Ricâlül-gayb

Merhaba

MELÂMİYYE:

Bâtınlarında olanların zâhirlerinde görünmediği tâifedir.
Tarîkat ehlinin efendileri ve efendilerinin imamları bunlardır ki Hz. Resûlüllâh (s.a.v.)
bu gruptandır. Bunlar, her işi yerli yerince yapan bilge (hakîm) kimselerdir. Sebeplere
sarılmanın gereksiz olduğu yerde esbâbı terk ederler ve Hak Teâlâ’nın terbiyesinden
kesinlikle uzak kalmazlar. Zîra Cenâb-ı Hak, sebebi yarattığı yerde onu ortadan
kaldırıverir. Sebebin koyucusu Allâhü Teâlâ olduğu gibi, ortadan kaldırıcısı da odur. Ne
var ki bu nefy (sebebi ortadan kaldırma) hâlinde kalmakta ısrâr eden kimseler, şirk ve
ilhâd içinde kalırlar. Bu nedenle bu halden kurtulmak gerekmektedir. Bu melâmiyye
grubuna giren kimselerin sayıları değişkendir; yâni çoğalıp azalabilir. Ancak kaç kişi
oldukları meçhûl olup, efendilerinden başkası onları tanınmaz.

RİCÂLܒL-MÂ:

Bunlar, Hak Teâlâ’ya denizlerin ve ırmakların dibinde
ibâdet eden kimselerdir. Muhyiddin ibn Arabî şunları anlatır:
“Ebu’l-Bedr etTümâşikî el-Bağdâdî yüce ve kendisine güvenilir kimselerdendir. Onun haber
verdiğine göre, Şeyh Ebû Saîd b. Şiblî, tarîkatte mâhir biriydi. Ondan önce ve
zamânında onun benzeri yoktu. O der ki: “Birgün Dicle ırmağının kenarında
duruyordum. ‘Acabâ Allâhü Teâlâ’nın kullarından su içinde durup da ibâdet eden
kimseler var mıdır?’ diye bir düşünce hatırıma geldi ve bu fikir beni iyice merâka sevk
etti. Tam o sırada birden bire suyun ikiye yarıldığını ve içinde birisinin durmakta olup
bana: “Ey Ebû Saîd b. Şiblî! Allâhü Teâlâ’nın nice kulları vardır ki su içinde ibâdet
ederler; işte ben onlardanım” dediğine şâhid oldum. Sonra o kişi geri suyun içine girip
gözden kayboldu.” Bu olayın üzerinden daha on beş gün geçmeden,
aynı durum Ebu’sSuûd adındaki başka bir zâtın da başına gelmiş ve hâdiseyi olduğu gibi İbn Arabî’ye
anlatmıştır.

EFRÂD:

Hz. Peygamber’e (s.a.v.) mükemmel bir şekilde tâbi olma
netîcesinde ferdiyet tecellîsine mazhar olan bu kimseler, kutub dâiresinden hâriç olup
din dilinde (lisân-ı şer’) mukarreb olanlardır. Bunların gökteki meleklere
nazarları ve kendilerinden başka kimselere keşifleri vardır ki Hızır (a.s.) bu gruptandır.
Bunların sayıları hiç belli olmayıp, Muhammed b. Kāid el-Evânî ve Abdülkādir elCîlî bu tâifedendir.
Bunlara mukarrebü’l-hazret de derler.
Aktâb ve efrâddan olanlar, ölen bir kimsenin kabirdeki durumuna muttali olabilirler.

ÜMENÂ:

Melâmîler tâifesinden olup içlerindeki kemâlâtı dışa vurmazlar.
Hepsi de fütüvvet ehli kimselerdir; dünyâ ve dünyâlığı sevmezler. Melâmîlik,
doğruluk ve cömertlikle olur. Onlar, hallerine ve amellerine hiç kimsenin vâkıf olmasını
istemezler; hazîne gibi hep gizli kalmak isterler.
Melâmîler, üzerlerindeki rütbeyi açığa vurmadan talebelerine fütüvveti devrederler.
İçlerine tevdî edilen ilâhî sırları ve hakîkatleri, ehlinden başkasına ifşâ etmediklerinden dolayı
bunlara ümenâ ismi verilmiştir.

İbn Arabî’nin bildirdiğine göre ümenânın durumlarının nasıl olduğu başkaları
tarafından bilinmez. Zîrâ tıpkı sıradan halk gibi onlar da îmanın gereklerini yerine
getirip Allâh’ın emrettiği ve nehyettiği konularda titizlik gösterirler ve farzlara riâyet
ederler. Onların hal ve makamları ancak kıyâmet günü diğer insanlara mâlum olacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki Allâh’ın emin olan kulları vardır”
buyurmakta ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh hakkında da
“Muhakkak ki o, bu ümmetin emînidir”demektedir.

Mopsy-
Kutbu’l-aktâbın kutubluğu, bütün kutubların kutubluklarını içine alır. Zîrâ esâsında kutubluk birdir;
ancak farklı sûretlerde zuhûr eder. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 217)
...İbn Arabî’nin bildirdiğine göre....

Adamlarin delili Kur'an degil,
Sunnet degil!
Neden?
Cunku Islam bunlari yikan bir dindir..

Delilleri;" .İbn Arabî"
Seyh'ul ekber Muhiyddin ibn-i Arabi
Kutbu’l-aktâb'dir.

Yani bu bilgiler icin Ilahi kata cikar.
Miraclar yapar.
Bilgiyi kaynagindan okur.

Kur'an bilmez.
Muhammed as bilmez.
Ama
Seyh'ul ekber Muhiyddin ibn-i Arabi bilir.
O'nun sozlerine iman edilir.

KURRÂ:

Bunlar Allah ehli olup Kur’ân-ı Kerîm okumaları sâyesinde onun
özel dostluğunu kazanan (hâssa) kimselerdir. Peygamber (s.a.v.) onlar hakkında
“Kur’an ehli olan kimseler, ehlullâh ve onun özel dostlarıdır (hâssa)” buyurmuştur.
Zîrâ onlar Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek ve onun hükümleriyle amel ederek korumakta,
ezberleme ve amel etme yoluyla da onu izhâr etmektedirler. İbn Arabî’nin bildirdiğine
göre Ebû Yezîd el-Bistâmî bu kimselerdendi. Nitekim Ebû Mûsâ ed-Dübeylî onun
hakkında: “O vefât ettiği anda bile Kur’ân’ı açıktan okuyup durmaktaydı” demiştir.
Kur’an ahlâkıyla ahlâklanan kişi Kur’an ehli olur; Kur’an ehli olan da ehlullâh olur.

Devam edecek.....
 
Selam!

SÜCÛDܒL-KALB:

Kalbin, Allâhü Teâlâ’yı müşâhede ettikten sonra
yalnızca onunla meşgul olması netîcesinde bütün duyulardan gelen çağrıları bir yana
bırakarak Cenâb-ı Hakk’ın varlığı için yok olmasıdır (fenâ fillâh).

İbn Arabî’nin bildirdiğine göre, Allâh’ın nice kulları da vardır ki şanları yüce,
ömürleri uzun ve öldüklerinde bile secde eden bir kalb sâhibidirler; ancak onların
kalblerinin secde etmekte olduğu aslâ bilinemez. Sürekli secde eden kalbe sâhip olan bu
kimseler, artık ondan sonra başını secdeden bir daha kaldıramazlar. Evliyânın çoğu,
kalbin, bir halden başka bir hâle kolayca dönüşebilme özelliğinden dolayı “kalb” adını
aldığı görüşündedir. Bu makāma sâhip olan kimse, -halden hâle girse bile- artık kalbi
sürekli secde hâlindedir. Sehl b. Abdullâh kendini ibâdete tam adamış olduğu bir
haldeyken şeyhinin huzûruna girdiği zaman ona: “Kalb secde eder mi?” diye sormuş ve
şeyhi de: “İlelebed” buyurmuştur. Bunun üzerine Sehl, onun hizmetine girer.

İbn Arabî’nin bir başka yerde kaydettiğine göre sücûdü’l-kalb sâhibi olan kimseler, Allâhü
Teâlâ’nın, kendileri için evini temizlemesini Nebî’sine (a.s.) emrettiği kimselerdir. Zîrâ
o, elçisine şöyle seslenmektedir: “...ve tavâf edenler, ayakta duranlar, rükû ve secde
edenler için evimi temizle!”

“Sen Rabb’ini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol!”

burada Cenâb-ı Hak, nebîsinin başını secdeden aslâ kaldırmamasını
emretmektedir ki bu da ancak sürekli secde eden bir kalbe sâhip olmakla mümkün olur.

“Ve Rabb’ine kulluk et ki sana yakîn (kesin bilgi) gelsin.”

Bu demektir ki; böylece yakînî irfâna erebilir, böylece de secde edenin kim olduğunu ve kime secde ettiğini
anlarsın. O zaman öğrenirsin ki sen, kādir-i mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın elinde
musahhar kılınmış bir âletten ibâretsin; o seni seçmiş, seni temizlemiş ve tüm
sıfatlarıyla seni donatmıştır. Bahşettiği bu sıfatları sâyesinde senden, kendi zâtına secde
etmeni istemektedir.

AHBÂB (MAHBÛBÛN ve MUHİBBÛN):

Allâhü Teâlâ’nın, haklarında:
“...Allah yakında öyle bir kavim getirecek ki (O) onları sever, onlar da O’nu severler...”
buyurduğu bu kimselerin “muhibbûn” oluşları Allah’a mübtelâ
olmalarından; “mahbûbûn” oluşları ise sevilmek için seçilmiş ve tercih edilmiş
olmalarından kaynaklanmaktadır. Şu halde ahbâb tâifesinden olanlar ikiye ayrılırlar:
Bir kısmı (mahbûbûn), ilk önce Allah’ın kendilerini sevdiği kimselerdir. İkinci kısma
(muhibbûn) girenleri ise Cenâb-ı Hak, Allâh’a itaat olarak peygamberine itaate sevk
etmiştir. İşte bu itaat, Allâh’ın onlara olan sevgisini doğurur. Nitekim Allâhü Teâlâ:
“Allâh’ın peygamberine itaat eden, Allâh’a itaat etmiş olur” buyurmaktadır.

Nitekim Zünnûn el-Mısrî (245/859) de: “Allah için sevgi besleyen kimsenin
alâmetleri; onun habîbine [Resûlüllâh’a (s.a.v.)] ahlâkı, fiilleri, emirleri ve sünnetleri
husûsunda tâbi olmaktır” sözüyle buna işâret etmektedir.

AHİLLÂ:

Allâhü Teâlâ’nın kendilerini dost edindiği kimseler olup, sayıları
artıp eksilmekle birlikte kaç kişi oldukları tam olarak bilinememektedir. “...ve Allah
İbrâhim’i dost edinmişti”
âyetinin kendilerine işâret ettiği bu kimselerden biri olan
Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle tavsîf etmektedir: “Eğer ben
kendime insanlardan (ümmetimden) bir dost edinecek olsaydım, muhakkak ki Ebû
Bekir’i dost edinirdim; ama sizin arkadaşınız (Ebû Bekir) Allâh’ın dostudur.”

Birbirini dost edinme, mahlûklar arasında değil, ancak Allah ile kulu arasında doğru
olur ki bu, onunla bir olma makāmıdır. Bununla birlikte ahillâ isminin, mü’min olsun,
kâfir olsun, insanlar için de kullanıldığı görülmektedir: “O gün, dostlar birbirlerine
düşmandırlar; ancak takvâ sâhipleri hâriç.”

Burada dostluk, muâşeret mânâsınadır. Nitekim “Kişi, dostunun dîni üzeredir” buyrulmaktadır.

Devam edecek.....
 
Selam!

MUHADDESÛN:

Allâhü Teâlâ ile özel bir biçimde konuşan bu kimseler iki sınıfa ayrılırlar: Bir grubu Hak Teâlâ ile perde arkasından konuşurlar. Nitekim: “Allah bir insanla, ancak vahiyle ya da perde arkasından konuşur…” (222) âyet-i kerîmesi bunlara işâret eder. Diğer grubun ise kalplerine veya kulaklarına melekler bir şeyler söylerler veya onlar bunu yazılı olarak görürler. Bu sınıftaki kimseler ne kadar çok riyâzet ve mücâhede yaparlarsa mânevî halleri o kadar yücelir. Muhaddesûndan olan her bir kimseyle, hâline uygun bir ruh konuşur ve bu zümreden olan bir kimse, kendisinden başka kaç muhaddes olduğunu bilemez. Bu konuşma, kişinin nefsini temizlemesi, vukuf hâlinde ihlâslı bulunması, bedenî mizâcın üzerine çıkıp yükselerek Allâhü Teâlâ dışındaki tüm unsurlardan ve erkândan kurtulabilmesi netîcesinde gerçekleşmektedir. Burada kulun Allah ile veya Allâh’ın kul ile konuşması, lisânen bir tekellüm değildir. Bu duruma isâretle Cenâb-ı Hak buyurur ki: “…O mübârek yerdeki vâdinin sağ kıyısındaki ağaçtan kendisine şöyle seslenildi:

Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben.” (223) “…ve Allah Mûsâ’ya (kendine has) bir konuşma ile konuştu.” (224) Allâhü Teâlâ, buradaki konuşmanın yüceliğini, masdar ile tekid etmektedir. “…Onu yanına al ki Allâh’ın sözünü işitsin…” (225) âyeti de, eşyânın kendi arasındaki konuşmayı değil, Hak’tan eşyâya gelen bir konuşmayı duyan kimseleri ifâde etmektedir. Çünkü eşyânın kendi arasındaki konuşmalar, birtakım nisbetlerden ibârettir ve bu, gerçekte varlığı bulunmayan yokluk hükmündeki bir iştir. Nitekim buna işâretle Hz. Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki Allah kulunun dili üzeredir; ‘Allah kendisine hamd eden kimseyi duyar’ buyurmuştur” (226) demektedir. İlâhî konuşmanın eşyâ seviyesinden olması netîcesinde, onu duyup anlayabilen kimse için daha açık olarak ortaya çıkmaktadır ki bu, eşyâda bizimle konuşanın o (Allah) olduğuna delâlet etmektedir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre Hz. Ömer b. el-Hattâb (r.a.) bu gruptan idi. (227) İbn Arabî’nin zamânında da Ebu’l-Abbâs el-Hassâb ve Maarra denilen yerde bulunan Ömer b. Abdülazîz tekkesindeki Ebû Zekeriyyâ el-Bicâî de bu gruptandır. (228) Bu zümrenin Allah ile konuşmaları gündüz olursa muhâdese, gece olursa müsâmere adını alır. Bu konuşma esnâsında Allâhü Teâlâ ile kul arasında zâhirî ve bâtınî olarak karşılıklı soru-cevap gerçekleşir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mîraç gecesi Cenâb-ı Hak ile konusması müsâmere, Hz. Mûsâ (a.s.) ile Allah arasında Tur dağında gerçekleşen konuşma ise muhâdese örneğidir.

Sûfîlerden el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) bu zümreyle ilgili olarak şunları anlatır: “Mükellem ve muhaddes olanlar, bu dereceye ulaştıklarında nefslerinin vesvesesinden endişe etmezler. Nasıl ki nübüvvet şeytanın ilkasına karşı korunmuş (mahfûz) ise aynı şekilde mükâleme ve muhâdese makamı da nefsin ilkasına ve fitnesine karşı korunmuş (masûn); Hak ve sekînet ile çevrelenmiştir. Zîrâ sekînet, mükellem ve muhaddes ile nefsi arasında bir perdedir.” Yine aynı zâta: “Muhaddesûn kötü sondan korkar mı” diye sorulduğunda: “Onların korkusu, ara sıra zihne takılıp kaybolan bir tür endise ve telâstan ibârettir. Zîrâ Allâhü Teâlâ, onlara verdiği nimetlerin sıkıntı vermesini istemez.” (230) Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî bu konuda şunları söyler: “Allah, halka sırlarını açmak ve halkın da sırlarını kendisine açması için onları yarattı. Allah şöyle buyurmuştur: “Ben sizi, sırrınızı bana açasınız diye yarattım. Eğer bunu yapamazsanız benimle konusun! Bunu da yapamazsanız bana münâcâtta bulunun. Bunu da yapamazsanız bâri beni dinleyin!”

İmâm-ı Rabbânî de Allâhü Teâlâ’nın kul ile ve kulun da Allah ile konuşabileceği fikrini kabul etmektedir. Ancak bu konuşma ve işitme, harfsiz ve kelimesiz, yâni keyfiyetsiz bir kelâm ve işitme ile gerçekleşir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, zamansız ve keyfiyetsiz konuşma ve işitme sâhibidir. Kelâmın kuldan gelmesi rûhânî bir ilka ile ve yine kuldan sâdır olan duyma ise kulun bütün varlığıyla kulak (duyma organı) veya dil (konusma organı) olması netîcesinde gerçekleşir.

Nitekim “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını Hz. Âdem bütün zerreleriyle, külliyetiyle ve vâsıtasız olarak duyup cevâbını vermiştir. Ancak, rûhâniyet yoluyla gönle düşüp alınan mânâ, insanın içinde bulunduğu misâl âlemi formuna bürünüp düzenli harf ve kelimeler sûretiyle de belirebilir. Böylece bu telakkî ve ilka, duymak ve lafzî kelâm görünümüne girer. Zîrâ isterse o mânâ keyfiyetsiz olsun, her mânânın bu âlemde bir sûreti vardır. Ancak keyfiyetsiz olan mânânın sûreti, az önce anlatıldığı gibi yine keyfiyetsiz olur.

İşte muhaddesûndan olan bâzı irfan sâhiplerinin kelâmları ve işitmeleri keyfiyetsiz mertebeye bağlı olup rûhânî telakkî ve ilka türündendir. (232) İmâm-ı Gazzâlî’nin verdiği bilgilere göre âriflerden bir zat, muhaddesûn zümresinden birine bir mesele sormuş; o da önce sağına bakıp: “Allah rahmet etsin, ne dersin?” demiş; sonra soluna ve daha sonra da kendi göğsüne bakıp aynı sözü tekrarlamıştı. Nihâyet daha önce hiç duyulmamış garip bir sesle cevap vermişti. Bu hareketlerin hikmeti kendisine sorulduğunda ise şunları söylemiştir: “Sorduğun sorunun cevâbını bilmiyordum; solumdaki meleğe sordum, bilemedi. Daha âlim olan sağımdaki meleğe sordum; o da bilemedi. Bu kez kalbime teveccüh ettim ve sana verdiğim cevâbı kalbimden aldım; kalbim her iki melekten de daha âlim çıktı.” İşte bu, Hz. Peygamber’in (s.a.v.): “Muhakkak ki ümmetimden muhaddesler vardır ve Ömer onlardandır” (233) hadîsinin mânâsı dâhilindedir.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (1176/1762) de melekût âlemindeki bâzı ilim kaynaklarının Allah tarafından muhaddesûna açıklandığını; Cenâb-ı Hakk’ın peygamberin şerîati ve insanlığın kurulu düzeninin ıslâhı için hazırlamış olduğu birtakım bilgileri, muhaddesûnun, henüz peygambere o doğrultuda vahiy gelmeden önce aldığını anlatmaktadır. Ona göre, bir kimsenin rüyâsında, melekût âleminde olmasına karar verilmiş birçok hâdiseyi, henüz daha meydana gelmeden önce görmesi mümkündür. Muhaddesûnun özelliklerinden biri de pek çok konuda onların görüşleri doğrultusunda âyetler nâzil olmasıdır. Nitekim Resûlüllâh’ın (s.a.v.) rüyâsında, kendine ikrâm edilen sütü kana kana içtikten sonra, Hz. Ömer’e (r.a.) vermesi de muhaddes oluşunun alâmetidir.

SÜMERÂ:

Buğday renkli esmerler anl***** gelen bu tâbirle kastedilen kimseler, aslında muhaddesûn zümresinden bâzı özel kişiler olup sayıları belli değildir; sürekli artıp eksilebilirler. “…(Yapacagın) iş(ler) hakkında onlarla müsâvere et!…” (236) âyet-i kerîmesi bunlara işâret etmektedir. Sümerânın konuşmalarının muhaddesûndan farkı, bunların ruhlar aracılığıyla değil, şu âyette de işâret edildiği gibi doğrudan Allah ile konuşmalarıdır: “…(Yaratma) iş(ini) düzene koyanlar, âyetleri açıklarlar…” (237) İşte bu kimselerin esmâ-i ilâhiyye bakımından bulundukları yerleri, el-Müdebbir ve el-Mufassıl isimleridir. Sümerâ, bu makamda gizli olarak bulunmaktadırlar; görülüp bilinemezler. (238)

VERESE:

Nefsine zâlim olanlar, nefsine karşı orta yollu davrananlar (muktesıd) ve hayır işlemeyi nefsinin önüne koyup hayra koşanlar olmak üzere üç sınıftan oluşan bu kimseler hakkında Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sonra Kitâb’ı

kullarımız arasından seçtiklerimize mîras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir; kimi orta gidendir; kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur.” (239) Peygamber (s.a.v.) de bunları: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir (verese)” (240) diye tanıtmıştır.

Şeyh Ebû Medyen bu makamla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Mürîdin irâdesindeki doğruluğun alâmeti, halktan uzaklaşmasıdır. Halktan uzaklaşmasının doğruluğunun alâmeti de varlığının Hak için olmasıdır. Varlığının Hak için olmasının doğruluğunun alâmeti ise halka geri dönmesidir.” İşte bu da Hz. Peygamber’e (s.a.v.) vâris olan kimsenin hâlidir. Zîrâ Nebî (s.a.v.), Hira mağarasında halvete çekilerek orada kendini yalnızca Allâh’a vermiş, evini ve âilesini terk ederek Rabb’ine doğru kaçıp sığınmıştır. Cenâb-ı Hak birden bire onu yakaladıktan sonra ise mürşid ve resûl olarak kullarına geri göndermiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kâmilen vârisi olabilmek için ilim, amel ve hâl bakımından tam donanımlı olmak gerekmektedir. Bu üç grup vereseden nefsine karşı zâlim olanlara, Ebu’d-Derdâ ve benzerleri misâl olarak gösterilir ki bunlar, âhirette mutlu olabilmek için kendilerine zulmederler. Resûlüllah (s.a.v.) onun gibiler için: “Muhakkak ki nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve gözünün (ayn) de senin üzerinde hakkı vardır” buyurmuştur.

İnsan sürekli olarak oruç tutar, gece boyunca ibâdet edip hiç uyumazsa, nefsinin ve gözünün hakkını vermeyip zulmetmiş olur ki bu durum şer’-i şerîf tarafından yerilmiştir. İkinci grup verese de nefsine yüklediği yükümlülükleri yerine getirmesi ve Rabb’ine hizmet etmesi husûsunda ona yardımcı olmak amacıyla dünyâ rahatı bakımından nefsinin hakkını veren kimselerdir. Azîmet ile ruhsat arasında kendilerine orta bir yol tutturan bu kimseler, iyi amellerle rahatlık arasında yaşantılarını sürdürürler. Veresenin üçüncü grubundan olanlar ise henüz vakti girmeden önce hayırlı bir işte erken davrananlardır. Zîrâ onlara göre eğer o işin vakti girerse, onlara sanki bir farzı mecbûren edâ ediyorlarmış gibi gelir. Bu yüzden onlar, daha namaz vakti girmeden çok önce abdestlerini alıp mescide giderler. Vakit girince de üzerlerine farz olan namazı edâ etme husûsunda öne geçmiş olurlar. Aynı şekilde bu kimseler, zekâtlarını da hemen hesâb edip üzerlerine farz olan ilk vakitte verirler. Diğer bütün hayır işlerinde de aynı şekilde en önde yer alırlar.

Devam edecek.....
 
Selam!

Nasil baslamistik?

Ummi-Böyle kimseler insanlara dini tebliğle yani irşadla görevlendirilemezler.ne kainatı ne yönetmesi.
sahv ve sekr ile ilgili konuma bakınız lütfen.

Ma-i Nisan:Sen bahs ettigin kitaplara bakiyosun, ama korsun goremiyorsun o derin dogrulari.

Ve
Yalanin yalanini

Soyle
Ortaya cikarmistik!

Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye,
kutub vâsıtasıyladır.

Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunur,
en büyük ilâhî esrâr sahibidir.
Rûhun bedende dolaştığı gibi kutub da
kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur

Gavs-ı a’zam,
dört büyük meleğin özelliklerini de bünyesinde barındırır.

.....
ricâlü’lgaybin ayrıntılı listesi ve sayıları şöyledir:
Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki,
ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş,
ricâlü’l-iştiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte, altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi,
nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on,
ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş,
recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve
mustafûn/müctebûn üçyüz kisi..........

Ve daha yuzlercesi
Kainati yonetiyor.
Makamlari ;

"İlâhi’n-nâs/Insanlarin Ilahi makāmında dir.

Yani
ricâlü’l-gayb=Allah !

Tam bir kufur
Tam/Acik bir sirk menzumesi
Ve hatta;

kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir.
Herşey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder;
yâni herşeyi o idâre eder.

Allah cc ve Melekler mi?
Onlar (HASA!) emekli olmuslar.
Herseylerini ricâlü’l-gayb'a teslim etmisler...

bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep Kutbun sebebiyle olur.

Iste
Gizledikleri Tasavvuf dininin asli.

Iste
Durmadan bunlari ortaya dokene kufurle saldirmalarinin asli.

Iste
Sikistilarmi Kur'an soylemlerini hemen one surmelerinin asli

Musluman

Bu
Sirk dininin araniza girmesin izin verme.
"Muhammed as'dan;Meleklerden;Allah cc dan
Bana ilham(!?) edilenleri yazdim/teblig ettim!"

Diyenlere kanma.

Son
Vahiy Kitabi Kur'an.......dir!

Son
Vahiy Tebligcisi
Vahiy Yuklencisi
Vahiy Peygamberi
Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa as........dir!


Ilk-Son
Ilah!
Rabb!
Mevlana!
Efendi!
Hazret!
Kuddus!
Ekber!
YALNIZ ve YALNIZ Allah cc........dir!


seytanin sizi ALLAH cc ile aldatmasina
IZIN VERMEYIN!


SON!
 
kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir.
Herşey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder;
yâni herşeyi o idâre eder.

Bismillâhir rahmânir rahîm.
21.29.İçlerinden her kim,
"Ben O'nun berisinden/alt mertebesinden bir ilahım!"
derse böylesini cehennemle cezalandırırız.
Zalimleri işte böyle cezalandırırız biz.
SADAKALLAH!

Bismillâhir rahmânir rahîm.
22.73.Ey insanlar! Size bir örnek verildi; onu dinleyin.
O Allah'ın yanında yakarıp durduklarınız var ya,
hepsi bir araya toplansalar bir sinek bile yaratamazlar.
Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu bile ondan geri alamazlar.
İsteyen de âciz, istenen de...
SADAKALLAH!
 
Üst Alt