilizlere sığınarak ülkesini terk etti.

Atatürk'ün Vahdettin için söyledikleri;
’Namuslu adamdı, isteseydi giderken Topkapı Sarayı’nı götürürdü’ diye bir açıklaması...
Vahdettin'ninde Atatürk için;
“O bir Osmanlı Paşası’ydı. Kimse onun hakkında kötü bir söz söyleyemez’
size aynen katılıyorum nergis hanım
vahdettin hain deildi
hain gibi görünmek zorunda kaldı
milli mücadele için, halkın toparlanması için zaman kazandırmak zorundaydı
bunuda mükemmel bir sekilde başarmıştır....

zaten saraydan ayrılırken degerli esyalarını yanına almamıştır

tüm bunlardan sonra vahdettine hain diyenler
elini vijdanına koyup düsünmeliler........

herkese iyi forumlar
 

sebahat35

Tecrübeli
Üye
Atatürk Nutuk'ta bu durumu anlatmış zaten hain olduğu gerçeğini halkın bilmesi
için yazdıkları var.

Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.

Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır. Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyuncahürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını ikibuçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespavelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.

kaynak: w3.gazi.edu.tr
 

benzer konular


Üst Alt