Osmanlı Son Roma

İstanbul'un Fethi

Beş bin ırgatla yüzlerce manda arabası hummalı bir çalışma içinde. Vezirler işçilerle birlikte taş ve kireç taşıyor; mavnalar gece gündüz işliyor. Ve dur durak demeden süren dört buçuk aylık bir çalışmanın sonunda Rumelihisarı Boğaziçinde yükseliyor
Tarihler 1450lere doğru ilerlemede. Yarım yüzyıl sonra Amerikayı keşfedecek cesur denizciler henüz doğmamış. Baskı harflerinin mucidi Gutenberg, uygarlığın en önemli teknolojisini kurmakla meşgul. Yıllar sonra Haliç ve Boğaziçine köprüler kurmayı önerecek olan Leonardo Da Vincinin doğduğu 1452de Türk padişahının Boğazkesen Hisarını yaptırması ise olsa olsa ilginç bir rastlantıdan ibaret

İstanbul, Roma İmparatorluğunun görkemli geleneklerinin sürdürüldüğü bir kent hâlâ, ancak Doğu Hıristiyanlığının bağnazlığına da merkezlik ediyor. Sözgelişi, erkekleri yoldan çıkaran günahkârlar gözüyle bakılan kadınlar, manastırlara kapanmaya zorlanıyor. Çünkü, Türk tehdidinden kurtulmak için mucize; mucizelerin gerçekleşmesi için de günah işlenmemesi gerekiyor! Papazlar, ahaliye, Türkler saldırırlarsa İsa ile Meryemin, meleklerden bir orduyla Ayasofyaya inmelerini boşuna beklemeyin diyor

Osmanlı Türkmen beylerinin 7ncisi olan Sultan II. Mehmed henüz yirmili yaşlarının başında. İkinci kez tahta geçtiğinde Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Edirneye elçiler göndererek padişahlığını kutlamış; anlaşmaların yenilenmesini istemiş Genç padişah, dileğini yerine getirirken İstanbulda rehin tutulan Osmanlı soyundan şehzade Orhanın ödeneğinin kesilmeyeceğini de bildiriyor. Ancak barış uzun sürmüyor. Konstantinos, 1451 yazında Karaman seferine çıkan padişahı güç durumda bırakmak amacıyla Orhan Çelebiyi salıvereceğini duyururken, Papa V. Nicolaus da Doğu ve Batı kiliselerinin ittifakını öneriyor. İmparator izlediği bu siyasetle yazgısını da belirlediğini henüz bilmiyor

II. Mehmed, seferden döndüğünde Bursadan Edirneye geçiyor. Tuna-Karadeniz su yolunun denetimi ve İstanbula yakın bir garnizon oluşturmak amacıyla Rumelihisarının yapımına da işte bu tarihlerde öncelik veriyor. Hisar, 1452 yazında tamamlanıyor. Artık Tunadan İstanbulun yardımına gelinmesi olanağı yok. Padişah, Edirneye dönerken İstanbul surlarının karşısında askerlerine üç gün boyunca savaş gösterileri yaptırıyor. Gelişmelerden ürken Konstantinos, söylenceye göre, veziriazam Çandarlı Halil Paşaya rüşvet olarak karınları çil altınla dolu balıklar gönderip, padişahı kuşatma sevdasından caydırmasını rica ediyor

Kaygıları artan Konstantinos, yeni elçiler gönderip Türk asker*lerinin ekili arazilere zarar vermemesini rica ederken, yakın köylerin halkını ve ürünlerini kente almaya, gemilerle altı ay yetecek kadar zahire getirtmeye, surları sağlamlaştırmaya, İstanbulda oturan yabancılarla Türkleri de tutuklatmaya başlıyor. Bu karmaşa ve II. Mehmedin İstanbulun koşulsuz teslimini istemesi üzerine, Konstantinos, Papa V. Nicolausu, Katoliklerin kutsal değerlerinin korunması için yardıma çağırıyor. Avrupadaki yardım organizasyonunu üstlenen Kardinal İsodoros, 1452 sonbaharında 200 kişilik ilk gönüllü birliğiyle İstanbula geliyor. 12 Aralık günü Ayasofyada, Kardinal, İmparator ve Ortodoks Patriği Grigorios Mammasın da katıldığı âyini yöneterek Batı ve Doğu kiliselerinin birleştiğini ilan ediyor.

EJDERHA, THEODOSIUS SURLARI KARŞISINDA

Osmanlı gücünün Edirne-İstanbul arasındaki ön yürüyüşü, Şubat-Mart aylarında tamamlanıyor. En büyüğünü -ki Ejderha diye anılıyor- 40 çift mandanın çektiği toplar, 2 Nisan 1453te surların 5 mil açığına oturtuluyor. Karanlık ağızları surlara çevrili Ejderha ve öteki toplar, Dayı Karaca Beyin muhafazasında

Kritovulosun yazdığına göre, II. Mehmed, Edirnedeki harp meclisinde, Kendi mülkünün ortasına hapsolmuş; bir avuç bahçe ve otlakla, köhne surların gerisindeki ıssız kentten, kuru bir şöhretten ibaret Bizansı kapatacağını bildirdikten sonra yürüyüşe geçiyor. Ordu, 13 gün yol alarak 5 Nisan 1453te İstanbul önlerine ulaşıyor. Padişah, surların karşısına atlı, yaya on binlerce asker, ağır toplar, ateşli mancınıklar, teknik dona*nımlı destek kuvvetleri yığarken Bizans suskun

II. Mehmed, 6 Nisanda Mahmud Paşayı, Konstantinosa göndererek usulen kentin kan dökülmeden teslimini öneriyor; imparator da reddediyor. Ve Eğrikapı-Topkapısı arasında surlara yakın mevzilere taşman Şahî top ve diğerlerine 11 Nisanda ilk gülleler yerleştiriliyor. Büyük topun hedefi, Ayios Romanos kapısı. Kuşatmanın sonuna kadar dövülen bu kesimde, top yıkdığı gedik denilen yıkıntılar oluşuyor; büyük topun hedefi Ayios Romanosa bu nedenle Topkapısı deniyor. Kara surlarının taş güllelerle dövülme*si 29 Mayısa kadar sürüyor

Kurudan gemi yürütme 12 Nisanda

Deryabeyi Baltaoğlu Süleyman 145 gemilik donanmasıyla Boğaziçine gelince, 27si silahlı çok sayıda gemiden oluşan Bizans donanmasıyla Venedik ve Cenova gemilerinin demirlediği Halicin girişi zincirler gerilerek kapatılıyor.

18 Nisanda Kızıl Adaları zapteden Baltaoğlunu, iki gün sonra bir şanssızlık yakalıyor: Moradan İstanbula yardım ve iaşe getiren üç Ceneviz ve bir Bizans gemisinin, 20 Nisan günü, Yaldızlıkapı açıklarını tutan Türk donanmasının ara*sından sıyrılıp Haliçe gitmesi o günkü lodosun azizliği. Daha da kötüsü rüzgârı arkasına alan Cenova gemilerinden cıva ve kurşun yağdırılıp onlarca Türk levendi de öldürülüyor; şiddetli rüzgâra karşı manevra yapamayan Türk yelkenlileri hareketsiz kalıyor. Kıyıya çok yakın sulardaki olayı izleyen II. Mehmed, Dukasın deyimiyle bir canavar gibi kükreyip atını denize sürüyor. Yenilgiyi Baltaoğlunun beceriksizliğinde gören padişah, kaptanı huzuruna getirtip falakaya yatırıyor; altın topuzlu asasıyla yüz bir kez vuruyor. Derya-beyliğine Hamza Bey atanıyor. Padişah, bu başarısızlığın rövanşını almakta gecikmiyor. İstanbulu karadan ve denizden kıskaca almak; doğan umudu söndürmek amacıyla harikulade bir taktiğe başvuruyor. Zağanos Paşaya, Galata surlarının arkasındaki korulukta, küçük teknelerin çekilmesine elverecek yaklaşık 1,5 kmlik bir yol hazırlatıyor. Bu iş sadece iki gün sürüyor.

21-22 Nisan gecesi, İstanbulu denizden ablukaya alan Türk donanmasından, iki direkli, tek ve çift oturaklı iki kadırga ile fusta denilen hafif teknelerden 60 kadarı, kuruya döşenen ve koyun, sığır yağlarıyla kayganlaştırılmış yuvarlak kalaslar üzerinden, makaralar, ırgatlar, mandalar koşulup tepeye, oradan da yelkenleri açılıp Galata ensesinden, havada uçurulur gibi limana indiriliyor İmparator elçi gönderip surlara kadar dış arazileri bırakmak şartıyla barış önerisinde bulunuyor. Dukas, Türk hakanının bu öneriye yanıtının, Ya Bizansı alırım; yahut Bizans beni! İmparatorun Moraya gitmesine izin verebilirim. Ancak bu şartla dost kalabiliriz. Kenti savaşla alırsam imparatoru ve direnen herkesi kılıçtan geçirtmem doğaldır. Kostantinopolisi alacağım, velev boş kalmış olsa da olduğunu yazıyor

BANA, KENTİN SURLARI VE YAPILARI GEREK

Haliç tarafındaki zayıf surların da teknelere bindirilmiş Türk savaşçılarca kuşatmaya alınmasının, savunmayı büsbütün yetersiz kılacağı aşikâr. Toplar, 14 ayrı noktadan surları dövüyor; Türk istihkâmcılar, yıkılan bedenlerin enkazıyla hendekleri dolduruyor; yukarıdan ve aşağıdan ok, fındık kurşunu, sapan taşı yağdırılıyor; savun*macılar, yaklaşan yeniçerilere, kızgın yağlar, kaynar sular, yanan paçavralar atıyor.

Giustiniani, Cenovalı muharipler, saray muhafızları, Galata silahşörleri ve seçme gönüllülerle kritik noktaları canla başla savunurken, Galata Cenevizleri, gündüzleri Türklere, geceleri Bizansa; Venediklilerse salt Bizansa lojistik destek veriyor. Cenevizlilerin ikili tutumunu ihanet sayan II. Mehmed öfkeli: Önce ejderhayı ezeceğim, diyor, sonra yılanı.

Tarafların mucizeler beklediği bu orta günlerde II. Mehmed, bir merhamet jestinde bulunarak nâme gönderiyor: Savaşın akibetini Tanrı belirler. Fırsat varken, soylularla kentten ayrıl. Aksi halde hepiniz öleceksiniz; İstanbul halkı da dünyanın dört tarafına dağılacak!

Konstantinostan 24 Mayıs akşamı bir kahramana yaraşır yanıt geliyor: Burası bizim vatanımız. Kalelerimizin çoğunu zaten aldın. Oraların ahalisi de İstanbula sığındı. Sıkıntı içinde yaşıyor; üstelik hazinene ağır vergiler ödüyoruz. Kenti teslim etme yetkimiz yok; ölene dek savunacağız! Ve Sultan Mehmed, 25 Mayısta nihai kararını ilan ediyor: Bana, kentin surları ve yapıları gerek. Taşınabilir her şeyi ganimet olarak asker yoldaşlarıma bırakacağım! Son büyük saldırı buyruğunu 27 Mayıs gecesi veriyor: Yürüyüş ve yağma!

saldiri başliyor Genel saldırı, 29 Mayıs 1453 Salı sabahı fecir sessizliğini yırtan top salvoları ile başlıyor. Hücumlar, Yaldızlıkapı-Tekfursarayı; Tekfursarayı-Ayvansaray arasında iki cephede; asıl yoğunluksa, günlerdir topların dövdüğü Topkapısı-Edirnekapısı arasında gelişiyor.

10 bin yeniçeriyle 80 bin tımar askerinin üç cepheden surlara ilerleyen kollarına komuta edenlerin başında, beyaz atlı, zırhlı miğferli, yalın kılıçlı II. Mehmed var. Haliçteki teknelere bindirilmiş azepler, Tahtakapı-Unkapanı kıyı surlarına yükleniyor.

Kritovulos, Deryabeyi Hamzanın özel donanımlı gemilerle Haliç ağzındaki zinciri kırdığını; Bizans gemileri batırılırken azeplerin de Haliç kapılarını kırıp kente girdiğini yazıyor. O kritik saatlerde, surları aşan Türklerle savaşırken zırhı delinip kolu parçalanan Giustinianinin, İmparator Konstantinosa başarı diledikten sonra sedyeyle gemiye taşınmasının, savunmacıları paniğe sevk ettiği anlaşılıyor. Bizans tarihi uzmanı Ostrogorsky, 53 günlük savunmanın çözülmesinde, bu Cenovalı denizcinin saf dışı kalmasını nedenlerin başlıcası olarak gösteriyor.

Dukas, kente ilk giren Türklerin sadece üç kayıp verdiğini, buna karşılık saraya doğru ilerlerken, iç kesimlerde 50 bin Rumun pusuda olduğu söylentisi nedeniyle askerden ve ahaliden yakaladıkları 2000 kişiyi tutsak etmeyip öldürdüklerini; ancak semtlerin ıssızlığından söylentinin asılsızlığı anlaşılınca yaptıklarından pişmanlık duyduklarını yazıyor. Ayasofyaya sığınıp tunç kapıları kapatan Patrik Grigorios ve papazlarla Rum, Lâtin yaklaşık 10 bin kişi de tutsak ediliyor.

28 Mayısı 29 Mayısa bağlayan geceyi Tekfur Sarayında geçiren İmparator Konstantinos Palaiologosun akibeti konusunda farklı söylenceler var. Bir söylenceye göre; Giustiniani yaralanıp gemiye götürülünce umutsuzca sarayına gidiyor; hazinesindeki mücevheratı alıp Haliçteki gemisine inerken Eğrikapı civarında veya Ayasofyaya çekilmek isterken Zeyrekte, Türk gemilerinden boşalan azeplerce öldürülüyor.

konstantİniyye fatihi İstanbulu aldık*tan sonra künyesine Karaların Sultanı, İki De*nizin Hakanı, Daima muzaffer sanları eklenen; artık Konstantİniyye Fâtihi, Fâtih Sultan Mehmed diye anılacak olan II. Mehmed, 53 günlük kuşatma sonrasında, 29 Mayıs 1453 Salı günü kuşluk vaktinde teslim olan İstanbula, akşama doğru Edirnekapısından giriyor.

Bezekli bir haşa örtülmüş atında, zırhlı ve miğferli. Türklerin Uluyol adını verecekleri şeref güzergâhı Meseyi izleyerek doğruca Cennetten bir âyet amma, devleti gibi harabe olmuş diye tanımladığı kentin Ayasofyasına gidiyor.

Fâtihin İstanbula girişinin tanıklarından Tursun Beğ, Hz. Muhammedin Buraka binip Cenneti seyredişi gibi, padişahın, insan yapısına benzetemediği anıtlara, harabelere ibret gözüyle baktığını yazıyor. Ayasofyanın camiye çevrilmesini, tek taşma zarar verilmemesini emrediyor. Döşemesine kazma vuran bir yeniçeriyi kendi kılıcıyla cezalandırıyor. İstanbulu kimler kurmuş, bu*radan kimler gelip geçmiş öğrenmek için Rum-dan, Frengistandan tarih bilenlerin toplanmasını emrediyor. Ve Fatih, İstanbul, karaların ve denizlerin anahtarı olmaya münasiptir. Bundan sonra tahtım İstanbuldur diye buyuruyor

YIL 1366. Trakya ve Kocaelinin tamamı Osmanlının elinde. Bizans ve İstanbul iki taraftan birden sıkıştırılıyor. Şehirde gergin günler yaşanıyor. Bizans imparatorları ve Batı dünyası, İstanbulun Türklerin eline düşeceği endişesi içinde; bir Haçlı seferi için hazırlık yapılıyor.

Bu konuda pek çok görüş ileri sürülüyor Hat*ta, bir ara, İstanbulun Venediklilere teslim edilmesi dahi düşünülüyor

1366, İstanbulun hafızasında yer eden bir tarih. Çünkü Osmanlılar, İstanbulu ilk kez bu tarihte zorluyor. Birinci Murad, Küçükçekmece yakınında iki hisarı ele geçirmiş. Bizanslı devlet adamı Kydones bir nutkunda, İstanbulda mahpus kaldıklarım söylüyor

Kuşatmadan Önce ve Sonra.

Ve 1372. Artık Osmanlılara haraç veren bir devlet haline gelen Bizans, bir yandan da Papalıkla ilişkilerini sürdürüp, Osmanlı aleyhine bir Haçlı seferini harekete geçirmeye çalışıyor.

Yıllar akıp giderken İstanbul, 1396da, ilk sistemli kuşatma ile yüz yüze kalıyor. Niğboluda Bi*zansın yardımına gelen Haçlı ordusunu bozguna uğratan I. Bayezid, dönüp İstanbulu kuşatı*yor. 1396da başlayan abluka 1402ye kadar sürüyor. Bu baskı sonucu Bizans, şehirde bir Müslüman mahallesi kurulmasına ve bir Türk kadı tayinine razı oluyor. 1402de Timurun seferiyle bu abluka da son buluyor.

Bundan sonraki kuşatmaların ilkini 1411de, Yıldırımın oğlu Musa Çelebi gerçekleştiriyor. Bizans, Musanın rakibi Mehmed Çelebi ile anlaşarak bu tehditten kurtuluyor; Musa Çelebi ortadan kaldırılıyor ve Bizansın Murada karşı kardeşlerini taht için kışkırtması üzerine, 1422de, İstanbul üçüncü kez kuşatılıyor.

Ve artık yıllardan 1439 İmparator ve Patrik büyük bir heyetle Floransada. Floransa Konsülünde Bizans Ortodoks Kilisesi, Papanın üstünlüğünü kabul ediyor.

Hıristiyan dünyası ile Bizansın bu anlaşması Osmanlıyı ürkütüyor. İstanbulun fethi, Osmanlı devletinin geleceği için bir ölüm kalım meselesi haline geliyor. Bizansın Papalıkla müzakeresi sonucu 1444te bütün Avrupanın katıldığı yeni bir Haçlı seferi düzenleniyor. Ancak, Varnaya kadar gelen Haçlıların yenilmesiyle Bizans bütün ümidini kaybediyor

Yıl 1451 Osmanlı tahtında artık Sultan II. Mehmed var. Sultan, kumandanları Zağanos ve Şahabeddin Paşa ile İstanbulun mutlaka alınmasına karar veriyor.

Daha ihtiyatlı düşünen Çandarlı Halil Paşa ise, Batının Bizansa yardıma geleceğinden çekindiği için kuşatmaya karşı çıkıyor.

Sonuçta sözü edilen, güçlü surları ile daha önceki kuşatmalara dayanmış bir kent. Onu kuşatacak ordunun, önce bir hendeği, sonra kale bedenlerini aşıp, onun da arkasında yer alan surları geçmesi gerekiyor

II. Mehmed bu zorlukları bertaraf edecek tedbirler alıyor: Öncelikle donanma gönderebilecek Venedike büyük ticaret imtiyazları sağlıyor.

Ardından Papalık nezdinde itibarı -ve başlıca askerî gücü- olan Macaristana bazı tavizler veriyor. Böylelikle Batıyı oyalıyor.

Ancak, başta Venedikliler olmak üzere İtalyanlardan oluşan asker ve kumandanların savunduğu surlar yıkılmadıkça büyük bir ordunun İstanbulu alması hemen hemen imkânsız.

Fatih, buna çare olarak da, Macar mühendis Urbanı hizmetine alıp, devrindeki en büyük topları döktürüyor.

Haliç, Bizanslılar tarafından Sarayburnundan Kurşunlu Mahzene kadar uzanan dev bir zincir ile kapatılmış Şehre erzak getiren dört gemi Türk donanmasını yararak Haliçe giriyor ve bu gelişme, Osmanlı ordusunda karamsarlık havasına yol açıyor. Bazı kaynaklarda ise, bazı askerlerin bu işin sonu yok diyerek ordudan ayrıldıklarından söz ediliyor

Bizans İmparatoruna elçiler göndererek üç defa teslim teklifinde bulunan Sultan, İmparatorun, İtalyanların baskısıyla buna olumsuz cevap vermesi üzerine, İslam hukukuna göre teslim olmayı reddeden düşmanın malı ve cam gazilere helal olduğundan, askere yağma izni veriyor.

29 Mayıs sabahı genel taarruz ile surlardan giren Osmanlı ordusu şehre yayılarak halkı esir etmeye ve yağmaya koyuluyor.

Ancak, daha önce, Şehrin taşı toprağı ve binaları benim, halkı ve malları sizindir beyanında bulunan ve şehrin harabeye dönmesini istemeyen Fatih, yağmaya son veriyor.

Fethin ardından Fatih, İmparatorun başvekili Lucas Notarası huzuruna çağırıp, Şehri neden teslim etmediniz, şehir harap oldu diye azarlıyor. Notarasın cevabını Kritovulos şöyle aktarıyor: Söz İtalyanlarındı

İstanbulun fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed şehri nüfuslandırmak ve Rumları geri çağırmak için Patrikhaneyi ihya ediyor. Esir Rumları surların tamirinde çalıştırıyor; serbest olup şehirde kalmalarını sağlıyor.

Fatih, kuşatma sırasında Bizans nüfusu 30-40 bine kadar düşen ve harap durumda olan İstanbulu bir metropolis durumuna getirmek için bütün sultanlığı boyunca büyük çaba gösteriyor.

Şehrin su ihtiyacı için Kırkçeşme su yollarını yaptırıyor. Küçükçekmecede büyük bir köprü inşa ettiriyor. Haliç üzerinde kapanlar, Fatih Camii etrafında Saraçhane, Kapalıçarşıda bedesten, hep İstanbulu ihya için inşa ediliyor.

1459 yılında vezirleri huzuruna çağıran Fatih, her birine şehrin bir nahiyesinde cami, medrese ve imaret yaptırmalarını emrediyor. Böylece bu külliyeler çevresinde yerleşmeler çoğalıyor.

Zaman içinde Mahmud Paşa külliyesi etrafında ticaret gelişiyor; Gedik Ahmed Paşa külliyesi etrafında Gedikpaşa Mahallesi oluşuyor.

Ayrıca sürgün yoluyla Anadolu ve Rumelinden 5000 aile getiriliyor. 1478 yılında İstanbul kadısı Muhyiddinin yaptığı sayımda kentin nüfusunun 60 bine ulaştığı, yüzlerce dükkân ve binanın yeniden inşa edildiği belirtiliyor.

Fatih, ticareti canlandırmak için 1454 yılında Venedike, 1463 yılında da Floransaya ticaret imtiyazları veriyor; her türlü halkı getirip yerleştirmekte imtiyazlar tanıyor.

Fetihten önce kubbesinin bir bölümü yıkık olan Ayasofyayı ayakta tutmak için İstanbulun 13.000 altın tutan cizye gelirini tahsil ediyor.

Ve harap Bizans üzerine İstanbul, Fatih tarafından yeniden inşa ediliyor

Kuşatma Altındaki Kent ve Görkemli Bir Fetih Öyküsü

11 Nisanda büyük toplar Topkapı-Edirnekapı arasına yerleştiriliyor. Mancınıklar surların önüne mevzileniyor. O 12 Mayısta Edirnekapı ve Eğrikapı arasındaki bölgeye bü*yük bir taarruz yapılıyor. O Venedik ve Bizans gemilerine Galata üzerinden havan topuyla aşırtma atış yapılıyor. Bu olay tarihte bir ilk. 0 29 Mayıs sabahı son muharebe. Ve savunma çöküyor. 0 Cebe Ali Bey Haliçteki kapıyı kırıp kente giriyor. O Bir grup Giritli, Bahçekapı civarında son kez direniyor. 0 Donanma komutanı Hamza Beye 29 Mayısta son hücumda deniz surlarına yaklaşıp ateş açması, gerekirse merdivenlerle surlara hücum etmesi emrediliyor. O sabah zırhlı azepler (deniz askerleri) karaya çıkıyor.

Son Roma

FATİH SULTAN MEHMED, Rönesans devriminin tipik entelektüeli ve önyargısız bir portresi. Yaşadığı dönemde ne Batıda ne Doğuda her iki kültürü de onun kadar iyi bilen bir devlet adamı yok. Arapça, Farsça bilgisi çok derin.

Bizans ve İtalyan kaynakları, Yunancayı dinlediği, okuduğu, anladığı ve bilgisine sahip olduğunu söylüyor. İtalyanca da biliyor.

Sanat ve tarih bilgisi de yüksek düzeyde. Büyük İskender ve Sezarı çok iyi okuyor ve biliyor. Çok bilinçli bir şekilde, eski Roma mirasına aday olduğunu görüyor.

Sultan Mehmed, İstanbulun fethi ile bunu gerçekleştirdiğini biliyor. Üstelik o tarihte henüz Tuna bölgesine ulaşmamış ve Anadolunun yarısını fethetmemiş. Şark dünyası Memlukluların elinde

Osmanlı İmparatorluğunun III. Roma olmasındaki unsurlardan birincisi, Fatihin, Kayzer-i Rum (Rum Kralı) titrini taşıyor olması. Türk imparatorlarındaki bu Rum adı, Selçuklu Türkçesinden beri kullanılıyor ve bu, hiç şüphesiz, Roma anla mina geliyor.

İkinci unsur ise, Anadolu ve Rum bölgesindeki eyalet bölümlemesinin dahi eski Roma eyalet sınırları ile örtüşmesi.

Fatih Sultan Mehmed, klasik Romanın tüm kurumlarını koruyor. Patrikliğin adı da Rum-Ortodoks. Bu, aynı zamanda Ekumenik vasfını kapsıyor, çünkü Ekumenon, insan yaşayan yer ve Roma İmparatorluğu da Ekumenon.

İlk Roma pagan, ikincisi Hıristiyan (burada Bizans adı yanlış kullanılıyor; bu, 16. yüzyılda Hieronimus Wolf un adlandırması), üçüncüsü, yani Osmanlı ise Müslüman. Osmanlıda evrensel*lik esprisi içinde, cemaatlerin özgürlüğü değil, idari katılımı söz konusu. Bu cemaatlerden etnarh (milletbaşı), devlet karşısında sorumluluğu yüksek olan idari sınıf ve millet, her dinin özerk idaresi içinde devlet tarafından kontrol ediliyor, idareye iştirak ediyor. Yeniçağların milli devletleri ortaya çıkarken Osmanlı İmparatorluğunun

sınırları da genişliyor. Ancak burada tarihsel bir uyuşmazlık söz konusu. Osmanlı, milli devletlerin ortasında, onlarla aynı dünyayı paylaşan bir imparatorluk.

18. yüzyıldaki sanayi devrimine ayak uyduramayan ve ortaya çıkan milliyetçilik akımlarıyla gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, Son Roma.

Ve bu çerçevede değerlendirildiğinde, son Roma İmparatoru portresi de, hiç şüphesiz ki II. Abdülhamid
turkeireiseleiter.com
 
Üst Alt