Rahip ve Kur'an Tanrilari

Selam!

KURANDA TANRILAR

Guy MONNOT
Çev.: Ramazan ADIBELLİ

Özet
Dominiken tarikatına mensup bir rahip ve İslam konusunda incelemeler yapan
Fransız bir bilim adamı olan Guy Monnotnun bu yazısında
Kurandaki ilah kavramını analiz etmektedir. Dört bölümden oluşan
bu makalede, politeist bir ortamda ortaya çıkan İslamın
nasıl monoteizmi ön plana çıkardığı meselesi irdelenmektedir. Kuran ayetlerinden
hareketle bu evrimin seyrini belirlemeye çalışan yazar, ilah ve Allah
kavramları arasındaki ilişkiyi ve bu konudaki tartışmaları öz bir biçimde ortaya koymaya çalışmaktadır.

Aziz Dominiquein 13. yüzyılda kurduğu Dominiken tarikatına mensup bir rahip olan
Guy Monnot, aynı zamanda bir dinler tarihçisi ve İslamologtur. Arap dili, İslam tarihi
ve tefsir alanında uzmanlaşan Monnot, Paristeki ünlü École Pratique des Hautes
Étudesde ders vermektedir. İslam tarihi ve tefsir alanında birçok çalışması bulunan
Monnotnun bu çalışmalarından bir kaçı şunlardır:
Le corpus coranique [Kuran Mecmuası], Le Cerf, Paris 1993;
La démarche classique de lexégèse musulmane [İslami Tefsirin Klasik Yöntemi],
Le Cerf, Paris 1986; Islam et religions [İslam ve Dinler],
Maisonneuve et Larose, Paris 1986; Penseurs musulmans et religions iraniennes.
Abd al-Jabbār et ses devanciers [Müslüman Düşünürler ve İran Dinleri: Abdulcebbar ve Selefleri],
Vrin, Paris 2000.
Ayrıca Monnot, UNESCOnun sponsorluğunda Daniel Gimaret ve Jean Jolivet ile birlikte
Şehristaninin El-milel ven-Nihalini Fransızcaya çevirmiştir:
Livre des religions et des sectes, 2 cilt, Peeters, Leuven 1986, 1993.
Monnotnun şu yazıları Türkçeye çevrilmiş bulunmaktadır:
―İslam Geleneğinde Hususi Dualar‖, (çev. Sadık Kılıç),
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 14 (1999), s. 5-24;
―Kuranda Din Düşüncesi ve Dönüşümü‖, (çev. Ramazan Adıbelli),
Bilimname, Yıl 8, Sayı 18 (2010/1), s. 265272 (ç.n.).

Kuran kendini Allahın vahyettiği kerim ve apaçık bir Kitap olarak takdim etmektedir.
Bilindiği üzere Allah, Kuranda en önemli
yere sahiptir. Ancak Kuran metninde sahte tanrıların veya ilahların
yer aldığı da unutulmamalıdır. Bunların zikredilmesi, İslam ortaya
çıktığında onun çoktanrıcılıkla temas halinde olduğunu göstermektedir.
Muhammedin yaşadığı çağdaki Arap zihniyetinde tanrıların
var olduğu Kuranda yansımasını bulmaktadır. Konuyla ilgili bu
makalemiz dört bölümden oluşacaktır.

I. Kurana Göre Arap Tanrıları

Muhammedin gençlik yıllarında orta Arabistanda mevcut yerli
ve çoğunluk dini hakkında bilinen birkaç şeyi özetlemekte fayda
vardır.
Çok kaba olan bu din temelde betiler [kutsal taşlar] ve putlar kültünü içeriyordu.
Bu nesneler, farklılaşmamış tanrısal olana
bir biçim, bir ad ve bir mekân atfediyordu. Kendisine ibadet etmek
için şu ya da bu kabilenin bir put seçmesi, bu ―ilahı‖ özel hale getiriyordu.
Bunun sonucunda da biraz kaotik bir çoktanrıcılık ortaya
çıkıyordu. Eski Arabistan dininde ağaç kültü de mevcuttu.
Fakat bu dinde neredeyse hiçbir inanç, en azından az çok düzenlenmiş inanç-
lar, herhangi bir doktrin ve hemen hiçbir mit yoktu. Davranışlar da
dinin dışında kalıyordu ve bunlar
kabilevi hümanizm‖ diye adlandırılan şeye tabiydi.

Kuran, Arapların bazı erkek veya dişi develere atfettikleri imtiyazları kısa biçimde kınamaktadır.
Kuran şeytanlar, cinler vb. bir-
çok doğaüstü varlıklar kategorisinin varlığını büyük ölçüde desteklemektedir.
Paganların tanrı ve tanrıçaları konusunda ise birçok
ayet açık bilgiler vermektedir.

Bu ayetlerden biri Nuhun çağdaşları ile onun getirdiği mesaja
baş kaldıranları tasvir etmektedir ―Şöyle dediler: Sakın ilâhlarınızı
bırakmayın. Hele hele Veddi, Süvâı, Yeğûsu, Yeûku ve Nesri hiç
bırakmayın!‖ (Kuran, 71:23). Bu beş ―
Nuhî‖ ilah ya da put hakkında her ikisi de 9. yüzyılın başında yaşayan İbni Kelbi ile İbni Hişam
kısa bilgiler vermektedirler.

Buradan çıkan sonuç, Muhammedin
yaşadığı dönemdeki Arabistanda bu tanrılar bir külte sahipti ama
bunları Mekke ile ilişkilendiren hiçbir şey yoktu.
Meşhur bir ayette ise durum tamamen farklıdır: ―Peki gördünüz
mü o Lâtı ve Uzzâyı ve diğer üçüncüsü Menâtı?‖ (Kuran, 53:19).
Bu ve müteakip ayetlerde Mekkelileri tazir vardır. Bu üç tanrıça,
―Kureyşî üçleme‖ dediğimiz şeyi oluşturmaktadır. Zira bunlara
Kureyşliler yani Muhammedin kabilesi ibadet ediyordu.
7 Taberi tefsirine göre (9. yüzyıl) Peygamber üç meşhur şeytan ayetini bu
ayetin akabinde söylemiştir: ―Bunlar üstün güzelliklerdir ve bunla-
rın şefaatleri umulur‖. Ancak bu ayetler aynı akşam
Allah tarafından kaldırılmış ya da en azından yadsınmıştır.
Metnin dev***** dikkatlice bakmak gerekir: ―Erkek size de, di-
şi O'na mı? Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.
Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında
hiçbir delil indirmemiştir‖ (Kuran, 53:21-23). Alaycı tarzda olan
ilk iki ayet, şu diğer ayetle karşılaştırıldığında çok açık hale gelmektedir:
―Onlar [soy olarak], kızları Allah'a nispet ediyorlar kendilerine ise,
canlarının istediğini [yani erkek evlatları]‖ (Kuran, 16: 57).
Bilindiği üzere Araplar erkek çocuğa sahip olmayı kız çocuğa sahip
olmaya fazlasıyla tercih ediyorlardı. Kuran, kötü payı ―Ona‖ yani
Allaha verdiklerine dikkat çekerek onlarla alay etmektedir.
Bu husus, yukarıda zikredilen bu üç tanrıçanın Kureyşliler tarafından
Tanrının, yani Allahın ―kızları‖ olarak görüldüğünü var saymaktadır.
9 Fakat bir sonraki ayet durumu açıklığa kavuşturmaktadır:
Tanrısal alana yakından veya uzaktan ait olmak yerine
―Kureyşî üçleme‖ insanların icadından ibarettir.
Richard Belli müteakiben W. M. Watt bunların
―adlardan ibaret olduğunu‖ düşünerek bu üç ilahenin var olmadığını ifade eder.
Oysa Kuranda az önce savunulan görüşe göre Arap tanrıları basit
birer melekle özdeşleştiriliyordu.
10 Bir tarafta çevredeki çoktanrıcılığın tanrısal varlıklarını inkâr var, diğer tarafta ise bunların ilk
zamanda melek haline indirgendiği hususu var: Burada söz konusu
olan yok edilme değil, tenzildir. Oysa 21 ve devamındaki ayet açık-
ça sahte ilahlarla gerçek melekler arasındaki eşitlik üzerinde durmaktadır.
23. ayet ancak daha sonra eklendiği var sayılırsa zıt anlamda anlaşılabilir. Bellin yaptığı budur,
ama bu varsayım temelsizdir. Bu itiraza daha radikal bir itiraz da eklenmektedir. 23. ayet
muğlâktır. Bağlamın (24.-28. ayetler) gösterdiği üzere bu ayet mut-
lak manada var olmayı inkâr etmeyip daha doğal olarak
19. ve devamındaki ayetlerde söz konusu edilen sahte üç tanrıçanın açık
adının ve kapalı mertebesinin itirazına işaret eder.
Fazlurrahmanın görüşü budur
ve bizce de doğrusu budur. Kuran ―özel bir metafizik‖ ortaya koymaz.
Kuran, olayları etkiye göre değerlendirir.
Sahte tanrılar ne fayda sağlar ne de zarar verir.
Onları saf dışı etmek için bu durum yeterlidir.
Onlar, en azından değersiz, etkisiz ve faydasız oldukları anlamında varlığa sahip değildir.
Başka kaynakların da bir fikir edinme imkânı sunduğu gibi
Mekkî panteon, ikisi önemli olmak üzere başka unsurlara da sahipti.

Bunlardan biri, Kuranda zikredilmeyişi şaşılacak bir husus olan Hubeldir.
Diğeri de daha sonra üzerinde duracağımız Allahtan
başkası değildir. Fakat Kuranda göründükleri şekliyle Arap ilahlarını belirttikten sonra
İslamın [kutsal] Kitabındaki bizzat ilah
kelimesini yakından görmek gerekir.

II. Kuranda tanrı Adı

Arap dilinde ―tanrı‖ anl***** gelen bir kelime mevcuttur. Bu,
ilah kelimesidir. Bu kelime Kuranda 147 kez geçer. İzafet olmaksı-
zın tekil biçimde yani ilah biçiminde (ya da i-halli biçimde ilahen)
96, izafetle 15 kez yani tekil biçimde 111 kez geçer. Tesniye biçiminde
yani ilaheyn şeklinde 2 kez geçer. Çoğul halde yani alihe
biçiminde ise 34 yerde geçer (16sında izafetle). Müennes ilahe yani
―tanrıça‖ ve çoğulu ilahat kelimelerine yer verilmemiş olması dikkat
çekicidir.
On yer dışında izafetsiz tekil kullanımlar çevredeki çoktanrıcılı-
ğı ifade etmek için değil bilakis Kurani monoteizmi ifade etmek
içindir. Bu ifadeler şöyledir: ―Allah'tan başka ilah yoktur‖ (La ilahe
illallah: 37:35; 47:19), ―Benden başka ilah yoktur‖ (La ilahe illa
ene: 16:2; 20:14; 21:25; krş. Yeşaya 42:8; 44:6-8 vs.), ―Ondan baş-
ka ilah yoktur‖ (La ilahe illa hu: 2:255; 6:102 vs.), ya da benzer bir
ifade (3:62; 6:46; 7:59 vs.) veya şöyle bir cümle: ―Allah'la birlikte
başka bir ilah edinme‖ (La tecal maallahi ilahen êhar: 17:22) ya da
bu ilahın tek olduğu (vâhid: 2:163; 4:171; 5:73 vs.) yönündeki
ifade. morfolojik bir değerlendirmeye dayanır:
İzafetin olması ya da olmaması. Yine de bir sentaks değerlendirmesine dayanarak
izafet halindeki müfret yani ister izafetli ister ayrışık bir isim
olsun kendisini in halin takip ettiği kullanımları incelemek daha
aydınlatıcıdır. Böylece ilah kelimesi şu anlama gelmektedir: ―-in
tanrısı‖. Fakat kimin tanrısı? Bu cihetteki kullanımlarım dökümü
tamamlanmalı ve Kuran metni içerisinde tanrı veya bir tanrının bir
veya birkaç insana yapılan bu atıfların her birini ifade eden
muhtemel okuyucunun zikri ile belirtilmelidir. Şöyle ki:

Müslümanların tek tanrısı olan Yakubun ve atalarının ilahı
(Yakubun oğulları konuşuyor): 2:133
Musanın ilahı (Firavun konuşuyor): 40:37
insanların ilahı: 114:3; krş. 18:110 vs.
Müslümanların ilahı: 2:163, 22:34 vs.
Firavunun adamlarının ilahı, yani bizzat Firavunun kendisi
(Firavuna göre); 28:38
―Samiri‖nin ilahı, yani altın Buzağı putu: 20:97, krş. 20:88
Muhammedin muhalifleri olan müşriklerin ilahı: 25:41-44;
45:23-25.
Son üç kategoride ―ilah‖ kelimesi elbette sahte bir tanrıya işaret
etmektedir. Aliha şeklinde gelen çoğul kullanımların hepsinin durumu da böyledir.
Bu ilahlar açıkça 6:74; 7:138 vs.deki putlarla
ilişkilendirilmiştir. Bunlar Nuhun inanmayan halkının tanrıları (yukarıda zikredilen 71:23),
İbrahimin inanmayan halkının tanrıları
(21:59), Firavunun tanrıları (7:127), Hudun inanmayan halkının
(yani Adın) tanrıları (11:53 vd.; 46:22), geçmişteki inanmayanların tanrıları (11:101),
Muhammede muhalif olanların tanrıları
(21:36; 25:42; 37:36; 38:6; 43:58).

Birkaç pasaj, tanrı ibarelerinin geçtiği Kuran atmosferini yeniden canlandırma imkânı verecektir.
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte
olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: ―Ey Musa, onların
ilahları (var; onlarınki) gibi, sen de bize bir ilah yap.‖ O: ―Siz gerçekten
cahillik etmekte olan bir kavimsiniz‖ dedi./ Onların takip ettikleri yol
mahvolacaktır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersizdir./ ―O sizi
âlemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayaca-
ğım?‖ (Kuran 7:138-140).
Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı
16 olmaksızın başka bir İlah'a taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır.
Şüphesiz inkâr edenler kurtuluşa eremezler (Kuran, 23:117).
Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?‖/ (Onlar mı)
Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla
(o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek
(bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir İlah mı?
Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir (Kuran, 27:59 vd.).
Kâfirler [Muhammed hakkında] dediler ki: ―Bu, yalan söyleyen bir bü-
yücüdür.‖/ ―İlahları bir tek ilahla mı değiştirecek? Doğrusu bu, şaşırtıcı
bir şey‖ (Kuran 38:4 vd).

İlk ve son ayetler oldukça ilginçtir.
Bu ayetler bir tanrının monoteizmin tanrısı olması için tek olmasının yeterli olup olmadığı
meselesini gündeme getirmektedir. Kapalı cevap olumsuzdur.
Tanrısalın biçimlerini teke indirgemek tanrısalın tek bir biçimini kabul
etmektir. Fakat Allah başka bir şeydir. Diğer taraftan Onun varlığı
mutlaka varsayıldığı için (1. ve 3. pasaj) tek bir ―ilah‖ ancak ona
ilave olabilir. Burada İslamın politeizmin özü olarak değerlendirdi-
ği şey söz konusu olmaktadır: Şirk, yani ulûhiyet açısından bir şeyin
veya bir kimsenin Allaha ortak koşulması.
İlah ile ilgili bu soruşturmadan hangi genel sonuçlar elde edilebilir?
İlk husus ki bu çok önemlidir- ilah kelimesi ve düşüncesi
Kuranda ve onu kabul eden veya reddeden Arap toplumunda mevcuttur.
Kuşkusuz put (sanem) ve ilah genellikle birbirleriyle ilişkilidir.
Ancak bunlar yine de birbirinden farklıdırlar.
İkinci husus, gözlemlenmiş olduğu üzere bu kelimenin çok az kullanımı Muhammedin
çağdaşı olan Arpalarla açıkça ilişkilidir. Üçüncü husus, ilah
kelimesi bizatihi pejoratif bir anlama sahip değildir. Kesin olan şu ki
bu kelimenin çoğulu a priori olarak monoteizmden uzaklaştırmaktadır.
Fakat tekil olduğu zaman bu kelime çoğu kez tabiri caizse
kusursuz bir tanrıya işaret etmektedir. Yani ilah, eskiden Yahudi
peygamberlerin tanrısı olduğu gibi
nihai Müslüman Topluluğun da tanrısıdır.

III. Tanrı ile Allah arasındaki süreklilik ve kopukluk

İslamın Tanrısından söz etmeden Kurandaki tanrıları ele almak mümkün değildir.
Yukarıda da metinler önemli bir problemi
ortaya çıkarmıştı: Kuran anlayışına göre tanrı ile Tanrı arasında ne
ilişki vardır? Birinden diğerine aralıksız geçilebilir mi? Bu konuyu
derinlemesine inceleme iddiamız olmasa da burada birkaç hususa
işaret etmek istiyoruz. İlk hususlar süreklilik yönünde diğerleri ise
süreksizlik yönündedir.
―Tanrı‖ kelimesi, Arapçaya Allah kelimesi ile tercüme edilmektedir.
Görüldüğü kadarıyla bu kelime allah kelimesinin kısaltılmış halinden oluşmaktadır.
İlah kelimesi ise ―tanrı‖ anl***** gelen
Samice il/el temasının fazlalık halini temsil etmektedir.
Klasik İslamda ilah kelimesini bağladıkları masdar her ne olursa olsun
bu konuda ihtilaf var- nahivcilerin ve müfessirler çoğu bu etimolojiyi biliyor ve savunuyor.
20 Muhammed, Allah (Tanrı) kelimesi ile
ilah (tanrı) kelimesi arasındaki yakınlığın farkında mıydı? Bu mümkün.
21 En azından, daha önce gördüğümüz gibi ―tanrı‖ isminin
Kurandaki zihinsel içeriği birçok defa tek Tanrı, İslamın Tanrısı,
yani Allahtır. Birkaç ayette bu denklem gayet açıktır:
Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun başka ilah yoktur.
O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır (Kuran, 20:98).
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirdiklerinden yücedir!
[] Göklerde ilah ve yerde ilah O'dur. O, hüküm
ve hikmet sahibidir, bilendir (Kuran, 43:82, 84).

Son pasajda Muhammedin Tanrısının Mekkeliler tarafından
kendi tanrılarını saf dışı ediyormuş gibi algılandığı açık gibi görünmektedir.
Üstelik Allah gerçekten de İslam öncesinde Arapların
tanrısının adıydı.
23 O, Mekkede de bilinmekteydi. Hatta W. M.
Watt, Allahın Mekkî panteonun en üst tanrısı olduğunu ısrarla savunmaktadır.
24 Ancak bu anlamda ileri sürülen pasajlar, Kureyşliler
hakkında objektif bilgiler olarak değerlendirilemez. Genel anlamda
Kuranın Müslümanlara hitap ettiği ve çoğu zaman da onların bakış
açılarını yansıttığı gözden uzak tutulmamalıdır. Bu durum görü-
nürde anlamsız olan huruf-u mukattaa ile başlayan 29 sure
(favatih) için geçerlidir. A. T. Welshin hipotezini ciddiye alırsak ki
biz alıyoruz- bu harfler Muhammedin Medinede ikamet ettiği
dönemin başlarında önceki metinlerin bir tür yeniden düzenlenmesine tekabül etmektedir.
25 Bundan böyle bir taraftan Peygamber,
Mekkelilerin inançları dışındaki diğer Arap inançları hakkında daha
iyi bir bilgiye sahiptir diğer taraftan da o, Cemaatin kendi kullanımı
için kutsal bir kitabı bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Tüm bu
noktalar, o dönemdeki ayetleri Mekke hakkında etnografik belgeler
olarak görmemize engel olmaktadır. Oysa Araplar tarafından daha
önce de tapınılan Allahın geçtiği surelerin neredeyse hepsi ya
huruf-u mukattaalı ya da bunlardan az önce gelmektedir.
Arapça adı altında Kurandaki Tanrının tarihsel geçmişi böylece abartılmamalıdır.
Zaten eski Arapların herhangi bir tanrısı ile
yeni [bir din olan] İslamın Tanrısı arasındaki varoluşsal değer kopukluğu
(yani insanların dini tecrübeleri açısından varoluşları) apa-
çıktır. Bu husus Kuranın söz hazinesi düzeyinde açıkça görülmektedir.
―Tanrı‖nın ezici ağırlığı bu ismin 147 kez geçen ―tanrı‖ adı
karşısında 2.702 kez kullanılmasıyla27 kendini belli etmektedir.
Tanrının her yerde hazır oluşu göze çarpmaktadır.
Kahire baskısında 9.450 satırdan oluşan
Kuranda yaklaşık 77.000 kelime bulunduğunu hatırlatalım.
Bu durum, Allah kelimesinin (Tanrının diğer
isimlerinden söz etmezsek) Kuranda ortalama 29 kelimede bir,
yani yaklaşık her üç satırda bir geçtiğini göstermektedir.
Elbette bu istatistikî veriler problemin var olduğuna işaret etmekle sınırlıdır.
Ötesine gitmek lazım gelir. Hangi konuda kopukluk
var, ne derece var, niçin var? Mesele birkaç açıdan ve farklı düzeylerde ele alınabilir.
Kuran ve İslamda Tanrının özgünlüğü, mahiyeti ve hatta özü sorgulanabilir.

Bu, kocaman bir İslam teolojisi, din
tarihi ve felsefe incelemesi olur. Fenomenolojik çizgiyi takip ederek
Müslümanların hayatında, düşüncesinde ve eyleminde Tanrının
yeri incelenip betimlenebilir. Tanrının kendisini Muhammede ne
şekilde takdim ettiği ve ona eksiksiz ve yok olmayan farkının kesinliğini
nasıl empoze ettiği konusunda da belgeler sorgulanabilir. Bu,
çok önemli ve çetrefilli bir meseledir: Muhammedin yeni dini tecrübesinin
başlangıçtaki en derunî boyutu nedir? Diğer bir ifadeyle
[ona inen] ilk ―vahiylerin‖ salt etkisi, en eski Mekkî ayetlerde onun
temel mesajının muhtevası neydi?

Müslümanlara göre [Mekkî ayetlerin temel mesajı] genelde
tevhid, yani Tanrının tekliğidir. Metinlerin ve kavramların analizi bu
konuda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor. Kronolojik tasnifinde Régis
Blachère, ―ilk Mekkî döneme‖ (yaklaşık 610 yılından 616ya kadar)
47 sure koymaktadır. Bu büyük bütün için bir kere bile ―tek‖ (vahid
veya onun eşanlamlısı olan vahdehu) kelimesine rastlanılmamaktadır.
Yine bu bütün içerisinde daha önce gördüğümüz üzere çoğu
zaman karşıtlık aracılığıyla monoteizmi ifade etmek için (―Allahtan
başka ilah yoktur‖ ifadesinde olduğu gibi) kullanılan ―ilah‖ kelimesi
sadece 52:43de bir defa geçmektedir. Ancak bu ayetin de daha
sonra gelmiş olması ve bağlam dışı olması büyük bir ihtimaldir.

Böylece Kuran vahyinin ilk dönemleri hiçbir açık monoteizm içermemektedir.
Birçok Batılı bilgine göre ise mesajın çekirdeğini ahretteki hesabın kaçınılmaz oluşu oluşturmaktadır.

Birkelandın vardığı sonuç ise tamamen farklıdır. Ona göre
Muhammedin temel dini tecrübesi ―onun kendi hayatında ve halkı-
nın hayatında yani tarihte Tanrının merhametli rehberliğini kabul
etmek olmuş olmalıdır.
30 Fakat bunu bir sonuç mu ya da bir varsayım olarak mı görmelidir?
Peygamberin muhtemelen 6 yıl süren
Mekkedeki ilk tebliği döneminden (Nöldeke ve Blachèree göre ―ilk
Mekkî dönem‖) geriye kırktan fazla sure kalmıştır. Bu süre zarfında
bir evrimin olmuş olabileceği ve hatta gerçekleşmiş olması gerekti-
ğini söylemeye hacet yoktur. Oysa Birkelandın meşhur çalışması
yalnızca en eski surelerden beşine dayanmakta, yazar da bunların
en eski beş sure olduğunu tespit ettiği yönünde bir iddiada bulunmamaktadır.
31 Tam aksine yazar bu surelerde ―beşere karşı merhamet sahibi olan
Rabbin rehberliğinin tek tema olduğu‖ için onları seçmiştir.

Bu keyfi tercih, kısır döngü haline getirmekten başka
Muhammedin ilk tecrübesini ihata etme imkânı vermemektedir.
Şimdilik kişisel bir kanaat oluşturma girişiminde bulunacağız.
Bu görüş, Muhammedin peygamberlik görevine çağırılmadan önce
ahlakilik ve sosyal adalet kaygısı taşıdığını var saymaktadır. Bu iç
durum, ilk vahiy tecrübesini tıpkı bir yıldırım gibi aydınlatmıştır. Bu
görüşü değerlendirirken ilk vahiylerden sonra Muhammedin şaş-
kınlığı ve korkusuna ilişkin geleneksel bilgiler iyi hesaba katılmalı-
dır. Kendisine empoze olan ve kendisiyle ihtiyari olarak iletişime
giren kadiri mutlak bir varlığa ilişkin şiddetli bir algı meydana gelmiş görünmektedir.

Bu salt veri, Muhammedin kişiliğinin ahlaki
derinliğiyle birleşince kaçınılmaz Hesap algısına sevk etmeliydi.
Diğer taraftan bu salt veri, tecrübelerin tekrarıyla kadiri mutlak
Varlığın elçisine hiç düşman olmadığı doğrulandığında onun aldığı
tanrısal yardımı yavaş yavaş aydınlatacaktır. Bizce Tanrı hakkındaki
doktrinin Kuran içindeki tarihinin bütünü içindeki ilk aşaması budur.
Bu tarihin taşıdığı bilkuvve mevcudiyetler ilk dönemdeki Mekkî
surelerden sonra gelişmiştir. Bu gelişmenin iki temel yönü bulunmaktadır.

Kadiri Mutlak olan tek Tanrıdır. Bu eşitlik, yani bu
özdeşlik Mekkî yılların sonuna doğru aşikâr hale gelmekte ve daha
sonra her yerde görünmektedir. Bu eşitlik üzerinde birkaç ayette
durulmaktadır. Argüman şudur: Eğer kâinat üzerinde yalnızca
Tanrı hüküm sürmeseydi tanrılar arasında âlemin birlik ve ahengini
bozacak bir rekabet durumu olurdu. Krş. 17:42, 21:22 ve özellikle
de 23:91: ―Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç
bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını
götürürdü ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah,
onların nitelendirdiklerinden yücedir!‖
İkinci yön, geleneksel dinin tanrılarının hiçbir kudreti yoktur.
Böylece 25:3 (burada dört kelimeyi vurguluyoruz): ―O'nun dışında,
hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne zarar,
ne yarar sağlayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-
yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler‖.
Krş. 5:76, 20:89 (Altın Buzağı); 22:12 vs. Ve ters sırayla (yani ―ne
fayda, ne zarar‖ şeklinde) 6:71; 10:106, 13:14-16.
33 Tanrılarla ilgili
Kurani doktrini en iyi batıl kelimesi ifade etmektedir. Bu kelime,
sık geçen ve etkili bir kelime olan hak kelimesinin zıttır. Dolayısıyla
batıl kelimesi, ―yanlış/sahte‖ anl***** gelmekte ama aynı zamanda
―iktidarsız, önemsenmeyebilir‖ ve nihayetinde de ―boş, değersiz,
hiç‖ anlamlarını içermektedir. Böylece Tanrının gerçek etkinliği
karşısında geleneksel tanrıların ―hiçliği‖ kesin bir vurguyla ifade
edilmektedir.

IV. Tanrıların yandaşlarına karşı mücadele

Bu noktada her şey söylenmiştir. Fakat İslam dini diğer dinler
gibi ve hatta bazı hususlarda diğer dinlerden daha fazla sadece bir
söylem dini değildir. İslam, yapmak ve bozmak ister. Dinlerin karşı-
lıklı algıları hakkında kapsayıcı bir düşünce içerisinde bunun altını
çizmek gerekir.
Diğer bir deyimle Kuran, ―tanrılar‖ hakkında yalnızca doktrin
açısından değil, eylem düzleminde de söz söyler.
Biriyle diğeri arasındaki ilişkiyi önemli bir kavram olan şirk kelimesi kurmaktadır.
Bu kelime, Kuranda ve daha sonra bütün İslam tarihinde aktif anlamda
―ortak koşmak‖ anl***** gelir: Bir şeyi yersiz ve dine karşı
olarak Tanrıya katmak. Büyük de olsa söz konusu olan entelektüel
bir hata değildir. Bu durum, Tanrının kudretine karşı bir başkaldırı
olarak hissedilmektedir. Tanrı kâinatın efendisi ve hükümdarıdır.
Şirk, ihanet suçu sayılır. Ulûhiyet noktasında Tanrının bir ortağı
(şerik) olduğunu ifade etmek, Onun karşısına bir denk yani bir
rakip getirmektir. Bu, tanrısal mutlakiyet haklarına ve dolayısıyla
da vahyedilen Kanunu yeryüzüne hâkim kılmakla görevlendirilen
Müslüman Cemaatin misyonuna karşı gelen siyasi bir eylemdir.
Böylece şu ayetin çarpıcı ifadesi anlaşılmaktadır:
Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, diledi-
ğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla
iftira etmiş olur‖.
35
Söylediğimiz anlamda şrk masdarı Kuranda 180 kez kullanılmaktadır.
Şirk işleyenler, müşrikler, yani ―ortak koşanlar‖dır (bazen
bu kelime yanlış biçimde ―politeistler/çoktanrıcılar‖ şeklinde tercüme edilmektedir.
Mütekabil kavram Kuran nüzulünün gayet geç
bir dönemine denk düşmekte36 ve doğrudan polemik niteliklidir.
Putperestler sahte bir bahane ileri sürmektedirler: ―O'ndan başka
veliler edinenler şöyle derler: Biz, bunlara bize Allah'ın lütfünü
sağlasın diye ibadet ediyoruz‖ (Kuran, 39:3). Ancak bu bahane 11.
ve 14. ayetlerde derhal reddedilmektedir. Bu ret kısa bir surede tam
olarak sergilenmektedir:
De ki: Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam ve siz de benim taptığıma tapmazsınız.
Ben sizin [şimdiye kadar] tapmış olduklarınıza
tapmam, siz de benim [artık] taptığıma tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.

Burada tam bir ayrışma gerçekleşmiştir. Daha da şiddetlenecektir.
Mekkenin ileri gelenleri Muhammed ve müntesiplerine karşı bir
dizi düşmanca eylem başlatmışlardır. Karşı atak takip etmiştir.
Yesrib/Medineye hicret Peygamber tarafından bir savaş ilanı anl***** gelmektedir.
Fiili savaşlar, Bedir (Hicretin 2. yılı Ramazan
ayının 19u/ 15 Mart 624) zaferinden başlayıp Mekkenin H. 8/
930da fethedilmesine kadar devam etmiştir. Daha sonra Müslü-
manlar Arabistanda putları, tapınakları ve
az sayıdaki hizmetçilerini sistematik şekilde yok etme eylemine girişmişlerdir.
İslamın daha sonraki tarihinde şirke karşı tavır, ya da onu suç-
lu kılanın somut belirtisi çok sayıda dalgalanmalara şahit olmuştur.
Ancak bunlar konumuzun dışına taşmaktadır.

http://www.dinbilimleri.com/Makaleler/727019006_1101120608.pdf
 
Selam!

Bu ilahlar açıkça 6:74; 7:138 vs.deki putlarla ilişkilendirilmiştir. Bunlar
Nuhun inanmayan halkının tanrıları (yukarıda zikredilen 71:23),
İbrahimin inanmayan halkının tanrıları (21:59),
Firavunun tanrıları (7:127),
Hudun inanmayan halkının (yani Adın) tanrıları (11:53 vd.; 46:22),
geçmişteki inanmayanların tanrıları (11:101),
Muhammede muhalif olanların tanrıları (21:36; 25:42; 37:36; 38:6; 43:58).

Bu tahsislerin hepsi muttasıl zamirlerle ifade edilmekte ve hemen bağlam tarafından belirginleşmektedir:
Kuranda âlihe kelimesi hiçbir zaman bir isimli birleşmiş halde değildir.
İzafetli olan ilah kelimesi ile ilgili olarak Muhammed as hakkında -senin tanrıni -
ve/veya -benim tanrımi -biçiminde herhangi bir ifade olmaması dikkat çekmektedir.
Oysa ―Rabbini (rabbuke) ve ―Rabbimi (rabbi) ifadelerine sıkça rastlanılmaktadır. .
 
Selam!

Söylediğimiz anlamda şrk masdarı Kuranda 180 kez kullanılmaktadır.
Şirk işleyenler, müşrikler, yani ―ortak koşanlar‖dır (bazen
bu kelime yanlış biçimde ―politeistler/çoktanrıcılar‖ şeklinde tercüme edilmektedir.
Mütekabil kavram Kuran nüzulünün gayet geç
bir dönemine denk düşmekte36 ve doğrudan polemik niteliklidir.

52:43 haricinde bu kavram en eski surelerde yer almamaktadır. Söz konusu ayetin
de daha sonra inmiş olmasının muhtemel olduğunu görmüştük (bkz. yukarı). Blachèrein
2. Mekkî döneme yerleştirdiği ayetlerde masdar yalnızca 10 kez geçmektetir.
Bunlardan dördü, her biri huruf-u mukattaa ile başlayan ve dolayısıyla Welchin hipotezine
göre daha sonra yeniden düzenlenmiş olabilen 15., 27. ve 68. surelerde yer
almaktadır. Kuranda diğer 6 kullanımın yer aldığı ayetler şöyledir :
18:38, 42;23:59, 92; 25:2.
Bu çok azdır ve bunların tarihlendirilmesi tartışılabilir.
 
Selam!

―Tanrı‖ kelimesi, Arapçaya Allah kelimesi ile tercüme edilmektedir.
Görüldüğü kadarıyla (???)bu kelime allah kelimesinin kısaltılmış halinden oluşmaktadır.
İlah kelimesi ise ―tanrı‖ anla mina gelen
Samice il/el temasının fazlalık halini temsil etmektedir.

Selam!

Kuranda
« tanrı » kelimesinin lam-ı tarifle yani
el-ilâh şeklinde hiç yer almadığına
dikkat edilmelidir
 
Üst Alt