Sufizm dinimizdeki yeri nedir?

Sufi; Allah için kalbini saflaştıran kişi.

Sûfî, pislikten arınan, tefekkür ile dolan, beşeriyetten Allah'a yönelen, yanında altın ile çamur eşit olan kişidir. Sûfî, kalbini Allah'ın saflaştırdığı, böylece kâlbi nurla dolan zikrullah lezzetini tadan kimsedir.
Sûfi (veya sofî) kelimesinin hangi kökten türediği hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu kelimenin Hicretin ilk asrında kullanılmadığını da biliyoruz. İbn el-Cevzî'nin (öl. 597) ifadesine bakılırsa, bu kelimeden türetilen "Tasavvuf" tabiri, hicri ikinci asırdan itibaren kullanılmaya başlanmıştır (Telbisu İblis, s. 163, Mısır 1340).
Bilindiği gibi sûfî tabiri aidiyet (ism-i mensup) ifade eden bir kelimedir. Tasavvuf ve mutasavvıf kelimeleri de aslı "S-V-F" olan bu kelimenin "tefe'ül" kalıbına nakli ile elde edilmiştir. Sûfî kelimesinin kökü ve türetilişi hakkında ileri sürülen görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

a- Ashâb-ı Suffa: Sûfi, Ashâb-ı Suffa'ya mensub, onlara benzeyen kimse demektir. Ashâb-ı suffa ise, Mescid-i Nebevî'nin sofasında oturan ve sürekli tedris, ibadet ve riyâzetle uğraşan sahabîlere verilen addır. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.s) burada dersler veriyordu (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, II, s. 829). Bu sahabiler hayatlarını İslamı öğrenmeye ve Hz. Peygamber'in (s.a.s) hiç bir irşadını kaçırmamaya vakfetmiş kişilerdi. Daha sonra zuhur eden sütîlerin yaşayışları ile Ashâb-ı suffa'nın hayatları pek çok bakımdan birbirlerine benzerlik gösteriyordu. İşte bu benzerliğe dayanılarak onlara sûfi ismi verilmiştir. Ancak; Arap dilinin kuralları açısından bu görüşü desteklemek mümkün değildir. Zira, bu benzerliği ifade etmek için nisbet ifade eden "sûffi" kelimesinin kullanılması gerekirdi (Telbîsu İblîs, s. 162-3; Avarifu'l-Maarif s. 65). Dolayısıyla tasavvuftaki Sufi kavramının Ashab-ı Suffa ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bunu iddia etmek bir zorlamadan öteye gitmez.

b- Saff-ı Evvel: sûfiler, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ön safta bulunmaya özel bir önem verdikleri için, kendilerine bu ismin verildiği söylenmiştir. Çünkü onlar, kalpleri ile Cenâb-ı Hakk'a yönelmeye, iç dünyaları ile O'nun huzurunda bulunmaya büyük bir ehemmiyet vermektedirler (Avarif, aynı yer). Bu nisbet de dil bakımından uygun değildir. Zira, saf kelimesinin nisbeti "saffi"dir. Bu bakımdan sûfi'nin saff-ı evvel ile de hiç bir ilişkisi yoktur.

c- Benu's-Sufe: Cahiliyye devrinde, Kâbe'ye hizmet eden, Benü's-Sufe kabilesine nisbetle sufi isminin türetildiği kanaatında olanlar vardır. Adı geçen kabilenin reisi Gavs ibn Mürr Süfa lakabını taşırdı. Öyle anlaşılıyor ki bu lakap, o kabileye ad olmuştur. Ancak bu kabilenin İslam'dan sonra mevcut olmadığı bilinmektedir. İ. Hakkı İzmirli, bu kanaatın doğru olmadığı görüşündedir (M. 12, Tasavvuf, İstanbul 1981, s. 40).

d- Safevî: Sufi kelimesinin aslının "safevî" olduğu, fakat telaffuzunun zorluğu sebebiyle, vav ve fâ harflerinin yer değiştirmeleri suretiyle sufi şekline dönüştüğü ileri sürülmüştür
(A varif, s. 65).

e- Sufâne: Sufi kelimesinin sufane kelimesinden geldiği de ileri sürülmüştür. Sufane, bakliyat cinsinden olan bir çöl bitkisidir. Bu görüşe göre sûfiler, bu çöl bitkisinden yiyerek geçindikleri için bu isim verilmiştir. Bu görüşte kabule şayan değildir. Çünkü sûfiler sadece bu bitkiyle beslenmezlerdi. Kaldı ki dil bakımından da bu görüş tutarlı değildir. Zira bu kelimenin nisbeti sufi değil, sûfanîdir (Telbîs, s. 163).

f- Savf: Tasavvuf kelimesinin (S-V-F) kelimesinden türetilmiş olduğunu ileri sürenler de vardır. Bu kelime, meyletmek, yüz çevirmek anl***** gelir. Abdulkadir Geylânî (480-561), tasavvufun bu kökten türediği kanaatındadır. Ona göre, gerçek mutasavvıf, masivadan Mevlasına yüz çeviren, meyleden kişidir (A. Geylânî, el-Fethu'r-Rabbânî, Beyrut 1979, s. 60).

g- Sofos-Sofia: Bazıları sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anl***** gelen "sofos" veya "sofia" kelimesinden türetildiğini iddia etmişlerdir. Bazı müsteşrikler, el-Birrunî (öl: 440/1048), Ömer Ferit Kâm ve Şemsettin Sami bu görüşü savunmuşlardır. Müşteşriklerden Nöldeke, Lacy ve Massiğnon bu görüşe katılmazlar. "Batılı müellifler (bazıları) büyük bir yanlış yaparak kelimenin Yunanca "sophos"un Arapça yazılışı olduğunu kabul etmişlerdir. Zira bu görüşün tarihi açıdan desteklenmesi de oldukça zordur. İlk sufi ismini alan kişinin H. 150 tarihinde vefat ettiği bilinmektedir. Oysaki ilk filozof ismini alan Kindî H. 260 yıllarında vefat etmiştir" (Fazlur Rahman, İslâm, İstanbul 1981, s. 166).

h- Sûf: Sufi kelimesinin Arapça yün anl***** gelen "sûf" kelimesinden türediği görüşü daha çok taraftar bulmuştur. Her ne kadar, Kuşeyri sufi kelimesinin nereden türediğini gösteren ne bir iştikak kaidesi, ne de bir gramer kuralı yoktur diyor ise de, öyle görünüyor ki sufi ismi, mutasavvıfların zühdün ve dünyayı terk etmenin bir işareti olarak giydikleri yün elbiseden (süf) gelmektedir. İbn Haldun da aynı kanaattadır: "...Sufi kelimesinin suf'tan gelmesi en doğru izah tarzıdır. Çünkü sûfiler çoğu zaman yün elbise giymişler ve böylece de fantezi elbise giyen halka muhalefet etmişlerdir" (Kuşeyrî, Risale, s. 165, Gümüşhânevî, Camiu'l-Usul, s. 210; İbn-Haldun, Mukaddime, s. 467).

Suff sözcüğünün kaynağı hakkında ileri sürülen bu kadar değişik görüşler, tasavvufun ve sufinin kuşatıcı tek bir anlama indirgenemeyeceğini, çok engin bir anlamlar bütünü içinde ele alınması gerektiğini ifade eder. Aslında, her iklimde ve illkede tasavvuf ve sufinin bilinen belli bir anlamı vardır. Fakat onun asla biçimler ve görüntülerle ilgisi olmasa gerek. Kelimenin etimolojisi ile ilgili tüm bu görüşler, sufiliğin İslam dünyasındaki doğuş ve gelişiminin geniş bir tabana oturduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Buna göre tasavvufu gerçekleştirme çabasını veren kişileri gösteren bir terimdir.

(Seyfullah SEVİM, Şamil İslam Ans.)

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır.

(Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85)

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Akl-ı selîm mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.
Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir. Cenab-ı Hakka parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir.

(Said Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 443)

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de, tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.
İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ânda ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir. (Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat. s. 60)
Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ânda çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir."

(Doç.Dr. Şadi Eren)
sorularlaislamiyet.com
 
Sufizm nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Genelde Sufizm İslam’ın mistik boyutu olarak kabul edilir. Gerçekte ise Sufizm İslam’ın çekirdeğidir. Sufilerin en önemli özelliği manevi boyutlarını güçlendirmeleri ve aynı zamanda dindar müslüman olmalarıdır. Beş vakit namazlarını kılarlar, zekat verirler, Ramazan’da oruç tutar ve İslam'ın bütün zahiri gereklerini yerine getirirler.

Bütün tarih boyunca Sufi’ler dini öğrenip Allah’a yakın olma istekleriyle tanınırlar. Benliğinin zaafiyetlerinden arınarak Allah’la direkt irtibata geçmek, O’nunla birlik olmak (vahdet-i vücut), O’nda yok olmak (fena fillah) ve O’nda yok olmayla birlikte, bütünleşip O’nunla sonsuzlaşmak ve Hazreti Peygamber’in yaptığı gibi, O’nun birliğine şahit olmak ve lailahe illallah’ı, şahadeti, Allah’ın birliğine bizzat şahit olarak söylemek. Bu mertebeye ulaşmak demek, kalpte Allah’tan başka hiç kimsenin olmaması yani ‚saf’ olmasıdır.

Bu, Allah’a tevekkül ederek onda yok olarak arınma metoduna marifet, yani gerçeği tanıma denir. Bu gerçeği tanıma metodunu öğreten ve Allah’ta yok olarak (fena fillah), O’nda sonsuzluğa ulaşmış, vahdet-i vücut haline gelerek varlığın en yüce mertebesine ermiş kişiye Arif denir.

Günümüzün Arif’i Hazreti Salahaddin Nadir Anga „Theory I" Türkçe ‚Ben Teorisi’ adlı kitabında şöyle demiştir:

„İrfan kelimesi Sufiz’in özünü oluşturur. İrfan kelimesi gerçeği tanıma yani marifet kelimesiyle aynı köktendir. Bu bağlamdaki marifet kelimesi kendini tanıma, kendi içindeki Ben’i yani Allah’ı tanıma ve ilahi bilgiyle (mutlak bilgi) ve sırlarla donanma anlamındır. Bu peygamberlerin yoludur. Bu sebepten dolayı Sufizm’i dinin gerçeği olarak nitelendirmekteyim. Sufizm, bize insanın herşeyi bilme hakkının doğuştan edindiği doğal bir hakkı olduğunu, ancak aranmadığı sürece de bulunamayacağını öğretir. Ve Peygamberlerin mesajı hayattayken tecrübe edilmezse hiçbir zaman tecrübe edilemeyecektir." [1]

Sufizm’in kaynağı Hazreti Muhammet (s.a.v.)’in yaşadığı dönem olan 1400 sene öncesine dayanır. İnsanlar dini, kendi sosyal, kültürel, etnik veya aile bağlarına dayanan nedenlerinden dolayı değiştirirler. Ve bu değiştirilmiş olan din de çoğunlukla dinin öz mesajıyla karıştırılır, esas mesaj zannedilir. Ünlü bilimciler ama, Sufizm’in kaynağını tespit edebilmişlerdir. Annemarie Schimmel İslam’ın Mistik Boyutları adlı eserinde Sufizm’in kaynağının Hazreti Peygamber Muhammet (a.s.v)’e kadar gittiğini belirtmiştir. Çünkü o, Sufizm’in manevi zincirin ilk halkasıdır. Kendisinin sonsuzluk aleminde dirilmesi, Sufi’nin Mutlak Vücut’ta dirilmesine örnek teşkil eder.

Daha sonra Hazreti Muhammet’in gelenekler dahilinde derin manevi bilgisini amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı olan Ali ibni Ebu Talip’e devrettiğini belirtmiştir. Ayrıca ilk Sufiler hakkındaki yeni keşiflerin, dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Sufiler’e mahsus olduğunun zannedildiğini, fakat bu özelliklerin çok önceki döneme, yani ilk dönem Sufiler’ine ait özellikler olduğunu yazmaktadır. Bu özelliklerin, şii görüşlerle, ilk dönem Sufilerinin görüşlerinin örtüştüğünü gösterdiğini belirtmektedir.[2]

Reynold A. Nicholson da ilk dönem münzevi hareketin islami kaynağa dayandığından hiç bir şüphe olmadığını ortaya çıkarmış ve bunun için de bunun Sufizm’in ilk şekli olduğunu ve Sufizm’i "İslam'ın kendi özüne dayanan bir ürün" olarak nitelemiştir."[3] German professor of Divinity, F.A.D Tholuck ise bu konu üzerine 1821 yılında ilk geniş çaplı bir eser yazmış ve daha sonra ansiklopedi haline getirerek Bluthensammlung aus der Morgenlandischen Mystik adını vermiştir. Eserinde Tholuck "mistizmin Hazreti Muhammedin öğreti olduğunu hamen tesbit etmiş ve Hz. Muhammet'le anılması gerektiğini dile getirmiştir." [4]

[1] Molana Salaheddin Ali Nader Angha, Theory "I" (M.T.O. Publication, Riverside CA, 2002) p. 122.

[2] Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam,(University of North Carolina Press,1975)p.42

[3] Reynold A. Nicholson, The Mystics of Islam, ( 1914: reprint ed., Chester Springs, Pa.,1962)p.10

[4] Friedrich august Deofidus Tholuck, Ssufissmus sive theorsophia persarum pantheistica (Berlin, 1821). Quoted in The Mystical Dimensions of Islam.
articles.sufism.info
 
Neden Pratik Sufizm?

"Bilge demek, faydalıyı alan, zararlıyı reddeden demektir."

Profesör Sadık Anga

Profesör Sadık Anga, Seher adlı kitabında okuyuculara şu temel soruları sorup aynı zamanda cevaplarını da sunuyor:

"Dürüst, bütün toplumsal kurallara ve kanunlara uyan ve dini inancında da körükörüne inanmayan insan, herhangi bir dine mensup olmasa bir zararı var mıdır? Bu soruya cevap verebilirsek, neden Sufizm’in olduğu ortaya cıkacaktır."

Bu soruda şunu görüyoruz ki bu soru dürüst, uyumlu, güvenilir, topluma faydalı, başkalarına yardım eden ve onlara zarar vermeyen bir kişi hakkında sorulmuştur. Bu insan gerçeği keşfetmezse veya bir dine mensup olma ihtiyacı duymasa ne kaybeder?Şunu saptıyor ki „Sufizm öğretisi yok sayan (ignore eden) ve sorumsuz insanlara hitap etmez. Sufizm öğretisi bizim alışılmış teorik bilgilerimizin ve spekulatif bilgilerimizin ötesinde"dir. Bu nedenle Sufizm daha çok okumuş, zeki ve bilgili insanlara hitap eder. Böyle bir insan muhtemelen şunu sorardı: „Neden sizin öğretinizi takip etmeliyim? Eksik bir şeyim mi var? Bana ne cevap verirsiniz?"

Professör Sadık Anga devam ediyor: „ zararlı olanın reddeden ve faydalı olanı kabuleden bilgedir deniyor, halbuki diğer taraftan yok sayan kişi ise kendisi için faydalıyla zararlıyı birbirinden ayıracak durumda değildir." „Birbirimizle irtibat kurabilmek için, doğru ve yanlış arasında ayrım yapabilmek için kendimiz ve toplum için faydalı ve zararlı olanı ayırabilmemiz için sabit ve değişken olmayan bir ölçüte ihtiyacımız vardır." Zamana, mekana ve toplumsal şartlara göre değişmeyen el sürülemeyecek sabit olan bir ölçüte ihtiyacımız var. Zaman, ağırlık ve uzaklıkların standartlaşmamış ölçütüyle, bireysel, toplumsal veya ekonomik iletişim kurmak çok zordur.

Peki bizim bireylerin gerçek değerlerini ve potensiyallerini keşfetmemezi sağlayacak olan değişmez ölçüt nedir? Bize doğruyu yanlışı ayıdetme, faydalıyı alıp zararlıyı reddetme yetisi verecek olan nedir?

Profesör Sadık Anga söze devam ediyor: „Konuşmaya devam edebilmem için gerçek kelimesini tarif etmem gerekir. Felsefeciler „Bir şeyin kendine uygun olan yerde olması, gerçektir" demişlerdir. Ben „Var olan ve sabit olup değişmeyen şey gerçektir." diyorum. Buna göre var olmayan şeyde gerçek değildir. Var olup da değişen ve sabit olmayan şey gerçek değildir. Bedenimiz var ama değişken. Mevsimler doğanın görünümünü değiştiriyor. Sevgi ve aşk kalbimize yayılır, fakat bazen düşmanlık ve nefrete dönüşür. Yıldızlar gökte parlar, onlar dahi bir süre sonra sönerler, onlar da sabit değil. Kısacası, gördüğümüz her şey ve görmediğimiz bir çok şey vardır fakat her insanda var olan ve „Gerçek Ben" olan sonsuz, ilahi ve yumuşak „Ben"in, Allah’ın varlığını tasdik edip onda yok olmadığı sürece sabit değildir."

„Ben" değişmeyen sabit olan kimliktir. „Ben" özgürdür ve zaman ve yer değişikliklerine bağımlı değildir. Her insanın içinde mevcut olan, sabit ve değişmez bir birliktir. „Ben", gerçeğin kendisi tanınmadan tanınamayacak bir gerçektir. Gerçek bilgi bu şekilde elde edilebilir ve sukunet ve barış getirir.

Bu „Ben" „faydalıyı alıp zararlıyı reddetmeyi" sağlayan sabit, değişken olmayan ölçüttür. „Sufizm „Ben’i keşfetmek için bilgi ve olanağı sunar. Bu Allah’ın sözlerinin anlamıdır: „Benim kutsallarım benim kubbem altındadır. Onları benden başka kimse tanımaz."

[1] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Dawn (Verdugo City CA: M.T.O. Shahmaghsoudi Publications, 1991) pp. 23-24.
sufism.info
 
Din bir gerçektir."
Kur'anı Kerim (51:6)

Dini ibadetler genellikle dini kuruluşlara ait mekanlarla sınırlıdır. Böyle dindarlıklar değişik etkenlerden kaynaklanırlar. Genellikle de cezadan korkma, ödüllendirilme, suçluluk duygusu, içsel huzursuzluklar veya kültürel nedenler. Bu tabii ki dinin gerçeği değildir. 1

İnsanların büyük çoğunluğuna: "Alalah'ın var olduğunu nereden biliyorsunuz." diye sorsak normalinde içsel olarak hissettiklerini Allah'ın var olması gerektiğini anlatırlar. Ama böyle "hislere" veya duyulara ne derece güvenilebilir? 2

Mevlana Celaleddin Rumi'nin ünlü benzetmesi bunu daha iyi gözler önüne sermektedir.

Bir karanlık odada bir fil vardı; Hindistan'dan getirilmiş, seyirlik için oradaya konmuş.

İnsanlar akın akın onu görmeye gidiyorlardı, karanlık bir odaya girdiler ki gözlemlesinler.

Gözleriyle göremedikleri için elleriyle yoklamaya başladılar.

Birinin eline gelen kısım filin kortumu idi ve lağım borusu olarak hissetti.

Başka bir el kulaklara dokunmuştu ve "o bir yelpaze onu çok iyi biliyorum." demişti.

Üçüncü kişinin eli bacaklara denk geldi ve şöyle dedi: "Fil bir sütun dedi hiç şüphe yok!"

Başka birisi ise sırtına dokunmuştu ve "Hiç şüphe yok ki fil bir tahttır." demişti.

Sırasıyla herkes filin bir başka organını kavramakta; aklını kullanarak bir yargıya varmaktaydı.

Fikir birliği yapamamışlardı çünkü herkes farklı şekilde anlamıştı. Biri ona "dal" birisi "elif" demişti.

Herkesin elinde yanan bir mum olsaydı; fikir birliği etmeleri mümkün olurdu.3

Eğer irfan ışığı gerçeği ortaya koyarsa bilgisizliğin perdesi kaybolacaktır. Sufizm'in konusu kendi içimizde oturan bilgiyi tanıma ve sınırlı algılamaların, başkalarını taklidin, körükörüne inanmanın dışına çıkarak tereddüt ve şüpheden arınmadır.

Kur'anı Kerim (51:6) "Din bir gerçektir", tanınması gereken bir gerçek.

Sufizm'in konusu tam bu gerçeği tanımaktır. Konu Allah'ı tanımaya götüren kendini tanıma'dır.

"Oveysi Piri" Mevlana Salahaddin Nadir Anga dinin gerçeğini aşağıdaki gibi tarif etmektedir.

"İrfan kelimesi" Sufizm'in bütününü kapsar; marifet kelimesinden türemiştir ve "bilgi" demektir. Bu bağlamda Allah'ın tanınması ve Allah'ın bilgisiyle ve sırlarıyla dolmak anl***** gelir. Bunun için Sufizm'i dinin gerçeği olarak tarif ettim." 4

1. Hazrat Nader ANGHA, Sufism, A Bridge between Religions, M.T.O. Publications, Riverside, CA, USA, 2002, p 15.
2. Ibid, p 17.
3. Jalaleddin RUMI, Mathnawi, book III: 1259-1268.
4. Hazrat Nader ANGHA, Theory "I", M.T.O. Publications, Riverside, CA, USA, 2002, p 122.
articles.sufism.info
 
Duyu organları ve gerçeği keşfetmede ruhun sınırlılığı

Theory "I" [1]: "Ben" Teorisi

"Sınırlılık içinde kullanılan prensipler, sonsuzluğu keşfetme aracı olamaz."

Mevlana Şah Maksud Sadık Anga

Her durumda insanlar yeni bilgiler almak veya onları değerlendirmek için duyu organlarını harekete geçirirler. Sınırsız gerçeği keşfetmek istediğimizde beynin ve duyu organlarının imkanlarının sınırlı olduğu daha belirgin hale gelir. İnsanların bilgelik ve gerçekçilik dedikleri ve gerçeği ölçmek için kullandıkları şey esasında gerçeğin yalnızca sınırlı bir görünüşüdür ve evrensel bilgelik ve evrensel bilgiyle ilgisi yoktur.

Gerçeği tanımak için beynin yetenekleri sınırlıdır. Beyin duyu organlarıyla iletilen bilgilere bağımlıdır.

Beyin bilgileri hangi işlemlerden geçiriyor?

İnsan beyni milyonlarca sinir telciklerinden meydana gelir. Duyu organlarının algıladığı bilgiler sinir telcikleri tarafından elektromanyetik bir süreçle ilgili yerlere gönderilir. Sinir telcikleri elektromanyatik alışveriş ile elde ettiği verileri analiz eder ve gereken fonksiyonların yerine getirilebilmesi için bu bilgileri beyne gönderir.

Beynimiz büyük oranda bigisayar gibi çalışır. Eğer yeni bir fikir veya nesneyle karşılaşırsak bu bilgi üzerine kafamızda işlem yapılır. Biz de tıpkı düğmesine basılan bir bilgisayar gibi yeni karşılaştığımız şeyleri eskiden hafızamıza almış olduğumuz bilgilerle karşılaştırırız.

Bu işlem sonucunda yeni düşünceyi ya kabul eder yada reddederiz. Bu işlem genellikle "Düşünme" olarak nitelendirilir. Bundan dolayı yeni fikirlerin kabulü veya reddi daha önce hafızamızda kaydedilmiş olan ve duyu organlarımız aracılığıyla topladığımız sınırlı bilgilere dayanan bilgilere bağlıdır.

Sınırlılıkla kullanılan duyular

Beynin sonuç verileri fiziksel alt verilere bağlıdır. Eğer bu önveriler doğru değilse son veriler de doğru değildir.

Mesela biz duyu organlarımızın yalnızca bazı dalga boylarını algılayabildiğini biliyoruz. Belirli frekansların altında veya üstünde ışık veya ses dalgalarını algılayamıyoruz. Kulaklarımız yalnızca 16 ve 16 000 Hertz duyabilir. Aynı şekilde gözlerimiz de ışık dalgalarının spektrumunun yalnızca sınırlı bir kesimini görebilir; Teknik araçlarla görülmesine rağmen kızılötesi ışık ve radyoaktif duyu organlarımız tarafından algılanamamaktadır. Bunun için sınırlı olan duyu organlarımız kendimizi tanıma yolunda bize yol gösterici kılavuz olarak hizmet edemez.

Sonradan edinilen bilgi ve içimizde mevcut olan bilgi

Bizim bilgimiz gerçek hakkında kafamızda bir resim oluşturmamıza yardım edebilir. Fakat gerçeğin kendisi değildir. Gerçek anlanmaz, içselleştirilip kabul edilmesi gerekir. Anlamak ancak beynin daha önce hafızasına kaydettiklerinin kıyaslamasına dayanan bilgidir. Bu bilgi de sınırlı fiziksel duyu organlarımızın bize sunduğu, duygulara dayanan bilgilerin deşifresi yani tercümesidir.

Bu sınırlılıklardan yola çıkarak, içimizde mevcut olan ve evrensel yani sınırsız olan gerçeği sınırlı duyu organlarımızın bize verdiği sınırlı bilgilere güvenerek keşfedebilir miyiz diye sormalıyız. Hazreti Şah Maksud Sadık Anga bu fikri kısaca şöyle özetlemiştir. "Sınırlılık içinde kullanılan prensipler, sonsuzluğu keşfetme aracı olamaz." [2]

İnsanın değişmeyen ve sabit olan parçası olan gerçek "Ben"ini tanıması için duyu organlarının sınırından çıkması gerekir. Bunun için de tabii ki mutlak vücutla (Allah) uyum halinde olan araçların kullanılması gerekir. Bunun için de içimizdeki "Ben"i tanıma yolculuğuna başlayabilmemiz için enerjilerimizin yoğunlaşması (Tamarkoz) ve ahenk içinde olmamız gerekir.

1. Hazrat Nader ANGHA, Theory "I", The inner Dimension of Leadership, Riverside, CA: M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, 2002, pp. 130-133

2. Hazrat Shah Maghsoud Sadegh ANGHA, Dawn, Lanham, MD: M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, 1989, p.29.
articles.sufism.info
 
Ben" Teorisinin Prensipleri

„Ben" Teorisi (ingl. Theory „I") liderliğin devrim yaratan ve sınırsız boyutudur. Başarı ve huzura ulaştıran, mükemmel insan olma yöntemlerini anlatmaktadır. Bu esedre Profesör Anga positif ve devamlı olan bir gelişme isteğinin bireyin kişilik değişimiyle başlaması gerektiğini öğretmektedir. Bu kişilik değişimi, bireyin derin manevi varlığından gelen içsel bir devrim gibidir. Hayatın içsel kaynağı olan "Ben"i keşfetmek, kendini tanımanın ilk adımıdır.

„Ben"in keşfedilmesiyle beraber onun prensipleri de ortaya çıkar. Ben’in sonsuz ve evrensel kanunları, sabit olmayan değişikliklerden bağımsızdır. Bu evrensel prensipler atomdan galaksilere ve insana kadar bütün mevcudiyeti kaplar. "Ben" merkezi ile varlığımızın çekirdeğindeyiz ve bu gerçek prensiplere bağlı durumdayız, bu prensipler de hayatımızın her alanında kendini göstermektedir.

"Ben" Teorisinin prensipleri kendini tanımanın ana prensipleridir ve şunlardır:[1]

•Hakim olan ve bilen merkezin prensipleri
•Denge ve uyum prensibi
•İçsel hareket ve beraber çalışma prensibi
•Her yerde hazır ve nazır olma prensibi
•Ahenk prensibi
•Doğru yola götürme prensibi
•Aşk ve cezbe prensibi
İnsan her sosyal yapın temel taşıdır. Her insan dengeli olursa içindeki mevcut yeteneklerini kullanabilir ve bu durum bütün insanî organizasyonların her alanında kendini gösterecektir.

„Ben" Teorisinin ana prensipleri bir organizasyonda kendini şöyle gösterecektir:

•_Hakim olam ve bilen merkez*: yaratıcılık & vizyon
•_Denge ve uyum*: Stabilite
•_İçsel hareket ve beraber çalışma*: team çalışması& birbirine uygunluk
•_Her yerde hazır ve nazır olma*: sinerji
•_Ahenk*: katlanma
•_Yönetme*: içsel bilgi
•_Aşk ve cezbe*: pozitif düşünce ve enerji
* Bu prensipler tam ilahi aşk ve cazibenin olduğu yerde kendini gösterir ve gerçekleşir.

[1] Molana Salaheddin Ali Nader Angha, Theory "I" (M.T.O. Publication, Riverside CA, 2002) pp.159-161
[2] Molana Salaheddin Ali Nader Angha, Theory "I" (M.T.O. Publication, Riverside CA, 2002) pp.159-161
articles.sufism.info
 
Enerjilerin yoğunlaştırılması ve "Ben"in keşfedilmesi
Theory "I"; "Ben" Teorisi adlı eserden

"Gerçek lider, yol gösterici düşüncelerin, kalbin, duyguların ve doğanın birleşmesi halinde ortaya çıkar. Bundan kaçınmak ise düzensizlik ve bu dört unsur arasında kargaşa meydana getirir." 2

Mevlana Şah Maksud Sadık Anga
Sınırlı düşünce ve duygularla insanın içindeki ilahi boyutu tecrübe etmesi mümkün olmadığı için enerjilerin yoğunlaşması ve uyumun gerçekleştirilmesi şarttır. Bunun için en önemli nokta ise uyum (harmoni) içinde olmak ve kabule hazır yani teslimiyete hazır olmak gerekir.

Teslimiyete gücüne sahip ve uyum içinde olmak

Manevi boyutun keşfi, arayıcının teslimiyet gücüne bağlıdır. Eğer bu prensip hakim olmazsa her karşılaşma yüzeysel kalacaktır. Teslimiyete hazır olmak demek alırlık kabiliyetini aktif hale getirmek ve uyum içinde olmak demektir.

Tıpkı alırlık (teslimiyet) gücümüzü fiziksel düzeyde geliştirmemizin gerekli olduğu gibi manevi düzeyde de alırlık görevi yapan bölgelerdeki gücümüzü geliştirip manevi bilgileri kabul etme (kapsama) kapasitesine yükseltmemiz gereklidir.

İletişim sağlayabilmek için insanların her ilişkisinde harmoni (uyum) şarttır. İletişim oluşabilmesi için de konuşanla dinleyen arasında harmoni gereklidir. Dinleyicinin ilgisi kadar çok çevresine değil de konuşmacıya odaklanırsa o kadar çok söylenenlere yoğunlaşır ve ne kadar çok yoğunlaşırsa o kadar çok söylenenleri anlamış olur. Aynı şey, Allah'ın bize bildirdiği manevi derinliği ve en ince ilahi sözleri keşfetmemiz için de geçerlidir.

MTO Şahmaksudi Sufi Okulu'nun öğretilerine göre insanın yaradılış sisteminde ilahi ayetleri (işaretleri) alabilecek güç vardır. İnsan vücudunda metafiziksel ve manevi sağlığı yerine getirmek üzere farklı işlevleri olan 13 elektromanyatik enerji merkezi vardır. Bu merkezlerin keşfedilmesi ve geliştirilmesi gerekli olan uyumu ve insanın manevi boyutunu keşfetmesini sağlar. Bu merkezlerin en önemlisi kalpte bulunmaktadır. Arif (manevi öğretmen) içsel disiplinle, bencillikten ve zaafiyetlerden arınıp, yoğunlaşarak ve meditasyonla kendini tanımayı ve içsel ilham almayı öğretir.

Tamarkoz-Sufi Konsantrasyonu ve Meditasyon

Tamarkoz adı verilen Sufi Meditasyonu insanların batılılardan tanıdığı ve meditasyon diye adlandırdıklarından önemli ölçüde farklıdır. Tamarkoz dengeli, iç huzurlu ve uyumlu olma halidir. Tamarkoz yoluyla öğrencinin içsel kabul gücü mükemmelleştirilir ve içsel alma güçleri aktifleşleşerek keşif durumuna gelinir. Bu güçlü ve mükemmel kendini keşfetme metodu bize vücudun enerji merkezlerini öğretir, içsel huzur ve denge sağlar. Enerji merkezlerini o kadar aktiflleştirir ki arayıcı Allah'la birliğe ulaşmak için içsel güçlerini hazırlamış ve denge haline girmiştir. Gerçek meditasyon bize evrende mevcut esas birlikle bağlantı kurmamızı sağlar.

"Bütün içsel güçlerini topla ve kalbindeki hayat kaynağına yoğunlaştır ki keşiflerin kalıcı olsun. Böylece içsel huzuru ve sükuneti yaşayabilir, sonsuzluğa ulaşabilirsin."2

1. Hazrat Nader ANGHA, Theory "I", The inner Dimension of Leadership, Riverside, CA: M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, 2002, pp. 130-133

2. Hazrat Shah Maghsoud Sadegh Angha, Message from the Soul, Verdugo City, CA: M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, 1986, p.5
articles.sufism.info
 
Zikir

"O halde siz beni anın ki ben de sizi anayım"

(Yüce Kur’an, 2:152)

"Bunlar, iman eden, Allah’ı anmakla kalpleri tatmin bulanlardır. Gözünüzü açın! Kalpler yalnızca zikirle tatmin bulur."

(Yüce Kur’an, 13:28)
Zikir kelimesi anlam olarak „anma" „hatırlama" ; özellikle sevgiliyi anma demektir.

Emir-il mü’minin Hz Ali (s.a.v) „Zikir aşığın sevinci, nur, yetişme ve kendini tanımasının anahtarıdır" demiştir."[1]

Hazreti Mevlana Şah Maksud Sadık Anga "Zikirle insan Allah’a yaklaşmaya çalışır. Bunun için, sıradan insanlar için zikir, Allah’ın varlığına dua nın sözlerile şehadet edilmesidir. Seçilmişlerin zikiri ise şahadet edenin şahadet ettiğinde yok olmasıdır." demiştir.

İmam Cafer-i Sadık (s.a.v) şöyle demiştir: :

"Sufi olan::

•_ - Ariflerin kalbini zikirin yeri olarak,
•_ - Mü’minlerin kalbini itaat yeri olarak
•- İnanların kalbini şükrün yeri olarak
•_- Fakirlerin kalbini kanaat yeri olarak
•_- Ve dünyevilerin kalbini açgözlük yeri olarak" görendir."[2]
Hazreti Mevlana Şah Maksud Sadık Anga’ya göre zikir hazır olan kalpte sönmeyen irfan ışığı ve gizli ülkedeki gerçeğin keşfidir. Ve salekin yolunu dış dünyadan içeriye doğru yönlendirir.

Zikir insanî müzik aletini, ilahi hatırlamanın ses tonlarına ayarlar. Gerçek anlamda, doğru yapılan zikir saleki varlığının bütün boyutlarında günlük dalgınlıklarından, keder, endişe ve korkularından arındırır. Gerçeği arayanın amacı, zikirle kendini doğal zikir ritminin akışına bırakarak, dünyevi zaafiyetlerden kurtularak, kalbine bağlanmasıdır.

Sağa sola yapılan hareketle zikirin ritmi ve hareketi kalp tarafından sonsuzluk işareti şeklinde belirlenir. Soldan sağa hareket edilir ve bu halde vücut sonsuzluğun bilimsel sembolü olan sekiz (∞) şeklindedir ve diğer yandan özel zikir dörtlükleri söylenir. Bu sonsuzluk işaretinin merkezinde kalp vardır. İçimizdeki gerçekle, yani gerçek „Ben"le bağlantı kurabilmek için orada tam yoğunlaşma gerçekleşmesi gerekir. Bu alıştırma, enerji merkezlerini aktive eder ve böylece kalbin temizleme işlemi başlar.

Zikirle Allah’ı anma, gerçeği arayana, Allah’ı unutma dışında her şeye muktedir kılar.

Yüce Allah şöyle buyurdu:

„Kulum bana kurban keserek yakın olmaya ve benim sevgimi kazanmaya çalışır; ben onu seversem, onun gördüğü gözü, duyduğu kulağı, konuştuğu dili, tuttuğu eli, attığı adımı olurum; öyle ki, benim gözümle görür, benim kulağımla duyar, benim dilimle konuşur, benimle elimle tutar ve benimle gayret eder. Benden yardım isterse ona rehberlik ederim, beni çağırırsa cevap veririm."

Hazreti Muhammet şöyle demiştir: „Kulu (Ar. Kala: söyle kelimesinin çoğul hali) la-ilaha-illa-Allah de! (söyle), kurtulacaksın." „Kulu" kelimesi çoğul haldedir ve anlamı bütün varlığınla, bütün dilinle, bütün vücudunla, bütün aklınla ve bütün kalbinle söyle demektir. Bu durumda bütün uzuvların Allah’a ulaşmaya çalışır: Düşünceler Allah’a konsantre olmuştur, söylenen Allah sözüdür, kulaklar kalbin melodisini duyar, kalp sonsuzluğa devinim verir ve vücut da kalbin doğal ritmini tartarak, uyum içinde soldan sağa hareket eder. Gerçekten zikir, hayatın kaynağı olan, gerçek „ben"imizin evi ve Allah’a giden yolun bulunabileceği yer olan kalp tarafından ilhamlanır."[3]

[1] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el – The States of Enlightenment ( M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, Tehran, Iran,1975) p. 24

[2] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el – Al-Salat ( M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, Tehran, Iran,1975) p. 35

[3] Molana Shah Maghsoud Sadegh Angha, Al-Rasa’el – The States of Enlightenment ( M.T.O. Shahmaghsoudi Publication, Tehran, Iran,1975) pp. 21-23
articles.sufism.info
 
Hanegah, „Hazır olma evi"

"Haneghah" veya "Hane-gah", literatürdeki anlamıyla „Hazır olma evi".

Gah insanın tam konsantre halinde olduğu an demektir. O an, insanın hep aradığı, ulaşmak istediği ve devamını arzu ettiği andır.

Hayatın her anının farkına varmalı ve maddi hayatın geçici ve değişken görünüşlerinde kaybolup gitmesinden korumalıdır. Gerçekten arayanlar için, bir gün bilginin ve aşkın ülkesine kapı açılacaktır. Salik (gerçeği arayan) devamlı kendi gerçeğinde kalmalı ve başka çekici şeylerin etkisi altında kalmamalıdır. Ancak bu yolla salek hayatının her anı hazır ve mutlak varlıkla birlik (vahdet) içinde olabilir. İnsan ne öğrenmek isterse bunun okuluna gitmeli ve kendisine bilmek istediklerini öğretecek bir öğretmene başvurmalıdır. Sufizm’de bu okula „Hanegah" denir.

Daha önceleri var olmanın gerçeğini, ciddi olarak irfan aramışlar ve kendi başlarına bulmayı başaramamışlardır. Bundan dolayı kılavuz bulmak için Hanegah’a başvur- muşlardır.

Salik, kibirden kurtulup mutevazi olabilmek için Hanegahta, toplumdan öğrendiklerini ve sosyal statüsünü bir kenara bırakır. İçinde gizli olan gerçeğe ulaşabilmek için bir üstad kılavuzluğunda zikir ile zaman ve mekan sınırlarını aşar.

Hanegahtaki Davraş Kurallları

Hanegah’ın kendine mahsus davranış kuralları vardır. Toplumun koyduğu ve geçerli saydığı ölçü ve değer yargılarının ve alışkanlıklarının Hanegah’ta bir değeri yoktur. Dış dünyanın renkliliği Hanegah’ın temizliği ve cazibesiyle kıyaslandığında çekiciliğini kaybeder.

Sahip olduğumuz dünya malından ve bağlarından irtibatı kesmek için Hanegah’a girince ayakkabılar çıkarılıp kapının önünde bırakılır. Hanegah'ta bütün benlikle tam bir huşu içinde kendi içindeki „Ben"e konsantre olunur.

Salikin yolunda disiplin ve intizam temel unsurlardır. Bunun için hayatının her aspekti ve dış görünüşü intizamlıdır. Elbisesi beyaz ve desensizdir. Çünkü yüzeysel renk ve desenleri bir kenara, bırakarak var olmanın derinliğini keşfetmeye çalışır. Zamanını toplumdaki son moda şeyleri taklitle geçirmez. Elbisesi beyazdır ve amacı arı ve saf (manevi temizlik) olmaktır. İçsel ve zahiri sakinliği onu dış etkenlerden korur ve iç huzura dinginliğe ermesini sağlar.

Salik her açıdan yapacağı yolculuğa hazır haldedir. Hanegahta eğilimlerinden ve hırslarından arınma prensiplerini uygulama imkanı bulur. Salek'in gerçek kişiliği Hanegah’ta, hayatının her alanına yayılan bir denge, huzur ve içsel barış olarak derece derece gelişir. Başke bir tabirle gerçek var olmanın farkına varır. Böylece „zamanının çocuğu" olur ve Hanegah’ın gerçek anlamını „zamanın yeri" olarak keşfeder.
articles.sufism.info
 
Seçilmiş Şiirler

Allahı Ta'âlâ dostları için şarap getirir;
İçin sarhoşluk sizi sarsın,
mest olduğunuzda saflık sizi saracak,
öylece temiz eriyip birlik olacaksınız,
boşalmış ve kurtulmuş olarak, boşaldığınızda arama başlar,
Ve ararken bulacaksınız, bulduğunuzda bağlanın,
ve böylece bağ kurmuş, birliği yaşayacaksınız ve birlik halindeyken
Sizinle maşuk arasında bir fark yoktur.

Hazreti Ali s.a.v (Emir el Mü'minin)

Ana midyeden
inci yüzümden aşağı yuvarlanıyor
görmemi taşıyor, aşkı ararken
bana aşk veren aydınlanmayı bulmam için.
Gönlüm sert midye kabuğumda ölecek
Eğer kadehimi (kalp)
şarapla (aşkınla) doldurmazsan

Elham (açılma)
Hazreti Salahaddin Ali Nadir Anga
articles.sufism.info
 
Üst Alt