• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Servetifünun ve Özdemir Asaf

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 8
  • Görüntüleme 3K

Okunuyor :
Servetifünun ve Özdemir Asaf

mopsy

Emektar
Üye
Arkadaslar yapi kiredi yayinlarinin dergisi Kitap-lik/ aralik 2009
Kapak konusunu sizlerle paylasmak istedim.

1940lardan Birkaç Kesit: Servetifünun ve Özdemir Asaf

Cağaloğlunda, anacaddeye paralel o küçük sokakta, İstanbul Kız Lisesinin tam karşısında bir bina... Ahmet İhsan Matbaası. Binanın giriş kısmı uzunca bir dehliz gibi. Hemen sağda bir kapıdan geniş bir salona giriliyor. Bir antre de denebilir buraya. Sağda beş altı metrelik bir banko. Bankonun bittiği yerde pirinç parmaklıkla bir bölme ile ayrılmış, küçük girişli, küçük bir oda. Bir masa ve dört beş sandalye sığacak genişlikte, ancak. Ünlü bir edebiyat kuşağını, Tevfik Fikret gibi büyük şair üstatlarını sinesinde barındırmış ünlü Servetifünun dergisinin yönetim yeri bu küçük oda.
Yıl 1943. Derginin adına küçük bir ilave yapılmış şimdi: Servetifünun-Uyanış olmuş.

Küçük odadaki masanın sahibi, yani derginin Yazı İşleri Müdürü Cavit Yamaç: 23 yaşında, esmer, yakışıklı, simsiyah gözleriyle, ciddi fakat dostane bir hava içinde çevresine sempati saçan bir delikanlı. Birkaç yıl önce Romanyadan Türkiyeye göç eden bir ailenin entelektüel, Batı edebiyatı ile haşir neşir çocuğu. Bir iki yabancı dil biliyor, özellikle Fransız edebiyatını kaynağından devamlı izliyor. Şair ve edebiyatçı. Şiir yazıyor, hikâyeler yazıyor, roman denemelerine girişiyor, ciddi ve mizahi eleştiri yazıları yayımlıyor. Fransızca ve Romenceden kaliteli yazılar çeviriyor.

Masasının etrafında en sık görünen kişiler Gavsi Ozansoy, A. Suavi Koçer, Saim Nahit Bilga, Oktay Akbal, Esat Sadun Sümer, Özdemir Asaf ve ben... Taşrada öğretmenlik yapmakta olan İlhan Berkle Osman Turgut Pamirliyi o yılın yazından itibaren okulların tatilinde ben de aramızda görmeye başlıyorum. Ekibin en genciyim ben; 18 yaşında bir lise öğrencisi. Ama ötekiler de Yamaç emsali.. Benden, bilemediniz üç beş yaş büyükler. Sanırım Suavi, Saim biraz daha yaşlılar bizlerden. İki yıl evvel Afyon Lisesinde okurken Servetifünunda imzasını gördüğüm Yamaça yazdığım bir mektuba eklediğim bir şiirimi beğenerek bana cevap verince başlayan dostluğumuz o güne dek yazışma ile sürmüş. Gerek Afyondan, gerek Mersinde Deniz Lisesinde öğrenci iken yazdığım ve mektupla yolladığım şiirler İstanbulda Servetifünunda, Yücelde, Ankarada Varlıkta, Dikmende falan yayımlanmış. Hatta o ara Yücel dergisinin Orhan Burian tarafından hazırlanıp yayımlanan bir antolojisinde, kitabın son kısmındaki Nebula başlıklı bölümünde bir şiirim yer almış.

O yıl İstanbula ilk gelişim. Saraçhanebaşındaki ünlü Hayriye Lisesinin 10. sınıfındayım. Sanat ve şiir aşkı ile okul kitapları dengesini zelzeleye uğratmaktan kendimi alıkoymadığımdan Afyonda belge almaktan kurtulmak için kapağı atmak zorunda kaldığım Hayriye Palastayım.
Hepimiz heyecanlı bir şiir ve sanat humması içindeyiz. Nâzımın putları devirme döneminden sonra Gariple başlayan modern şiir akımlarının atmosferinde biz de Yamaçın, Ozansoyun öncülüğünü yaptığı yeni bir hareketin içindeyiz. Her gün dergideyiz. Harıl harıl çalışıyoruz. Ötekiler, en azından liseyi bitirmiş oldukları, bazıları üniversitede okudukları için serbestler, rahat rahat gelip gidebiliyorlar.

Ama benim durumum ters mi ters. Zira yatılı öğrenciyim. Hayriye Palasın palaslığı ders bakımından devam ediyor ama bizden önceki dönemlerde uygulanan elini kolunu sallaya sallaya okula girip çıkma serbestisi kalmamış. Geceden yaptığımız planlarla sabahları daha şafak sökerken çeşitli amaçlara yönelik kaçaklar yataklarımızdan fırlıyor, kahvaltıyı falan beklemeden duvarlar tırmanarak, dikenli teller üstünden atlayarak aşabiliyoruz okulun kilitli, kocaman demir kapısını. Meram etseler onu da önleyebilir okul yöneticileri ya. Zira kaçışlarımızın çoğunda kara yağız, şişmanca müdür yardımcısını pencereden bizi seyrederken görüyoruz. Koltuğumda Fransızca edebiyat dergileri, şiir kitapları, Le Petit Larousselar, sözlükler... Bir iki saat Safa Yeri kıraathanesinde oyalanıp çayımı içtikten, simidimi yedikten sonra ver elini Cağaloğlu, ve de

Servetifünun...

O küçük odada sıkış tepişiz her saat. Ha babam bir şeyler yazıyoruz. Şiir, mensur şiir (poème en prose), hikâye, eleştiri vs. Bazen yazı yetiştirmek için yersizlikten bir ikimiz civardaki kahvehanelere gidip çalışıyoruz, yazılarımızı getirip Yamaça veriyoruz.

Eski edebiyatçılar bize ateş püskürüyor, biz onlara. Bunlardan en ilginci, şüphesiz, baba-oğul Ozansoyların kapışması. Gavsi bizim dergide babasına veryansın ediyor, babası Halit Fahri Son Postada oğluna ve arkadaşları olan bizlere. Akbabada da iki belalımız var: Babıâlinin ünlü Siyamlı Bitişik İkizleri Orhan Seyfi (Orhon) ile Yusuf Ziya (Ortaç). Böylece Hecenin 5 Şairinden 3ü ile karşılıklı diktiğimiz topları daimi salvo halinde bulunduruyoruz. Faruk Nafizle Enis Behiçin sesleri çıkmıyor ama Faruk Nafizi biz boş bırakmıyoruz. Her sayımızda onun şiirlerine mutlaka bir iki endaht ediyoruz. Ben bir yazımın tamamında Faruk Nafize çullandığımı çok iyi anımsıyorum. Akbabacılarla Halit Fahri sık sık bizi aşağılayıcı yazılar yayımlıyorlar. Sade onlar mı? Oktayla Esatın (ve de Yamaçın) İstiklâl Lisesinden hocaları olan Zahir Güvemli de bu arada Akbabadaki bazı yazıları karikatür-vinyetlerle süslüyor, bizi yırtık ya da yamalı pantolonlu okul kaçakları olarak gösteriyor. En çok da Esat küplere biniyor bunlara; arada bir Arap damarı kabarıyor (soyca Arap kökenliydi rahmetli) Bırakın beni gidip şu Yusuf Ziyayı adamakıllı bir pataklayayım diyor; Güvemliye de Bakın da hele şu bizim Zahir Hocaya... diye başlayarak basıyor kalayı.

O arada Cavit Yamaç Adanada bir günlük gazetenin yazı işleri müdürlüğünü alıp aramızdan ayrılmış, derginin başına Oktay geçmişti. Tam anımsayamıyorum, Özdemir, Oktayın döneminde karışmıştı aramıza galiba. Sanıyorum Fakültede (Hukukta) karşılaşmışlar, tanışmışlar. Oktay alıp getirmişti Servetifünuna. Sözcüğün tam anlamıyla tatlı, şirin bir çocuktu. Bol bol espriler yapar, şen kahkahalar atar, sözcük oyunları ile hepimizi kırar geçirirdi. Aramıza katılır katılmaz da ilk şiiri yayımlanacağı zaman ismi sorun olmuştu. Daha önce bir iki amatörce şiir denemesinde Özden mi, Özdem mi öyle bir soyadı kullanmıştı imzasında. Oktay bu soyadını beğenmemiş, Ne oluyoruz yani? Özden, Özdem, Özdemir.. Öz, Öz, Öz... Değiştirelim adını demişti. Konuyu hemen de gündeme getirmiştik. Tartışma, gürültü patırtı derken Vaftiz Babalığımızı yaptık. İmza olarak Özdemir Arunda karar kıldık. Üstelik Özdemirin gerçek soyadı idi Arun, iyi bir iş yaptığımıza inanarak okeyi bastırmıştık.

Fakat, tesadüf, o sayıya sadece ve sadece üç şiir giriyordu. Biri benim, biri Özdemirin, biri de Esatın. Dergi basılınca ne görelim: Hayli iri puntolarla, üçümüzün isimleri kapakta alt alta sıralanmış: Kenan Harun, Esat Sadun, Özdemir Arun... Durumu o zaman fark ettik: İsimlerin üçü de unla, runla bitiyordu. Aldı mı bizi bir telaş! Şaka ile karışık tabii. Hececi hasımlarımızın eline yeni bir koz vermiş olmuyor muyduk? Adamlar kalkıp da Bakın bunlar veznin, kafiyenin aleyhinde bulunuyorlar ama isimleri bile kafiyeli demezler miydi? Güya biz modern şiiri savunuyor, hececilerin ölçülü-biçili mısra anlayışlarına karşı çıkıyorduk, nasıl böyle yapabilirdik? Hemen kafa kafaya verdik, isimlerdeki bu uyumu ortadan kaldırmayı kararlaştırdık. Ama ben hemen itiraz ettim. İsmimi değiştiremeyeceğimi söyledim.

Gerçi Harun soyadım değildi, babamın adı idi ama iki yıldan beri şiirlerimde, yazılarımda onu kullanıyordum. O zamanki soyadım Soran ismimle kafiyeli düştüğü için baştan beni sarmamış, eski usul, baba adını soyadı gibi kullanmıştım. Öyle gidiyordu. Esat, Sadunu arada kaynatma formülü önerdi, soyadını ekleyince imzası Esat Sadun Sümer oldu. Özdemir de soyadından vazgeçip baba adı Asafı daha şairce bulduğunu belirterek

Özdemir Asafta karar kıldı.

Bu önemli (!) problemi böylece kahkahalar, espriler arasında çözüme kavuşturduktan sonra Beyoğluna çıkıp Balıkpazarındaki Cumhuriyette şarap kadehlerini tokuşturarak olayı kutladık. (Yoksa Saraçhanedeki, arada bir Neyzen Tevfikle karşılaştığım küçük şaraphanede mi?)
Özdemirden yukarıda söz ederken tatlı, şirin demiştim. Gerçekten de öyleydi. Aramızda kahkahası, esprisi en bol arkadaşımız oydu. Galatasaray Lisesinde okumuştu. Galiba da oradan mezun olmuştu. Hukukta öğrenciydi. O zamanlar komünist bıyığı, faşist bıyığı diye bir ayrım yoktu ama Özdemirin parlak sarı bıyıkları nerdeyse posbıyığa yaklaşacak derecede uzundu. Sarı saçları yumuşaklığından olacak sık sık kaşlarının üzerine düşerdi. Dur, dur..., Yapma yahu..., Vallahi olmaz, öyle olmaz... sık sık kullandığı deyimlerdi. Bir şeyi ciddi ciddi, uzun uzun anlatıp sonunda bir cümle ile espriyi patlatıp kahkahalar atmak ve attırmak bayıldığı yöntemlerdendi. Hep güler, güldürürdü. Şiirlerini de bir iki mısralı, hap gibi kolayca yutuluveren esprilerden örmeyi pek severdi. Bir defasında dünya kaçtı gözüme diye tutturmuştu. Bu lafın etrafında bir yığın laflar üretiyor, ha babam konuşuyordu. Nihayet onu mısra yaptı, tek sözcüklük bir mısra da ekleyerek:

Dünya kaçtı gözüme
Taşıyacakmışım
diye şiir haline getirdi. Sonradan, yıllar sonra bu iki mısraya bir yerlerde
Dünya kaçtı gözüme
Çıkmaz

şekliyle rastladım. Pek çok şairimizin yıllar sonra bazı şiirlerinde daha güzel oldu düşüncesiyle yaptığı değişikliklerden biriydi bu. Ama ben ilk şeklini daha çok sevmiştim doğrusu.
Esprileri hep şiir havası taşır, yukardaki mısrada belirttiğim gibi pek çoklarını sonradan şiir yapardı. Çokluk konuşa konuşa yazardı bu tür şiirlerini. Önceleri söyler, aramızda bol bol tekrarlar, sonunda şiir haline getirirdi. Hoşlandığımızı gördükçe de coşar, yeni yeni espriler, mısralar yaratırdı. Bayılırdı esprili konuşmaya. Çok da tatlı konuşurdu. Rleri ğ diye telaffuz ederdi. Biz önceleri Galatasaraylı olduğu için Fransızca konuşma alışkanlığından böyle oluyor diye düşünmüştük. Tabii kendisine bir şey de söylememiştik. Sanırım o sıralar en azından kendisi bunun pek farkında değildi.

Bir kıza sevdalıydı (Hangimiz değildik!). Problemli bir aşktı ama. Şimdi ayrıntılarını, hatta adını bile anımsayamıyorum ama, ailesi kızı vermek istemiyor muydu, neydi; öyle bir şey. Özdemircik oflayıp pofluyordu boyuna bu yüzden. İçip içip şiirler okuyordu. O kız sonra karısı oldu. İçimizde paraca pek sıkıntısı olmayanlar Oktayla oydu galiba. Oktayı bir küçük burjuva ailenin çocuğu sayardık. Kızdırmak için kendisine öyle derdik. Varlıklı (ca, en azından) bir anneciği olduğunu biliyorum. Gani gani rahmet olsun, birkaç defa evlerinde, sofralarında da bulundum. Oktayı parasız koymazdı hiç. Zaten Oktay da çocuk dergilerine ufak tefek telif-tercüme hikâyeler verir, oralardan da üç beş kuruş alırdı. Bazı günler Doktor dediğimiz Tıp öğrencisi arkadaşımız Ediple (Köknel) birlikte Türkiye Yayınevinin yolunu tutarlar, dönüşlerinde bizlere de bir şeyler ısmarlardı, aldıkları telif-tercüme ücretleriyle.

Özdemir de, Oktay gibi, ailevi durumu iyi edebiyatçılar faslındandı. Cebi her zaman paralı olduğu için rahattı da. Bir de ayakkabı hikâyesi var, anlatayım.

O zamanlar ayakkabı diye ayaklarımıza geçirdiğimiz nesneler böyle pahalı değildi. Bugün [bu unutulmuş yazının kaleme alındığı 1980lerde] iki bin, üç bin liralık etiketlerle dolu Beyoğlu vitrinlerinde o yıllarda iki liraya, üç liraya ayakkabılar satılırdı. Daha da fiyakalıları ise beş on liradan fazla değildi. (Bugünün rakamlarını sormayın, tabii...) Özdemir bir gün matbaaya gayet şık bir pabuçla gelmişti. Nasıl bir vesile ile olmuştu, aklımda kalmamış, ayakkabısını peşin para ile 75 liraya ve ısmarlama yaptırdığını söylemişti. (Ismarlama, o zamanlar kalite de ifade ederdi.) Ağızlarımızdan bir hayret ıslığı çıktığını görünce de, o daimi espritüel haliyle bir kahkaha daha atmış, Ne yapalım, arkadaş, ben beş liraya ayakkabı giyecek kadar zengin değilim demişti. Hani, ucuz ayakkabının çabuk eskiyeceğini, kendisininkinin ise yıllarca dayanarak daha ucuza geleceğini söylemek istemişti.

Kitap-lik 133/ Kenan Harun
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Bu sayıyı hemen edinmeliyim. Zira Özdemir Asaf çok önemli bir edebiyatçıdır. Türkiye'de değeri gerektiği gbi anlaşılamamış birkaç isimden biridir. Bizim edebiyatımız açısından böylesi büyük bir kazanımı böyle heba etmek her topluluğa özgü değildir. Sayın Mopsy bu çok ama çok değerli duyuru için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum size.
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Özdemir Asaf ile ilgili bir anı da ben paylaşayım. Hilmi Yavuz ile ilgili yazılan "şiirin aynasındaki simurg" isimli biyografide geçen bir anıdır bu.

Özdemir Asaf lise yıllarındayken edebiyat derslerine giren bir öğretmenleri bazen sınıfa şiir okuturmuş. Rahmetli Özdemir Asaf da birkaç kere yeltense de öğretmenleri izin vermemiş. Birgün üstad Asaf neden kendisine şiir okutmadığını sorduğunda öğretmeni şu cevabı vermiş "r" harflerini "ğ" şeklinde telaffuz eden büyük şaire:

- Oğlum sen şiir okumuyorsun, şiirin canını okuyorsun!

Rahmetli Özdemir Asaf bu anısını o zamanların hayli yaygın olan Edebiyat Matinelerinde anlatırmış. Hilmi Yavuz da o zamanlardan aklında kalan bu anısını kendiyle ilgili yazılan biyografi de paylaşma inceliğinde bulunmuştur.
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Aslında ikisine de övgü yağdırmak lazım :) Özdemir Asaf sanırım bunu söylese şöyle derdi;

Oğlum sen şiiğ okumuğsun, şiiğin canını okuyoğsun...

Bu arada önemli bir bilgi vereyim. İlhan İrem'in müzikleriyle ve Özdemir Asaf'ın evinde kendi imkânlarıyla yaptığı ses kayıtları toplanıp bir şiir kaseti haline getirildi. Bu eski bir çalışmadır. Konunun meraklılarına duyurmak da icap eder diye düşünüyorum. Aynı zamanda youtube'den üstadın çeşitli ses kayıtlarına da ulaşabilirsiniz.
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba!

POETİKA
Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi
Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi

Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım
İşledim de işledim bir hüner-işi gibi

Horlandı, beğenildi; inandım, alınmadım
Yolun geleceğini çizdim, geçmişi gibi

Zor dönemler olmadı-değil, olsundu, oldu,
Ne koştum ne de durdum, kaçak gidişi gibi

Bu konuyu burada bırakıyorsam birden,
Olmasın diyedir bir şeyin bitişi gibi.

ÖZDEMİR ASAF
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Do

Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
 

mopsy

Emektar
Üye
Özdemir Asaf’ın kızından yaşanmış bir hayat hikâyesi

Merhaba



Bir ilkokul. Okulun ilk günü. Birinci sınıf. Öğretmenleriyle ilk kez karşılaşan çocukların kulaklarında; “Şiir bilenler parmak kaldırsın” sözü çınlar. Parmak kaldıran öğrencilerin sayısı, iki elin parmaklarını geçmez. Öğretmenleri sırayla hepsini çağırır. Tahtaya kalkan çocuk, başı ile sınıfı selamladıktan sonra şiirini okur, hazır ol vaziyetinde.

Biri Atatürk ile ilgili şiir okur, biri 23 Nisan, öteki 19 Mayıs, bir diğeri 29 Ekim, kimileri de annem, okulum, öğretmenim. Her şiir okuyan büyük alkış alır. Sıra kendisine gelen seda da tahtaya koşar, büyük bir sevinçle. Beyaz kurdeleler ile örülmüş saçları dalgalanır bu sırada. Rugan ayakkabılarını bitiştirdiğinde çıkan sesle içi gıcırdar, ama heyecanı daha ağır basmaktadır.

Bir şair olan babasının arkadaşlarının evlerini ziyaretleri sırasında, babasının çok sık okuduğu bir şiiri ezberlemiştir Seda. Babasından büyük ve önemli şair yoktur elbetteki o’nun için. Rugan ayakkabıların iç gıcıklayan sesi sınıf içerisinde yankılanmasa da okulda yankılanır.

Ölebilirim genç yaşımda,
En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.
Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,
Sevgilim,
Seni bir akşamüstü düşündürebilirim.
Sınıftaki sessizlik artarken, seda’nın heyecanı da artar. “Hani nerede alkışlar, hani nerede tebrikler?” soruları kafasının içinde yankılanır, birkaç saniye önce arkadaşlarının kulaklarında yankılanan mesaj şiiri gibi. Şiirin bitmesiyle başlayan sessizlik, seda’nın kafasının içinde artan bir çığlığa dönüşür. “Neden?” sessizliği ilk bozan kişi elbette öğretmenidir.

"Sen bu şiiri nereden biliyorsun? Kim ezberletti bu şiiri? Kimin şiiri bu?"

Sessizlik artmaya devam etseydi diye düşünmekten kendini alamaz Seda, ama yanıtlamaktan da geri kalmaz.

"Babamın."
"Baban ne iş yapıyor?"
"Matbaacı."
"Babana söyle, yarın okula gelsin."

Akşam eve gider gitmez olanları anlatır babasına Seda ve beklediği gibi bir yanıt alır. Evet, sessizce dinleyen baba güler, yalnızca güler.

Bu olayı anlatan Seda Arun, şu cümleler ile devam eder: “Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r’leri söyleyemeyişi, onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.”

Özdemir Asaf’ın kızından yaşanmış bir hayat hikâyesi - Hürriyet GÜNDEM
 
Z

Ziyaretci

Ziyaretci
İnsansız adalet olmaz!
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun!

Özdemir Asaf

28 Ocak 1981'de kaybettiğimiz şair Özdemir Asaf'ı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz.
 
Üst Alt