• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Ricâlü’l-gayb

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 14
  • Görüntüleme 4K

Okunuyor :
Ricâlü’l-gayb

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Bilinmeyen Hak dostları, ricâlullâh veya gayb erenleri diye de adlandırılan
ricâlü’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işâret sayılır.
Gökkubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse
tarafından bilinemeyeceği anlayışı, “velâyet sırrı”nın gizemini ortaya koymaktadır.
Dr. Ahmet ÖGKE
Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dali

Ummi-Böyle kimseler insanlara dini tebliğle yani irşadla görevlendirilemezler.ne kainatı ne yönetmesi.
sahv ve sekr ile ilgili konuma bakınız lütfen.

Ma-i Nisan:Sen bahs ettigin kitaplara bakiyosun, ama korsun goremiyorsun o derin dogrulari.
Selam!

Gorelim su DERIN DOGRULARI!
Kimden gorelim?
En buyugunden!
Yani
Tasavvufun Allahu Ekber'den sonra
Ikinci ekber olarak Islama soktugu
Seyh'ul Ekber Muhiyddin ibn-i Arabi hoca.

İBN ARABÎ NİN RİCÂLܒL-GAYB İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

İbn Arabî,
ricâlü’l-gaybi; sayıları artıp eksilmeksizin hiç değişmemekle birlikte belli olanlar (ricâlü’l-aded)
ve sayıları değişken olup, artıp eksilmekle birlikte belli olmayanlar (ricâlü’l-merâtib)
olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ricâlü’lgaybin ayrıntılı listesi ve sayıları şöyledir:
Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki,
ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş,
ricâlü’l-iştiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte, altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi,
nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on,
ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş,
recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve
mustafûn/müctebûn üçyüz kişidir.
Sayıları belli olmayanlar ise: Melâmiyye, efrâd,ümenâ, ricâlü’l-mâ, ahillâ, kurrâ, sücûdü’l-kalb,
ahbâb, sümerâ, verese ve muhaddesûndur.

KUTUB

Her zaman bir kişi olup, Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunan kutba Cenâb-ı Hak,
kendi katından en büyük ilâhî esrârı vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi o da
kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur.

Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder.
Bir de kutbu’l-aktâblık (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makāmı vardır ki bu,
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle
onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makāma erişebilir.

Kutbu, kendisinde hikmet ve esmâ tecellîsinin izlerinin zâhir olduğu ve Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîsiyle
münfail ve müteessir olan kimse olarak tanımlayan İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin
mütercim ve şârihi Ahmed Avni Konuk (ö. 1938) ayrıca şu görüşlere yer verir:
Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v.) avâmı, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez;
bunu ancak ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir.
Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve rabbânî tecellîlerin de mahallidir.
Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır.
Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur.

İbn Arabî’nin bu konudaki görüşlerini aktaran Ahmed Avni Konuk’un kaydettiğine göre:
“Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye, halîfetullâh fi’l-arz olan kutub vâsıtasıyladır.
Onun mahall-i nazarı, ancak Hak Sübhânehû hazretleridir.
Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye,âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i mânevîsi Abdullâh’tır.
Binâenaleyh o,“İlâhi’n-nâs” makāmında kāimdir.”

İbn Arabî’ye göre kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir.
Herşey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder; yâni herşeyi o idâre eder.

Kutub,her zaman tüm ahvâl ve makāmâtı kuşatıcıdır (câmi’). Kutubluk, ya asâleten veya niyâbeten olur.
Ayrıca her beldede ricâlüllahtan o beldenin kutbu olan bir kişi bulunur ve o bölgedeki cemaatin şeyhi de onların kutbudur.

Kutubluğun belli bir süre sonra sona erebileceğini, yâni kutbun gerekli görülürse
bu makamdan azledilebileceğini ileri sürenler olmakla birlikte; kutubluk için sınırlı ve belli bir müddet olmadığını,
kutbun adâletten hiçbir zaman ayrılmasının mümkün olmayacağından dolayı makāmından azledilmesinin de söz konusu
olmayacağını, onun ancak vefât etmesi netîcesinde bu makamdan ayrılabileceğini söyleyenler de vardır.

GAVS

Kendisine ilticâ edilen ve kendisine sığınıldığı zamanlarda gavs adını alan kutubdur.
Bir başka ifâdeyle gavs; yardımcı, imdâda yetişen, medet ve nusret veren ve
Efendimiz’in (s.a.v.) nûrâniyetinde kendini yok edip o nurla sâhib-i vakt olan veliyullah demektir.

Mopsy-Burada araya girelim:
Simdi MUHAMMED=ALLAH neden soylendigi anlasildi mi?
Resulun nuriyeinde kendini yok eden veliyullah ne olur?
VELIYULLAH=ALLAH!

Iste butun bu uydurmalar hep bunun icin.
Seyhlerin insanlarin kulluguna sahip olmalari...
devam edelim...


Gavs-ı a’zam da bütün mâsivâyı unutup Vâcibü’l-Vücûd olan Cenâb-ı Allah ile ünsiyet kuran kimsedir.
Yâni gavs, ilâhî tecellîlere merkezlik görevi yapan ve bütün kemâlâtı şahsında toplayan kutubdur.
Demek oluyor ki gavslık, kutubluk derecesinden sonra gelen yüce bir makamdır.

Devrin en büyük gavsı, kutbu’l-a’zamdır. Bunun duâsı reddolunmaz.

Mopsy-Burada araya girelim:
Muhammd as'in duasi reddedilirken
Bismillahirrahmanirrahim
9.80.İster af dile onlar için, ister dileme. Yetmiş kez af dilesen de onlar için, Allah onları affetmeyecktir...
Sadakallah!

Gavs'in istegini reddetmek.
Hasa............?
devam edelim.

Sıkıntısı olanların kendisine ilticâ ettikleri için ona gavs denmiştir.
Yüce Allah ona ledün ve gayb ilminden çok büyük bir pay vermiştir.
Gavs-ı a’zam, -ulvî ve süflî- her varlığa feyiz verdiği gibi,
dört büyük meleğin özelliklerini de bünyesinde barındırır.

İnsanların Kâbe’yi tavâf etmeleri gibi, kutbu’l-aktâb’ın kalbi de dâimâ
Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsini tavâf eder.
Halka yaptıkları hizmetler sırasında bile Hak ile berâber oldukları halde halka göre onlar,
vücutları ile dünyânın herhangi bir köşesinde bulunurlar.
Her asırda en mübârek ve en mükemmel insan, o zamânın kutbu olup onun etrâfındaki ricâl (evliyâ)
ise yeryüzünün yine en mübârek ve en mükemmel insanları sayılırlar.

İbn Arabî’ye göre gavs,
Her zamanda tek olur ve gavslık, biri zâhire, biri de bâtına hükmeden olmak üzere iki türlüdür.
Ancak Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) ve dört büyük halîfenin hükmü hem zâhire ve hem de bâtına geçerdi.
Onlardan sonra gelen silsile-i meşâyihten Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Selmân-ı Fârisî ve Bâyezîd-i Bistâmî gibi
evliyânın ise zâhire değil, yalnızca bâtına hükümleri geçerdi.

İmâm-ı Rabbânî, (1034/1624)
evliyâdan kemâle ermiş zevâtın, imâmet ve hilâfet makamlarının yerine zıllî olarak geçecek
irşad kutubluğu ve kutb-i medâr makamlarına sâhip olabileceklerini söyler.

Onun belirtiğine göre Muhyiddin ibn Arabî, buradaki kutb-i medârın,
gavsiyet makāmındaki kimseleri ifâde ettiğini söylemiştir.
Zîrâ ona göre gavslık, kutubluk makāmından ayrı ve tek başına olan bir mertebe değildir.
İmâm-ı Rabbânî’ye göre ise gavs, kutb-i medârdan farklıdır.
Şöyle ki:
Gavs, yapacağı işlerde kutb-i medâra yardımcı olur; yâni kutb-i medâr, bâzı işlerinde ondan yardım ister.
Gavs, ebdâl makāmına tâyin edilecek kimselerin belirlenmesinde etkin bir rol üstlenir.
Şu durumda yardımcıları da dikkate alınırsa,kutub için kutbu’l-aktâb adı da kullanılabilir.

Demek ki İbn Arabî kutub ile gavs arasında belirgin bir ayrıma gitmezken;
İmâm-ı Rabbânî, bu iki kavramı birbirinden ayırarak ricâlü’l-gayb arasındaki hiyerarşide
gavsı kutb-i medârdan daha aşağıda bir mevkîye yerleştirmektedir.

İMÂMÂN

İki önder demektir. Bunlardan birincisi kutbun sağında bulunup melekûtu,
ikincisi de solunda bulunup mülkü gözetir. Bunlardan ikincisinin derecesi ve
makāmı birincisinden daha yücedir. Kutbun ölümünden sonra onun yerine geçecek
şahıs da bu ikincisidir.

İbn Arabî’ye göre
ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde kutubdan sonra iki imam (imâmân) vardır ki,
birisi kutbun sağında olup, nazarı âlem-i mülkün bâtını olan âlem-i melekûtadır.
Mülk âlemi, taayyünât-ı esmâiyyeden ibâret olup, ef’âl-i ilâhiyyenin tecellî-gâhıdır.
Esmânın bâtını ise sıfât olduğundan âlem-i melekût, âlem-i sıfâttır.
İşte bu imam, “Rabbü’n-nâs” makāmında kāim olup ism-i mânevîsi Abdürrab’dir.
Öbür imâm ise kutbun solunda bulunup, nazarı âlem-i mülkedir.
Onun için “Meliki’n-nâs” makāmında kāim olup ism-i mânevîsi Abdülmelik olan
bu imam, mertebede Abdürrab’den efdaldir.
Âlem-i mülkte âlem-i melekût mündemic olduğundan ve
“İlâhi’n-nâs” makāmında kāim olan kutub bütün mertebeleri hâiz olduğundan,
daha üstündür.”

Kısacası imâmân her zaman iki olup, birinin adı Abdürrab, diğerininki ise
Abdülmelik’tir. Kutbun adı da Abdullâh’tır.
Nitekim buna işâretle Allâhü Teâlâ: “Ve o Allah’ın kulu (Abdullâh) kalkınca...” buyurmuştur.
Yâni Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve bu iki imamdan birinin nazarı melekût âlemine ve
birininki de mülk âleminedir. Bu iki imam, kutbun vezirleri olup, o vefat edince
kutbun solundaki Abdülmelik onun yerine geçer.

Devam edecek..........
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

EVTÂD

Doğu, batı, kuzey ve güney olmak üzere dört yönde bulunan ve bu
yönlerde koruyuculuk yapan dört ermiş kişidir ki, bu yönlerin muhâfazası husûsunda
bunlara Cenâb-ı Hak nazar ve kudretini tecellî buyurur.
Sehl b. Abdullah etTüsterîye hâl ilminin ne olduğu sorulduğunda;
bu ilmin, tedbîri terk etmek olduğunu ve bu sıfatı kendisinde bulunduranın
evtâddan olacağını söylemiştir.

İmâm-ı Gazzâlî de
Kâbe-i muazzamayı her sabah bir evtâdın tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona
ermesi hâlinde Kâbenin yerden ref olunmasına sebep olacağını haber vermektedir.

elHucvirî ise
Evtâd denilen velîlerin âlemi her gece dolaşmalarının gerektiğini söyler.
Eğer gözlerinin değmediği ve görmediği bir yer kalır ve burada da herhangi bir aksaklık
ortaya çıkarsa, o zaman himmetine mazhar olabilmek için kutba başvururlar.
Kutbun bereketiyle Allâhü Teâlâ bu aksaklığı ortadan kaldırıncaya kadar
ona mürâcaatlarına devam ederler.

Mülk âlemini bir çadıra veya bir eve, evtâdı da o çadırı dört bir tarafından
destekleyerek ayakta tutan direklere veya sütunlara benzeten İbn Arabî, evtâdın,
insanların güzel ve yüce ahlâklarını sembolize ettiğini, onların her birinin insanların
mülkünde söz sâhibi ve idâre edici bir konumda bulunduklarını söylemektedir.

Onun verdiği bilgilere göre, her zaman dört olup bundan fazla ya da az sayıda olmayan
evtâddan biri batı, biri doğu, biri kuzey ve biri de güney tarafta tasarrufta bulunurlar. Bu
yönlerin taksîmi, merkez noktası Kâbe kabul edilmek sûretiyle başlar. Cenâb-ı Hak
bunları Kurân-ı Kerîmde cibâl (dağ) olarak zikreder: Biz yeryüzünü bir beşik ve
dağları (cibâl) da birer kazık (evtâd) olarak yaratmadık mı?

Yâni nasıl ki dağlar yerin çivileri konumunda ise
bu evtâd da âlemin çivileri mesâbesindedir. Bir başka
ifâdeyle, yeryüzü dağlarla sâkin durduğu gibi âlem de bunlarla sâkin olur.
Allâhü Teâlâ, Kurânın başka bir yerinde bunlara İblîsin ağzından çıkan
şu sözlerle işâret eder:
Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım...
Yâni İblîs, Âdemi saptırmak için bu dört taraftan yol bulur. İşte
evtâd bu dört yönü koruma altına alırlarsa İblîs buna yol bulamaz.
Evtâd nâdiren kadın evliyâdan olmakla birlikte genellikle erkeklerden olur.
Bunların adları: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkādir ve Abdülmürîddir

İbn Arabî, kına ticâreti yapan İbn Cadûn adlı evtâddan bir zâta
Fasta rastladığını söylemektedir.
Yine o, kendi zamânında yaşamış ve 599 (1202-03 M.)
yılında vefât etmiş olan Ebû Ali el-Havâriyye adındaki şahsın, er-Rebî b. Mahmûd
el-Mardinî el-Hattâbın yerine evtâd olarak geçtiğini haber vermektedir.

EBDÂL

Seriyyüs-Sekatî (257/870), ebdâlin dört özelliğini sayar: Vera
husûsunda tam bir titizlik, sağlam irâde, iç dünyâyı ahlâkî sorunlardan arındırmak ve
ahlâkî konularda samîmî olup ilkeli davranmak.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de ricâlullahtan bâzılarına;
mutmainliğe ulaşan nefslerinin kalbe tesir eden yönünün
nurlanması netîcesinde ahlâklarını güzelleştirmeye ve kötü sıfatlarını iyiye doğru
tebdîl etmeye başlamaları sebebiyle ebdâl denildiği yorumunu yapmaktadır.

Cüneyd-i Bağdâdî (297/909) otuz ermiş kişinin (ebdâl) kendisine; halkı
Yüce Allaha dâvet etme ehliyetine sâhipsin diye işârette bulunmadıkça, nasihat etme
faâliyetine girişmediğini söylemektedir.
İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her akşam bir ebdâlin
tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbenin
yerden ref olunmasına sebep olacağını haber vermektedir.

Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî (1311/1893), büdelânın (ebdâl) yedi
kişiden müteşekkil olduğunu ve bunların mânâ âleminin önderleri sayıldığını
bildirmektedir. Kalbleri Hz. İbrâhimin (a.s.) kalbine bağlı olan bu kişilerden biri,
herhangi bir yerde bulunmadığı zaman içlerinden bir başkası onun yerine geçip vekillik
yapar. Bulunduğu yerde sâdece sûreti bulunup rûhu ise başka yerde olan bu kişilerin bu
durumlarını kendilerinden başka hiç kimse bilmez

İbn Arabîye göre
ebdâl yedi kişiden fazla veya az olmayıp, Allâhü Teâlâ bunlara yedi iklîmin
tasarrufunu vermiştir:
Birincisi Hz. İbrâhim (a.s.) kademinde olup, birinci iklîmin mutasarrıfıdır.
İkincisi Hz. Mûsâ (a.s.) kademinde olup, ikinci iklîme tasarruf eder.
Üçüncüsü Hz. Hârun (a.s.) kademinde olup, üçüncü iklîme tasarruf eder.
Dördüncüsü Hz. İdrîs (a.s.) kademinde olup, dördüncü iklîme tasarruf eder.
Beşincisi Hz. Yûsuf (a.s.) kademinde olup, beşinci iklîme tasarruf eder.
Altıncısı Hz. Îsâ (a.s.) kademinde olup, altıncı iklîme tasarruf eder.
Yedincisi Hz. Âdem (a.s.) kademinde olup, yedinci iklîme tasarruf eder.

Yedi yıldızda (kevâkib-i seba) bulunan havâssa ve esrâra vâkıf olan bu kişilerin
her birine bir yıldız musahhar kılınmıştır.
Bunların dördünün adı evtâd isimlerine uygun olup üçününki farklıdır.
Bunlar:
Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkādir, Abdülmürîd, Abdüşşekûr, Abdüssemî ve Abdülbasîrdir.

Bu kimselere ebdâl denmesinin sebebi şudur:
Bunlardan biri herhangi bir iş görmek için bir yere gidecek olsa,
kendi sûretinde bir şahsı yerine bedel koyup öyle gider ve
hiç kimse o kişiyi ondan ayırt edemez.
Şeyh Şihâbüddin es-Sühreverdî ebdâlden idi.

Mopsy-Star tv.de sihirli annam adli dizide
Kucuk periler kendi suretlerinden bir kopyayi yerlerine birakip gezmeye gidiyorlar.
İbn Arabî, Mekkede çok güzel bir semtte ebdâl ile karşılaştığını bildirir.
Yine o, bu zümreden olan Mûsâ es-Sedderânîye 586 (1190 M.)
yılında İşbîliyyede rastladığını belirtmektedir.

Burada İbn Arabî, haftanın yedi gününde olacak olayların
yedi iklim ve yedi peygamber vâsıtasıyla ebdâlin tasarrufuna verildiğini söylemekle
bunlarda birtakım metafizik nitelikler ve güçler bulunduğunu kabul etmektedir.

NÜKABÂ

İnsanların içinden ve kalbinden geçenleri bilen, gizlilik dünyâsının
mânevî erleri olarak dâimâ hazır bulunan kimselerdir.

Nükabâ başlıca üç gruba ayrılır. Bunlar;
birtakım yüce hakîkatlere vâkıf olan ulvî şahıslar;
mahlûkāt katındaki süflî şahıslar ve
birtakım insânî hakîkatleri bilen orta dereceli (vasatî) şahıslardır.

Bu üç gruptan her birinde, Cenâb-ı Hakkın gizli emânetleri ve ilâhî sırlar bulunmaktadır.
Bunların sayıları üçyüzdür.

İbn Arabîye göre ise nükabâ, her zaman on iki olur; az veya çok olmaz.
Cenâb-ı Hak, on iki burcun esrâr ve ahvâlini bunlara musahhar kılmıştır; burçların ne
kadar tesirleri varsa sâbit olan o burçlara intikal ettiğini tamâmen bilirler ki bâzen
astronomi (ilm-i heyet) bilginleri, sâbit yıldızların (kendi burçlarındaki hareketlerinin)
sırrını bilmekte âciz kalmaktadırlar.

Aynı zamanda Allâhü Teâlâ bunlara kalblerde olan bütün gizli sırları ve halleri bildirmiştir.
Hattâ o kadar ilimleri vardır ki; yeryüzüne ayak basan her kişinin saîd mi
yoksa şakî mi olduğunu bilirler. Zîrâ Allah, onlara, herhangi bir kişiyi gördüklerinde
onun yüzündeki saâdet veya şakāvet izini kolaylıkla tanıyabilme ilmini vermiştir.

Mopsy-Muhammed as taniyamiyor ama onlar taniyor.

Bismillahir rahmanir rahim
63.4.Onları gördüğünde gövdeleri hoşuna gider.
Bir şey konuşsalar sözlerine kulak verirsin.
Onlar birbirine dayandırılmış keresteler/Hint kumaşı giydirilmiş kütük parçaları gibidirler.
Her bağırtıyı aleyhlerinde zannederler.
Düşmandır onlar; sakın onlardan!
Allah onları kahretsin! Nasıl da aldatıp döndürülüyorlar!
Sadakallah!
Ayrıca bu kimseler, nefsin tüm hile ve oyunlarını bilirler
ve şeytan da onlar tarafından kolaylıkla tanınabilir.

Devam edecek..........
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

NÜCEBÂ

Son derece şefkatli ve yaratılıştan merhametli olduklarından,
taşıyamadıkları yükümlülükler konusunda halka yardımcı olan nücebâ, insanların
işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir. Tüm mahlûkātın
yüklerini taşır ve sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. Cenâb-ı Hak’tan başkasına
bakmazlar. Bunların kırk veya yetmiş kişi oldukları söylenir.

Ancak İbn Arabî’ye göre ise nücebâ, her zaman sekiz
kişidir; fazla ve az olmaz. Cenâb-ı Hak, kabir
ehlinin bütün hallerini bunlara bildirmiştir. Bunlara bâzen öyle bir hal gelir ki altlarında
ve üstlerinde kimlerin bulunduğunu dahi bilemezler. Bunlar sekiz tür ilme sâhiptirler ki
sekizincisi idrak bilgisidir.
Nücebâ, kürsî makāmında olup yıldızların seyirleri
hakkında yüksek ilimleri vardır.

HAVÂRİYYÛN

Bir kişi olup dîne yardım etmekte kılıç gibidirler; savaşta
yardım edip kılıç kullanırlar. Savaşçı kimseler olduklarından, kimse karşılarında fazla
kılıç sallayamaz. Bu makam, Resûlüllâh’tan (s.a.v.) sonra Zübeyir b. Avvâm’a
müyesser olmuştur. Nice savaşçılar dîne yardımda bulunmuşlardır; ancak Zübeyir
hepsinden daha faydalı olmuştur. Zîra Cenâb-ı Hak ona havâriyyûn mertebesini
vermişti. Bunlar hem en önde kahramanca çarpışarak kılıç ile cihâdı, hem de ilim ve
örnek hayat tarzlarıyla dînen hüccet oluşu bünyelerinde toplamışlardır. Makamları; tıpkı
peygamberlerin mûcizeleri gibi, dîni sağlam ve meşrû bir şekilde temsil etme
bakımından hüccet olma husûsunda âdetâ meydan okumaktır (tehaddî).
Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra, onun iddiâlarının doğruluğunu
ortaya koyan delil, ancak onun havârîsidir.

RECEBİYYÛN

Her zaman kırk kişi olup Hak Teâlâ’nın azametinde
müstağrak olarak kalmış haldedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de
“Kuşkusuz biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız”
âyetinde istiğrâk hâline atıfta bulunan “kavl-i sakîl (ağır söz)”
tâbiriyle bunlara işâret edilmektedir. Bu kimselere recebiyyûn denmesinin sebebi,
bunların yukarıda sözü edilen istiğrâk hallerinin Receb ayında vâki olmasıdır. Bunları
herkes bilemez; ama onlar birbirlerini bilirler. Bâzısı doğuda, bâzısı batıda, bâzısı
değişik yerlerde, bâzısı da bütün şehirlere dağılmış vaziyette bulunurlar. İstiğrâk hâli bu
kimselere Receb ayının ilk günü gelirse bunlar ateşli bir humma hastalığına yakalanmış
gibi yataklara düşerler; üzerlerine büyük bir ağırlık çöktüğünden hiç hareket edecek
mecalleri kalmaz; ne yerlerinde rahatça durabilirler, ne oturabilirler, ne el ve ayaklarını
kımıldatabilirler ve ne de gözlerini açabilirler; öylece bulundukları yere dayanıp
kalırlar. İkinci gün bu durum bir parça hafifler; üçüncü gün daha da azalır. Üç günden
sonra artık konuşmaya başlayabilirler. Receb ayı sona erince onlar bütün mugayyebâta
muttali olmuş olurlar. Şâban ayı gelince de işlerine güçlerine dönüp, tâcir olan
ticâretiyle, sanatkâr olan da sanatıyla meşgul olur.

İbn Arabî, recebiyyûnun Yemen, Şam ve Diyarbakır gibi çeşitli beldelere
dağılmış vaziyette bulunduklarını ve bunlardan biriyle Diyarbakır’ın Düneysir
kasabasında karşılaştığını, çok arzulamasına rağmen recebiyyûndan daha başka birine
ondan sonra rastlayamadığını bildirmektedir. Onun anlattığına göre Düneysir’de
karşılaştığı bu zat, Şia’dan Râfizî olan kimseleri, kalabalık arasında bulunsalar bile,
domuz sûretinde görerek kolaylıkta tanıyabilmekteydi.
Hattâ Râfizî olduğu halde aslâ
bilinmeyecek biçimde bunu gizleyen bir kimseyi bile domuz şeklinde görerek onun
içyüzünü rahatlıkla bilerek: “Sen Şiî-Râfizî’sin. Hemen Allah’a tevbe et!” diye seslenir
ve o adam da hayretler içerisinde kalırdı. Eğer o kişi tevbe eder ve tevbesinde samîmî
olursa artık onu insan sûretinde görmeye başlar; yok eğer yalan yere tevbe etmişse onu
tekrar domuz şeklinde görür ve “Yalan söylüyorsun. Gerçekten tevbe etmedin” diye
tekrar uyarırdı. Bu açıdan kesinlikle yanılmaz ve aldanmazdı. İşte recebiyyûnun en
önemli özelliği, sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek hemen teşhis
edebilmeleridir

...insanların işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir....
Dunya imtahani ne oldu?
....savaşta yardım edip kılıç kullanırlar.....
Artik kilic ta yok ama!
.......sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek.........
Harry Potter filmi gibi
devam edecek...........
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

HÂTEM

İbn Arabî’ye göre hâtem her zamanda bir kişi olmakla birlikte,
iki türlü velâyet bulunduğundan,
bu her iki velâyet türü için de birer hâtem bulunur.

Nitekim bir hâtem vardır ki onunla velâyet-i Muhammediyye hatmolup sona erer ve
Muhammed (s.a.v.) ümmetinin evliyâsı arasında ondan yüce kimse yoktur.

Başka bir hâtem daha vardır ki Hz. Âdem’den kıyâmete kadarki velîlik mertebeleri olan velâyet-i
âmme de onunla sona erer. O da Hz. Îsâ’dır (a.s.). İbn Arabî’ye göre Îsâ (a.s.), mülk
devresinin hâtemi olduğu gibi, aynı zamanda hâtemü’l-evliyâdır. Ona göre kıyâmet
gününde Hz. Îsâ’nın, biri ümmet-i Muhammed ile ve biri de diğer peygamberlerle
olmak üzere iki haşri olacaktır.

Zîrâ
hatm-i nübüvvet zamanla sınırlı olup, Hz.Muhammed (s.a.v.) ile sona erdiği halde
hatm-i velâyet zaman üstüdür; ezelden ebede
kadar sürer. Zîrâ nübüvvet nebînin, velâyet ise Allâhü Teâlâ’nın vasfıdır.

Ahmed Avni Konuk’un Fusûs şerhinde kaydedildiğine göre ise
dört türlü hâtem vardır:

Birincisi
hâtem-i kebîr olup, hulefâ-i râşidînin sonuncusu olması
hasebiyle bu, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’dir.

İkincisi
hâtem-i sağîr olup, ahlâken Hz. Peygamber’e (s.a.v.) benzemekle birlikte
derece olarak onun altında bulunan, âhir zamanda ortaya çıkacak olan ve
adı Muhammed olan Mehdî’dir.

Üçüncüsü
hâtem-i asgar olup, hem sûrî ve hem de mânevî tasarrufâta câmi’ olan
Muhyiddîn ibn Arabî’nin kendisidir.

Dördüncüsü ise
hâtem-i ekber olup, velâyet-i âmmenin kendisiyle hatmolduğu Hz. Îsâ’dır (a.s.).

Bâzılarının zannettiği gibi İbn Arabî, hâtemü’l-evliyâdan sonra velînin
gelebileceği ihtimâlini reddetmez. Ümmet-i Muhammed’de veya başka bir toplumda,
bilgilerini nebîlerden verâsetle alan velîler ortaya çıkabilir. Onun reddettiği; hiç
kimsenin, doğrudan hakîkat-i Muhammediyyeden ilm-i bâtına ulaşamayacağıdır. Biten
velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle
gerçekleşen velâyettir.
Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil;
diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir. Bunların elde edecekleri bilgi,
hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır. Bu şekilde nebî ve velîlerin, ilimlerini rûh-i
Muhammedîden istimdâd etmeleri gibi, hâtemü’l-evliyâ da, velîlerin ilimlerini elde
ettikleri yeni bir mânevî kaynak hâline dönüşmektedir.

MUSTAFÛN (MÜCTEBÛN)

Bunlar üçyüz kişiden müteşekkil olup bundan fazla ya da az olmazlar.
Hz. Âdem (a.s.) kalbi üzere olup kemâlâtları ve kalplerine
gelen ilim, Hz. Âdem’inki (a.s.) gibidir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu üçyüz kişi
ona mâlum olmuştur. Onların duâları şöyledir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik;
eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ziyâna uğrayanlardan
oluruz.”

Onlar, bu âyet-i kerîmeyi çok sevdikleri gibi, bu âyeti sürekli okuyan
kimseyi de severler. İlâhî mârifet, önce melekler ve peygamberler vâsıtasıyla bu
kimselerin kalbine gelir; sonra da onlar aracılığıyla diğer iyi insanların kalplerine iner.
Bu üçyüz kişiden her biri, üçyüz ilâhî ahlâkı üzerlerinde taşırlar ve insanlardan biri bu
ahlâklardan herhangi biriyle ahlâklanırsa o kişi saâdete erer

Mopsy-
Demistim ya;Tasavvufun SERIK'leri resmi gecit yapsa
Gunler surer,yinede kortejin sonu gelmez.
Maasallah ordu gibiler.
Serikler ordusu..........
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Simdi yukaridaki mesaji buyultecle inceliyelim.
Allahu Ekber'den sonra tasavvufun Islama soktugu,
Enduluste Yahudi kabala hahamlarinin yetistirdigi
Ikinci Ekber;
Seyh'ul Ekber Muhiyyddin Ibn-i Arabi diyor ki:

Biten velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle
gerçekleşen velâyettir. Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil;
diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir
.
Muhammed as'in adini kullanip itirazi onluyor.
Sonrada
Yahudi Rabinlerin/Kahinlerin devrinin basladigini ilan ediyor!
....diğer nebîlerin vârisleri...
Peki bunlarin delillerini Islama nasil sokuyor.

Neyin ardina saklandiysa ,ona mal edilen soz/Hadisleri
Yani
Kitaplarinda,KESF/Ruyada Peygamberi gorup
Ondan duydugu hadislere(!?) yer vererek.
Bu hadisleri kendi sozlerine delil edinmistir.
[bkz.Israliyatci hadisler]

Yani
Kendin cal kendin oyna....

Ve bu inanci yayacak olanlarin da onunu acmak icin
...veya müslümanların velîleridir....
Bolumunu de eklemeyi ihmal etmiyor.

Ama veli sartinida
Evliya dininden olmaya bagliyor.
...Bunların elde edecekleri bilgi,
hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır...
Yani
Kur'an/Vahy baglantisini kesiyor.

Peki
Allah cc velayetin devrini kabul ediyor mu?

Bismillâhir rahmânir rahîm.
18.44.Hunâlikel velâyetu lillâhil hakk...
İşte burada velâyet hakki Allah'a aittir
Sadakallah!

...li allâhi el hakkı...
Ancak Allah cc'nun dur!
ETMIYOR!

Devam edecek.............
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

AHYÂR

Bunların sayısının yedi veya üçyüz olduğu rivâyet edilir.
İbn Arabî, ise ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler.
Ona göre ahyârın sayısı değişse bile yeryüzündeki varlıkları sürer.
Ne var ki İbn Arabî başka bir yerde de bunların sayısının kırk olduğunu söyler.

Mopsy-
....ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler....
....bunların sayısının kırk olduğunu söyler....

Zaten ne dedigini biliyor mu?
Sekr dir,sekr.....
Deyip gecelim.
O, ahyâr ile ilgili görüşlerine Kur’ân-ı Kerîm’in
Sâd sûresindeki şu âyeti delil gösterir:

“Onlar bizim katımızda seçkinlerden, hayırlılar(el-ahyâr)dandır.”

İbn Arabî’ye göre ahyâr,
Nuh Peygamber kalbi üzere olup ümmet-i Muhammed’dendir.
Makamları gayret makāmıdır; dîne aykırı olan her şeye incinirler.

Mopsy-
Su soylemi bile ne kadar Kur'an'a/Islama aykiri.
Din tek!
Adi Islam!

Fark:
"Hepinize ayri seriat verdim,o halde hayirlarda yarisin"
Ayetiyle Peygamberlerin ummetleri ayrilmistir.

Simdi:
Nuh as kalbinde/seriatinda olup
Muhammed as ummetindeler

Hukmunun ayete aykiriligi
acikca gorulmektedir.
Nitekim Nuh sûresinde Allâhü Teâlâ bunlara işâretle:
“Rabbim! Beni, anamı-babamı, inanarak evime gireni,
inanan erkek ve kadınları bağışla; zâlimlerin de
sâdece helâkini arttır!” buyurur.

Mopsy-
Nuh as;Kafirlerden kendisini,ailesini ve
Onun peygamberligine iman edenlerin korunmasi icin
Rabb'ine dua ediyor.

Ne ahyari,ne evliyasi?
Sn.Bursalinin soylemiyle;
Tam bir SALLAME olmus...........
SULEHÂ

İbn Arabî, bunların her zaman beş kişi olduklarını söyler.
Bu kimseler Cebrâil (a.s.) kalbi üzere olup ilimleri,
makamları ve mertebeleri ondan fazla olmaz.
Haşr oldukları zaman bile Hz. Cebrâil (a.s.) ile haşr olurlar.

Mopsy-
Eh!
Artik Melaike'ye el atmalarinin zamani gelmisti.
Artik denkliyecek obje de kalmamisti.
Ama biraz yukardan basladilar.
Insanlar Meleklerle beraber diriltilecek.
Hem de bas Melekle.

Eger kafirin geleneklerini yaparlarsa,
Muminleri; kafirlerle birlikte diriltmeyle
Tehdit eden Bir Kitabin takipcisi,

Hangi ayetin isiginda
Mumini Bas melekle diriltiyor.

Tasavvufcu icin ayet ne?
Cikip levh-i mahfuz'a bakar.....
İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725),
ruhların hükümdârı olan Cebrâil’in nefesinden ve
ilminin feyzinden kalbler nasıl hayat buluyorsa,
tarîkat ehlinin hükümdarları olan bu beş kişinin
nefes ve ilim feyzinden de gönüllerin hayâta kavuşacağını söyler.

Mopsy-
Musluman!
Senin tek bir efendin var.
O herseyin efendisi.
Senin ruhunun/nefsinin
TEK EFENDISI!
Adi mi?
"huvallâhu"
O=Allah'tir. (cc)
ON RİCÂLܒL-GAYB

Bu gayb erenleri her zamanda on kişi olurlar.
Huşû ve hudû ehli olup yeryüzünde âheste âheste yürürler;
âheste âheste, yumuşak ve fısıltı şeklinde konuşurlar.
Dâimâ Cenâb-ı Hak ile münâcât ve müşâhede hâlinde bulunurlar;
ondan başkasını bilmezler.

Mopsy-
Kur'an'da vesveseci:
Yumusak,yumusak,Fisildayan
Birinden bahseder ama...
İbn Arabî’ye göre şu âyet onların hallerine çok uygundur:
“Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler,
câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler.”

Bunlar gāyet hayâ ehli olurlar; birisi kötü bir söz söylese
vücudlarına bir titreme gelir ve
kendi hallerinde bir gerileme olacağını düşünürler.

Mopsy-
Takva ehlinin tarifi
Yani
Muslumanoglu Musluman!
Ne alaka?
Bâzı kimseler, cinlerin sâlih olanlarına;
bâzıları da ilmin ve rızkın gaybden
kendilerine ulaştığını bilen kimselere ricâlü’l-gayb derler
.

RİCÂLÜ KUVVETİ’L-İLÂHİYYE (RİCÂLܒL-KAHR)

Devamlı sekiz kişidirler.
Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların hâlini:
“...kâfirlere karşı çok şiddetlidirler (katıdırlar)...”
âyetiyle îzah eder.

Mopsy-
Ayetin basi:"Ey inananlar! İçinizden kim dininden dönerse şunu bilsin:
Allah, yakında, kendilerini sevdiği ve kendisini seven,
müminlere karşı boynu bükük,
kâfirlere karşı başı dik bir topluluk getirecektir...."
Islam geleneginde,Araplardan sonra
Islamiyeti yayacak olan bu mevali
Yani
Arap olmiyan ummet icin cesitli soylemler vardir.
En meshuru Bizansi yikan Osmanlilardir.
Bunların esmâullâhtan zikirleri “Zü’lKuvveti’l-Metîn” olup,
Hak Teâlâ onlara o kadar büyük kuvvet vermiştir ki
ne isterlerse yapabilirler ve insanların nefslerine
nasıl isterlerse o şekilde himmet ederler.

Muhyiddin ibn Arabî:
“Fas şehrinde Ebû Ali ed-Dekkāk adında bir kimse vardı.
O bu tâifedendi ve onun dışındaki bâzı meşâyih de bu tâifedendir” demektedir.

Mopsy-
Bu tasavvufcular
Yalanin icinde yalan uretiyorlar.
Bakin Seyh'ul Ekber Ibn-i Arabi bu konuyu nasil anlatiyor.

Bir kere diyor İbn Arabî Fas'ta iken bir zümre görmüştüm. Cinler bunlara diledikleri suretleri hayal ettirebiliyorlardı.
Ebu'l-Abbas ed-Dekkak bunlardan biri idi. Kendisine ruhlarla konuştuğu hayal et*tiriliyordu.
O, kesinlikle ruhlarla konuştuğunu söylüyordu. Bunun sebebi de onların nağmelerini bilmemesiydi.
Meclisime gelince susar, sonra da gördüklerini anlatırdı. Ama ben bu hususların ken*disine hayal ettirildiğini biliyordum.
Bazen gördüğü hayalî suretle çekişirdi bile.
Böylece cin başka bir yoldan ona zarar verir ama o bu zararı o suretten bilirdi.
Oysa onların nağmelerini bilenler de çok azdır.
İbn Arabî ruhlarla konuştuğunu iddia eden bir çok kimsenin,
onlara benzeyen bazı ha*yalî suretler gösterilip cinler tarafından aldatıldıklarını,
bu sebeple bu konuda her söylenene inanmamak gerektiğini ifade ederken
bunun sebebi olarak onların nağmelerini (frekanslarını, melodilerini) bilmeme halini gösteriyor.
Ama bu nağmelerin ne olduğunu ve nasıl öğrenilebileceğini söylemiyor.
İbn Arabî. Futuhât, IV, 95.
İbn Arabî’ye göre bu sekiz kişinin ilk beşi şiddetle,
son üçü de yumuşaklıkla muâmelede bulunan kimselerdir.
Bunların makāmı peygamberlerden bir basamak aşağıdadır ki
Cenâb-ı Hak bunlar hakkında: “Ona yumuşak söz söyleyiniz”
ve “Allâh’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın...”
buyurmuştur. İbn Arabî, bu tür kimselerle karşılaştığını ve
onlardan istifâde ettiğini bildirmektedir.


Devam edecek.............
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

RİCÂLܒL-CENÂN (ATF-I İLÂHÎ)

On beş kişi olup görevleri halka şefkat
ve merhamet edip hepsine aynı nazarla bakmaktır. Mü’min olsun, kâfir olsun, Allâhü
Teâlâ yarattığından, herkesi bir nazar üzere görürler. Hak Teâlâ bu kimselere aslâ
velâyet-i zâhire vermez. Zîra velâyet-i zâhire için bâzı haller gereklidir; ne fazlaca
gazap, kahır ve güç lâzımdır ve ne de fazlaca yumuşaklık, şefkat ve merhamet
gereklidir. İbn Arabî, Allâhü Teâlâ’nın haklarında: “...ve rahmetim her şeyi
kaplamıştır..”
buyurduğu bu kimselerle bir arada bulunduğunu bildirmektedir.

Mopsy-
Bakalim Allah cc mumin ile kafire ayni nazarla mi bakiyor?

2:10 -Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.

3.54.Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
.........daha yuzlerce ayet
RİCÂLܒL-FETH

Yirmi dört kişidirler. Ehlullâhın gönlüne ne feth olunursa
hep onların vâsıtasıyla feth olunur; yâni ne kadar mârifet ve esrâr varsa hep onların
himmetleriyle feth olunur. Bunlar yeryüzüne dağılmış durumda olup bir arada
bulunmazlar. Ancak ikisi doğuda, ikisi batıda, ikisi kuzeyde ve ikisi de güneyde
bulunurlar; diğerleri dört bir tarafta kendi yerlerinde dururlar. İbn Arabî’nin
bildirdiğine göre;“Allah insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz; onun (Allâh’ın)
tuttuğunu da ondan (Allah’tan) sonra salacak yoktur. O üstündür; hüküm ve hikmet
sâhibidir”
ve “Allah yedi göğü tabaka tabaka yarattı”
âyetleri ricâlü’l-fethe işâret etmektedir.

Mopsy-
Bu ne celiski anlamadim.
Hem Allah cc dan baskasi olmaz Ayetini soyleyeceksin.
Hem de hep onların himmetleriyle feth olunur.
...diyeceksin

Eh!
Seyh'ul Ekber isen kim soracak ki?
Seyhine olu gibi ol!......varya!
RİCÂLÜ MAÂRİCİ’L-ULÂ

Bunlar yedi kişi olup, her nefeste Allâhü
Teâlâ’ya mîraçları vardır ve her mîraçta ayrı bir ilim tahsil ederler. Bâzıları bunların
ebdâlden olduklarını düşünmüşlerdir. Enfüsî âlemin en yüce şahsiyetlerinden olduğunu
söyleyerek “...ve siz üstünsünüz ve Allah sizinle berâberdir...”
âyet-i kerîmesini onlara işâret olarak değerlendiren
İbn Arabî, bu zümreden olan ricâlullâh ile karşılaştığını
ve onların hallerine muttali olduğunu belirtmektedir.

Mopsy-
...her nefeste Allâhü Teâlâ’ya mîraçları vardır ....
Vah benim Peygamberim.
Bir kez Mirac yaptim dedi,herkes yalanci dedi.
Ya!!!
Bunlarin dedigini deseydi.......
RİCÂLÜ TAHTE’L-ESFEL

Bunlar on bir kişi olup gıdâları ve hayat kaynakları nefes-i Rahmân’dır.
“...Sonra onları aşağıların aşağısına (esfele sâfilîn) gönderdik...”
âyetini onlara işâret sayan İbn Arabî, buradaki ‘esfele sâfilîn’den
kastedilenin tabîat âlemi olduğunu ve Allâhü Teâlâ’nın bu kişileri o tabîat âlemini
hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir. Zîrâ aslında tabîat âlemi ölüdür;
Allah, bu kişilere bahşettiği nefes-i Rahmân ile o âlemi diri tutmaktadır ve böylece
kâinatta hayat akıp gitmektedir. Şu halde Allâh’ın dışındaki her şey (mâ-sivallâh)
canlılık ile ölüm arasında olup “vücud olarak diri,” fakat “hükmen ölüdür.” Cenâb-ı
Hak: “İnsan önceden hiçbir şey değilken kendini nasıl yarattığımızı düşünmüyor
mu?”
buyurmakla buna işâret etmektedir. Zîrâ Allâhü Teâlâ insanın “şey’iyyet”i
konusunda ondan, olduğu gibi kendisiyle berâber olmasını istiyor; oysa o bu “şey’iyyet”
değildir. Bu yüzden insan “vücûden diri, hükmen ölü”dür.

Mopsy-
...bu kişileri o tabîat âlemini hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir....
Iste
Bunlarda melekleri emekli edenler.(!?)
Ne diyeyim sasirdim artik.
Kufur seli denir buna,
Kufur........
Devam edecek.............
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

RİCÂLÜ İMDÂDİ’L-İLÂHÎ ve’l-KEVNÎ:

Üç kişi olup Hak Teâlâ’dan istimdâd edip halka medet ederler.
Ancak katılık ve kahır ile değil, yumuşaklık ve lütuf ile halka faydaları dokunur.
Kısacası Hak’tan alıp halka verirler. Bir kısmı erkek ve bir kısmı da kadın olabilir.
Bunlar halka o kadar yumuşak davranırlar ki görenler onun
halka bir faydasının dokunmayacağı gibi halktan yardım talep edecek sanırlar. Bu üç
kişiden birinin yardımı süreklidir, hiç bir zaman kesintiye uğramaz; makamları da
değişmez ve Cenâb-ı Hak huzûrunda halkın işlerini görürler. “Allah ki ondan başka ilâh
yoktur; dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir” âyeti bu kimseye işâret eder.

Bunlardan biri de melekût âleminde meleklerle berâber bulunur. Bunun hal ve makāmı
değişebilir; her zaman ayrı bir sûret üzere çeşitli haller vâki olur. Bu kimse meleklerden
yardım görür. Birisi de mülk âleminde, insanlar arasında bulunur. Bunun da makāmı ve
mertebesi değişir. Bu kimse insanlardan ve hayvanlardan yardım görür. Şeyh
Muhyiddin ibn Arabî bunlardan Mûsâ b. İmrân adlı birine İşbîliyye kentinde
rastladığını ve zamânın büyüğü olan bu kişiyle sohbet ettiğini bildirir.

İLÂHİYYÛN (RAHMÂNİYYÛN):

Her zaman üç kişi olurlar. Ebdâl olmadıkları halde bâzı halleri onlara benzer.
Sürekli hâtiften bir tür ses işitmekte olan bu kimselere bu sûretle vahy-i ilâhî olur.
Bu zümreden olan kişilerle ilgili olarak Muhyiddin ibn Arabî şunları söylemektedir:
“O sesi onların nasıl işittikleri, mânâlarını nasıl bildikleri veya
vâsıtasız olarak anlayıp anlamadıkları konusu bana mâlum olmadı.

Durumlarını en iyi biçimde ancak Allah bilir. Ben birisine bu kimseler hakkında
sordum; cevap vermedi. Hak katından da hallerinin nasıl olduğuna dâir bana bir bilgi
gelmedi.” İbn Arabî, “Onların beyt(ullah) yanındaki namazları da ıslık çalmaktan...
ibârettir” meâlindeki âyetin, devamlı olarak duydukları şıngırtıya benzer bir sesle
ilâhî hitâba muhâtap olan bu kimseleri târif ettiğini söyler.

RİCÂLܒL-AYN:

Her zaman bir kişi olup makāmına sakîtu’r-refref denir.
Şânı ve hâli yüce bir kimsedir. Muâmelesi dâimâ Allâhü Teâlâ ile olup, kendi nefsiyle
meşgul olur ve nazarı oldukça etkilidir. Muhyiddin ibn Arabî, Konya’da, oldukça kötü
ve zelîl bir haldeki böyle birini gördüğünü söyler. Bu kimsenin pek çok maârif-i
ilâhiyyeye sâhip ve gāyet ehl-i hayâ bir zat olduğunu bildirir.

RİCÂLܒL-GANÎ BİLLÂH:

İki kişi olup, Hak Teâlâ gınâ (zenginlik) makāmını onlarla muhâfaza eder.
Bu iki kişiden biri Hakk’a izâfe edilmiştir ki o en yücedir;
öbürü nefse izâfe edilmiştir ki o da en aşağıdır. Yâni biri şehâdet âlemine
medet verir ve orada ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur; diğeri de melekût
âlemine medet verir ve orada da ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur. Bu
kimseye de âlem-i ulvîden beşer olmayan biri medet verir ki bunu da sayarsanız
ricâlü’l-ganî üç olur. Ancak yalnızca beşerden olanları sayarsanız iki olur.
Ricâlü’lganî hâtun kişiden de olabilir.

“...Allah âlemlerden zengindir (ganî)...” meâlindeki âyetlerin
bunlara işâret ettiğini belirten İbn Arabî, bu üç kişiyi tanıma husûsunda
kendisine az da olsa bir bilgi verildiğini ifâde etmektedir.

RİCÂLÜ AYNİ’T-TAHKÎM VE’Z-ZEVÂİD:

Her zaman on kişi olurlar; fazla ve az olmazlar. Tasarruf makāmında olurlar.
Halleri, gaybe yakînen îman etmiş olanların hâlidir; gayb âlemi onlara şehâdet âlemi gibi görünür.

İbn Arabî, bu kimselerle ilgili olarak şu âyetleri zikreder:
“‘Rabbim! İlmimi arttır!’ de!”
“...îmanlarına îman katsınlar (îmanlarını arttırsınlar) diye...”
“...Bu onların îmanlarını arttırır ve onlar sevinirler.”
“Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle):
Ben onlara yakınım. Duâ eden, bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm...”

BÜDELÂ:

İbn Arabî’nin bildirdiğine göre büdelâ, her zaman on iki kişi olup
bunlar ebdâlden farklıdırlar. Yeryüzünde kimse tarafından bilinemeyen bu kişileri
ancak gök ehli bilebilir. Ne zaman ki bunlardan biri, diğerlerini bulamasa; hemen
onların yerini alır ve hepsinin işlerini görür. Böyle olunca da her biri geri kalanının aynı
olduğundan, bu kimselere büdelâ denmiştir. Allâhü Teâlâ, bütün âlemin kemâlâtını bir
şahısta toplayabileceğinden, bu, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dışında değildir. Sayıca
nükabâya benzemekle birlikte yaptıkları işler bakımından insanların ebdâl sandıkları bu
kimselerle ilgili olarak Kur’an’da: “...O sanki odur (tıpkı onun gibidir)...” buyrulur.
Yâni sanki onun aynıdır ve o odur; ona ancak nefsi ve aynı bakımından benzer.

RİCÂLܒL-İŞTİYÂK:

Beş kişi olup, dâimâ şevk ve iştiyak hâlinde bulunurlar.
Müşâhedeye nâil olan bu kişilerin vasfını bir şâir şöyle tasvîr eder:
“Lestü edrî etāle leylî em lâ / Keyfe yedrî bi-zâke men yetekallâ.”
Yâni; gecenin uzun mu ya da kısa mı olduğunu bilmem.
Bir kimse Cenâb-ı Hak tarafından istenmiş olsa, gecenin kısa
mı uzun mu olduğunu nasıl idrâk edebilsin?

RİCÂLÜ EYYÂMİ’S-SİTTE:

Altı kişi olup, Allâhü Teâlâ Âdem’i (a.s.) yaratırken altı yönün (cihât-ı sitte)
sultanlığını onlara vermiştir. Onların tesbîhi:
“Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; bize hiç
bir yorgunluk dokunmadı”âyetidir. İbn Arabî’nin verdiği bilgilere göre ricâlü
eyyâmi’s-sitte, insan vücûdunda bulunan altı yöne etkisi olan kişilerdir. O, bu zümreden
olan İbn Hârun er-Reşîd es-Sebetî ile Kâbe’yi tavâf ederken 599 (1202-03 M.)
senesinde karşılaşmasını anlatır. Ayrıca Anadolu’da (Rûm) Erzinli bir zâta daha
rastladığını; o şahsın bu zümreden olduğunu gözünden ve sohbetinden tanıyarak
bildiğini; aynı kişiyle Şam’da, Sivas’ta, Malatya’da, Kayseri’de ve Harran’da çeşitli
zamanlarda karşılaştığını ifâde eder.

RİCÂLܒL-İLÂHİYYE:

Dört kişi olup, evtâda onlar medet ve yardım ederler.
Çoğunlukla halleri rûhânî, kıbleleri semâvîdir ve yeryüzünde bilinip
tanınmazlar. Gök ehli dışında kimse onları bilemez. Bu dört kişiden birini Hak Teâlâ şu
sözünde istisnâ eylemiştir: “Sûr’a üflenmiş, göklerde ve yerde olan (korkudan)
bayılmışlar; ancak Allah’ın dilediği sarsılmamıştır...”

Bu dört kişiden ikincisinin uçsuz bucaksız, sınırsız ilmi ve yüce makāmı vardır.
Üçüncünün de sınırsız, çok yüce himmeti vardır.
Dördüncünün ise kendisinin hiç bir irâdesi olmaksızın elinden çok işler
ortaya çıkar. Bu dört kimsenin yüce mertebeleri gökleri kaplamıştır. Biri Hz.
Resûlüllâh (s.a.v.) kalbi üzere, biri Hz. Şuayb (a.s.) kalbi üzere, biri Hz. Sâlih (a.s.)
kalbi üzere ve biri de Hz. Hûd kalbi üzeredir. Muhyiddin ibn Arabî: “Evliyâda bunlar
gibi kimse yoktur. Elhamdülillâh, Dımaşk’ta bunlarla buluştum ve tanıdım. Ama bir
kere daha önceki zamanda Endülüs’te buluşmuş ve o vakit de bilmiştim. Sonra
Dımaşk’ta buluşunca hâlime çok şükrettim” der. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu
dört kişiden birine Azrâil, birine Cebrâil, birine Mîkâil ve birine de İsrâfil nezâret
eder. Bunlardan biri Allâh’a am⒠(ahadiyyet veya vâhidiyyet mertebesinde) iken, biri
arşa nisbetle, biri semâya nisbetle ve biri de yeryüzüne nisbetle ibâdette bulunur.
Böylece bütün kâinâtın ibâdeti, bu dört kişi üzerinde toplanmış olur.

RİCÂLÜ SALAVÂTİ’L-HAMS:

Beş kişidirler. Bunların her biri bir farîzaya mahsus olup, gece olsun,
gündüz olsun, hiç bir namazda gevşeklik ve tembellik göstermezler.
Hattâ bâzen keşf vâki olur ve gerçekte öyle olmadığı halde namaz ona
cisim sûretinde görünür ve o da öyle tahayyül eder. Muhyiddin ibn Arabî der ki:
“Sâlih b. el-Berberî bunlardan idi. Ona kavuşup onunla arkadaşlık ettim ve çok
faydalar gördüm. Fas şehrinde de Ebû Abdillâh el-Mehdî bunlardan idi; onunla da
arkadaşlık ettim.” Yine ona göre: “Namaz, benim gözümün nûru kılındı”hadîsi ve
“Namazları ve orta namazı koruyun...”âyeti, Allâh’ın âlemin varlığını kendileriyle
hıfz ettiği bu kimselerden bahseder ki bunlar gece-gündüz namaz kılmaktan geri durmazlar.

Buraya kadar anlatılanlardan başka ricâlü’l-gaybden on sekiz kişi daha vardır
ki Hak Teâlâ’nın emriyle sürekli kerâmetler izhâr ederler. Olağanüstü olaylar onlardan
sâdır olur. İbn Arabî, Şeyh Ebû Medyen’in bunlardan olduğunu söyler ki bu zat,
arkadaşlarına şöyle derdi: “Nasıl ki insanlar Allâh’a muhâlefetlerini açıkça ortaya
koyuyorlarsa, siz de ona olan muvâfakatınızı açıkça belirtiniz. Allâh’ın size bahşettiği,
görünen (zâhir olan hârikulâde hâdiseler) ve görünmeyen nîmetlerini (maârif-i ilâhiyye)
siz de onlara gösteriniz.” Bu on sekiz kişilik zümreden olanların zuhurları Allah ile ve
kıyamları da Allah hukūku ile olup olağanüstü hâdiseler onlar için sıradan olaylar hâlini
almıştır. Şu iki âyet onların hallerinden bahseder: “...’Allah!’ de ve onları bırak;
daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.”
“Sonra ben onları açıkça dâvet ettim.”
Bu on sekiz zâtı zâhiren ve bâtınen Allah’tan başka kimse bilemez.

Ayrıca ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki Allah’tan başka her şeye gücü
yeter. Onu cengâver bir kimseye benzetirler ki bütün askerlerin önüne düşüp düşmanla
savaşır ve hiç kimse onu yenemez. Bu kişi hakkı söyler ve adâlet ile hükmeder. Şeyh
Muhyiddin ibn Arabî böyle bir kimseyi şöyle tanıtır: “Bu makāmın sâhibi, Bağdat’ta
benim şeyhim Abdülkādir el-Cîlî idi. Bu makam ona müyesser olmuştur. Hak’tan
aldığı kuvvetle halktan herkese karşı gālip gelirdi. Benim zamânımda bu makāmın
sâhibi olan ondan başka bir kimseye erişmedim.” İbn Arabî, “Ve o, kullarının üstünde
tam hâkimdir/kahredicidir (kāhir)...” âyetinin bu kimselerden bahsettiğini söyler.

Yine ricâlü’l-gaybden bir kişi daha vardır ki rûhânîlik/beşerîlik veya insan
oluş/cin oluş arasında mürekkeb ve mütemezzic halde bulunur. Her zamanda bir olur;
kendi makāmında başka kimse olmaz. Hz. Îsâ’ya (a.s.) benzer; ruhla birlikte beşerden
hâsıl olur; atası olmaz. Nitekim Belkıs cin ile insten hâsıl olmuştur. Zîra şöyle anlatıldı
ki Belkıs’ın atası cin, babası da ins idi. Onun için bizim katımızda olmuştur. Eğer hem
babası, hem de anası cin olsaydı cinler katında doğardı. Bu kişi, iki farklı cinsten
olmuştur ki biri rûhullâh, biri de beşerdendir; rûhâniyeti baskındır.

Bir kişi daha vardır ki her zamanda bir olur; iki olmaz. Erkek veya kadın
olabilir. O, bütün âlemden ve ahvâlinden haber vermekle birlikte, belirli bir yerde de
bulunmadığından, onun makāmının nerede olduğunu kimse bilemez. Bâzı ehl-i hâl bu
kimseyi kutub sanmasına rağmen gerçekte kutub değildir.

Her nefeste hâli değişen bir kişi daha vardır ki hiç bir an bir menzilde ve bir
mertebede karar kılmaz. Ricâlullâh arasında bundan daha acâip halli biri bulunmamakla
birlikte, mârifette de ondan daha kâmil kimse yoktur. Muhyiddin ibn Arabî: “Ben bu
kimseyi gördüm. Bana hayli faydası dokundu. Alâmeti, farz namazları kılarken bütün
organlarının Allah korkusundan titremesidir” der. İbn Arabî, bu kimse için “...Ona
benzer (misl) hiçbir şey yoktur; o işitendir, görendir”
ve “Sonra tekrar size onları yenme imkânı verdik...” âyetlerini delil gösterir.

Muhyiddîn ibn Arabî, buraya kadar anlatılan gayb erenlerinin sayılarının belli
olduğunu, aşağıda kaydedeceğimiz kimselerin ise sayılarının belli olmadığını ifâde eder:

Devam edecek.....
 
Üst Alt