Özgürlükten kaçış

Bay X

Kıdemli
Üye
Hemen başlığın Erich Fromm’un bir kitabının isminden çalma olduğunu itiraf edeyim öncelikle.

Hatta bunu itirafla kalmayıp alıntılar da yapmak istiyorum. Hedefim ne?..

Kendi bildiklerimizi özgürce savunurken tarihe mal olmuş kimi büyük düşünür ve bilimadamlarının sözleri ile desteklememizi bekleyen özgürlükçü entelektüel insanları da etkilemek belki biraz...

Yani tümüyle bir Erich Fromm hayranı olmak gerekmiyor bunları düşünmek ve yazmak için.

İnsan neden bir şeylerden kaçabilir?

Korktuğu için...

Peki özgürlük korkulacak bir şeymidir?

Evet hem de nasıl...

İnsan doğası gereği kendisini güvenlik içinde hissetmek ister.

Dolayısıyla güvensizlik hissi bireyin kendini daha güvenli bir yerlere bağlaması ile son bulur. Bu da uzun sürmez daha güvenli yerlere doğru kaçış sürer. Bunun da bedeli her seferinde bireyin özgürlüklerinden birkaç parça daha demektir.

Ama en ilgi çekici hikayeler özgürlüğüne düşkün insanların hikayeleridir ve tüm insanlığın romanı olan tarih hep toplumların özgürlük savaşları üzerinden yazılmıştır....

“Tarih kendi kendini yönetebilmenin, kendisi için karar verebilmenin ve doğru bulduğu şekilde düşünme ve hissetmenin insan için olası (mümkün) olduğunun kanıtı gibidir.”

E. Fromm

İnsanlık tarihi işte bu kavramsallık içerisinde kopan fırtınalarla, savaşlarla doludur.

Ancak birey belirli bir noktaya kadar tümüyle özgür olmaktan kaçınır.

Aile ile yakın çevre ile olan bazen kısıtlayıcı olabilen bağlar. Ülkesi, devleti ve yasaları ile çelişebilecek her türlü özgürlükten bir kaçınma vardır.

Çünkü bunlar en basit güvenlik duygularını dahi kaybedebilme korku ve endişesi içerir.

Peki bir toplum ve onu oluşturan tüm bireyler en basit özgürlüklerinden bile kaçınmaya, özgürlüklerini, haklarını, kullanmaktan kaçınmaya başlıyor ise, giderek baskılanmalar artıyor ise...

İşte o zaman hızla değişmekte olan bir şeyler var demektir. Dışsal tehlikelerde bir artış vardır. Korku, kaygı, güvensizlik artmıştır. İşte faşizm dendiğinde ne anlayacaksak aslında buradan başlamamız gerekiyor.

Günümüzde bu korku ve kaygılar neler olabilir?

Barınaksız kalmak, işsiz kalmak, aç kalmak, fiziksel şiddete maruz kalmak ve bir şekilde belki farkında bile olmadan nasıl değiştiğini bile takip edemediği yasalara aykırı, yasaların dışında kalarak yargılanıp hapis edilme korkusu. (Malumunuz Resmi Gazete halkın anlayamayacağı bir dilde yazılır ve halka dağıtılmaz.)

Bütün bu korkuların giderek yükselen bir grafik izleme nedenleri neler olabilir?

Birtakım yönetsel fonksiyonların yönetme zaafiyeti olabilir mi mesela.. Açlık, yoksulluk ve terör yüzünden isyan etmek üzere bir toplum nasıl yönetilebilir ki.

Toplumdaki özgürlükleri askıya alma ya da tümden yok etme yoluna gitmeler böyle bir saldırının nedeni olabilirmi?.. Yani yönetmek, hakim olmak konusunda baskı ve şiddeti tercih eden özgürlük düşmanları türemiş olabilir mi bir şekilde toplumun bir bölümünde?

“Bir sınıf (toplumun bir bölümü) kendini baskıdan kurtarmak için savaşırken insan özgürlüğüne kendini inandırmış ve böylece bir ülküye, kökleri bütün baskı altındaki insanların içinde yatan bir özgürlük özlemine seslenebilmiştir.

Ne var ki uzun ve özü gereği kesintisiz olan özgürlük savaşlarında Bir dönemde baskıyla karşılaşan sınıflar (toplumun bazı bölümleri) zafer kazanıldıktan ve savunulacak yeni ayrıcalıklar oluştuktan sonra özgürlük düşmanlarının saflarına katılmışlardır.”


E. Fromm


Ülkemizi de yukarıdaki alıntıda bir yere koyabiliyor muyuz?

Ülkemizde 1900’lü yılların başında dünya tarihine damgasını vuran bir özgürlük savaşı, destanı yazılmaya başlanmıştır. Bunun farkında mıyız?

1. Dünya Paylaşım Savaşı sonlarından ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan söz ediyorum.

Bu savaşımızın zaferle sonuçlanmasının hemen ertesinde ise başlangıçta baskılardan dolayı bu savaşın içinde olan “bir toplumsal kesim” hiç de geç kalmadan özgürlük düşmanları safındaki yerini almış ve adım adım kazanılan özgürlükleri ele geçirme halkı baskı altında yönetme savaşına başlamıştır.

Yani yaşadığımız topraklarda gerçekte kurtuluş savaşımız, milli mücadelemiz, özgürlük destanımızın yazılımı asla ne 30 Ağustos’tan sonra ne de Lozan ile beraber bitmemiştir.

Mustafa Kemal Atatürk Onuncu Yıl Nutku’ndaki vurguladığı mecburiyet işte bu savaşın gerçekte devam ettiğinin ilanıdır:

“Yurttaşlarım

Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Bundaki muvaffakiyeti Türk Milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz.

Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.”


Bu mecburiyet doğrultusunda yapılan atılımlar topraklarımızın ve ulusumuzun daha özgür olması ve daha medeni, gelişmiş bir toplum olabilmemiz yönünde iken hemen bunun karşısında bir başka cephe oluşarak süratle kazanılan özgürlükleri kendi kontrolleri altına alma çalışmalarına başlamışlardı.

Öyle ki düşman çizmesinden kurtulmuş ulus bu kez kendi ülkesinde kendi başındaki yöneticilerle esaret altına alınmaya başlanmıştır.

Özellikle Atatürk’ün ölümü ve sonraki çok partili sisteme geçiş ertesinde tamamıyla kazanılan özgürlük ve bağımsızlıklarımız yine kendi içimizden birileri tarafından aynı düşmana adım adım teslim edilmiştir.

Toplum da sürekli barınaksız kalmak, işsiz kalmak, aç kalmak, fiziksel şiddete maruz kalmak ve bir şekilde belki farkında bile olmadan yasaların dışında kalarak hapsedilme korkusu ile bir baskı oluşturularak insanların özgürlüklerini haklarını kullanmaktan kaçınması sağlanmıştır ve halen de bu süreç bugün daha da şiddetlenerek devam etmektedir.

Bunun için aslında oldukça basit yöntemler kullanılmıştır. İşsizlik, terör, hırsızlık, kapkaç, şiddet vs. olaylarındaki artış ve özellikle de medyanın kullanılış biçimi.

Düşünsenize insanlar özgür olmaktan öylesine korkutulmuştur ki artık özgürlük, demokrasi, hak, hukuk gibi kavramları ağzına alanlar toplumun tuhaf hatta komik karşıladığı insanlar durumuna gelmişler.

Özgürlükten kaçılır ama nereye kaçılır?

Genel olarak birey açısından tümden bir yalnızlaşma ve ev ile iş arasındaki bir hatta kaçarak çekilme yeterli olabilir. Ancak çoğunlukla bir işe ve onun getireceği olanaklara sahip olmak ve bu güvenlik duygusuna erişmek için bazı toplumsal yapıların içerisine sığınılır.

Ne gibi mi?

Örneğin dinsel topluluklar (cemaatler, tarikatlar), kulüpler, çeteler, yeraltı-yerüstü örgütlenmeler ve daha birçok değişik amaçlarla kurulmuş legal, yarı illegal ve tümüyle illegal yapılar.

İçine sığınılan her topluluk insanın özgürlüklerinden bir kısmını daha katılınan topluluğa uyumlu olmak adına bireyin elinden alır.

Hatta bazı topluluklarda bu çok üst düzeydedir. İnsanlar çok katı bağlarla bağlanırlar.

İşte güven duygusunun yerini korku ve daha güvenli bir yerle kaçma isteği aldıkça, bunun şiddeti arttıkça, sığınılan topluluklarında özgürlükleri kısıtlayıcı niteliği artar.

Sonuç olarak tümden bağımlı, esaret altında bir topluma dönüşülür.

Toplumun tümünün özgürlüklerini tehdit eden olay ve olgulara karşı ortak bir direnişi oluşturmak ise giderek imkansızlaşır. Çünkü toplum içindeki o küçük küçük grupların özgürlük ve hakimiyet alanları arasındaki çelişkiler tümden bir araya gelip toplanmalarına engel olacaktır artık.

Düşünsenize yaşadığınız ülkede barış var, özgürlük içinde bu ortamı geliştirmektesiniz. Birey giderek daha mutlu ve özgür hale geliyor dolayısıyla yaratıcılık da, toplumsal katkı da, her türden üretim de artıyor.

Derken bir veya birkaç grup çıkıp ortamı ekonomik alanda yoksullukla, küçüklü büyüklü hırsızlık olaylarıyla, terörle, düşünsel alanda yasaklarla bir kaosa boğuyor, barışı bozuyor ve kargaşa içerisinde güvenlik duygusu düşüşe geçiyor, dibe vuruyor. İnsanlar yarınları için değil gelecek birkaç saatleri için bile tedirgin, kaygılı hale getiriliyor.

Sonra da bunlara bağlı birkaç grup bizleri tutup tutup kollarımızdan ülkenizin orta yerine çaktıkları kazıklara (küçük toplumsal gruplara) zincirlerle bağlıyor. Bireyler arasındaki tek fark bazılarının zincirleri uzun bazılarınınki kısa bırakılıyor o kadar.

İlerleyen süreçte güvenlik duygusu o kadar düşüyor ki bizler artık kendimizi bir kazığa zincirlemeleri için neredeyse onlara yalvaracak kadar vazgeçiyoruz, kaçıyoruz haklarımızdan, özgürlüklerimizden...

Çin’de bir zamanlar söylenmiş bir söz:

“Tüm balıkları ve denizi istiyorsan deniz suyunu ısıtıp kızgınlaştır, balıklar suyun dışına kaçsınlar, sen de onları avla. Deniz de, balıklar da senin olsun.”


İlginç deği lmi bir kazığa zincirlenmiş bir toplum ve kaçarak o güven duygusu vaat eden yere doğru kaçıp kendini zincirletmek için yarışan insanlar...

İşte günümmüz toplumunun durumu. Sadece Türkiyemizin de değil dünyanın, insanlığın gidişatı bu.

İşte bu durumda bu toplum yeniden barış ve özgürlüklerini kazanmak istediğinde artık yeni gerçekten de özgür ruhlu henüz zincire vurulamamış önderliklere ihtiyacı vardır.

En önemlisi ise önderlikler çağırdıklarında ona doğru zincirlerini kırarcasına koşacak kadar özgürlüğüne düşkün bir topluma ihtiyaç var elbette.

Öncelikle bunun için fikri hür, vicdanı hür olsun isteyen birey gerekli...

“Eğer birey kendine ve yaşamdaki yerine ilişkin temel kuşkunun üstesinden gelebilirse, eğer kendiliğinden yaşama edimi içinde dünyayı kucaklayarak kendisiyle bir bağ oluşturabilirse, birey olarak güç kazanır, güvenlik kazanır...”

E.Fromm

Burada bahsedilen yeni güven duygusu bambaşka bir şey tabii ki. Asgari güvenlik şartlarının çok ötesinde bireyin kendi özüne güvenmeye başlaması ile ilintili.

Önce birey zihninde bu esaretten kurtulma, özgür olma düşüncesini olgunlaştırmalı ve işte tarif ettiğimiz önderlikte böyle bireylerle buluşabilmeli.

Bugün ülkemizde; mevcut koşullarda, gerçekte okyanus ötesinde bir yerlere görünmeyen zincirlerle bağlı sahtekar kişilerin bu önderliğe soyunması gibi bir sorunumuz olabilir.

Bu önderlik işine elini atan birden fazla özgür ruhlu öncü insan topluluğunun var olması durumu da kesinlikle bir başka sorundur.

Çünkü harekete geçildiğinde aynı önderliğe doğru, o önderliğin işaret ettiği istikamete doğru koşan toplum zincirlerini kırabilir ya da zincirlendiği kazığı da yerinden söküp atabilir.

Geçmişte Musatafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği istikamete koşmamız gibi...

Ama birden fazla öncüden birden fazla çağrı geldiğine oraya buraya koşuşturmaca içinde kalındığında ise yine o kazığı oraya çakıp insanları da zincirleyenler kazanır.

Ülkemizde sanırım bu önderlik çağrıları sahtekarları ile ve gerçek olanları ile toplamda son rakamara göre 60’ın üzerine çıkmış durumda.

Takip edebilmek bile güçleşti hatta...

Bugünlerde artık eğer biri bize “Gelin artık kaçmayın, kaçarak ancak köle olunur.” diyerek yürekten bir çağrı yapıyor ise iyice düşünüp toplumsal bir refleks ile aynı yöne doğru bir hamle yapıp yeniden kendimizi de, toplumumuzu da, ülkemizi de esaretten kurtarabiliriz.

Yeter ki ulusal güçlerin en önemli ve en büyük bölümünü aynı yöne doğru harekete geçirebilelim.

Ve en önemlisi yeter ki artık kaçmaktan vazgeçebilelim...

Şu meşhur “Cesur Yürek” (Brave Heart) isimli filmi izlemeyenimiz kaldı mı bilmem ama bir daha izleyelim mesela, neden olmasın.

Ülkemizde tam da bu filmin izlenip çıkarımlar yapılacağı bir dönemi yaşıyoruz.

O filmdeki gibi ülkelerinin özgürlüğü için “kafalarını” ortaya koyabilen birileri varsa onların sesini, çağrısını duyduğumuzda biz de en azından elimizi taşın altına koyalım.

Onların asla peşini bırakmayacak kadar cesur olup kendi özgürlüğümüzden kaçmaktan vazgeçelim...

Yapabilir miyiz? YAPARIZ.

Tevfik Kaymaz

Türksolu
 
Üst Alt