• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Şehit Hıristiyanlar meselesi

Okunuyor :
Şehit Hıristiyanlar meselesi

RABİA

Bağımlı
Üye
Şehit Hıristiyanlar meselesi

Bazı kesimlerin “Said Nursi’nin Hıristiyanlara şehit dediği” sözlerine cevap Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz’dan geldi

Bazı medya kesiminin kasıtlı bir şekilde çarpıtarak gündeme getirdiği “Said Nursi’nin Hıristiyanlara şehit dediği” sözlerine cevap Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz’dan geldi.

Risale Haber’e konuşan Yılmaz, sorularımızı şöyle cevaplandırdı:

Yeni Mesaj yazarı Muharrem Bayraktar, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin sözlerini eleştiriyor ve bu meseleyi bilmemekle suçluyor. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Elbette Üstad Bediüzzaman’ın dediği doğrudur. Zira bu konu ile ilgili Hadis-i Şerifler var. Peygamber (ASV) bu konuda şöyle buyuruyor. “Malının ve canının muhafazası için ölen şehittir” diyor. Orada Müslüman veya gayr-ı Müslim yok. “Men kutile zulme malihi ve örfihi ve huve şehid” diyor. Yani “kim ki, malı ve namusu uğruna ölürse şehittir” diyor.

Tabi buradaki şehitlik hakiki şehitlik değil. Hükmi şehitliktir, manevi şehitliktir. İki çeşit şehitlik var. Biri hakiki şehitlik, diğeri hükmi şehitlik, yani manevi şehitlik… Tabii manevi şehitlik hakiki şehitlik gibi değildir.

Mesela ağır musibetler ve hastalıklar, doğum gibi, üzerine bir kayanın düşmesi gibi veya yangında yanması gibi, savaş gibi, deprem gibi, semavi bir afetle vefat ederlerse bunlar manevi şehit hükmündedirler. Ama bu dediğimiz gibi bizim bildiğimiz şehitlik manasında bir şehadet değildir. Manevi ve hükmi bir şehitliktir.

Hakiki şehitlik biliyorsunuz. Allah yolunda savaşırken ölen Müslümanların kazandıkları şehadettir. İşte bahsettiğimiz bu şehadet onun gibi değilse de ona yakın sevabı var demektir.
Dolayısıyla burada Said Nursi’nin söyledikleri doğrudur ve Hadis-i Şerife de uygundur.
Yani özellikle zulme uğrayan insanların, malı uğruna, canı uğruna veya namusu uğruna savaşırken ölenler de şehittir.

Bu durum Hıristiyanlar için de geçerli midir?

Evet, zaten onlar kastedilerek yazılmış bir mektuptur. O mektupta geçen ifadelere dikkat edilirse görülür ki, bazı şartları vardır. Mazlum olmaları, ihtiyar olmaları şartı var. Ayrıca, “Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise” deniliyor.

Yani mazlumların imdadına koşanlar ise ve insanlığın huzuru ve istirahatı için çalışıyorsa deniyor. Ayrıca semavi dinlerin muhafazası için çarpışıyorsa, bir de insan haklarını korumak amacı ile mücadele ediyorsa gibi şartları vardır.

Bir de yarı fetret deniyor. O ne anlama geliyor?

Yarı fetret demek, yani İslam dinini duymamışsa demektir. Hıristiyan dinine mensup olup da İslam dinini duymamış olanlardan yukarıda saydığımız hususlar için mücadele veriyorsa işte o insanlar bu mücadeleleri esnasında ölürlerse şehit hükmündedirler. Bir nevi manevi şahadet kazanıyorlar demektir.

Yani bunlar ehl-i cennet midirler?

Evet, umulur ki, ehl-i cennet olsunlar. Tabii kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilemeyiz. Ama, umud ederiz, isteriz, arzu ederiz ki, bu insanlar cennete gitsin…
Nitekim Said Nursi’nin de “belki onu cehennemden kurtarır” demesi de bu anlamdadır. Fetret devrinde olacak ve zulmen musibete uğramış olacak ve o uğurda ölmüş olacak…

Mesela 2. Dünya savaşında Almanlar Polonyalılara bomba yağdırmış. Köyde dağın başında ve İslam dininden haberi olmayan insanlar ölmüşler. İşte bu söylediği şey onlar içindir. Masum ve mazlum köylüler içindir. Ve bu köylülerin de inançlı olanları içindir. Yani kendi dinlerine sıkı sıkıya bağlı olanları içindir. Veya o tip insanların hakkını savunmak için savaşanlar kastediliyor.

Yani özetle “Onu cehennemden kurtarır” demesinin de şartı var. Fetret döneminde olacak yani İslam dinini duymamış olacak ve mazlum olacak. Bu iki hususiyet önemlidir. Böyle olanlar umut edilir ki, inşallah ehl-i cennettirler.

Bu konuyu zaman zaman bize de soruyorlar. Bazı dinde hassas ama muhakemesi zayıf insanlar soruyor.
risalehaber.com
 

RABİA

Bağımlı
Üye
Gayr-i Müslimlerin Çocuklarının Manevi Akıbeti Meselesi

Bu mesele Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayet sebebiyle İslam alimleri arasında tartışılmıştır: ‘Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.’. Bu ayeti değerlendiren İslam âlimleri meseleyi hem fetret devri açısından ve hem de gayr-i Müslimlerin çocukları açısından değerlendirmişlerdir. Fetret devri meselesini biraz sonra inceleyeceğiz. Ehl-i sünnet âlimleri gayr-i Müslimlerin çocukları hakkında farklı görüşlere sahiptir. Bu konuda mesela Ibn-i Kesir isimli büyük müfessir, müstakil bir Risale sayılabilecek uzunlukta müstesna bir tefsir kaleme almıştır. Bunları özetleyelim.

Birincisi: Bir grup âlimler (Mu’tezile, Hanbeliler ve Malikilerin mütebahhirin ulemasının da içinde bulunduğu önemli bir Müslüman alimler topluluğu), bu çocukların ehl-i cennet olduklarını kabul ve kendilerine ispat etmişlerdir. Bu konuda onların görüşlerini destekleyecek çok sayıda hadisler vardır. Ancak bir tanesi önemlidir: Enes ibn Malik’ten nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’e Müşriklerin çocuklarından sorulmuş ve cevap olarak şunu ifade etmiştir: ‘Onlar cennet ehlinin hizmetkârlarıdırlar.’

İkincisi: Bir kısım İslam âlimleri ise onların babalarına tabi olduklarını ileri sürmüşler ve bu konudaki bazı hadisleri delil olarak getirmişlerdir. Hz. Aişe’nin naklettiği şu hadis bunların başında gelmektedir: ‘Müşriklerin çocukları babaları ile birliktedir.’ Bu yoruma muhtaç bir hadistir. Israrlı sorular üzerine Resulullah bir seferinde ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’ buyurmuştur.

Üçüncüsü: Bu konuda kesin bir hükme varmayıp meseleyi Allah’ın iradesine bırakmaktır (tevakkuf). İmam-ı A’zam başta olmak üzere çoğu âlimler bu kanaattedirler. Bu konudaki en önemli dayanak İbn-i Abbas hadisidir. ‘Allah onların amellerini ve hallerini herkesten daha iyi bilir’.
Bu arada bazı alimler bunların toprak olacaklarını beyan etseler de çoğunluk alimler yukarıda saydığımız görüşlerden birini tercih eylemişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu kanaatleri değerlendirerek şu neticeye varmıştır: ‘O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten (I. Ve II. Dünya Harplerinden) vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.’

Burada iki kelimenin açıklanması gerekmektedir: Birincisi: Şehittir demiyor belki şehit hükmündedir, bir nevi şehittir diyor. İkincisi: Bu cümleyle birinci ve ikinci görüşü bir nevi telif ediyor. Bunda da ehli- sünnetin dışına çıkmak gibi bir durum asla mevzubahis değildir. Unutmayalım ki, Allah yolunda cihad ederken öldürülen hakiki şehitler olduğu gibi, hükmen şehit sayılan mü’minler de vardır. Mü’minlerden yanarak, suda boğularak, karın sancısı, vebâdan ölen veya çocuk doğurmaktan gelen kırk günlük loğusa döneminde vefat edenler hükmen yani bir nevi şehit sayılır. Ancak, peygamberlik gibi şehitlerin de dereceleri vardır. Nice mübârek hastalıklar vardır ki, şehâdet gibi yüksek dereceleri kazandırır.

Fetret Devri İnsanlarının ve Özellikle de Fetret Devri Sayılabilecek Hallerdeki İnsanların ve Musibetzedelerin Hükmü

Bu konu da İslam âlimleri arasında tartışılmıştır. Özellikle konuyu ikiye ayırmak icabetmektedir:

Birincisi: Fetret Devri İnsanlarının Hükmü

Fetret kelimesinden kasıt, iki peygamber arasındaki meydana gelen ve Hakkın tebliğine engel olan uzun zaman dilimidir. Bazıları Hz. İsa’nın getirdiği dinin bozulması ile Resulûllah Efendimize vahyin tebliği arasında geçen dönem gelir. Ancak, bu tabir bir peygamberin getirdiği dinin nurundan haberdar olmayan her fert ve her dönem için kullanılabilir. Bu dönemde yaşayan insanların sorumluluk sınırları hakkında itikat mezhepleri arasında az da olsa farklılık görülüyor.
Bu konuda dört ayrı görüş bulunmaktadır:

Birincisi: Maturidî ve Eşarî imamları, “Biz bir resul gönderinceye kadar tazip etmeyiz. (azap verici olmayız)” meâlindeki âyet-i kerimeye dayanarak Fetret devri insanlarının tebliğ edici bir peygamber gelmeden sorumlu olmadıkları kanaatindedirler. Ancak Maturidilere göre, fetret, iman için değil amel için geçerlidir. Eşʿariler ise, peygamber gelmeyen bir kavim için hiçbir sorumluluk da olamayacağını savunmuşlardır.

İkincisi: Bunların tebliğ ulaşmasa da sorumlu olacaklarına dair görüştür ki, İbn el-Kayyım başta olmak üzere bazı âlimler bu kanaattedirler.

Üçüncüsü: Bunlar hakkında kararı Allah’a bırakmak (tevakkuf) şeklindeki görüştür.

Dördüncüsü ise: Fetret ehlinin kıyamet günü yeniden imtihana tabi olacakları ve bunun neticesine göre muamele görecekleri şeklindeki görüştür. Selef-i salihin bu kanaattedirler.

Bunların durumu ile alakalı şu hadisi zikretmeden geçemeyeceğiz: ‘Resulüllah şöyle buyurmuştur: Dört grup vardır ki, onlar kıyamet günü kendilerini mazur göstereceklerdir: Hiçbir şey duymayan sağırlar; Gel-git akıllı ahmaklar; aşırı yaşlılar; fetret devrinde ölen insanlar. Sağırlar derler ki, Yarab! İslamiyet geldi ama biz bir şey duymadık. Gel-git akıllılar diyecek ki, İslamiyet geldi ama benim üzerime çocuklar pislik atıyorlardı. Yaşlılar diyecek ki, İslamiyet geldi ama bir şey anlayamadık. Fetret devrinde ölenler diyecek ki, Yarab! Bize peygamber hiç gelmedi. Bunlar cehenneme de girseler, Allah orayı onlar için bir nevi cennete çevirir.’
Önemle ifade edelim ki, bu dört görüşten birini tercih etmek insanı ehl-i sünnet dairesinden çıkarmaz. Zaten Bedüuzzaman da bu konuda farklı bir görüş beyan eylememiştir.

FETRET DEVRI SAYILABİLECEK HALLERDEKİ İNSANLARIN HÜKMÜ

Gelelim asıl tartışma konusuna yani Fetret Devri sayılabilecek hallerdeki insanların hükmüne. Tartışmanın asıl temeli şu sorunun cevabıdır: Acaba Hz. Peygamber’den sonra fetret devri olur mu? Ayrıca Hak dinden haberdar oldukları halde onun hidayetinden nasip alamayan veya gelen Hak din ile alakalı doğru bilgilere ulaşamayan insanların hükmü nasıldır?

İslam âlimlerinin çoğunluğu Hz. Peygamber’den sonra fetret devrinin olamayacağı yönünde izahlar getirmişlerdir. Fakat İmam-ı Gazali’nin başını çektiği bir grup âlimler farklı kanaattedirler. Son zamanlarda Muhammed Abduh ve bazı âlimler de aynı kanaati savunmuşlardır. Bu konuda İmam-ı Gazali’yi dinleyelim: ‘Derim ki, Allah’ın rahmeti cehennem azabına çarpılsalar bile, geçmiş ümmetlere de şamildir. Zira cehennem azabının da şiddetlisi vardır, hafifi vardır. Diyebilirim ki, zamanımızda Bizans sınırları içinde kalan Hıristiyanların ve Türkistan’daki Türklerin çoğu, inşallah özellikle de bu memleketlerin uzaklarında bulunanlar bu rahmete mazhar olanlardır. Zira bunları üç gruba ayırmak mümkündür:

Birincisi: Hz. Muhammed’in ismi bile kendilerine asla ulaşmamış olanlardır ki, bunlar mazurdurlar.

İkincisi: Kendilerine Hz. Muhammed’in hem ismi ve hem de sıfatları ulaştığı ve kendileri de İslam ümmetine komşu yahut bizzat birlikte yaşadıkları halde inkâr edenlerdir ki, bunlar inkârcı kâfirlerdir. Bediüzzaman Hazretleri bunlar hakkında şunları demektedir: ‘Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstahak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.’

Üçüncüsü: Yukarıdaki iki derece arasında kalanlardır ki, bunlara Hz. Muhammed’in ismi ulaşmıştır; ancak özellikleri ve sıfatları tam ulaşmamıştır. Çocukluklarından itibaren onun yalancı bir peygamber olduğu telkin edilmiştir. Bana göre bunlar da birinci grup hükmündedir.

Bediüzzaman Hazretleri de bu kanaati benimseyerek şöyle demektedir: ‘Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem'den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî'ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar.’ Dikkat edilirse fetret devri demiyor; bilakis ‘fetret derecesinde’ diyerek meseleyi vuzuha kavuşturuyor. Kaldı ki, bu görüşü tercih etmekle ne İmam Gazali ve ne de Bediüzzaman’ın ehl-i sünnet dışına çıkmadıklarını, zira bu meselenin doğrudan imanın şartlarıyla alakadar olmayıp içtihadi bir mesele olduğunu daha evvel belirtmiştik.

Bediüzzaman Hazretleri Kâfirler İçin olan Cehennem Azabını ve Cihadı asla inkâr etmemiştir

Maalesef bazı insanlar meseleyi o kadar çarpıtmaktadırlar ki, nerdeyse Bediüzzaman Hazretlerinin kâfirler için olan Cehennem Azabını ve Cihadı inkâr ettiğini ve Anzakları bile (Risale-i Nur’da hiç geçmediği halde) şehit ilan ettiğini ileri sürmüşlerdir. Doğrudur, bazı ehl-i dalalet grupları ve başta hem Lahoriye koluyla ve hem de Kadiyani koluyla bütün Ahmediye Cemaati maalesef hem cihadı ve hem de ebedi cehennem azabını inkar etmişlerdir. Halbuki bu ehl-i dalalet gruplara en iyi cevabı yine Bediüzzaman vermiş bulunmaktadır. Onuncu Söz, Meyve Risalesi ve 29. Söz bunun şahididir. Burada sadece bir tek tesbitiyle yetineceğiz:

‘Şefkat yüzünden, esasat-ı İslâmiyenin haricindeki bid'at ve dalalet yollarına sapanları çeviren bir hakikattır
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-âlemîn Zât'ın (A.S.M.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalalete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sekam-ı kalbîdir. Meselâ: Kâfir ve münafıkların Cehennem'de yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak; Kur'anın ve edyan-ı semaviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünki masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârane şefkat etmek, o bîçare hayvanlara şedid bir gadir ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın sû'-i akibetine ve müdhiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni' bir gadirdir.’
facebook.com/notes.php?id=40089041274
 

bziya

Kıdemli
Üye
Muhammedünresulullah demeyen sadece lailahaillallah diyen müşriklerin hiçbir ferdi cennet kokusu duymayacaktır.

Lailaheillallah diyenlere cenneti layık görenler İslam için canını veren milyonlarca şehidimize edepsizliğin ve hakaretin en büyüğünü yapmaktadırlar.

Efendimize iman etmeyen hiç bir ferd Lailaheillallah demekle kurtulamaz.O halde ne diye Efendimizi Allahü Teala son peygamber olarak gönderdi ? hiç düşünmez misiniz...

Herkesin inandığı bir ilah var fakat iman etmenin şartları var imanın iman olması için şartlar var bunlar 33 farz ile sabit.Kimki bunları kendi ideolojileri için değiştirmeye kalkmış ise bu cahiller İslam2ın en büyük düşmanlarıdır.

Kendi uydurduğu beşeri ilahlara tapan , hükmü kaldırılmış dinlere tabi olan kafirler nasıl olur şehit statüsünde cennetlik kabul edilebilir.

Böyle bir şeyi Efendimiz haber vermemiş varisleri olan Ehli sünnet alimleri nakletmemiştir.

Her kim ki Efendimizin söylemediği bir şeyi din adına söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın

Bu işin altında yatan gerçeği görmemek için ahmak olmak lazım.İslam tarihi boyunca müslümanlar hiç bu kadar ahmak yerine koyulmamıştır.Müslüan Türk milletini koyun zanneden mason yetmesi bu planları hazırlayanları esefle kınıyor temiz halkımızı bu cahillere ve dinsizlere karşı uyarıyoruz.
 

bogacsony

Acemi
Üye
Şehit Hıristiyanlar meselesi

Bazı kesimlerin “Said Nursi’nin Hıristiyanlara şehit dediği” sözlerine cevap Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz’dan geldi


Bazı medya kesiminin kasıtlı bir şekilde çarpıtarak gündeme getirdiği “Said Nursi’nin Hıristiyanlara şehit dediği” sözlerine cevap Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz’dan geldi.

Risale Haber’e konuşan Yılmaz, sorularımızı şöyle cevaplandırdı:

Yeni Mesaj yazarı Muharrem Bayraktar, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin sözlerini eleştiriyor ve bu meseleyi bilmemekle suçluyor. Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Elbette Üstad Bediüzzaman’ın dediği doğrudur. Zira bu konu ile ilgili Hadis-i Şerifler var. Peygamber (ASV) bu konuda şöyle buyuruyor. “Malının ve canının muhafazası için ölen şehittir” diyor. Orada Müslüman veya gayr-ı Müslim yok. “Men kutile zulme malihi ve örfihi ve huve şehid” diyor. Yani “kim ki, malı ve namusu uğruna ölürse şehittir” diyor.

Tabi buradaki şehitlik hakiki şehitlik değil. Hükmi şehitliktir, manevi şehitliktir. İki çeşit şehitlik var. Biri hakiki şehitlik, diğeri hükmi şehitlik, yani manevi şehitlik… Tabii manevi şehitlik hakiki şehitlik gibi değildir.

Mesela ağır musibetler ve hastalıklar, doğum gibi, üzerine bir kayanın düşmesi gibi veya yangında yanması gibi, savaş gibi, deprem gibi, semavi bir afetle vefat ederlerse bunlar manevi şehit hükmündedirler. Ama bu dediğimiz gibi bizim bildiğimiz şehitlik manasında bir şehadet değildir. Manevi ve hükmi bir şehitliktir.

Hakiki şehitlik biliyorsunuz. Allah yolunda savaşırken ölen Müslümanların kazandıkları şehadettir. İşte bahsettiğimiz bu şehadet onun gibi değilse de ona yakın sevabı var demektir.
Dolayısıyla burada Said Nursi’nin söyledikleri doğrudur ve Hadis-i Şerife de uygundur.
Yani özellikle zulme uğrayan insanların, malı uğruna, canı uğruna veya namusu uğruna savaşırken ölenler de şehittir.

Bu durum Hıristiyanlar için de geçerli midir?

Evet, zaten onlar kastedilerek yazılmış bir mektuptur. O mektupta geçen ifadelere dikkat edilirse görülür ki, bazı şartları vardır. Mazlum olmaları, ihtiyar olmaları şartı var. Ayrıca, “Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise” deniliyor.

Yani mazlumların imdadına koşanlar ise ve insanlığın huzuru ve istirahatı için çalışıyorsa deniyor. Ayrıca semavi dinlerin muhafazası için çarpışıyorsa, bir de insan haklarını korumak amacı ile mücadele ediyorsa gibi şartları vardır.

Bir de yarı fetret deniyor. O ne anlama geliyor?

Yarı fetret demek, yani İslam dinini duymamışsa demektir. Hıristiyan dinine mensup olup da İslam dinini duymamış olanlardan yukarıda saydığımız hususlar için mücadele veriyorsa işte o insanlar bu mücadeleleri esnasında ölürlerse şehit hükmündedirler. Bir nevi manevi şahadet kazanıyorlar demektir.

Yani bunlar ehl-i cennet midirler?

Evet, umulur ki, ehl-i cennet olsunlar. Tabii kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilemeyiz. Ama, umud ederiz, isteriz, arzu ederiz ki, bu insanlar cennete gitsin…
Nitekim Said Nursi’nin de “belki onu cehennemden kurtarır” demesi de bu anlamdadır. Fetret devrinde olacak ve zulmen musibete uğramış olacak ve o uğurda ölmüş olacak…

Mesela 2. Dünya savaşında Almanlar Polonyalılara bomba yağdırmış. Köyde dağın başında ve İslam dininden haberi olmayan insanlar ölmüşler. İşte bu söylediği şey onlar içindir. Masum ve mazlum köylüler içindir. Ve bu köylülerin de inançlı olanları içindir. Yani kendi dinlerine sıkı sıkıya bağlı olanları içindir. Veya o tip insanların hakkını savunmak için savaşanlar kastediliyor.

Yani özetle “Onu cehennemden kurtarır” demesinin de şartı var. Fetret döneminde olacak yani İslam dinini duymamış olacak ve mazlum olacak. Bu iki hususiyet önemlidir. Böyle olanlar umut edilir ki, inşallah ehl-i cennettirler.

Bu konuyu zaman zaman bize de soruyorlar. Bazı dinde hassas ama muhakemesi zayıf insanlar soruyor.





kaynak
Rabia hanım,
Öncelikle şunu belirtmem lazım ki dönemimizde yaşayan yüzlerce ilahiyat profesörü var hatta aralarında rektörler ve dekanlar var. Allah inşallah hepsine ve hepimize hidayet ve selamet versin.
Bu şahısların %90ının kendi kafasına göre konuştuğu kanaatindeyim. Yaşar nuri, beyaz, mehmet Aydın, Süleyman ateş vs (bu liste çok daha fazla uzatılabilir) ekranlarda gazeteler de mazlum anadolu müslümanın dinine saldırmakta ve ayetlerden hadislerden kafalarına göre mana çıkarmakta, ve bunlara inanan zavallıların dinlerini ve imanlarını çalmaktadır. yukarıda röportaj veren prof da zannımca bunlarla aynı katagoridedir.
Bu şehitlik cennetlik mevzuları çok basit ve gereksiz veya yeni durumlara göre tekrar yorumlana bilecek konular değildir zannımca... yani su bulamadım hocam kolayla abdest alsam olur mu sorusu gibi bir olay değil....
İslamiyetin gelişinden bugüne yaklaşık 1400 sene geçmiş ve bu geçen sürede 10 binlerce alim gelmiş geçmiş. Bular arasında İmam-ı azam hazretleri (ki Ehli sünnetin kurucusudur), İmam şafi, İmam Malik, İmamı Ahmed bin Hanbel, şahı Nakşibend hz., İmam-ı Rabbani Hz., Seyyid Abdülkadir Geylani Mevlana Celaleddin, Halidi Bağdadi, Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşı veli, Hacı bayramı veli ve diğerleri var. şu an aklıma gelenleri yazdım ama isteyen için daha da listeyi kabarta bilirim.
Şimdi yukarıda adı geçen profun ve Saidi Nursinin bu şehitlik ve cennetlik mevzuunda haklı görülebilmeleri için, bu büyük İslam alimlerini hiç yaşamamışlar gibi düşünmemiz gerekiyor. ya da onlar zamanında hiç kafir yoktu onun için böyle bir şeyi söyleme göreği duymadılar. ya da (önce haşa deyim ve tövbe edeyim) akılları bu konuya yetmemişti...
Ne dersiniz
 

bziya

Kıdemli
Üye
Rabia hanım,
Öncelikle şunu belirtmem lazım ki dönemimizde yaşayan yüzlerce ilahiyat profesörü var hatta aralarında rektörler ve dekanlar var. Allah inşallah hepsine ve hepimize hidayet ve selamet versin.
Bu şahısların %90ının kendi kafasına göre konuştuğu kanaatindeyim. Yaşar nuri, beyaz, mehmet Aydın, Süleyman ateş vs (bu liste çok daha fazla uzatılabilir) ekranlarda gazeteler de mazlum anadolu müslümanın dinine saldırmakta ve ayetlerden hadislerden kafalarına göre mana çıkarmakta, ve bunlara inanan zavallıların dinlerini ve imanlarını çalmaktadır. yukarıda röportaj veren prof da zannımca bunlarla aynı katagoridedir.
Bu şehitlik cennetlik mevzuları çok basit ve gereksiz veya yeni durumlara göre tekrar yorumlana bilecek konular değildir zannımca... yani su bulamadım hocam kolayla abdest alsam olur mu sorusu gibi bir olay değil....
İslamiyetin gelişinden bugüne yaklaşık 1400 sene geçmiş ve bu geçen sürede 10 binlerce alim gelmiş geçmiş. Bular arasında İmam-ı azam hazretleri (ki Ehli sünnetin kurucusudur), İmam şafi, İmam Malik, İmamı Ahmed bin Hanbel, şahı Nakşibend hz., İmam-ı Rabbani Hz., Seyyid Abdülkadir Geylani Mevlana Celaleddin, Halidi Bağdadi, Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşı veli, Hacı bayramı veli ve diğerleri var. şu an aklıma gelenleri yazdım ama isteyen için daha da listeyi kabarta bilirim.
Şimdi yukarıda adı geçen profun ve Saidi Nursinin bu şehitlik ve cennetlik mevzuunda haklı görülebilmeleri için, bu büyük İslam alimlerini hiç yaşamamışlar gibi düşünmemiz gerekiyor. ya da onlar zamanında hiç kafir yoktu onun için böyle bir şeyi söyleme göreği duymadılar. ya da (önce haşa deyim ve tövbe edeyim) akılları bu konuya yetmemişti...
Ne dersiniz
Milyonlarca Ehli sünnet aliminden hiçbirisi böyle bir bilgi nakletmemiştir.O büyük alimlerin bu konuda tam tersi nakilleri ve öğretileri var iken , birilerinin böyle çıkıp başka telden saz çalması ne alamet olduğu pek açık ortadadır.Dinde olmayan bir konuda varmış gibi aklına göre fetva veren cahillerin kimlere hizmet ettiği ortadadır.

Bir dini konuda Ehli sünnet uleması ne söylüyorsa biricik gerçek ancak odur.Çünkü bu alimleri Efendimizden gelen öğrendiklerini aynen naklettiler tek nokta eklemediler.Efendimiz böyle bir hüküm belirtmemiş , varisleri nakletmemiş...Eee bu güruha ne oluyor bu anlama geliyor.Bu işin kendilerini götürdüğü yer asla bir müslümanın düşünemiyeceği bir şey değildir. ve bunu yapanlar ve bu işe çanak tutanların imanlarından ve itikadlarının şüphe etmek her müslümana normaldir.
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Allah "şehitlik" konusunda hükmünü vermiştir. Şehitlik yalnızca savaş durumu ile ilgilidir. Yani Allah yolunda öldürülenler.

(Ali imran 169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allahın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

Allah hükmünü vermişken yok doğal afetmiş yok bilmemneymiş diyerek uydurma hadislerle yüce bir makam olan şehitlik müessesenin içini boşaltıyorlar farkında değil misiniz? Amaç şehitliği insanların gözünde basite indirgemek!

Özet olarak demek istedikleri "şu: Allah yolunda savaşa ne gerek var?. Bir deprem olsa şehitsiniz, ya da birisi sizi öldürse veya başka bir şekilde bir hastalığa yakalansanız şehitsiniz." E zaten geriye ne kaldı? Ölenlerin kaç tanesi normal şekilde "tık" diye ölüyor ki? Bu konudaki uydurma hadislere bakarsanız şehit olmak değil, Şehit olmadan ölmek gerçekten çok zor.

Allahın hükmü bellidir ve Kuranda açıkça yazmaktadır.
 

çerkeş18

Amatör
Üye
Muhammedünresulullah demeyen sadece lailahaillallah diyen müşriklerin hiçbir ferdi cennet kokusu duymayacaktır.

Lailaheillallah diyenlere cenneti layık görenler İslam için canını veren milyonlarca şehidimize edepsizliğin ve hakaretin en büyüğünü yapmaktadırlar.

Efendimize iman etmeyen hiç bir ferd Lailaheillallah demekle kurtulamaz.O halde ne diye Efendimizi Allahü Teala son peygamber olarak gönderdi ? hiç düşünmez misiniz...

Herkesin inandığı bir ilah var fakat iman etmenin şartları var imanın iman olması için şartlar var bunlar 33 farz ile sabit.Kimki bunları kendi ideolojileri için değiştirmeye kalkmış ise bu cahiller İslam2ın en büyük düşmanlarıdır.

Kendi uydurduğu beşeri ilahlara tapan , hükmü kaldırılmış dinlere tabi olan kafirler nasıl olur şehit statüsünde cennetlik kabul edilebilir.

Böyle bir şeyi Efendimiz haber vermemiş varisleri olan Ehli sünnet alimleri nakletmemiştir.

Her kim ki Efendimizin söylemediği bir şeyi din adına söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın

Bu işin altında yatan gerçeği görmemek için ahmak olmak lazım.İslam tarihi boyunca müslümanlar hiç bu kadar ahmak yerine koyulmamıştır.Müslüan Türk milletini koyun zanneden mason yetmesi bu planları hazırlayanları esefle kınıyor temiz halkımızı bu cahillere ve dinsizlere karşı uyarıyoruz.
Fasil : ÖLÜM BÖLÜMÜ
Konu : Ölümün Başlangıcı
Ravi : Ebu Saidi`l-Hudri
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) lailahe illallah demeyi telkin edin."
HadisNo : 5416

Fasil : TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
Konu : Hicr Suresi
Ravi : Enes
Hadis : "Rablerine andolsun ki hepsini yaptıklarından sorumlu tutacağız" (Hicr, 92-93) ayeti ile ilgili olarak: "Onlar "lailahe illallah" demekten sorumlu olacaklar" demiştir.
HadisNo : 675

Fasil : İMAN VE İSLAM HAKKINDA
Konu : İman ve İslam`ın Fazileti
Ravi : Ebu Hüreyre
Hadis : Hz. Peygamber (sav) "Ey Allah`ın Resulü, kıyamet günü senin şefaatinle en ziyade saadete erecek olan kimdir?" diye sormuştum. Bana: "Hadis`e karşı sende olan aşkı görünce, bu hususta senden önce bana bir başkasının sualde bulunmayacağını tahmin etmiştim" açıklamasını yaptıktan sonra şu cevabı verdi: "Kıyamet günü benim şefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse, samimi olarak ve içinden gelerek "la ilahe illallah" diyen kimsedir"
HadisNo : 9

Fasil : KİTÂBÜ`T-TEVHÎD
Konu : Hz. Peygamber`in şefâati
Ravi : Enes b. Mâlik
Baslik : TESBÎH VE TAHMÎD HAKKINDA ENES İBN-İ MÂLİK VE EBÛ HÜREYRE RADİYA`LLÂHU ANH HADÎSİ
Hadis : Gelen bir rivâyet tarîkında deniliyor ki: Ben dördüncü def`a dönüp geleceğim. Ve Allahu Teâlâ`ya o mehâmid-i mübâreke ile hamd ü senâ edip sonra secdeye kapanacağım. Bunun üzerine bana: - Yâ Muhammed! Başını kaldır ve söyle; sözün dinlenecek, iste, dileğin verilecek. Şefâ`at et, şefâ`atin de kabûl olunacaktır, denilecek. Ben de: - Yâ Rab! Bana müsâ`ade buyur da Lâ ilâhe illa`llah, diyen bütün ehl-i tevhîd hakkında şefâat edeyim, diye niyâz edeceğim. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: - İzzetim ve celâlim, kibriyâ ve azametim hakkı için Lâ ilâhe illa`llah, diyen ehl-i tevhîd`in hepsini muhakkak sûrette Cehennem`den çıkaracağım, buyuracaktır.
HadisNo : 2188

Bziiiiya bırakta hükmü RABBİM versin orttağımısınki kati hüküm veriyorsun.said nursinin yazısın da belki sana bişey ifade etmiyormu
 

çerkeş18

Amatör
Üye
İddia 3: “Said Nursi gayr-i Müslimlerin de –mesela Anzaklar- “şehit” olabileceğini ileri sürmüştür.”

Cevap 3: Risale-i Nur’un hiçbir yerinde Anzaklar’ın şehit sayılabileceğinden bahsedilmez. Evet, Said Nursi bir mektubunda “kâfir” de olsalar bazı kişilerin ölümlerini “bir nevi şehadet mertebesi” olarak nitelendirmiştir. Ancak bu kişiler Çanakkale’ye savaşmak için gelen Anzak askerler değildir. Said Nursi’nin şefkat ve merhamet hissi ve “adalet-i mahza [tam adalet]” anlayışıyla bahsettiği şartlar/kişiler şu şekilde tasnif edilebilir:

Felâket, helâket, sefalet ve açlık gibi semavi musibetlere maruz kalanlar

On beş yaşından küçük iseler hangi dine mensup olursa olsun zaten masumdurlar, bir nevi şehit sayılırlar.

On beş yaşından büyüklerin hepsi aynı kategoride değerlendirilmemiştir. Burada, “masum ve mazlum” Hıristiyanlardan bahsedilmiştir. Masum ve mazlum olan Hıristiyanlardan kastedilen de Hz. İsa’nın din-i hakikisine sarılan Hıristiyanlardır. Zaten Ahirzamanda Hz. İsa’nın din-i hakikisinin İslamiyetle omuz omuza geleceği, tevhid inancında birleşeceği dikkate alınırsa, Hıristiyanların cehennemden kurtulması ya da ölümlerinin “bir nevi şehadet” olarak değerlendirilmesi daha doğru anlaşılabilir.

Mazlumların yardımına koşanlar, insanlığın rahatı, huzuru, güveni ve sağlığı için mücadele edenler, dini ve mukaddes değerleri korumak için çalışanlar ve insan hakları mücadelesini sürdürenlerin başlarına gelen musibetler onlar için dünyevi ve uhrevi şeref vesilesidir.

Söz konusu programda Cübbeli Hoca’nın verdiği örnekte de olduğu gibi, bir gemide dokuz cani bir masum olsa, o bir masumun hakkı için o gemi batırılamaz hükmünü koyan Allah, hiçbir suçu, günahı, sorumluluğu olmadığı halde zalimlerin zulmüne maruz kalan veya umumun günahlarına binaen başına gelen felaketlerden zarar gören masumların hukukunu da koruyacaktır.

Said Nursi’nin bahse konu mektubunda[3] ifade ettiği hususlar da bundan ibarettir.
risaleinurenstitusu.org
 

bogacsony

Acemi
Üye
İddia 3: “Said Nursi gayr-i Müslimlerin de –mesela Anzaklar- “şehit” olabileceğini ileri sürmüştür.”

Cevap 3: Risale-i Nur’un hiçbir yerinde Anzaklar’ın şehit sayılabileceğinden bahsedilmez. Evet, Said Nursi bir mektubunda “kâfir” de olsalar bazı kişilerin ölümlerini “bir nevi şehadet mertebesi” olarak nitelendirmiştir. Ancak bu kişiler Çanakkale’ye savaşmak için gelen Anzak askerler değildir. Said Nursi’nin şefkat ve merhamet hissi ve “adalet-i mahza [tam adalet]” anlayışıyla bahsettiği şartlar/kişiler şu şekilde tasnif edilebilir:

Felâket, helâket, sefalet ve açlık gibi semavi musibetlere maruz kalanlar

On beş yaşından küçük iseler hangi dine mensup olursa olsun zaten masumdurlar, bir nevi şehit sayılırlar.

On beş yaşından büyüklerin hepsi aynı kategoride değerlendirilmemiştir. Burada, “masum ve mazlum” Hıristiyanlardan bahsedilmiştir. Masum ve mazlum olan Hıristiyanlardan kastedilen de Hz. İsa’nın din-i hakikisine sarılan Hıristiyanlardır. Zaten Ahirzamanda Hz. İsa’nın din-i hakikisinin İslamiyetle omuz omuza geleceği, tevhid inancında birleşeceği dikkate alınırsa, Hıristiyanların cehennemden kurtulması ya da ölümlerinin “bir nevi şehadet” olarak değerlendirilmesi daha doğru anlaşılabilir.

Mazlumların yardımına koşanlar, insanlığın rahatı, huzuru, güveni ve sağlığı için mücadele edenler, dini ve mukaddes değerleri korumak için çalışanlar ve insan hakları mücadelesini sürdürenlerin başlarına gelen musibetler onlar için dünyevi ve uhrevi şeref vesilesidir.

Söz konusu programda Cübbeli Hoca’nın verdiği örnekte de olduğu gibi, bir gemide dokuz cani bir masum olsa, o bir masumun hakkı için o gemi batırılamaz hükmünü koyan Allah, hiçbir suçu, günahı, sorumluluğu olmadığı halde zalimlerin zulmüne maruz kalan veya umumun günahlarına binaen başına gelen felaketlerden zarar gören masumların hukukunu da koruyacaktır.

Said Nursi’nin bahse konu mektubunda[3] ifade ettiği hususlar da bundan ibarettir.



http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&SubSection=Duyuru3
Ya sanki burda bir yanlış anlaşılma var gibi geliyor.... Acizane benim bildiğime göre Peygamberimizin gelişi ve Kuran-ı Kerim'in inişiyle birlikte, diğer semavi dinlerin ve kitapların hükmü kalkmıştır. Zaten peygamberimizin doğumundan yüzyıllar önce gerçek tevrat ve incilin tahrif edildiği ve onların içlerine insan düşüncesi olan bir çok şeyin sokulduğu malumunuzdur zannediyorum. yani bir insanın doğru olmayan bir itikadı varsa nasıl Allah katında şehit olabilir ki.
Şimdiki ve peygamberimizin zamanındaki Hristiyanlar 3 tanrı var diyorlar. Yahudiler de Üzeyir Aleyhisselama tanrının oğludur diyorlar. Bunlar zaten şirk içindedirler. hangi halde ölürse ölsünler nasıl şehit olurlar ki?
Bir de yaş meselesi varki bu daha da vahim. 15 yaş ve alı ile onbeş yaş üstü... Yine acizane bildiğim kadarıyla islamiyette yaşla ilgili bir hüküm yoktur. Mükellefiyet akılbaliğ olma durumuyla ortaya çıkar. Akıl bailğ olma durumunu açıklamaya gerek duymuyoryum. Bu durum iklimlere ve sıcaklıklara göre deişmekle birlikte 9 ila 13 yaş arasında vuku bulur. yani bir insan 11 yaşında akıl baliğ oldu ise onun için mükellefiyet o gün başlar. yani 15 yaşına kadar beklemez. öncelikle iman olmak üzere islamın bütün şartlarına uymakla mükelleftir. iman etmezse kafir olur, emir ve yasaklara uymazsa günahkar olur.
Bu kural müslümanın çocuğuna, hristiyanın çocuğuna ya da herhangi bir başka birinin çocuğuna göre değişmez.
Gelelim anzaklar mevzuuna... even ben okudum ve gördüğüm kadarıyla Saidi Nursinin kitaplarında anzaklarla ilgili bir şey yok.
Ancak yukarıda edilen tarif anzaklara uygulandığında onlar da şehit olmuş oluyorlar... Niye diyeceksiniz. Bi kere öncelikle bunlar hristiyan... ikincisi adamlar Avustralya ve zellandadan ingilizler tarafında zorla getirilmişler. doğal olarak zulme uğramışlar ve masumlar. çünkü onlar isteyerek savaşa gelmiş değiller... bu durum da Anzaklar şehit oluyor... yani çanakkalede şehit olan dedelerimizle birlikte cennetteler (Tövbe edelim)
 

bogacsony

Acemi
Üye
Mazlumların yardımına koşanlar, insanlığın rahatı, huzuru, güveni ve sağlığı için mücadele edenler, dini ve mukaddes değerleri korumak için çalışanlar ve insan hakları mücadelesini sürdürenlerin başlarına gelen musibetler onlar için dünyevi ve uhrevi şeref vesilesidir.
ya bir de şu mevzu var... Hristiyanlar taih boyunca bir çok kez haçlı seferi düzenlediler. Haçlı seferine katılanlar, "mazlum hristiyanların yardımına koşmak, onların rahatlarını, huzurunu, güvenliklerini sağlamak, dini ve mukaddes değerleri korumak için geldiler.

bunlar da (tövbe haşa) cennetin en üst tabakasında mıdırlar?
 
Üst Alt