Şâkile Kavramı

Selam!
Kur'anda Şâkile Kavramı

A. Şâkile Kelimesinin Anlam Çerçevesi

Arapçada şekele fiili hayvanın ayağını ayak zinciri ya da bukağı ile bağlama eylemini anlatmak için kullanılır. Bilginin yazılarak kaydedilmesini ifade ederken de bu fiile yer verilir. Hurma olgunlaşıp tatlılaşmaya başladığında eşkelen-nahl denir.[1]

Bir işteki karışıklığı ifade etmek için işkâl kelimesi kullanılır. Şekl kelimesinin asıl anlamı, aynı yolda yürüyen kimseler arasındaki yakınlık ve dostluktur. Bir şeyin misli, aynı cinsten olanı, benzeri dile getirilirken yine şekl kelimesine yer verilir. İnsanı bağlayan, sınırlayan ihtiyaç, eşkele kelimesiyle anlatılır.[2]

Varlıklar üzerindeki karışık haldeki beyazlık ve kırmızılık veya genel olarak karışık haldeki iki renk eşkel kelimesiyle anlatılır. Siyahlık ve çirkin görünüme sahip sarılığın bulunduğu iki renk şükle kelimesiyle dile getirilir.[3]

Kuranda, şekele kökünden gelen kelimeler iki yerde geçmektedir. Bunlardan birisi, aynı zamanda araştırma konumuz olan şâkile (17/84) kelimesidir. Diğeri ise, Ve daha başka çeşit çeşit azap vardır.[4] âyetinde geçen şeklihî ifadesidir.

Bireyin sahip olduğu inanç ve idealleri, ahlâkî değer ve tutumları onun kişiliğinin önemli unsurlarından birisidir. Kişiliğin bu yönü daha çok çevreden, sonradan kazanılan özelliklerdir. İnanç ve ahlâk açısından ortak amaç ve yol takip eden insanlar bu yönüyle benzer kişilik özellikleri ortaya koyarlar. Şâkilenin, bir yönüyle kişiliğin, sonradan edinilen inanç, ideal ve ahlâkî yönünü de ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Zira bu kavramın türetildiği şekl kelimesi aynı yolda yürüyen insanlar arasındaki yakınlık ve bağı anlatır.

Şâkilenin tam olarak insanlar arasındaki mizaç farklarını ifade ettiğini söyleyemesek de, mizaç farkları bu kavramın anlatmak istediği gerçekliğin belli bir yanını oluşturur. Hatta tip kuramcılarının yapmış oldukları kişilik sınıflamaları da şâkile kavramıyla anlatılmak istenen yapının belli bir boyutunu tasvir eder. Her insanın şâkilesi kendine özgü olmakla birlikte, belli özellikleri kişiliğinde ağırlıklı olarak taşıyan insanları benzer / cins kişilik gurupları altında toplamak yanlış olmaz. Nitekim şekl kelimesiyle, benzer, aynı cinsten olan şeyler anlatılır.

İşkâl kelimesinin bir işteki karışıklığı ifade ettiğini söylemiştik. Buna göre, şâkile, kişiliği oluşturan bütün elemanların farklı nitelik ve niceliklerde insanlara dağıtıldığı bir yapıdır. İnsanlar üzerinde benzer, yakın kişilik özellikleri gözlemlemek mümkündür, ama her insana verilen kişilik özelliklerinin tonu, formu, ölçüsü, oranı kendine özgüdür ve diğerlerinden farklıdır.

Eşkele kelimesiyle insanı sınırlayan, bağlayıcılığı olan gereksinmeler iade edilir. Bu durumda şâkilenin insanın dünyadaki varlıklar, dünya dışındaki metafizik varlık ve olaylar karşısındaki tutum ve duruşunu şekillendirip etkileyebileceğini söyleyebiliriz.

İnsanda şâkile halinde var olan ya da sonradan oluşan özellikler, onun tutum ve davranışlarını yönlendirir, kısıtlar veya belli bir yola doğru gitmeye zorlar. Nitekim şâkile ile aynı kökten gelen şekele fiili de hayvanın ayağına bağlanan zinciri ve bu yolla onun hareketlerine müdahale etmeyi, sınırlamayı anlatır. Şâkile insanın benliğine öylesine yerleşir ki, onun ayrılmaz bir vasfı halini alır. Bu, tıpkı bir bilginin bir yere yazılıp kaydedilmesi gibidir. İnsanın şâkilesi kayıtlı kişilik ve kimlik bilgilerini andırır.

Şâkilenin temeli insanda doğuştan getirilen birtakım özelliklerden ibarettir. Bu temel karakteristikler, çevrenin de etkisiyle kendine özgü, kalıcı bir hal almaya doğru gelişim gösterir. Bu tıpkı hurmanın olgunlaşıp tatlılaşmaya doğru gitmesine benzer. Hurma, ham iken de olgun hurmanın temel özelliklerine sahiptir. Bu özellikler olgunlaşma durumunda yeni birtakım vasıflarla kendini daha da geliştirir. Ama temel özellikler, ham iken de değişmez. İşte şâkilede de doğuştan var olan bazı değişmez ya da az değişir tarafların bulunduğunu söyleyebiliriz.

B. Müfessirlerin Şâkile Kavramı Hakkındaki Değerlendirmeleri

Psikolojik özellikler, doğal yetenekler, yaratılış özellikleri, zihinsel düzey, bilgi birikimi ve davranış biçimleri gibi pek çok yönden bireysel farklılıkların varlığı Kuranın benimsediği, tebliğ ve insan ilişkilerinde dikkate aldığı bir husustur. Kuranın dikkate aldığı bu önemli ilke sebebiyle, tebliğe muhatap olan ve onu kabul eden herkes, kendi özelliğine ve tabiatına uygun düşen bir sebeple Müslüman olmuştur:

De ki: Herkes kendi şâkilesine göre hareket eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.[5]

Müfessirler şâkile kelimesine insanın doğuştan getirdiği ham özelliklerine ilişkin kavramlarla açıklama getirdikleri gibi, kişiliğin dış etkilerle sonradan şekillenmiş görünümleriyle de izahta bulunmuşlardır. Buna göre müfessirlerin şâkile kavr***** getirdikleri izahları iki ana başlık altında toplayabiliriz.

Şâkile kavr*****, daha çok insanın doğuştan getirdiği kalıtsal nitelik taşıyan yönüyle anlam yükleyen müfessirler şu anlamları vermişlerdir: Her insan kendi mizacına, cibilliyetine, doğuştan kendisinde var olan niteliklere uygun yola, üzerine galip gelen kabiliyet ve melekesine, yaratılışına, ruhunun / nefsinin özüne, tabiatına, hiddet ve kızgınlık gibi özelliklerine göre davranır. İnsanların kan gurupları gibi, can gurupları da vardır. Herkesin kendi şahsına münhasır özellikleri vardır.[6] Her insan kendi ruh hali ve mizacına uygun yolda hareket eder. Bir başka deyişle, kendine özgü hissiyatına göre davranır.[7]

Mizaç kavramı faklı şekillerde izah edilmiştir. Eskiden vücut sıvılarının karışımının bir ürünü olan kişilik özelliği olarak değerlendirilmiştir. Bu yönüyle insanın duygusal ve devinimsel özellikleri bilhassa kalıtımla gelen tarafları mizaç olgusu içerisinde düşünülmüştür. Oysa günümüzde yapılan bazı mizaç tanımlarında, kişiliğin gelişim sürecinde rol oynayan, sonradan edinilen davranış ve tepki kalıplarının bütünü de mizaç olgusu içerisine dahil edilmiştir. Yukarıda şâkile olgusuna mizaç anlamını yükleyen müfessirlerin, mizaç ile daha çok kalıtsal özellikler halinde, doğuştan getirilen ve kişilikte etkili olan durumları kastettiklerini söyleyebiliriz.

Şâkile kavr*****, kişilikte sonradan oluşan özellikler açısından anlam yükleyen müfessirler şu anlamları vermişlerdir: Her insan kendi ahlâkına, karakterine, seciyesine, âdetine, niyetine, dinine, diyânetine, gidişatına, bakış açısı ve ilgi alanına, yoluna, mezhebine göre hareket eder. Herkesin hidâyet ya da dalâlet olarak, hayır ya da şer olarak benimsediği bir tavrı, yolu ve yöntemi vardır. Şâkileye bu anlamı veren müfessirler, âyette geçen Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir. ifadesini gerekçe göstermişlerdir.[8]

Şâkilenin insan üzerinde kahredici yani zorlayıcı, etki altına alıcı bir otoritesi, yaptırım gücü vardır.[9]

Gerek selîm fıtratı koruyabilmiş ve doğru yolu takip edebilmiş kimseler gerekse doğası bozulmuş ve batıl yolu izlemeye devam etmiş kimseler kendilerinin söz konusu kabiliyetlerine göre davranırlar; iyilik ya da kötülük yolundan birini benimserler. Eğer insanın kişiliği saf ve temiz kalabilmişse, ondan erdemli davranışlar ortaya çıkar. Eğer birey kötü ve inkârcı bir kişilik geliştirmişse, ondan da kötü davranışlar sâdır olur.[10]

Yüce Allah, doğru yolda olanları, hak dini takip edenleri en iyi bilendir. İslâm dinini benimseyenleri, doğru yolu izleyenleri amellerine ve samimiyetlerine göre bol bol ödüllendirecektir. Doğru yoldan sapanları layık oldukları cezaya maruz bırakacaktır.[11]

Herkes kendi şâkilesine göre hareket etmekle, doğru bir yol izlemiş olmaz. Herhangi bir din ya da gidilen yol, bireyin mizacına ve hissiyatına uygun düşmekle hak ve gerçek olmaz. Hak din ve yol, Allahın elçisi aracılığıyla göndermiş olduğu dindir. En doğru yolu bildiren ilâhî mesajlar her mizacın kabul edip benimseyebileceği niteliktedir. Yapılması gereken, bireyin kendi şâkilesini hak dine uydurmasıdır. Allah katında değerlendirilip hesaba çekilecek olan, insanın davranış ve yönelimleridir.[12]

Bu âyet müşriklere bir kınama, tehdit ve uyarı, müminlere ise övgü niteliğindedir.[13] Kişiliğin oluşumunda ilâhî değerleri bir yana bırakarak yaşam tarzı geliştiren kimseler, bu tutumları yüzünden âhirette sorumlu tutulacaklardır. İnsan dünyada şâkile oluştururken serbest bırakılmıştır. Ya ilâhî değerlere uygun bir şâkile yani kişilik yapılanması tercih eder ya da kişilik yapılanmasında ilâhî değerleri dışlayabilir. Yüce Allah, kişilik yapılanmasında ilâhî değerlere yer verilmesini tavsiye eder ve böyle bir kişilik yapılanmasını değerli bulur.

Kuran, şâkile olgusuna kişiliğin dinî inanç ve ahlâkî boyutu açısından bakmıştır. Buna göre birey ya mümin ya da inkârcı bir kişilik geliştirir. Erdemli olumlu karakterlere sahip bir kişilik ya da bunların zıddı bir kişilik sergileyebilir. Dinî ve ahlâkî kişilik daha ziyade insan kişiliğine sonradan kazandırılan boyutlardır. Bu boyutlar zamanla şâkilenin ayrılmaz, bütünleyici özelliği haline gelirler. Kuran, şâkilenin dinî ve ahlâkî kişilik açısından şekillenmesinde uyarı, yönlendirme ve teşviklerde bulunur. Kişiliğini mümin ve erdemli olmaktan yana seçebilenleri âhirette ödüllendirmekle müjdeler, motive eder. İnkârcı ve erdemsiz kişilik geliştirenleri ise, âhiret azabıyla sakındırır, uyarır, hatta tehdit eder. İnanç ve ahlâk gibi şâkileyi şekillendiren unsurlar, çevrenin etkisiyle, eğitim ve etkileşim yoluyla sonradan elde edilen özelliklerdir. Bunların elde edilmesinde bireyin iradesi ve tercihi söz konusudur. Yüce Allah, şâkilenin inanç ve ahlâkî boyutunun teşekkülünün başıboş, kendi haline bırakılamayacağını, bunun sorumluluk gerektiren bir durum olduğunu açıklar.

Âyette her bir insanın diğer bütün insanlardan farklı olarak kendine özgü şâkilesine göre bir kişilik ortaya koyduğu ifade edilmektedir. İnsanlar arasında kişilik açısından benzer, ortak noktalar bulunmakla birlikte her insanın tek ve benzersiz olduğu kabul edilir. Her insanın bir başkasıyla birebir eşleştirilemeyecek zayıflıklara ve avantajlara sahip olduğu söylenir. Buna göre, ne kadar insan varsa o kadar şâkile yani özgün kişiliğin varlığından söz edilebilir. Kanaatimizce şâkile, her insanın kişiliğinin biricik, eşsiz, bir başka insanda tekrarlanmayan, başkalarıyla tamamen aynı olmayan bir yapıda olduğunu anlatır.

Sonuç
Şâkile kavramı, insanın doğuştan getirdiği kişilik özelliklerinin yanında, çevreden edindiği özelliklerin toplamından oluşan bireysel kişilik yapısını anlatır. Bu kavram ilke olarak insanlar arasında belirgin bireysel farkların bulunduğunu anlatır. Duygu, düşünce davranış açısından insanlar arasında farklar bulunduğuna işaret eder. Bununla birlikte âyette her bir insan tekinin kendi başkalarından ayrı- şâkilesine göre bir kişilik ortaya koyduğu anlatılır. İlke olarak insanlar arasında genel manada bireysel farklar bulunmakla birlikte, ayrıca buna ek olarak her bir insan kendi kişilik yapısı itibarıyla diğerlerinden ayrılır. Kanaatimizce şâkile, Allahın yaratmış olduğu her bir insana, sırf ona özgü olarak vermiş olduğu, takdir ettiği özel kişilik yapısını da anlatmaktadır.

İnsan kişiliğini şekillendiren önemli unsurlardan birisi de onun inanç ve ahlâk özelliğidir. Buna göre kişi, inanç açısından mümin ya da inkârcı bir kişilik ortaya koyabilir. Kuran şâkile kavr***** yer verdiği âyette, Yüce Allahın kişiliğin inanç ve ahlâk yönüne önem verdiğini belirtir. İnsanlar inanç bakımından ilâhî değerlere uyup uymama açısından da farklılık gösterirler. Yüce Allah, özellikle insanlar arasındaki bireysel farklılıkların bu boyutuna önem verir. Mümin ve erdemli bir kişiliği teşvik ederken, inkârcı ve ilâhî değerlere aykırı davranan bir kişilik sahibi olmaktan sakındırır.

Müfessirlerin şâkileyi, doğuştan insanda var olan nitelikler, mizaç, kabiliyet, tabiat gibi kalıtsal, bireysel farklılıklar olarak açıklamaları, eğitimcilerin şâkile âyetini eğitimde bireysel faklılıklar konusuna referans göstermelerine imkân vermiştir. Şâkile âyetinde, açık bir şekilde eğitimde bireysel farklılıkların dikkate alınması yönünde bir açıklama bulunmamaktadır. Eğitimciler, şâkile âyetinde bireysel farklılıklara işaret edilmesini, âyeti, eğitim alanında bireysel farklılıkların dikkate alınması yönünde yorumlamak için yeterli görmüşlerdir. Kanaatimizce, şâkile âyetinin eğitimde bireysel farklılıklara temel olarak gösterilmesi, Kuranın amaçlarıyla çelişmeyen, ama sözü edilen meseleye doğrudan değil, dolaylı olarak delâlalet eden bir durumdur.

Kaynak: Yeni Dünya Dergisi , Eylül/Ekim 2010

[1] el-İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbil-Kurân, s. 266; el-Fîrûzâbâdî, Besâiru Zevit-Temyîz, III/341; el-Halebî, Umdetül-Huffâz fî Tefsîri Eşrefil-Elfâz, II/329.

[2] el-İsfehânî,s. 266; el-Fîrûzâbâdî,III/341; el-Halebî,II/330.

[3] İbn Manzûr, Lîsânul-Arab, 1997, XI/357.

[4] Sâd, 38/58.

[5] İsrâ, 17/84.

[6] er-Râzî, et-Tefsîrul-Kebîr, VII/391; el-Mâverdî, en-Nüket vel-Uyûn, III/269; el-Endelûsî, el-Muharrerul-Vecîz fî Tefsîril-Kitâbil-Azîz, III/481; el-Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmil-Kurân, X/208; eş-Şevkânî, Fethul-Kadîr, III/316; ed-Dımeşkî, Tefsîrul-Kurân, II/228; İbn Kesîr, Tefsîrul-Kurânil-Azîm, III/64; el-Beyzâvî, Envârut-Tenzîl ve Esrârut-Tevîl, I/580; Ebussuûd İrşâdul-aklis-Selîm ilâ Mezâyel-Kurânil-Kerîm, V/192; el-Kâsimî, Tefsîrul-Kâsimî, IV/619; Hicâzî, et-Tefsîrul-Vâzıh, II/392; Yazır, Hak Dini Kuran Dili, V/3196; Bilmen, Kuranı Kerimin Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, IV/1905;Ateş, Yüce Kuranın Çağdaş Tefsiri, V/244; Toptaş, Kuran-ı Kerim Şifa Tefsiri, IV/477.

[7] Derveze, et-Tefsîrul-Hadîs, II/373; Yazır,V/3196.

[8] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf an Hakâikı Ğavâmizıt-Tenzîl, II/663; er-Râzî,VII/391; el-Mâverdî,III/269; el-Endelûsî,III/481; el-Kurtubî,X/208; eş-Şevkânî,III/316; ed-Dımeşkî, II/228; İbn Kesîr,III/64; en-Nesefî, Medârikut-Tenzîl ve Hakâikut-Tevîl, II/471; el-Beyzâvî,I/580; el-Kâsimî,IV/619; el-Merâğî, Tefsîrul-Merâğî, V/349; el-Cezâirî, Eyserut-Tefâsîr, III/220; Kutub, Fî Zılâlil-Kurân, IV/2248; es-Sâbûnî, Safvetüt-Tefâsîr, II/173; ez-Zuhaylî, et-Tefsîrul-Münîr, XV/150; Derveze, II/373; Yazır,V/3196; Bilmen, IV/1905; Ateş, V/244.

[9] el-İsfehânî,s. 266; el-Fîrûzâbâdî, III/341; el-Halebî,II/330.

[10] er-Râzî, VII/391; el-Hâzin, Lübâbut-Tevîl fî Maânit-Tenzîl, IV/131; el-Kâsimî,IV/619; es-Sâbûnî, II/173; Bilmen,IV/1905-1906.

[11] el-Mâverdî,III/269; el-Merâğî, V/349; el-Cezâirî,III/220; Hicâzî, II/392; es-Sâbûnî,II/173; ez-Zuhaylî,XV/151; Bilmen,IV/1906.

[12] Kutub,IV/2248; Yazır,V/3196; Toptaş,IV/477.

[13] el-Kurtubî,X/208; eş-Şevkânî,III/316; İbn Kesîr,III/64; ez-Zuhaylî,XV/151; Ateş,V/244.
 
Üst Alt