Sufilerin Âl-i Muhammed ve Ehl-i Beyt Kavramı

Selam!

Âl-i Muhammed ve Ehl-i Beyt Kavr***** Dair Bazı Hadislerin Yorumları:
Sûfiler aşırı yorum örneklerinden birisini ehl-i beyt kavramını içeren hadislerin
yorumunda ortaya koymaktadırlar. Hz. Peygamberin âli ve ehli meselesi Şiileri olduğu kadar
sûfileri de yakından ilgilendirmiş, sûfiler Şiilerin görüşlerine karşı âl kavr***** farklı yorumlar
getirmişlerdir. Bu konuda Kelâbâzî (380/990), Hakîm et-Tirmizî (285/898) ve İbnul-Arabî
(638/1240) eserlerinde yer ayırmışlar ve hadislerle bu meseleye açıklık getirmeye çalışmışlardır.
Aynı hadisler ve kavramlar hakkında onların yaptıkları yorumlar ve vardıkları neticeler bu üç
müellifin tasavvuf anlayışlarının hadis yorumlarına nasıl etkide bulunduğunu göstermesi
açısından bir kıyaslama yapmamıza da imkan tanıyacaktır.

Hakîm et-Tirmizî (320/932), Hatmul-Velâye adlı eserinde velâyet meselesi hakkında 157
soru sormaktadır. Hakîm, soruları zikrettiği yerde cevaplarını vermekten kaçınmışsa da, gerek bu
eserinde ve gerekse başka risâlelerinde yeri geldikçe bunların büyük çoğunluğuna cevap teşkil
edecek kanaatlerini açıklamıştır.445 Asırlar sonra İbnul-Arabî, özellikle bu soruların cevaplarının
yer aldığı bir risâle kaleme almıştır. Bu risâle el-Cevâbul-Müstakîm amma sele anhu et-Tirmizî
el-Hakîm adını taşımaktadır. Bu eserinin yanı sıra İbnul-Arabî Futûhâtta bu soruları yeniden
tek tek ve daha geniş bir şekilde cevaplandırmış yeri geldikçe daha önceki açıklamalarını da
temasta bulunarak yeni ilaveler yapmıştır.446 İşte bu sorulardan ikisi âl-i Muhammed ve ehl-i
beytim ümmetim için emândır hadisi hakkındadır. Hakîm et-Tirmizînin yönelttiği sorular şu
şekildedir:

Ehl-i beytim ümmetim için emândır hadisinin açıklaması nasıldır. Âl-i
Muhammed ne ifade etmektedir?

Hakîm et-Tirmizî, Ehl-i Beytim ümmetim için emândır. Onlar gittiğinde (geride
kalanlara) tehdit edildikleri şey gelir. (korkutulduklar şey başlarına gelir)449 hadisini ele alarak
ehl-i beyt kavramı hakkındaki görüşlerini ortaya koyar. Hakîm et-Tirmizî, âl kavramını,
geliştirmiş olduğu hatmul-velâye nazariyesine bağlı olarak değerlendirir. Hakîmin, hatemulevliyâ
nazariyesine göre, hatemul-evliyâ, Hz. Peygamberin vefatının ardından, bir anlamda onun
boşalttığı makama oturacak olan 40 kişinin en sonuncusudur. Hakîm et-Tirmizî bu kırk kişinin
ehl-i beyt/âli beyt ile ilişkisini şu şekilde belirler:

Aziz ve Celil olan Allah nebîsinin ruhunu kabzettiğinde, onun ümmetindne kırk sıddık
ortaya çıkar. Yeryüzü onlarla ayakta durur ve onlar onun ev halkıdır.(Âl-i beyt) onlardan biri
öldüğünde yerini bir başkası alır. Onların sayıları tükenip dünyanın sonu geldiğinde Allah bir
veli gönderir. Allah onu seçmiş, ayırmış kendisine yaklaştırmş, yakınlaştırmış, evliyaya verdiğini
ona da vermiş ve ona özel olarak hâtimul-velayeyi ihsan etmiştir. Böylece o diğer velîlere
Allahın kıyamet günündeki delili olur. Muhammedde sıdkun-nübüvvet bulunduğu gibi onda da
bu mühür sebebiyle sıdkul-velâyet bulunur. Ne şeytan ona yaklaşabilir ve ne de nefs bu
velâyetten kendi payına düşeni alabilir.

Hakîm et-Tirmizîye göre hadiste geçen âl kavramı işte bu kırk kişiye işâret etmektedir:
Sözü edilen kırk kişi her dâim onun ehl-i beytidirler. Bununla nesep olarak aile efradını değil,
zikir ehlini kastediyorum.

Hakîm et-Tirmizî, doğrudan ehl-i beyt kelimesinin velilere tekabul ettiği şeklinde aşırı bir
yorumla hadisi tevil etmektedir. O, bu tevilini şöyle açıklamaya devam eder: Resûlullah,
Allahın zikrini ikâme etmek ve ona belli bir yer tespit etmek için gönderilmiştir. Bu hâlis ve saf
olan zikirdir. Bu yere (eve) sığınan herkes Onun ehli (ev halkı) olur.

Hakîm et-Tirmizîye göre bu kırk kişi bu ümmet için emândır. Yeryüzü onlarla ayakta
durmakta ve insanlar onları vesile kılarak yağmur duasına çıkmaktadırlar. Bundan dolayı onlar
öldüğünde tehdit edildikleri şey başlarına gelir. Yine Hakîme göre şayet Hz. Peygamberin ehl-i
beytten kastı kendi nesebinden gelenler olsaydı, onlardan kimse kalmayıncaya dek hepsinin
ölmesi imkansız olurdu. Halbuki Allah onları sayılamayacak kadar çoğaltmıştır.

Hakîm et-Tirmizî bu hadise Nevâdirul-Usûl adlı eserinde de yer verir ve orada da hadiste
geçen ehl-i beytten maksadın, Hz. Peygamberden sonra gelen ve onun yolundan giden sıddîklar
ve Hz. Alinin naklettiği şu hadiste yer alan abdâllar olduğunu söyler: Şüphesiz abdallar,
Şamda olacaktır. Onlar kırk adamdır. Onlardan biri öldüğünde, Allah onun yerine bir başka
adamı geçirir. Allah onlar sayesinde rahmetini indirir, düşmanlara karşı zafer sağlar ve belayı
yeryüzünden defeder. İşte bunlar Hz. Peygamberin ehl-i beyti ümmetin emânıdırlar.
Öldüklerinde yeryüzü fesada uğrar, dünya harap olu. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: Allahın
insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzü fesâda uğrardır.

Hakîm et-Tirmizîye göre beyt kelimesi zikri bir yere yerleştirmeyi ifade eder. Hz.
Peygamber, zikri yeryüzüne yerleştirmek için gönderilmiştir. Buna Mekkeden başlamış, sonra
buradan kovulmuş, zikir yok edilmek istenmiştir. Daha sonra Allah, Hz. Peygambere hicret
edecek ve karar kılacağı bir yer vermiştir. Ona hicret eden, ona yapışan kimse ehl-i zikirden olur.
Bunlar Hz. Peygamberin ehl-i beytidir. Ona sığınıp da ehl-i zikirden olmayan kimseler onun ehl-i
beytinden değildir. Onlar ancak onun ashabı ve etbâıdır.

Hakîm et-Tirmizîden (285/898) sonra âl ve ehl-i beyt kavramları üzerinde duran
Kelâbâzî (380/990) et-Taarruf adlı eserinde ehl-i sünnetin kelâmî görüşlerine uygun bir tasavvuf
anlayışı ortaya koymaya çalışır. Kelâbâzînin eserleri sunnî sûfiliğin mahiyeti, doğuşu ve

gelişmesi hakkında önemli bir değere sahiptir.456 Kelâbâzî yazdığı bu eserde, Ehl-i sünnet
inancını, tasavvufun esaslarını terminolojisini açıklayıp, sûfilerin görüşlerinin Ehl-i sünnete
uygunluğunu ispatlamaya çalışmış ve kendinden önceki sûfilerden nakiller yaparak, onlarla aynı
görüşü paylaştığını ortaya koymuştur. et-Taarufta cennetle müjdelenen sahabeler üzerinde
oldukça geniş bir şekilde durması Şiî çevrelerdeki Sabbe fırkasına karşı sunnî görüşü savunmaya
yönelik olmuştur.

Kelâbâzî, Bahrul-Fevâid adlı eserinde âl-i Muhammed kavramıyla ilgili hadislerin
yorumunda da Şii düşünceye karşı sunnî düşünceyi ortaya koymaya çalışmıştır. Burada dikkat
çeken bir unsur marifet ve muhabbet kavramlarını tıpkı Şiadaki gibi âl kavramıyla birlikte
kullanmış olmasıdır. O, marifet kelimesini معرفة محمد معرفة آل محمد ve معرفة الله şeklinde
muhabbet kelimesini de محبة مححد محبة آل محمد ve محبة الله şeklinde üç aşamada ele
almıştır.

Kelâbâzînin ele aldığı hadis Zeyd b. Erkamdan rivâyet edilen şu hadistir: Resûlullah
şöyle buyurdu: Size Allahı ve ehli beytimi hatırlatırım, size Allahı ve ehli beytimi hatırlatırım
ve bunu üç defa tekrarladı.457 Yezid b. Hayyân ve yanında bulunanlar kendisine Hz.
Peygamberin ehl-i beytinin kimler olduğunu sorduğunda o şu cevabı vermiştir: Onlar, Alinin,
Akilin, Caferin ve Abbasın aile efradıdır. (âl)

Zeyd b. Erkamın rivâyet ettiği ve Sekaleyn hadisi olarak meşhur olan bu rivâyet Sahihi
Muslimde yer alan uzunca bir rivâyette yer almaktadır. Hadisin konumuzu ilgilendiren bölümü
şu şekilde geçmektedir: Ey insanlar, dikkat edin, Ben de sizin gibi bir beşerim. Rabbimin size
göndermiş olduğu bir elçiyim. Size iki önemli şey bırakıyorum. Onların birincisi kendisinde
hidâyet ve nur olan Kurândır. Allahın kitabını alıp ona sımsıkı sarılınız. Ona gerekli ihtimamı
gösterip emir ve nehiylerine uyunuz. Sonra şöyle devam etti: Ve Ehl-i Beytim. Ehl-i Beytim
hakkında size Allahı hatırlatırım. diyerek bunu üç defa tekrar etmiştir. Rivâyetin devamında
Ehl-i Beytin kimler olduğu sorulan Zeyd b. Erkam, onların âl-i Ali, âl-i Akil, âl-i Cafer ve âl-i
Abbas, yani Rasûlullahın tüm yakın akrabaları olduğunu bildirmiştir.

Kelâbâzî, آل kelimesinin آل الرجل ولده و نسله şeklinde bir kimsenin, çocukları ve nesli
anlamında kullanıldığını söyler. Kelâbâzîye göre, Hz. Peygamber ehl-i beyt ifadesiyle, Zeyd b.
Erkamın ifade etmiş olduğu şeyi söylemiştir. Çünkü Zeyd b. Erkam, Hz. Peygamberin ehl-i
beytini ve çocuklarını bir arada zikretmiştir. Çünkü Alinin ev halkı (âl) Hz. Peygamberin
çocuğudur. (Kelâbâzî burada Hz. Fâtımayı kastetmektedir.) Bu şekilde Kelâbâzî ehl-i beyt
kavramının hem nesil hem de çocuğu kapsayacak şekilde tanımlamıştır. Hz. Fatıma çocuğu olma
yönünden Hz. Peygamberin âli, Akîl, Cafer ve Abbas ise nesil olma yönünden âlidir.
Kelâbâzîye göre onların hepsi Peygamberimizin ehl-i beytidir.

Şiaya göre ehl-i beyt ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali,
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dir.461 Kelâbazî, Zeyd b. Erkamın ehl-i beyt tanımını dikkate alarak
kelimenin anlamının daraltılmasına, Şiî düşüncedeki ehl-i beyt anlayışına karşı çıkmış olmaktadır.
Kelâbâzî, bu bilgileri verdikten sonra Muhammedin ev halkını (âl) tanımak (marifet),
cehennem azabından kurtuluştur. hadisine yer vererek yorumlarına şöyle devam eder: (Bu
hadis) Muhammedin ev halkının hakkını bilmeyi (marifet) gerekli kılmaktadır. Âl-i Muhammedi
bilmek, onların hakkına icâbet etmekle mümkündür. Çünkü marifet, bir şeyi delil ve
alâmetle/işâretle bilmek demektir.

Kelâbâzî, marifet kelimesinin ne anlama geldiğini Ebûl-Kâsım el-Hakîmden şöyle
aktarır: Marifet, eşyayı suretleri ve nitelikleriyle bilmektir. İlim ise, eşyayı hakikatleriyle
bilmektir.

Kelâbâzî, devamla şöyle der: O halde marifet, eşyayı sûret ve niteliğiyle bilmek
anl***** geldiğine göre, Muhammedin ev halkını (âl-i Muhammed) bilmek de onların sûret ve
niteliğine göre olur. Onların niteliği ise Alinin, Abbasın Caferin ve Akîlin âli olmaları ve Nebî
(s.a.v)nin âli olmalarıdır.

Kelâbâzî, âl-i Muhammedi bilmenin (marifet) Muhammedi bilme ve onun hakkını
yerine getirmek anl***** geldiğini şu şekilde izah eder:

Onları (Peygamberin âlini) bilen (marifet), Hz. Peygamberle bilmiş (marifet) gibidir.
Onları Hz. Peygamberle bilen (bir) kimsenin, peygamberin nübüvvetini, risâletini ve insanların en
üstün olduğunu bilmesi gerekir. Her kim bu şekilde bilirse onun (Peygamberin) hakkının
gerekliliğini de bilir. Çünkü Allah onun hakkını gerekli kılmış, ona saygıda bulunmayı zorunlu
kılmış ve ona itaat etmeyi farz kılmıştır. Her kim bu şekilde bilirse Hz. Peygamberi bilmiş olur ve
onun âlini de onunla bilir ve onlara saygıyı da bilir, onların hakkının Nebînin (s.a.v)nin
hakkıyla olduğunu bilir. Her kim Nebînin hakkını Allahın belirttiği şekilde bilirse ve Ona büyük
saygıda bulunma, hakkının gerekliliği ve ona itaatin farziyeti gibi hususları Allahın kendisine
gerekli kıldığını bilirse, Resûlullahın, Allahın farzlarından, onun sünnetlerinden kendisine
gerekli kıldıklarını uygulayarak yerine getirir. Her kim bu şekilde davranırsa bu kendisi için
cehennem azabından kurtulmuş olur. Her kim onun gerekli kıldığı (hususlara) uygulayarak
tutunursa ve (kalbiyle) inanarak ve (diliyle) ikrar ederek inanırsa (bu kendisi için) ebediyet
cehenneminden kurtuluş olur.

Kelâbâzî, Hz. Peygamberi bilmenin Allahı bilmek, âlini sevmenin (muhabbet),
Muhammedi ve Allahı sevmek (muhabbetullah) anl***** geleceğini ise şu şekilde
açıklamaktadır:

Hz. Peygamber sanki şöyle buyurmaktadır: Allahın hakkını bilmek, benim hakkımı
bilmektir. (O halde) her kim onun hakkını bilirse Allahın hakkını bilmiş olur. (Nitekim)
Resûlullah (s.a.v.) Hasan ve Hüseyin hakkında şöyle buyurmuştur: O ikisini seven beni sevmiş,
beni seven de Allahı sevmiştir. O ikisine buğzeden bana buğzetmiş, bana buğzeden de Allaha
buğzetmiş sayılır. Peygamberin âlini sevmek, Peygamberi sevmek, Peygamberi sevmek ise
Allahı sevmek gibidir. Aynı şekilde Peygamberin âlini bilmek, Peygamberi bilmek, Peygamberi
bilmek de Allahı bilmek (marifetullah) gibidir. Marifetullah ise cehennemden kurtuluştur.
(Çünkü) Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: Muhammedin âlini sevmek sıratta ruhsattır.
Çünkü Resûlullah (s.a.v.) Sıratta (beklemektedir).

Kelâbâzînin âl-i Muhammed bağlamında ele adlığı marifet ve muhabbet
hakkındaki bu görüşlerini şu şekilde göstermek mümkündür:

Âl-i Muhammedi bilmek → Resûlullahı bilmek → Allahı bilmek → Cehennemden
Kurtuluş

Âl-i Muhammedi sevmek → Resûlullahı sevmek → Allahı sevmek → Cehennemden
Kurtuluş

Kelâbâzî, konuyla ilgili şöyle bir rivâyete de yer verir: Muhammedin âlinin bilmek
kurtuluştur, Muhammedin âlin sevmek sıratta ruhsattır. Âl-i muhammedin velâyeti ise azabtan
kurtuluştur. Kelâbâzî, âl kavramı hakkında insanların ihtilâfa düştüklerini belirterek, bir
grubun bu kavramı ehl-i beyt olarak açıkladıklarını, bazılarının bir kimsenin kavmi, diğer bazı
kimselerin ise, Firavunun âli onun milletidir diyerek açıkladıklarını belirtir. Diğer bir grup ise
âl kelimesini bir kimsenin çocukları şeklinde açıklamışlardır.

Kelâbâzî, ehl-i beyt kavramını yukarıdaki hadisi yorumlarken hem nesil hem de çocuğu
kapsayacak şekilde tanımlarken bir başka hadisin yorumunda ise âl kelimesinin takvâ sahibi
kimseler hakkında olduğunu ileri sürer ve bu konuda rivâyetler nakleder. Konuyla ilgili şöyle bir
rivâyete yer verir: Enes b. Mâlik, Hz. Peygambere Ya Resûlellah Muhammedin âli kimdir
diye sorduğunda, Hz. Peygamber şu şekilde cevap verir: Bana öyle bir konu hakkında sordunuz
ki bunu sizden önce Müslümanlardan hiç kimse sormadı. Muhammedin âli her takvalı kişidir.
(âl-i Muhammed kullu takiyyin)

Kelâbâzînin belirttiğine göre rivâyetin râvilerinden Ebû Hamzâya, hadisteki takvâlı
kimselerin Hz. Muhammedin âlinden olan takvâlı kimselere mahsûs olup olmadığı sorulduğunda
o şöyle cevap vermiştir: Hayır, Muhammed ümmetinden takvâlı olan her kimse
(kastedilmektedir). Kelâbâzî, herhangi bir senede yer vermeksizin denildi ki şeklinde
naklettiği başka bir rivâyete göre ise Hz. Peygambere Ya Resûlellah senin âlin kimlerdir diye
sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: Kalbini mahmûm kalple arındıran takvâlı her
mümindir.469 Kelâbâzînin bu rivâyet hakkındaki yorumu ise şu şekildedir:

Öyleyse (âl) Hz. Peygamberin buyurduğu gibidir. Etkiyâ (takvâlı kimseleri) bilmek ise,
onların arasına karışmak ve onlara dahil olmak demektir. Kim bir kavmin arasına karışır ve
onların ahlâkıyla ahlâklanırsa kurtuluşa erer. Bu, kendisi için ateşten kurtuluş olur. Hz.
Peygamberi âl-i Muhammedi sevmek sıratta ruhsattır sözüne gelince, Muhammed bu rivâyet
hakkında şöyle demiştir: takvalı her kimse, her kim takvalı kimseleri severse Kişi sevdiğiyle
beraberdir hadisi gereğince onlardandır. Başka bir husus ise, muhabbet, mahbûbun vasıflarını
sevmeyi gerektirir. Bir kimseyi seven her kimse onun vasıflarını ve ahlâkını da sever. Bir şeyi
seven onu elde etmeye ve ona sahip olmaya ve ona samimi davranmaya çalışır. Her kim takvalı
kimseleri severse onların davranışlarını sever. Onların davranışlarını sevdiğinde ise takvayı elde
etmeye çalışır. Takvayı elde etmeye çalışan kimse ise muttaki, takvâlı kişidir. Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: Sonra takvalı kimseleri kurtarırız ve zalimleri orada öyle dizüstü çökmüş olarak
bırakırız (Meryem, 19/72) İşte bu şekilde onların sıratta ruhsat olmaları sahih olur. Velâyet de
takvâlı kimseler içindir ve onlara mahsustur. Çünkü doğruluk ve saflık onlarla beraberdir.

Onların bu vasıfları sahip olunması gereken vasıflardır. Takvâlı kimselerin vasıflarıyla vasıflanan
kimse muttakîdir. Muttakîler azaptan emindirler. (güven içerisindedir.) Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: Her kim Allaha karşı takvâlı olursa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun
mükafatını büyütür. (Talak, 65/5) Günahları örtülen ve mükafatı büyütülen kimse azaptan emîn
olur. Tevfîk Allahtandır. Kim takvâlı kimseleri dost edinirse, Allah da onu dost edinir. Allah
hidâyete ulaştırandır.

Kelâbâzî (380/988), ile aynı asırda yaşayan Şiî âlimlerden Kuleynî (329/940) ve Şeyh
Sadûk adıyla tanınan Ebû Cafer Muhammed İbn Ali Bâbeveyh el-Kummî (381/991) Şiî imâmet
nazariyesini, imameti inanç esasları arasında mütalaa ederek eserlerinde hadislere de yer vermek
suretiyle tesis etmeye çalışmışlardır. Şiada marifetullah ve marifet kavramı ise Hz. Alinin
velâyeti ve imâmet bağlamında ele alınmaktadır. Nitekim Kuleynîye göre marifetullah, ancak
Allahı, Resûlünü ve Alinin velâyetini tasdik etmekle onu ve hidâyet üzere olan imamları
bilmekle (marifet) mümkündür. Şiî imamlar konuyla ilgili eserlerinde pek çok rivâyete ve
hadislere yer vermişlerdir.

Konuyla ilgili olarak Şiî kaynaklarda yer alan rivâyetlerden birisi şu şekildedir. Rivâyete
göre Hz. Peygamber, Allahın nurunun ehl-i beyt ile olan bağlantısını şu şekilde açıklamıştır: Ey
Ali, Allahı ancak sen ve ben bildik. Beni de ancak Allah ve sen bildiniz. Seni de ancak Allah ve
ben bildik.

Hz. Aliye nispet edilen bir sözde onun şöyle dediği rivâyet edilir: Beni ve
hakkımı bilen her kimse Rabbini bilmiş olur. Bu rivâyetlerde yer alan bilmek ve tanımak, özel
bir bilgiyi ifade eden marifet bilgisi ile bilmeyi ifade etmektedir. Şiî düşünceye göre Hz.
Muhammed ve ehl-i beyti olmasaydı Allahı bilmek de mümkün olmayacaktı. Bu yüzden onları
bilmek ve kabul etmek Allahı bilmek ve kabul etmektir. Onlara göre Hz. Muhammed, Allahın
nurunu, yolunu ve bilgisini ehl-i beyt ile belirtmişti.475 Şiî kaynaklarda Marifetullah
kavramının imâmı bilmek bağlamında yer aldığı diğer bazı rivâyetler şu şekildedir:

1. İmam Hüseyin (a.s) Allahın marifeti hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur:
(Marifetullah) Her zaman ehlinin kendisine itaat etmeleri farz olan imamlarını tanımasıdır.476
2. İmam Sadık (a.s) Allah Tealânın Kime hikmet verilirse âyeti hakkında şöyle
buyurmuştur: (Hikmet) Allaha itaat etmek ve imamı tanımaktır.
3. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Biz Allahın itaatini farz kıldığı kimseleriz. Sizler
insanların tanımamakta mazur olmadığı kimseye uyuyorsunuz.
4. Resûlullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Ehl-i Beytin sevgisine bağlı kalın.
Muhammedin nefsi kudret elinde olan Allaha andolsun ki kul marifetimiz ve velâyetimiz
olmadıkça hiçbir amelinden fayda görmez.
5. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz aziz ve celil olan Allahı sadece biz
Ehl-i Beytten olan imamını tanıyan kimse tanır ve Ona ibâdet eder.480
6. Resûlullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Her kim imamını tanımadan ölürse cahiliye
ölümü üzere ölmüştür.

Kelâbâzî ve Şiî âlimlerin eserlerinde âl ya da ehl-i beyt kavramları bağlamında yer
alan rivâyetlerde ortak bazı temâlar yer almaktadır. Bunlar âl-i bilmenin marifet ve
marifetullahla ilişkisi ve âlin kaps***** giren kimselerin korunmuşluğudur. Şiî düşüncede Hz.
Alinin velâyetini ve ehl-i beyti bilmek Hz. Peygamberi ve Allahı bilmek şeklinde ele alınırken,
Kelâbâzîde âl-i Muhammedi bilmek, Hz. Peygamberi ve Allahı bilmek anl***** gelecek
şekilde yorumlanmaktadır. Şiada korunmuşluk imamların masum olması şeklinde görülürken,
Kelâbâzîde velîlerin emniyet ve güven içerisinde olmaları cehennem azabından emîn olmaları
şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kelâbâzî, aslında yukarıda yer verdiğimiz görüşleriyle Şii
düşüncenin imamet anlayışına iki yönden cevap vermiş olmaktadır. Bunlardan birincisi ilk yer
verdiğimiz hadis yorumunda görülmektedir. Buna göre âl kavramı Şiîlerin görüşlerinin aksine
nesil ve çocuğu kapsamaktadır. İkincisi ise diğer hadislerle vardığı neticedir ki o da âl kavramı
Şiilerin iddia ettiği bir içeriğe sahip olamaz. Çünkü âl, Kelâbâzînin rivâyetlere dayanarak bütün
takvalı kimseler dediği velîleri kapsamaktadır. Kelâbâzîde âl kavramı bütün velileri ve takvalı
kimseleri kapsayacak bir şekilde ele alınırken Hakîm et-Tirmizîde kavramının kapsamı
Kelâbâzîye göre daraltmış ancak o da, Kelâbâzî gibi, âl kavramını Şiî düşünceye karşı
geliştirmiştir.

Kendisinden önceki sûfiler tarafından ele alınan ehl-i beyt kavramını Muhyiddin İbnul-
Arabî (638/1240) de el-Futûhâtul-Mekkiyyesinde yirmi dokuzuncu bölümde şu başlık altında ele
alır: Selmanı ehl-i Beyte katan sırrın bilinmesi, Onun vârisi olan kutuplar ve onların sırlarının
bilinmesi482 Başlıktan da anlaşılacağı üzere İbnul-Arabî, Selmandan hareket ederek ehl-i Beyt
kavramının içeriğini belirlemeye çalışmaktadır. Pek çok hadisin yorumunda olduğu gibi bu
hadiste de İbnul-Arabî öncelikle hadisin vahdet-i vücud yönünü açıklamaya çalışır. Selman
bizdendir rivâyeti İbnul-Arabîye göre onun ehl-i beytten olduğu anl***** gelir. İbnul-Arabî,
ilk etapta ehl-i beyt kavramından ziyâde vücudun birliğini ispata gayret eder. Bu amaçla her
kölenin efendisinin niteliklerine sahip olduğunu belirterek Allahın kulu, Ona yalvarmaya
kalkınca483 âyetini zikreder ve ehl-i beytin Hz. Peygamberin niteliğiyle nitelenen herkesi
kapsayacağını söyler:

Allah, nitelik bakımından kulunu kendisine tamlama yapmıştır. Başka bir ifade ile onun
niteliği kulluk, ismi Muhammed ve Ahmeddir. Kurân ehli Allah ehlidir, çünkü onlar, Allahın
niteliği olan Kurân ile nitelenmişlerdir.. Kurân ise emanettir. Çünkü o, şifâ ve rahmettir. Hz.
Peygamberin ümmeti ise kendilerine gönderildiği kimselerdir. Peygamberin ehl-i beyti onun
niteliğiyle nitelenenlerdir.

İbnul-Arabî, ehl-i beyt kavramında yer alan beyt kelimesini ( بات ) gecelemek
anlamını da göz önünde bulundurarak bâtınî yönden yorumlamakta, ehl-i beytin Hz. Ademden
son insana kadar uzanan Muhammed ümmeti anl***** geldiğini belirtmekte ve kavramın
içeriğini en geniş boyuta ulaştırmaktadır:

Hz. Peygamberin kendilerine gönderildiği insanlar kıyamet günü ehl-i beytin bereketi
içerisinde olacaktır. Bu ümmet ne kadar da mutludur. Hz. Muhammedden önceki her şeriat onun
şeriatı olduğuna göre Allah (ehl-i beytteki) beyt kelimesini bâtınî yorumuyla (itibârul-bâtın)
fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna kadarki süre olarak dikkate alırsa, güneşteki aydınlık ve
aydınlığın sürekli artışı, Âdemden var olacak son insana kadar uzar ki, hepsi Muhammed
ümmetidir- böylelikle hepsi Muhammed ümmetinden olduğu gibi bütün insanlar ehl-i beytin
bereketini elde ederek hepsi mutlu olurlar. Hz. Peygamber Kıyamet günü ben insanların
efendisiyim buyurmuş, sözü tahsis edip ben ümmetimin efendisiyim dememiştir.

İbnul-Arabînin ehl-i beyt kavr***** bakışı bu şekildeyken âl kavramı hakkındaki
kanaatleri ise daha farklıdır. İbnul-Arabîye göre âl-i Muhammed, ümmetin içindeki bilginlerdir.
Onlar, Allah nezdinde nebîlik mertebesinin sahibidir. Bu mertebenin hükmü âhirette ortaya
çıkarken dünyadaki hükmü, kendileri için belirlenmiş içtihatla sınırlıdır. Dolayısıyla onlar, din
(inanç) ve hükümlerde (amel) sadece Allah katından şeriat yapılmış emirlere göre içtihat ederler.
Ehl-i beytin içinden herhangi bir kimse bu bilgi ve içtihat düzeyine ulaşabilmişse onlar da
Peygamberin ehli ve ailesidir. İbnul-Arabî, Hasan, Hüseyin ve Caferin hem ehl-i beytten hem de
âl-i Muhammedden olduğunu söyler.486 İbnul-Arabî, âl kelimesinin Arapçada âl-ir-recul
şeklinde kullanıldığında onun en yakın seçkinleri anlamının kastedildiğini belirtir ve kavramın
Kurân-ı Kerimde Firavunun seçkin adamları şeklinde kullanımından hareketle Hz.
Peygamberin âlinin de bu anlamda olması gerektiğini düşünür:

Hz. Muhammedin âlinin sadece ehl-i beyt olduğunu zannetmeyiniz! Arapçada (âl
kelimesi) bu anlama gelecek şekilde kullanılmaz. Allah Firavunun âli, giriniz487 demiştir.
Âyette onun seçkin adamları kastedilmiştir. Çünkü bu özelliğiyle âl kelimesi, sadece dünya ve
âhirette büyük kıymeti olan kişiye izafe edilebilir. Bunun için bize şöyle dememiz emredildi:
Allahım! İbrahime merhamet ettiğin gibi Muhammede ve onun âline de merhamet et! yani
toplamı olmaksızın onların özel varlıkları yönünden değil, zikrettiğimiz yönden İbrahime
merhamet ettiğin gibi (Peygambere de merhamet et) Öyleyse söz konusu olan İbrahimin ailesi
içine giren bütün peygamberler yönünden merhamet edilmektir. Salavâtta onu zikrettik çünkü Hz.
İbrahim, zaman bakımından Hz. Peygamberden öncedir.

Ehl-i beyt ve âl kavramı hakkındaki hadisleri yorumlayan Hakîm et-Tirmizî (320/932),
Kelâbâzî (380/988) ve İbnul-Arabî (638/1240) arasında yorum tarzı açısından herhangi bir fark
söz konusu değildir. Her üç müellif te bu hadisleri tasavvufî görüşleri doğrultusunda
yorumlamışlardır. Her ne kadar Kelâbâzî Size Allahı ve ehli beytimi hatırlatırım hadisinde yer
alan ehl-i beyt kavramının içeriğini belirlerken diğer rivâyetlerle açıklama cihetine gitmiş, ehl-i
beyti âl kelimesinin sözlük anlamını tespit ederek açıklamaya çalışmışsa da diğer bazı
rivâyetlere dayanarak yaptığı değerlendirmeler bu yorumlarını gölgelemiştir. Kelâbâzî, hadis
hakkındaki -ilk yorumuyla- isabetli sayılabilecek değerlendirmelerinin yanı sıra sıhhat açısından
problemli bazı rivâyetlere yer vermek sûretiyle âl kavramının içeriğini bütün velîleri kapsayacak
şekilde bir değerlendirme yoluna gitmiştir. Bu durumda Kelâbâzî ile Hakîm et-Tirmizî ya da
Kelâbâzî ile İbnul-Arabî arasında bu hadisin yorumu özelinde düşünecek olursak aslında
herhangi bir fark söz konusu değildir. Her üç müellif de âl kavramını kendi tasavvufî anlayışları
doğrultusunda velâyet düşüncelerinin merkezine oturtmuşlardır.

Doc.Ferhat GÖKÇE hocamiza tesekkurler
 
Üst Alt