Sufizm dinimizdeki yeri nedir?

"Çin Sanatı ve Roma Sanatı"

Mevlana, Mesnevi, 1. cilt

Çinliler ve Romalılar arasında en iyi sanatçının kim olduğu üzerine bir tartışma başlar.

Kral "Bu tartışma bir yarışmada sonuçlanacaktır." der

Çinliler isteklerini sıralamaya başlar.
Fakat Romalılar hiç bir şey söylemezler.

Ve giderler.

Çinliler karşılıklı iki çalışma odası isterler ve iki odanın arasına da bir perde gerilmesini şart koşarlar.

Çinliler kraldan değişik tonlarda 100 çeşit boya isterler

Her sabah depoya gelip boyalarını alıp giderler.

Romalılar hiç boya almazlar ve "Bizim eserimiz için gerekli değil." derler.

Odalarına girip duvarları temizlemeye ve parlatmaya başlarlar. Bütün gün duvarları açık gökyüzü gibi lekesiz bir şekilde parlatmaya çalışırlar.

Bütün renkleri renksizliğe götüren bir yol vardır.

Bilmen gerekir ki bulutların ve havanın olağanüstü güzellikte çeşitliliği güneşin ve ayın mutlak sadeliğiyle meydana gelir.

Çinliler eserlerini bitirirler ve mutluluktan uçarlar.

Sevinçlerini dile getirmek için davullar çalarlar.

Kral odalarına girdiğinde harika renklere ve ince detaylara hayran kalır.

Daha sonra Romalılar iki odayı ayıran perdeyi kaldırırlar.

Çin motifleri ve resimleri Romalıların cam gibi temiz parlayan duvarlarına parlayarak yansır.

Duvarda hatta daha da güzel durur.

Ve ışıkla değişirler.

Romalıların sanatı Sufi yoludur.

Felsefe eserleri okumamışlardı.

Sevgilerini temiz, daha temiz, daha temiz parlatmışlardı.

İstek yok, gösteriş yok.

Bu temizlikle resimler her anı içlerine alıp yansıtıyorlardı.

Buradan, yıldızlardan, boşluktan.

Sanki o temizlenmiş duvar, bize görme yetisi veren parlayan ışık kadar açık görebiliyormuş gibi onu içine alıyordu.
articles.sufism.info
 
Tanrıların Mezmurları"

Oveysi Piri Hz. Şah Maksud Sadık Anga'dan

Gökler güzide seçkinleri kendine davet eder.

Sahra laleleri ve nilüferler,

Saf ve şeffaf akan sular,

Kuşların şarkıları,

Denizlerin ufkundaki güneş ve ayın doğuş ve batışının ihtişamı,

Bahar tomurcuğunun cilvesi,

Çemendeki şebnem zerreciklerinin pırıltısı

ve binlerce başka tecelliler.

Bütün hepsi, tabiatın perde arkasında saklı olan sessiz melodilerdir.

Keşke kalbin gururu bir daha kırılıp, dürüstlük dünyayı sarsa ve canlar ayna gibi parlasa.

Sehere kadar kutsal elçiler mutlak varlığın göklerinde ilahi tecellilerin şarkılarını fısıldayarak insan hayatına kuvvet bahşederler.

Tekrar tanınanlar, meleklerin dillerinden süzülen en son ilahi sesle şöyle söylediler:

Hüdanın bağışlama yolunu isyan ve bozgunculukla kapatma! Allah’a güven ve hazır bekle! Ki rahmet suları kalbin zeminine aksın ve ölüm baskı gücünü azaltsın, hayat ağacı tekrar çiçek açsın ve elçiler hüdai sesleri hayatın göklerinde fısıldasın.1

1. Hazrat Shah Maghsoud Sadegh ANGHA, The Mystery of Humanity, University Press of America, Boston, 1996, pp. 85-86.
 
Sufizm'in Tarihi-Bölüm- I
(700- 1200 AD / 1 – 600 AH)

Sufizmin 1400 yıllık tarihi vardır. İlk iki yüzyılın başlarında, Hz.Muhammed(s.a.v)'in vefatından hemen sonra, bir çok sufi zahit olarak yani kendini dünya nimetlerinden çekmiş olarak nitelendirildi. Prens İbrahim Ethem (d.777 AD), ailesini ve krallığının "sezgi yoluyla edinilen bilgi" anlamındaki "gnosis"i bulmak için bırakmıştır. Rabi'a (d.752 AD),yaşayan ve Allah aşkını kendi kendine öğrenen en iyi bilinen eski kadın Sufi'ydi.

Karanlık Avrupa çağlarında, İslam bilimi ve edebiyat gelişiyor ve Avrupalılar dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşüncelere önem verirken Sufi alimleri bilimsel ve matematiksel deneylerle ilerliyorlardı. Aynı zamanda en zengin Hıristiyan manastırları 300-400 kitap vakfedebilmişken, Granada Müslüman Üniversitesi 105.000 adet kitap vakfedebilmiştir.

Musevi, Hristiyan ve Müslüman alimleri arasındaki etkileşim yayılmaya başladı, özellikle de İspanya'da Müslümanlar 711'den 1492 yılına kadar ülkeyi yönetdi ve Haçlı Seferleri esnasında bile din özgürlüğüne izin verildi. İspanya'dan batı dünyasının her yerine Sufizm öğretisi yayıldı ve 11.yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan St.Theresa, St.Catherine, Meiser Eckhart, Richard Rolle ve diğer mistik Hıristiyanlar için zemin oluşturdu.

Bu uzun dönem boyunca, Sufismin etkisi geniş çapta yayıldı. 8. yüzyılda, Sufi piri Balhi (d.789 ya da 810AD ) fizik biliminde ve metafizikte uzman olarak ünlendi. [ii] Büyük Şeyh Nakşabi (d.859 AD) mucizeleri gerçekleştiren Sufi olarak tarif edilirdi. İyi bilinen birçok Sufi, 9.yüzyılda yaşadı. Dhu'n Nun Mısır'da, Muhasabi Irak'da, şiirde ve paradoksda ünlü İranlı Bayazid Bestami ve aşk Allah'ın bahşi olduğu için öğrenilemez diyen Iraklı Karaki bunlardan bazılarıdır.

Yüzyıllar boyunca birçok sufi daha çok ortadokslar tarafından şehit edildi. Hallacı Mansur 921'de şehit edildi. "Ben gerçeğim" diyerek şehitlik timsali olarak ünlendi. Kader ilanı İslam öğreniminin özü ve bu hala Müslüman din bilimciler tarafından yanlış anlaşıldı.

Bazi Sufiler batıda iyi tanınır. İbn Rushd (d.1198 AD) mahkeme doktoru bir filozof olarak ünlendi, Averroes olarak ünlendi. Al-Arabi (1165-1290AD) büyük gizemli Sufi, Dante'nin Dinsel Komedisinin betimlemesini işinde temel olarak Palacious düşündü, Al-Arabi tamamen iki ermiş kadından etkilendi ve 250'den fazla kitap yazdı. Al-Gazali(1058-1111AD) iktidarinda olan rejimle is birligi yapti. Ansari gibi sufilere zulmediliyorudu, sonra bir bozulma oldu ve ruhani hayata girmek icin öğretmenliği bıraktı. Gazali'nin öğretimi gizemli ve yasa ile birleştirildi ve en etkili ortaçağ İslam din bilimcisi olarak tanımlandı. Hıristiyan düşüncesi üzerine derin etki kullanılarak bu yapıldı. [iii]

12.yuzyılda, Şeyh Ruzbahan (1127-1209AD) [iv] tarafindan 100'den fazla eser meydana getirildi. Şeyh Necmeddin Kübra (1145-1220AD) 17 asil öğrenci yetiştirdi. Aralarında Ali Lala Gaznavi, Farid-ud-Din-Attar ve Seyfeddin Bakharzi vardır. Mevlana Celaleddin Rumi de onun öğrencilerinden biriydi, mistik ve kendinden geçen tecrübeleriyle ünlenmiştir. Annemarie Schmiel "islam'ın Tasavvufi Boyutları" adlı kitabında: "hiç şüphesiz ki Kübra semavi yolculuklarını ve görüşündeki evrensel mertebeleri kendisi bizzat dikkatle incelemiştir. Diğer Sufi teorisyenler gibi "insanı, içinde makrokozmozun özelliklerini barındıran bir mikrokozmoz" olarak görürdü. i

Margaret Smith, Rabi’a the Mystic and Her Fellow–Saints in Islam (Cambridge, New York: Cambridge University Press, 1984)

[ii] Annmarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1975)

[iii] Al-Ghazzali. The Alchemy of Happiness. (London: Octagon, 1980)

[iv] Mystical Dimensions of Islam

[v] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Dawn (M.T.O. Publication, Riverside, CA, 1999) P.12

[vi] Mystical Dimensions of Islam, P.255
 
Sufizm'in Tarihi-Bölüm- II
(M.S. 1200 – 2006/ H. 600–1427)

Sufizm’in simgelerle anlatımı, Sufi’ler tarafından her zaman tercih edilen anlatım tarzı olmuştur. Nizami (1141-1202) de Haft Peyker veya Yedi Prensesler hikayesinde ve ünlü aşk hikayesi olan Leyla ve Mecnun hikayesinde bu yöntemi, derin mecaz anlatım tarzını kullanmıştır. Leyla ve Mecnun’un halk arasındaki anlatılan şekli Kuzey Afrika ülkelerinden Hindistan’a kadar anlatılmaktadır.

Batıda en çok tanınan mecaz anlatımlı eserler Alaaddin’in Binbir Gece Masalları’ndan başka Feridun Attar’ın Mantık’ut-tayr adlı eseridir (1220).[1] Hikaye, bir grup kuşun sevilen Kral büyük kuş Anka (Simurg)’u bulma özlemlerini anlatır. Hüdhüd’ün kılavuzluğunda büyük bir aşk ve coşkuyla Simurg’un ülkesine yola çıkarlar. Yolda bir çoğu bu yolculuğa dayanamayacakları bahanesiyle teker teker yolculuklarını yarıda bırakırlar. Sonunda otuz kuş (Farsça si morgh) kalır ve yedi ovayı geçerek Simurg ülkesine varırlar. Simorg’u görmek için müsaade isterler fakat bu istekleri reddedilir. Bu otuz kuş si morgh, aşk ve cezbede yok olup, canlarının ülkesine girabilmek için fiziksel varlıklarını terk ederler.

Bu gezide, sembolik olarak kuşlara kılavuzluk yapan Hüdhüd kuşu, öğrencilerin aydınlanmasına rehberlik yapan Sufi üstadını temsil etmektedir. Kuşlar, Simurg’a ulaşmak için yedi ovadan geçmek zorundadırlar. Bu yedi ova gerçeği arayanın Allah’ı tanıması için geçmesi gereken yedi aşamayı sembolize etmektedir.Orada hayret ederek görürler ki durmaksızın aradıkları Simurg gerçekte kendileri, kendi içlerindeki gerçek ‚Ben’dir.

Batıda en çok tanınan Sufi şairi Mevlana olarak da tanınan Celaleddin Rumi (öl. 1207AD)’dir. Kendisi sıradan bir din hocası iken 37 yaşında beklenmedik bir anda Şemsi Tebrizi adlı bir gezgin dervişle karşılaşır. Şems’te İlahi Maşuk’un aynasını görür. Mevlana Celaleddin Rumi iki değişik koldan Üveysi Sufi Okulu’yla bağlantılıdır: Birincisi ünlü Sufi üstadı Necmeddin Kübra’nın öğrencisi olan babası Bahaddin Veled yoluyla ikincisi ise gene Üveysi Şeyhi Necmeddin Kübra’nın yetiştirmiş olduğu Baba Kemal Cundi tarafından yetiştirilmiş olan sevgili üstadı Şems Tebrizi yoluyladır. [iii]

Semnani (1261-1335 AD)) zenginliğini ve hayatını tek Allah’a feda etmek için sarayını terketmişti. Bu konuda da bir çok şiir ve nesir eserlerde meydana getirmiştir: „Aşk çiçeğini toplarken akıl gözünü yüzlerce dikenle yaraladım."[iv] Amir Seyyed Ali Hamedani (1313-1384 AD) onu heybetli görünüşünden dolayı "ikinci Ali" olarak adlandırmıştır. 700 taraftarı ile Kaşmir'e göç etmiştir.

Şemseddin Hafız Şirazi (öl.1389) İran’ın diğer ünlü bir şairidir ve Üveysi Sufi Okulu’nun yetiştirdiği öğrencilerindendir. Kendisini Pir Golrang’ın öğrencisi olan Şeyh Mahmud Attar Şirazi yetişirmiştir. Hafız, dünyanın birçok felsefecisini ve şairini etkilemiş ve hayranlık bırakmıştır. Bunlar arasında Goethe de vardır.

15. yüzyıldan günümüze kadar bir çok büyük Sufi yetişmiştir. Örneğin Seyyid Mohammed Nourbakşi (öl. 1464), Şah Kasım Feizbakş (öl. 1520), Derviş Muhammed Muzahib Karandehi (öl. 1627), Seyyid Abdulvahab Naini (öl. 1789), Hacı Muhammed Hasan Kouzekannani (öl. 1834) ve Hazreti Ağa Abdülkadir Cahromi (öl. 1884) gibi.

Hazreti Celaleddin Mir Abolfazl Anga (1849-1915) Oveysi Okulu’nun 39. üstadıdır.

Hazreti Mir Gudbeddin Muhammed Anga (1887-1962).

Hazreti Şah Maksud Sadık Anga (1916-1980)

Hazreti Salaheddin Ali Nadir Anga (M.T.O. Shahmaghsoudi İslam Sufizmi Okulu’nun şimdiki Sufi Üstadı)

Nezami. The Story of the seven Princesses. (London: Bruno Cassirer, 1976)
[1] Attar, Farid ud-Din. The Conference of the Birds. (NY: Penguin, 1984)
[iii] Rumi, Jalaleddin. The Mathnawi of Jalaleddin Rumi. (London: E.J. W. Gibb Memorial Trust,1926-1982)
[iv] Annmarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, (University of North Carolina Press, 1975
 
Umut
"Umut, bereketli toprağa dikilince meyve veren çekirdektir."

Mevlana Salaheddin Ali Nadir Anga
Hazreti Mevlana Şah Maksud Sadık Anga, Al Rasa’el kitabından, bölüm[1]:

„Umut, Allah’ın rahmetini, mutlak bilgi sahibi olduğunu ve merhametini bilme ve ondan emin olmadır. Allahın rahmetini umut etmek ve onu gönülde hisetmektir."

Şeyh Safiyeddin Ardebili: „Gerçek umut, Allah’ın merhametinin bilincinde olma mutluluğu verendir." demiştir.

Şeyh Necmettin Kübra şöyle demiştir: „Umut kederlere karşı ilaçtır, korku ise harekete geçmenin düşmanıdır."

Emir-il Mü’minin Hazreti Ali (s.a.v) şöyle demiştir: „Umut Allah’ın merhametine yakın olan kalptir ve kalbin mutluluğu onunla birlik olma haliyle olur."

Hazreti Salaheddin Ali Nadir Anga, „Pir Oveysi" ‚Gizli Söz’ adlı eserinde aşağıdaki şiirle ustaca dile getirmiştir:

Umut, bereketli toprağa ekilince meyve veren bir çekirdektir.

Kalbimizin ülkesinde umutsuzluk meyvesi hiçbir zaman yetişmeyecek.

Sessiz duranın sesi, aşkın ateşiyle yükselir,

Ve gökler, doğruların kalplerinin arzusunu duyar.

Ey Arif’in kalbinin Rabbi,

Umut dolu kalbinin arzuları için,

Büyük cesaretlerin çabaları için,

Uyanmış kalbin hayran olmuş aşkı için,

Gerçeğe şahitlik eden arzular, aydınlık ve arılık için,

Ve lale yetiştirenlerin masumiyet ve iyiliği için*,

Gönlümü aşkının ateşiyle yak. [2]

[1] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el- Al Salat (M.T.O. Shahmaghsoudi Publications),Tehran, İran,1975) S. 35
[2] Mevlana Salaheddin Ali Nadir Anga, The Secret Word ( University Press of America, New York, 1984) pp.21-22
* Lale yetiştiriciler: Gerçeği arayanlara kılavuzluk yapmak için seçilmiş olanlar.
 
Gerçek İman
İbadetin dört şartı:

•Teslimiyet,
•Güvenen, emin Kalb
•Doğru sözler ve
•dürüst amel.

Allah'a sadaka isteyen bir dilenci gibi ibadet etme.

Emir el-Müminin Hz. Ali (s.a.v.) demiştir ki: "Benim sana ibadetim, cennetin ümidiyle, veya cehenemin korkusundan değildir. Senin yüceliğini gördüm ve sana ibadet ediyorum."

Şeyh Muhammet Mü´min Sabzevari´nin öğrencisi olan büyük Sufi Şeyh Bahaddin Muhammet Ameli (953 -1030 AH / 1545-1620 n.Chr.) bu manada şöyle demiştir.

„Mümin için alçaltıcı bir kuruntudur,
Allaha teslimiyetin kazanç getirici olduğuna inanmak.
Gönlün bu semahını öğrenmelisin ey salik ‚Ben sana ibadet etmedim’,
İnsanların Şahından öğrenmeli ve şefkatli olmalı,
Yaptıkları için ödül alacağını düşünen kördür,
Ücretli asker gibi, bağlı ve beklentili olanlar,
Sadaka için ibadet eden ve itaat ettiğine inanan,
Teslimiyetin onur ve heybetini yok etmiş olur.
Kim ibadeti karşılık için yaparsa,
İbadet eden değil, mümin diye adlandırılmaz, hayır.

Hazreti Şahmaksud Sadık Anga diyor ki: "İnsanın gönlü tevhidin (Allahın birliğine erilen) mekanı, şahadet (Allahın varlığına şahitlik etmek) için onun sözlerine gerek var ve vücudu ibadetin (Allaha teslim olmak) aletidir." Bu dört mevkiye itaat ile erişmeli:

•İlim, bu onu yanlışlardan koruyacak
•Zikr (hatırlama), bu kendisine rehber ve yoldaş olacak
•Fikir (saf düşünce), bu ona yol arkadaşı olacak
•Zühd (nefse hakimiyet), bununla Allah dışında herşeyi aşabilecek

Kaynak: Hazrat Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Salat: The Reality of Prayer in Islam (Riverside, CA: M.T.O. Publications, 1998): pp.10-12.
 
Aşk ve Cezbe Prensibi

Aşk ve cezbe (çekim) prensipleri, sınırlı ve değişken bağımlılıkların, heyecan ve duyguların üstündedir. Aşk, vücut’un temel prensibidir insanın bütün varlığını kapsayan bir cezbe ve coşkudur. Alışılmış aşk seviyesi cinsel alanda, arkadaşlıklarda ve bizi çeken alanlarda kendini göstermektedir. Çoğunlukla insanlar cinsel aşkı yüce gerçek aşkla karıştırmaktadırlar. Bu aşk en alt düzeydeki aşk şeklidir.

Günlük hayattaki aşk, ilahi aşkın bir görünümüdür ve gerçek aşkın izlerini taşır. Sevenler dolu dolu bir hayat sürerler, moralleri yerinde olur, umut doludurlar, ince ruhlu ve cömert olurlar. Güzellikleri daha da güzel olarak algılarlar ve problemler onlara daha küçük görünür. Alışılmış aşk değişken ve sabit olmadığı için bu aşk duygusu tam tersine dönüşebilir. Gerçek aşk ise, içsel „Ben"de saklı olan coşku ve kendinden geçmedir. Sabittir, pozitiv özellikleri devamlı ve sonsuzdur.[1]

Professor Anga aşkı, hayatın en ince en içsel seviyesi ile eşanlamlı olarak tarif etmektedir. Aşk, maddenin parçacıklarını birbirine bağlayan ve böylece vücut’un değişik şekillerdeki görünümlerini birbirine ekleyen güçtür.

Gerçek aşk, her varlığın özünde bulunan,
yanan bir cevher gibidir ve sınırsızlığa ulaşmak ve vücuttan çeken,
cezbeden aşkla birlik haline gelmek için çaba gösterir. [2]

Her varlık gibi bu varolma prensibinin etkisinde olan insan kendisinin sabit merkezini ihmal ederse, aşkı ancak en alt düzeyde ve alışılmış tarzda yaşayabilir. Böyle olursa, hayata hareket veren yanan aşk ateşi ve coşku hakkında tam bir cehalet içinde olacaktır.

Aşk, varlığın bütün boyutlarını en küçük parçacığından sonsuz kainata kadar birbirine bağlayan ve birleştiren,
cezbeden elektomanyetik bir güçtür.[3]

Cezbe, varlığın bütün aspektlerini birbirine bağlar; insanları hayat kaynakları olan sabit merkezler olan içlerindeki „Ben’le bağlar. „Ben", evrende var olan her enerjiyi, aşk ve cezbeyi kendine çeken bir mıknatıs gibidir. Her insanda sabit bir merkez mevcuttur. Eğer, bu merkezi keşfeder ve geliştirirseniz, O’nunla ortak değerler geliştirip, birlik olmayı sağlayabilirsiniz. Bu merkez, birleşmenin, beraber davranmanın, aşk ve cezbeyi gerçek anlamıyla geliştirmeyi sağlayan görünmez bir yapıştırıcı gibidir. Aşk ve cezbenin prensipleriyle bütünleşmiş insanlar dinamik, canlı, umut dolu ve pozitifdirler. Bulundukları yere pozitif enerji ve canlılık verirler. [4]

[1] Mevlana Salaheddin Ali Nadir Anga, Theory "I" (M.T.O. Publication, Riverside CA, 2002)p.115

[2] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Principles of Faghr and Sufism (Verdugo City, Ca: M.T.O. Shahmaghsoudi Publications) p.111.

[3] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, The Hidden Angles of Life (Pomona, CA: Multidisciplinary Publications, 1975) p. 60.

[4] Mevlana Salaheddin Ali Nadir Angha, Theory "I" (M.T.O. Publication, Riverside CA, 2002)p.116
 
Aklın ve Kalbin Birliği

Oveysi Piri Hazreti Salaheddin Ali Nadir Anga „Her insanın içinde herşeyi kapsayan bir varlık (birlik) olduğunu ve içindeki bilgi kaynağı olan ‚Ben'i keşfettiğinde kendini tanımaya başlayıp ve gerçek varlığını mutlak varlıkla vahdet içinde (vahdedi vücut) görecektir." demiştir.

Sufizm insanın mükemmel varlık olma yanını vurgular. Hem fiziksel hem manevi açılardan akıl ve kalp, gizli, açık olan bütün görünümlerin bilincine varmaları lazım. Bunu yaparken akıl ve kalp birbirine ters varlıklar olarak görülmemektedir. Sufizmin asıl üzerinde önemle durduğu konu bu zengin kaynak arasında bağlantı kurmaktır ve Sufizm insanı bir bütünlük olarak görür.

„Kalbini beynine bağlayan kanalı aç, kalbinle beynin birbiriyle ilgisi olmayan iki organmış gibi davranma
ve kalbinle beyninin birbirlerinden habersiz iki yabancı komşuymuş gibi yaşamalarına müsaade etme." 1

Kalple aklın birleştirilmesi yalnızca kişinin mutlak vücudun özüyle (can) ve çekim alanlarıyla bağlantı halinde ve uyum içinde yaşamasıyla mümkündür. Bu içimizdeki „Ben"in merkezinin bilincine varrılması ve keşfedilmesiyle kolaylaşacaktır. Üveysi İslam Sufizmi Okulu (Maktab Tarighat Oveyssi Shahmaghsoudi) öğretisine göre insanda 13 elektromanyetik enerji merkezi sistemi vardır. Bunlar insanın manevi ve fiziki genel huzurundan sorumlu olan hayati önem taşıyan merkezlerdir. Bu merkezlerin en önemlisi kalpte yer almaktadır. Molana Şah Maghsoud Sadegh Angha bu merkezi „Ben" veya „Hayat Kaynağı" olarak nitelendirmektedir. İçimizdeki gerçek „Ben"in keşfedilmesi için vazgeçilmez olan, bu „Ben"in ve onun çekim alanının keşfedilmesidir.

Bu çekim alanı güçlü bir manyetik alandır. Eğer aklımızın koyduğu sınırlamaları aşmayı başarabilirsek, ve enerjimizi merkezimiz olan „Ben"e (bu kalptedir) aktarıp, oraya yoğunlaşabilirsek, kendi manyetik alanımıza girme imkanı buluruz ve kendi enerjimizi mutlak vucut'un enerji alanıyla birleştirebiliriz. Sufizm'de bu çekim alanına „aşk" denir. Bu mutlak vücudun bütün elementlerini birbirine bağlayan aşktır. Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha „Aşkın coşku halinde bir manyetik enerji olduğunu ve vücudun en küçük zerresinden, evrenin sonsuzluğuna kadar herşeyi birbirine bağladığını söyler" 1

Bu çekim alanı „Ben"in merkezi olan arayıcının kalbidir ve orada kendisinin bütün mevcudiyetini bünyesinde toplar. Burası yanı kalp, evrende var olan bütün enerji, aşk ve çekim alanlarını kendine çeken manyetik merkez alanıdır. İki düyayı birbirine bağlayan bu nokta veya başka bir deyişle „Ben" meditasyon ve ibadetle uyanır (aktif hale gelir) ve böylece kalbten akla giden yol aydınlanır. Bu yolla kalp ve akıl birleşir.

Tıpkı sonsuzluk dimensiyonunda bir yol haritasının gerekli olduğu gibi, bu kendini tanıma yolunda da Arif veya üstad, yol gösterici gereklidir. Arif, kendini tanıma yolundan kendisi geçmiş ve mutlak gerçeğe ulaşmış, bu irfan yolunu bilen ve arayıcıya kendini tanıma gezisinde önüne çıkan engellerin kaldırılması için yardım eden kişidir. Ünlü Sufi Üstadı Safieddin Ardebili „Kendini tanıma gezisine tek başına çıkan kişinin „kendinin yanıltıcı, sahte görünümünde boğulacağını" söyler. „Vücut besin maddeleriyle beslenir, ruh ise duyulan sözlerle ve bilgelerin kılavuzluğunun takip edilmesiyle."

1. Hazrat Shah Maghsoud Sadegh Angha, Message from the Soul

2. Hazrat Shah Maghsoud Sadegh Angha, Hidden Angles of Life (Pomona, CA: Multidisciplinary Publications, 1975) p.60
 
Vahdet-i Vücut'un Prensipleri

"Her varlık kendi yörüngesinde yüzmektedir." Kur'anı Kerim (21:33)

1400 yıl önce İslam peygamberi "Kim kendini tanırsa, Allah'ı tanır" demiştir. Gerçek 'Ben'ne hücrelerden oluşan değişken sistem ne de sosyal şartlara göre veya devamlı değişkenlik gösteren ve isyan eden duygusal ve düşünsel haller de değildir. Emir'ül mü'minin Hz. Ali şöyle demiştir. "Tevhit, kirlerden temizlenme (zaafiyetlerden kurtulma) ve ölçüsüz özelliklerden kurtulmayla yaşanabilir." Gerçek Ben, sabit gerçektir ve her bireyin esas kişiliğidir. İslam'da gerçek "Ben" Allah'la özdeştir. Bu nedenle İslam Vücut'u vahdet olarak (bır vücüt) görür. Tevhit kelime-i şahadette: "La-ilaha-il’Allah" "Allah'tan başka ilah yoktur." dur. Bu insanın gerçek değeridir. Allah'la kul arasında ayrışma yoktur. Kur'anı Kerim'de de şöyle demektedir: "Biz ona şahdamarından daha yakınız." 1

Hazreti Muhammet (s.a.v) kendimiz olmamızı, öz benliğimize dönmemizi söylemiştir. İçimizdeki ben'e dönmemiz ise Allah'la bütünleşmemiz gerçek denge ve huzura kavuşmamız demektir. Bu mertebeye kavuşmak ancak gerçek teslimiyetle mümkümdür. Teslimiyet bilgeliğin yolunu açar ve kişiyi sınırlı düşünmeden yüzeysel ve körükörüne inançtan kurtarır.

Ancak teslimiyetle tevhide ulaşılabilir. Bu, parçanın isteği mutlak vücutta (bütünde) yok olması, böylece ayrılık ve sınırlılıkla oluşan sınırların yok edilmiş olmasıdır. Bu Sufilerin kitaplarında anlattıkları mutlak özgürlük ve mutlak sevgidir. 2 Emir'ül mü'minin Hz. Ali şöyle demiştir. "Tevhit, kirlerden temizlenme (zaafiyetlerden kurtulma) ve ölçüsüz özelliklerden kurtulmayla yaşanabilir."

İslam teslimiyettir
ve teslimiyet gerçek dinginlik (içsel barış) ve sabitliktir
vücudun içindeki gerçek.

Mü'min gerçek anlamda gerçeğin tasdikiyle Allah'ın birliğine şahit olur. Şahadet yalnızca kelimelerle değil, mü'minin bedeniyle, aklıyla ve kalbiyle gerçekleşir. Bu demektir ki, mü'minin bütün benliği Allah'ın huzurunda kendini bulacaktır.

Bütün Müslümanlar için Allah'ın birliğini (tevhit) imanın ilk ve önemli prensibi, ikinci sırada O'nun emirlerini bildirdiği ve seçip gönderdiği peygamberlere uymayı ve bunların en sonuncusu olan Hz. Muhammet'e uymaktır. allah'ın birliği, Hz Muhammmet'in seçilip O'nun peygamberi olduğunun şahitliği bütün Müslümanların tasdik ettiği kelimeyi şahadettir.3

1 Mevlana Salaheddin Ali Nadir Anga, Sufism and Knowledge (Washington DC: M.T.O. Publications, 1996): pp.20-21.
2 Mevlana Salaheddin Ali Nadir Anga, Theory "I" (Riverside, CA: M.T.O. Publications, 2002): p.166.
3 Ibid.
 
Gelenek, Yol ve Gerçek
(Şeri’at, Tarikat, Hakikat)

Sufiler, Sufizm’in üç değişik anlamından bahsetmişlerdir.

İslam kanunları olan şeriat açısından,
tasavvufi yol olan tarikat
ve hakikat açısından.

Bunun anlamı, değişik aşamalarda arınma (temizlik) demektir. Önce gönlün en alt düzeydeki ve utanç verici vasıflara sahip olma durumu, daha sonra nefsani isteklere esaret hali ve daha sonra bu vasıflardan arınma yolunu seçme imkanı hali .

Hazreti Celalettin Ali Mir Ebu’lfazl Anga (Hazrat Jalaleddin Ali Mir Abolfazl Angha) Şeyh Necmettin Kübra’nın bir sözü üzerine şöyle demiştir. „Sufizm üç aşamadan oluşur: Şeriat (Gelenek), Tarikat (Kalbin Yolu) ve Hakikat (Kalbin mertebesine, gerçeğine erme). „Şeriat gemi gibidir, tarikat deniz gibi ve hakikat hazine gibidir. Onun için hazineye ulaşmak isteyen herkes önce gemiye binmeli, denize açılmalıdır." Daha sonra eklemiştir: „Şeriatta temizlik su ile olur. Tarikatta ise nefsin isteklerinden arınmakla olur. Tarikatta salat (dua) ise fazlalıklardan kurtulma, zaman ve mekandan sıyrılarak mutlak vücutla vahdet haline girip rahmanın mutlak bilgisine (irfana) ulaşmaktır."2

Şeriat ve Hakikat üzerine şöyle denmiştir: Şeriat Allah’ın yüceltilmesi, hakikat ise Allah’ın varlığının şahidi olunmasıdır. Emiril Müminin Hazreti Ali şöyle demiştir: „İman kalpte bir ışık (nur) olarak belirir ve imanın kuvvetlendiği gibi etrafa yayılır." Işık (nur) kalpte hayat kaynağıdır; O, insanın gerçeği (özü) ve ebedi irfanın merkzi kaynağıdır." 3

Salat (dua) kelime anlamı olarak ‚çağırma’ demektir ve dua etmek ise Allah'a yakın olma çabasıdır. Emiril Müminin Hazreti Ali (s.a.v) şöyle demiştir: Şeriat Allah’a emin olarak hizmet etmek, Tarikat, Allah’la beraber olduğundan emin olmak, Hakikat ise emin olarak Allah’ın varlığının şahidi olmaktır." İmam Caferi Sadık (s.a.v.) şöyle demiştir: „Salatın üç anlamı vardır; şeriat kulluk, yakınlık tarikat ve vahded-i vücut hakikattır." Ama bütün bu üç amelden her birisi bu üç anlamı içerir. Örneğin şeriatta oruç tutmak yemeyi ve içmeyi bırakmaktır, tarikatta ise hayal ve düşüncelerden kurtulup Allah aşkına teslimiyettir. Şeriatta hacca gitmek Allah’ın evini ziyarettir, tarikatta ise Allah’ın mevcudiyetine şahitlik, hakikat da Allah’ın varlığında fenafillah halidir.4

Eğer Salik yukarıda bahsedilenleri uygularsa teslimiyetin ve kulluğun en üst derecesine yükselmiş olacaktır, sözleri ve hareketleri Allah'ın nuru tarafından güçlendirilecek ve kutsanmış olacaktır. Allahu Taala’nın söylediği gibi „Allah, inananların dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır." (Kur’anı Kerim, Sure 2, Ayet 257.) Vahdeti Vucud mertebesine erişmiş kişinin bilgi kalbinden diline akacaktır. O kişi gözlerin henüz görmediği şeyleri görüp, henüz hiç bir kulağın duymadığı şeyleri duyacak, hiç bir insan kalbinin tecrübe etmediği şeylerin şahidi olacak ve her zaman hiç bir tereddüte düşmeden Allah’ın sıfatlarını tanıyacak.5

Hazreti Şah Maksud Sadık Anga (Hazrat Shah Maghsoud Sadegh Angha) şöyle anlatıyor: „Kalbime ne açıkalandıysa, onu yazıya döktüm, Allah’ın sırlarına ermen için, inşallah senin kalbini temizler. Aslında çok daha başka söyleyeceklerim ve açıklayacağım başka mutluluklarım var. Ama bunları duyabilmek için başka bir duyma ve algılama yetisi lazım. Kul her an teslimiyette olması lazım. Aydınlık ve yönlendirme Allah’tan gelir ve yalnızca Allah’tan rahmet, kılavuzluk ve esirgeme dileriz."6

1 Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam,(University of North Carolina Press,1975) p.16

2 Hazrat Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el-Purification and Enlightenment of the Hearts, (M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, Tehran, 1975) p.4
3 Hazrat Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el- Al Salat, (M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, Tehran, 1975) pp.31-38
4 Al-Rasa’el - Purification and Enlightenment of the Hearts. P.4-5
5 Al-Rasa’el - Purification and Enlightenment of the Hearts. P.7
6 Al-Rasa’el - Purification and Enlightenment of the Hearts. P.7
 
Üst Alt