Peşkirci!

Olay, bir masal ülkesinde geçer.
Eski konak adabıdır.
Her konağın bir ibrikçisi, bir de peşkircisi olurdu.
Tabii bu zengin konaklara mahsus bir durumdu.
Musluğun henüz icat edilmediği devirlere ait iki aksesuardı İbrikçi ile Peşkirci.
Birisi ibrikle suyu döker, öteki kurulanmasını sağlayacak peşkiri elinde tutardı.
Görevlerini yaparken, eh biraz da dalkavukluk sergilemeleri gerekirdi ki yerleri sağlam olsun.
Konağın peşkircisi kör (bilmem ne) denen bir adamın oğluydu. Biz ona “kör Ali” diyelim.
Babası konağın çaycısı idi. Konuklara çay kahve ikramı ona aitti.
Oğlu da babasının yanında dura dura konağın bütün adetlerini kapmış, bir gün konak ağası olmanın hayaliyle yanıp tutuşmuştu.

Konakta şu sözü sık duyardı:
“Mühür kimdeyse Süleyman odur!”
O da mühürü kapıp, süleyman olmayı hayal ediyordu.
Konağın hanım ağasına yanaştı.
Peşkiri her tutuşunda mütebessim bir çehre ile “aciz kulunuz hizmetinizde” der gibi yaparak itimadını kazandı.
Kısmet bu ya; eski konağa bir kahya aranıyordu. Peşkirci hemen hanımının yanına koştu, destur ve destek istedi.
Hanımağa, o konağı da uzaktan yönetmek istiyordu. Peşkircisine destur verdi.
Böylece eski konağın “süleyman”ı olmuştu.
Fukaralık ve ezilmişlik duygusu onu aynı zamanda açgözlü yapmıştı.
Başı dönmüştü.
Fırsat bu fırsat deyip, önce konağın kasasını kuruttu.
Yaptıklarından kimse memnun değildi. Hanım ağanın hatırı da bir yere kadardı.
Toplanıp, konak sahibine şikayet ettiler.
Sonrasında itilip bir kenara konuldu.
İhtirası durmak bilmiyordu.
Karşıdaki büyük konağa gözünü dikti. O konağın sahiplerine yaranmak için kendisine “durumdan vazife”ler çıkardı. Koştu, koşuşturdu, dikkatlerini çekmeyi başardı.
Aldığı davetle büyük konağın peşkircisi oldu.
İbrikçisi bol olan bu konakta daha çok koşuşturup yorulacaktı ama, merdivenleri hızla tırmanmak için yapacak çok işi vardı.

Eski konaktaki düsturu hatırladı:
“Karşıda durup bana üreceğine, yanımda durup karşıya ürsün.”
Peşkir tutmakla kalmayıp, düsturun gereğini yaptı.
Yeni ağasının gözüne girebilmek için,
Eski konağa doğru ürmeye başladı.
Bu davranışı, prim yapmak yerine kendisine bolca hasım kazandırdı.
İbrikçiler bile duruma isyan ettiler.
“Bu soysuz da nereden çıktı?” diyerek homurdanmaya başladılar.
Ama o, yarışta iddialı idi.
Bütün ibrikçileri sollayacak, kendisine önemli bir yer edinecekti.
Burada başka bir maharete gerek yoktu.
Karşıya ürmek en kestirme yoldu.
Ne var ki; şansı yaver gitmedi.
Kurdu bol olan bir yerde çakallara hayat hakkı tanınmazdı.
Onu parçaladılar, lime lime ettiler.
Soysuzluğun finali hep böyle olurdu.
Düşünemedi angut…

Mehmet Necati GÜNGÖR
 
Üst Alt