• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

savaşların nedeni nedir

Okunuyor :
savaşların nedeni nedir

sahpadisah118

Acemi
Üye
Devletler, yöneticilerinin canları istediği için ya da ruh hallerindeki bozukluklardan dolayı savaşa girmez. Savaşlar ihtiyaçlardan doğar. Bu ihtiyaçlar devletin yapısına, büyüklüğüne, gücüne, vizyonuna göre değişir elbette. Örneğin Madagaskar Ortadoğu'da bir petrol savaşına girmez ama balıkçılık bölgesini belirlemek onlar için ciddi bir savaş nedeni olabilir. El Salvador'un nükleer füze ürettiği için Honduras'a savaş açması beklenmez, ama bir futbol maçı nedeniyle Honduras'ın başkenti Tegucigalpa'yı bombalamışlığı vardır. Japonya altın fiyatlarını yükseltiyor diye bir başka devlete savaş ilan etmez ama enerjisi kesilirse bir canavara dönüşebilir. Kısaca devletler savaşlara girerler ve her devletin kendi öncelikli nedenleri vardır. Bir başkasının nedeni size çok garip gelebilir, sizin nedeniniz de bir başkasına.

Nedenlerle sonuçlar arasında bir bağlantı da bulunmayabilir. Mesela Irak-ABD savaşının nedeni Irak'ın El Kaide'ye yardım etmesi; Saddam Hüseyin'in çok fena bir adam olması; Irak'ta kitle imha silahlarının bulunması; Irak halkının demokratikleştirilmesi olarak tanımlanmıştı. Yani hatırlayabildiklerim bunlar, başka bir şeyler de çıktı mı aradan bilemiyorum! Sonuçta demokratikleştirilmiş, kötü liderinden kurtarılarak huzura kavuşturulmuş, kitle imha silahları çöpe atılmış ve El Kaide'ye yardımı kesmiş bir Irak olmalı karşımızda. Bize öyle demişlerdi.!

Tüm bu esas amaçların! yanı sıra on binlerce ABD askeri Ortadoğu'ya yerleşmiş, bölgenin mezhepsel kimliklere göre yeniden tanımlanması süreci başlamış, bölgeden petrol akışının önemlice bir kısmı kontrol altına alınmış, haritaların yeniden çizilmesi aşamasına girilmiş, Yeni Ortadoğu'nun startı verilmiş, İsrail'in yalnızlığı sona erdirilmiş, zamanında İngiltere'nin tasarladığı Ortadoğu coğrafyası yeni mimarına teslim edilmiş durumda. Süreç de devam ediyor. Bu bir proje ve görünen nedenlerinden bağımsız olarak çok derin etkiler yaratarak ilerliyor. Bazı devletler futbol için, bazıları onurları için, bazı devletler de dünyayı yeniden düzenlemek için savaşa giriyorlar.

Kısaca her devletin kendi ihtiyaçları, çıkar tanımlamaları ve nedenleri var. Bunların karşılanması mümkün olmadığında savaş, Prusyalı General Clausewitz'in tarihsel ifadesindeki gibi politikanın başka araçlarla devamı haline geliyor. Politika insanları tehlikeli hale getiriyor. Çünkü hep kazanmak, kazanınca hep tepede kalmak zorunluluğu var. Devletler de tepede kalabilmek adına büyük bedeller ödemeyi göze alabiliyorlar. Örneğin ABD'nin önce Afganistan, sonra Irak ile devam eden projesinin mali külfetinin 2007'de 500 milyar dolara ulaşması bekleniyor. İsrail'in Lübnan saldırısının maliyeti ise resmi açıklamalara göre 4.8 milyar dolar. Küçücük bir ülke için çok büyük bir maliyet bu. Lübnan'ın maddi kayıplarını ilave etmiyorum bile zira onların bu savaştaki rolleri sahne ve dekorları hazırlamak ve figüranları sunmaktan ibaret. Acı olan, savaşın gerçek tarafı bile olmamaları.

Çoğumuz biliyoruz ki, savaşın özü ile görünen nedenleri arasında farklılıklar var. Avusturya veliahdı Ferdinand'ın öldürülmesi I.Dünya Savaşı'nın ne kadar nedeniyse, Hizbullah'ın İsrail askerlerini kaçırması da o kadar savaş nedeni. Aksi halde iki askerin kaçırılması sonrası tarihin en yüksek rehin bedelinin ödendiği söylenebilir, üstelik rehineleri geri alınmadan. Nedenleri bırakıp sonuçlara baktığımızda ise resim şöyle; Lübnan'ın Hizbullah, yani İran etkisine girmesi süreci durdurulmuştur. Ortadoğu Müslümanlarının mezhepsel bölünmesinin fitili ateşlenmiş, Sünni Arapların İran tehdidine duyarlılığı artmıştır. Hizbullah'ın başarılı görünmesi, bertaraf edilmesi gerektiğini de göstermiştir.

Barış gücü sonrası devlet otoritesi tüm Lübnan'da sağlanacak, İsrail yanı başındaki kontrolsüz güçten kurtulacaktır. Suriye-Lübnan sınırı da güvenliğe alınınca, Suriye izole edilerek yaklaşmakta olduğu düşünülen İran operasyonu sırasında tehdit azaltılacaktır.

Nedenin ne olduğu artık önemsizdir, belki de İsrail'in amacı demokratikleştirmedir!

dusuncelerinizi yazın nu yazıyı bulunca bi cok dusuncem deisti
 

SOSYALİST

Bağımlı
Üye
Savaşların Temel Nedeni
Vedii Bilget


Siyasal ve ekonomik bileşimlerin (sentezlerin) yoğunca karmaştığı, çözümsüzlükler ile çözümler arasında yapay denge ve koşutluklar kurgulandığı, varsayımların savlaştığı, savların da öngörülere dönüştüğü güç evrelerde, ortama egemen temel sorunun gerçekte askersel içerikli bir sorun olduğu siyasal bilimcilerce çağdaş bir olgu olarak görülür. Bu görüşe göre, ulusal anamal birikimi içinde yeniden bir paylaşım savlayan ekonomik doktrinlerin gündemlediği süreçler, uluslararası alanda anamalcılığın bir yeniden paylaşım savaşını gündeme zorladığı süreçlerdir.

Bir bakıma, İngiltere'de sıkı para politikasının -Friedman doktrininin- dar kapsamda uygulayımdan Thatcher 'i "Demir Lady" kılan geniş biçimde uygulamaya konulması süreci ile Falkland Savaşı ve ABD füzelerinin çok amaçlı olarak üslendirilmesinin onayı arasındaki koşutluk gözetilirse, yukarıdaki saptama açısından çok çarpıcı bir ipucu da elde edilmiş olunur.

Bütün savaşların nedeni ekonomiktir. Tüm çağlar boyunca bu böyle olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Kapitalizm öncesi savaşlar, bir ülkeyi sömürgeleştirmek için yapıldı. (1)

Emperyalist süreçteki savaşlar ise, bir başka ülkenin -ya da ülkelerin- sömürgelerini ele geçirip kendi sömürgesi haline getirmek amacıyla yapıldı. (2)

Savaşın bu "ekonomik" özelliği, bir "savaş ekonomisi" felsefesinin doğuşunu bile gerektirmiştir. Bu felsefenin kurucusu, İngiliz ekonomisti John Maynard Keynes 'tir. Keynes'e göre, "Kapitalist ekonominin durgunluğu, yerini, sürekli bir savaş ekonomisine bırakmalıdır" . Keynes, kuramını şöyle açıklar: "Ekonominin aşırı kapitalizasyonunda, savaş çok kârlı ve verimli bir ekonomik kaynaktır. Sarsılma ya da çöküş tehlikesi içinde bulunan temel ikame piyasalarını harekete geçirmek için başkaca yol yoktur."

Emperyalizm, Keynes'in kur***** dört elle sarılmış, sadece tekelci niteliğini bir yana bırakıp savaş ekonomisi ve ikameler yoluyla, tekelci devlet kapitalizmi niteliğini de almıştır. (3)

Savaşların "ekonomik" nedenselliğini algılayamayanlar, sadece birer resim görüntüsü ardından bakarak, İkinci Dünya Savaşı ertesinde "yıkılan" Almanya'nın kısa sürede gelişmesini ya da "atomla bombalanmış" Japonya'nın yeniden yükselişini birer "mucize" olarak görürler. Bu, çok bayağı bir bakış açısı olduğu kadar gerçekçi de değildir.

Savaşlar ekonomik nedenlerle yapıldığı için, hiçbir ülke diğerinin ekonomik varlık kaynaklarını harap etmez.

Yoksa savaş ertesinde, savaşın amacı olan "ekonomik çıkar" kaynağı yok olmuş olur. Savaşın anlamı kalmaz. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı'nda ne Almanya'nın ne de Japonya'nın ekonomik varlık kaynakları zarar görmemiştir.

Almanya'nın en önemli sanayi alanları Ruhr ve Köln bölgesinde Düsseldorf, Solingen, Mönchengladbach, Moers, Hagen ve Essen'e; Stuttgart bölgesi ve Esslingen'e yönelik hiçbir sanayi teşekkülüne tek bir yıkıcı bomba atılmamıştır. Dahası Krupp, Robert Bosch, Siemens, Daimler-Benz, Thyssen ve Badische Anilin und Soda-Fabrik (BASF) gibi devler savaş sürecinde beslenip daha da semirtilmişler, müttefiklerin bu durumu engellemek gibi bir kalkışımları olmamıştır. Çünkü Nazi Almanyası'nın "Tereyağı yerine tank" sloganı, savaş yıllarında Amerika'da aynı doğrultuda bir başka sloganla paraleldir: "Jartiyer yerine mermi" ...

Japonya'da Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılmıştır, ama sanayi bölgeleri olan Osaka, Kobe, Kyoto, Himeci, Mizuşima, ve Nagaoka'ya tek bir bomba bile atılmamış, hiçbir sanayi tesisi en ufak bir yara bile almamıştır. Ne Zaibatsu'ların elindeki Mitsui, Mitsubishi, Sumimoto, Yasuda ve Nihon Steel savaştan etkilenmiş ne de bu kuruluşların birikimiyle yeniden yapılanacak Matsushita, Sony ve Honda gibi tesisler.

Ne Alman ne de Japon "mucize" si vardır orta yerde. Kapitalizmin niteliğini gözden yitirtmek isteyenler, ne Batı uygarlığının akılcılığından ne de Materyalizm ya da Marksizimden nasip almamışların, olayları tümüyle idealist ve de ruhsal dünyalardan yakıştırmalarla sislendirmeleridir bu tür yaklaşımlar. Hiçbir savaşçı, savaş ertesinde nimetine konacağı ekonomik tesisleri yok etmez. Olsa olsa, çalışmalarını beli bir süre içinde kısıtlar, o kadar...

Bilinç ancak eylemle bilinç olur. Bilinci bilinç eden eylemdir. Savaş eylemini bilen, barışın değerini en iyi bilendir!

Türkiye Cumhuriyeti'nin yapılanımında, sömürgeleştirici bir ekonomik altyapısal eğilimin siyasasını uygulamak için değil, böyle bir uygulamaya karşı duruşun savaşını veren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başında Mareşal Mustafa Kemal vardır. Böyle olduğu için de onun evrensel "çaba ve çilesi" nin en büyük bilinç ve erdemi, "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinde yansımıştır.


(1): Kapitalizm, akılcı oldu. Yağma savaşları ekonomik savaşı bir anda kapıp götürürken sömürgeleştirme savaşı, ekonomik çıkarı elde etmeyi uzun sürece bağladı.

(2): Bu tür savaşlara " Emperyalist Paylaşım Savaşları" veya "Yeniden Paylaşım Savaşları" da denir.

(3): Zaten, tekelcilik güçlendiği anda devleti de ele geçirir ve devlet kapitalizmi doğal bir süreç olur. Öte yandan, sosyalist olma savaşımındaki devletçi ekonomiler de eninde sonunda bu tuzağa bir başka yanından düşerler.
 
Üst Alt