Osmanlılarda saray entrikaları

Osmanlı tarihi ibretlik vakalarla doludur. Bu ibretlik vakaların hemen tamamı, kendi ulusunun tarihini merak eden insanlarımıza bile bir türlü anlatılmamıştır. Bu nedenle de birçok olayın nedenleri konusunda fikir sahibi değildir insanlarımız. Aslında garip bir tutuculuktur bu. Belki de anlamsız bir saklayıcılık. Olayların sebepleri anlatılsa, büyük olasılıkla aynı hatalar yine tekrarlanmayacak, tarih, tekrar tekerrür etmeyecek, insanoğlu bir şekilde çözüm üretmenin yollarını arayacaktır. Acaba demokratikleşmede batılı ülkelerden geri kalmamızı, bir türlü bilim toplumu olamayışımızı, bu gibi uygulamalarımıza mı bağlamalıyız?

Belki de. İşte tarihimizden sadece iki küçük örnek

III. Sultan Mehmet, III. Muratın oğludur. III. Murat ise Kanuni Sultan Süleymanın Hürrem Sultandan doğma II. Selimin oğluydu.
III. Sultan Mehmet babası Sultan Murat ölünce 1595 yılında tahta geçti. Sultan Muratın yüz iki çocuğundan yirmi yedi kız, yirmi oğlan, babalarının ölümünde hayatta idiler. III. Mehmet, kardeşlerini öldürmeye müsaade eden kanunu uygulayarak on dokuz kardeşini idam ettirdi. Bunlardan dördünün yaşları bir hayli ilerlemişti. Ayrıca hocaları Şair Nefi tarafından da çok özenle yetiştirilmişlerdi. Eğitilmiş bu gençlere yazık olmuştu.
Şehzadelerin erginlik çağını aşmış ikisinden gebe kalan yedi cariye, denize atıldı. Sultan Muratın kızları başka saraylara nakledildi.

Kösem Sultan, tarihi süreç içinde Osmanlı sarayının önemli figürlerinden birisidir. Oğlu IV. Muratın genç yaşta ölümü üzerine diğer oğlu İbrahim padişah olunca saraydaki dizginleri ele geçirmiş ve neredeyse devlet yönetiminde tek söz sahibi olmuştu.
Deli İbrahim, fala, efsuna ve özellikle de büyüye çok inanan bir kişilikti. Ruhsal sorunlarından dolayı kadınlara pek ilgi duymazdı. Padişah olduğunda erkek evladı olmadığı için de annesi Kösem Sultan tedirgin olmuş, erkek torunu olmadığı için hanedanın geleceğini tehlikede görmeye başlamıştı. Bu nedenle de oğlunun erkek çocuk sahibi olması için sarayda çeşitli girişimlerde bulunmuştu. Kösem Sultan da oğlu gibi fala ve büyüye inanan birisiydi. Zamanının bu tür işlerle ünlenmiş kişiliklerini saraya davet ederdi. Bunlardan birisi de Safranbolulu Hoca Hüseyin Efendidir. Hoca Hüseyin Efendinin halk arasındaki adı Cinci Hocadır.
Cinci Hoca, şeriat ilimlerinden çok büyü, fal ve efsun işleriyle uğraştığından bu konulara fazlasıyla meyyal olan padişaha yanaşma fırsatı bulmuş ve son derece de etkili olmayı başarmış birisidir. Valide Kösem Sultan, Cinci Hocanın efsunlarla hayret edilecek şifalar vermekte olduğunu ve iktidarsızlığa karşı doktorların yapamadıklarını sağlamaya gücü yettiğini öğrenince, onu oğlu Sultan İbrahime şifa getirmesi için lütuflara boğmuştur. Neyse ki Sultan İbrahimin tahta çıkışından iki yıl sonra oğlu Şehzade Mehmet dünyaya gelmiştir.
Bu durum, tam da Cinci Hocaya yaramıştır. Cinci Hoca, zaman içinde altına gark olmuş, zenginleştikçe zenginleşmiştir. Bu arada ünü de epeyce artmış, müderrislerden bile fazla para alır duruma yükselmiştir. Tayinlerde de epeyce etkili olmaya başlamış, sarayda sözü geçen birisi haline gelmiştir. Aracılık ettiği kişilerden bolca rüşvet almış, keseler dolusu altını olmuştur. Bu arada devlet de boş durmamış, bu kadar ilim irfan sahibi efsuncu ve büyücü Cinci Hoca için, harcamaları hazineden verilmek üzere muhteşem bir saray yaptırılmıştır. Bu saraya iki milyon akçaya kadar para harcanmasına da izin verilmiştir.
Sultan İbrahimle Edirneye seyahate de katılan Cinci Hoca, padişaha dalkavukluğu ile de ünlüdür. Sultan İbrahimin ruh sağlığı zaafından defalarca yararlanmıştır. Padişahın, Edirne odununun İstanbul odunu kadar iyi yanmadığını, bunun için de İstanbuldan odun ısmarlamak gerektiğini emretmesini bile uygun bulmuştur.
Cinci Hocanın, padişahtan çok fazla dünyalık elde etmesi, Deli İbrahimin tahttan indirilmesiyle son bulmuştur.
18 Ağustos 1648de Sultan İbrahim tahttan indirilerek boğduruldu. Yerine oğlu 6 yaşındaki Sultan IV. Mehmet tahta çıkarıldı. Bu arada Deli İbrahimin sadrazamı Ahmet Paşa da boğduruldu. Bir yeniçerinin Ahmet Paşanın etleri, sızıya gayet faydalı bir deva olur demesi ve parçasını on kuruşa satılığa çıkarması halk arasında etkili olmuş, eline bıçak alan öfkeli halk, hem hıncını çıkarmak, hem de para kazanmak için sadrazamın ölüsünü parça parça etmişlerdir. Bu nedenle de tarihçiler Ahmet Paşaya Hazerpare lakabını takmışlardır.
Peki Cinci Hocaya ne olmuştur? Yeni padişah, Cinci Hocanın bütün mallarını müsadere ettirmiştir. Cinci Hocanın cinleri, büyüleri ve efsunu, mallarını kurtarmaya yetmemiştir. Hocanın üç bin kese altını cülus bahşişi olarak dağıtılmıştır. Bu paralar bir süre Cinci parası olarak piyasada dolaşmıştır.
Üstelik Cinci Hocanın kellesi de gitmiştir. Önce Habeş eyaletine gönderilmiş, sonra da sürekli haksızlığa uğradığını dillendirmesi üzerine orada idam edilmiştir.
Saray entrikaları insan öğütmeye devam etmiş, Kösem Sultanı da, gelini Turhan Sultan boğdurmuştur.

Bizim saraylarda bunlar olurken, aynı tarihlerde acaba batılılar ne yapıyordu?

*1543 Kopernik, Dünyanın yuvarlak olduğunu ve Güneşin etrafında döndüğünü açıklıyor, Güneş Sistemi hakkında o zamana kadarki görüşleri alt üst ediyordu.
*1592 Galileo, termometreyi geliştirerek sıcaklık ölçülmesini sağlıyor. Telestopu icat ederek gezegenleri gözlemliyordu.
*1607 Monteverdi, beş çizgili porte üzerinde müzik yazısını keşfediyordu.
*1610 Hollandalı Cornelius Van Drabbel, mikroskobu keşfederek, bir hücreli canlıları ve özelliklerini açıklamaya çalışıyordu.
*1628 Williaam Hervey kan dolaşımını keşfederek anatomide yeni bir devir açıyordu.
*1642 Pascal, hesap makinesini icat ederek insanlığın hizmetine sunuyordu.
*1644 Toriçelli, hava basıncından yararlanarak barometreyi icat ediyordu.
Yazar : Mithat Baş
orduolay.com.tr
 
Üst Alt