• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Osmanlı' da eşcinsellik algısi

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 2
  • Görüntüleme 3K

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Eşcinseller, geçtiğimiz günlerde Bursada valilikten izin alarak "Buluşma" adı altında yürüyüş yapmak istediler ama engellendiler.Osmanlının "payitahtında" yani "başkentinde" böyle bir yürüyüşün yapılamayacağı meselesi idi.
Osmanlı Devletine daha sonraları asırlarca başkentlik yapmış olan ve "erenlerle evliyalar" bakımından Bursadan hiç de geri kalmayan, hattá hemen her köşesinde bir veya birkaç yatır bulunan İstanbulda, geçmiş asırlarda böyle yürüyüşler yapılmıştı. Eski zamanların eşcinselleri, İstanbulda padişahın huzurunda düzenlenen resmigeçitlere bile iştirak etmiş, hattá yanlarında kendilerini pazarlayanlar olduğu halde yürümüşler ve bu yürüyüşler o devrin kayıtlarına ayrıntılarıyla geçmişti.

Osmanlı zamanında müşteriye çıkan delikanlılara "hîz oğlanı" denirdi ve mesleklerini icra eden "hîz"lerin devlet tarafından kayıt altına alınmaları şarttı. Hayatını bu işten kazanan erkekler "defter-i hîzán" yani "hizler defteri" denilen kütüğe yazılırlardı ve bugünden çok daha önemli bir farklılık sözkonusuydu: Profesyonel eşcinseller, "esnaftan" kabul edilirlerdi. Esnaf, o devirde ordunun bir bölümü sayılır, padişahın sefere çıkışından önce İstanbulda yapılan büyük geçit resmine bütün meslek grupları katılır ve "hîzán", yani eşcinseller de bu geçit resminde yeralırlardı.

Bu törenlerden birini, 17. asrın çok önemli bir ismi, Evliya Çelebi, meşhur "Seyahatnáme"sinde ayrıntılarıyla yazıyor. Zamanın hükümdarı Dördüncü Muradın bir sefere çıkışından önce yapılan büyük resmigeçide askerlerin yanısıra bütün İstanbul esnafının da katıldığını, meselá börekçilerin sanatçılarla, peksimetçilerin imamlarla, yelkencilerin de dalgıçlarla, imamlarla ve müezzinlerle birarada yürüdüğünü ve binlerce kişilik kortejde "eşcinsellerin, deyyusların ve pezolarin" de yeraldığını söylüyor.

İNANMAYAN OKUSUN

Evliya Çelebi, Seyahatnámesinin birinci cildinde her meslek grubunu ayrı ayrı anlattığı ve İstanbulun esnaf tarihi bakımından bugün en önemli kaynak kabul edilen bu geçit resmi bahsinde, eşcinsellerin yürüyüşünü bugünün Türkçesi ile şöyle yazıyor:

"Pasif dilber eşcinsel esnafı: Bunlar, evsiz-barksız 500 kişidir. Kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Bábullukta, Kalatyonozda, Findede, Kumkapıda, San Pavloda, Meydancıkta, Kiliseardında ve Tatavlada málum işin yapıldığı yerlerde boğaz tokluğuna çalıştıkları sırada avlanıp Subaşının (yani, o zamanın polis müdürünün) tuzağına düşer ve deftere kaydedilirler. İşte, sözü edilen bu kişiler geçit resminde Subaşı ile şakalar ederek yürürler. Bunlar gibi daha nice esnaf mevcuttur ama anlatmakta hiç fayda yoktur ve sadece Subaşı tarafından bilinirler. Resmigeçide katılan deyyusların sayısı 212, pezolarin adedi de 300dür."
17. asır Osmanlı İstanbulundaki eşcinsel resmi geçidinin ayrıntıları Evliya Çelebide kısaca işte böyle geçiyor ama bu yazdıklarımdan dolayı hiddetlenecek ve her zamanki ádetleri veçhiyle "Bunların hepsi uydurma" diyecek olan zamanımızın gönüllü Osmanlı polislerinden de önceden küçük bir ricam var: Geçmiş dönemi duygu ile değil, bilgi ile yorumlayın, dolayısıyla oturup okuyun, en azından verdiğim kaynakları gözden geçirin, hattá bu kaynakların nakletmediğim bahislerini de bir zahmet tedkik buyurun ve diyeceğinizi ondan sonra söyleyin! Zira bu tarih beğenelim veya beğenmeyelim bizim tarihimizdir ve olayların meydana geldikleri zamanın şartlarına göre değerlendirilmeleri halinde utanılacak hiçbir şeyimiz yoktur.

Gay ilişkilerden Avrupalı olmaya karar verince utanır olduk

İSTANBUL caddelerinde geceleri mesleklerini icra etmeye çalışan travestileri görüp de "Ahlák namus kalmadı, ne günlere geldik" diye yakınanlar, eski devirlerin daha başka ve daha temiz olduğunu zannetmekle hata ediyorlar!

Hata ediyorlar, zira málum işin geçmişiyle bugünü arasında hiçbir fark yoktur, insanoğlu aynı insanoğlu, merak da aynı meraktır. Değişiklik, sadece málum işin gizli yahut açık yapılmasında ve tıp teknolojisinin gelişmesi neticesinde transseksüellerin ortaya çıkmasındadır. Ama, geçmiş asırlarda gizlenmesinde gerek görülmeyen bazı eğilimler bugün "ayıp" kabul edilmekte ve örtülü bir şekilde sürdürülmektedir.

Uygunsuz kadınlarla erkekler, Osmanlı zamanında da faaliyetteydiler. Devlet bu faaliyetlere bazen göz yummuş, bazen de sıkı yasaklar getirmişti ama yaygın düşünce, "İsteyen, canının çektiğini yapsın" şeklindeydi. Üstelik bu iş eski devirlerde sadece bize mahsus değildi, bütün dünyada várolan birşeydi. Aynı cinse duyulan ilgi Osmanlı toplumunda da hafiften yadırganırdı fakat yadırgama kendi cinsine düşkün olanın bu merakını gizlemesini gerektirecek bir hále gelmez, herşey ortada, apaçık cereyan ederdi. Şairlerin delikanlı sevgilileri için kaleme aldıkları gazeller elden ele dolaşır, bestecilerin yine genç erkekler için döktürdükleri nağmeler de her yerde terennüm edilirdi.

Meselá, Fuzulinin
"Subh çekmiş çerha tıygın táşa çalmış áfitáb / Záhir etmiş ol meh-i delláke aynı intisáb" mısraıyla, yáni "Sabah usturasını bilemiş, güneş kılıcını taşa çalıp o ay gibi telláka bağlılığını göstermiş"
sözleriyle başlayan gazelinin bir delikanlıya yazıldığı daha ilk okuyuşta anlaşılırdı. Gazel, daha sonra
"Başlar, onun anber kokulu usturasının hareketinden, suyun dalgalanıp kabarcıklar meydana getirmesi gibi neşelenip tertemiz oluyor. Her kılımın ucunda bir baş olsaydı ve sevgilim onları saç gibi doğrasaydı, kanlar döken usturasından yine de kaçmazdım..."
sözleriyle devam etmekteydi.

Bir başka örnek: Küçük Mehmed Ağanın eseri olan ve müziğimizin en sanatlı parçalarından sayılan Evcárá makamındaki bestede, yáni
"Gelince hatt-ı muanber o meh cemálimize / Yazıldı mebhas-i sevdá kitáb-ı hálimize" güfteli eserde "O ay yüzlü sevgilimizin sakalları çıkmaya başlayınca, hálimizi anlatan kitaba sevda bahsi yazıldı"
deniyordu.

Eşcinsel ilişkiler, Avrupalı olmaya karar verip Tanzimatı ilán etmemizden sonra, 1840lardan itibaren "ayıp" sayılır oldu ve bir zamanlar sıradan hadise gibi görünen münasebetler artık sessizliğe büründü.

19. asrın büyük álimi ve devletin resmi tarihçisi Cevdet Paşa, "Máruzát" isimli eserinde bu anlayış değişikliğini apaçık, şöyle anlatır:

"...Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbulda eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Káğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanında arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kámil ve Áli Paşalar (o devrin sadrazamları, yani başbakanları) ile onlara mensup olanlar kalmadı. Áli Paşa, yabancıların eleştirisinden çekinerek kulamparalığını gizlemeye çalışırdı."
("Máruzát", Türk Tarih Kurumu Yayını, sah: 9)

stanbulefendisiardiyesi.tr.gg
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba



bir asır öncesine kadar aynı sanatı yapan erkek 'köçekler'le birlikte çengiler baş tacıydı.
Ne zaman ve nasıl doğdu, Anadolu'ya ne zaman geldi bilen yok. Muhtemelen Arap Fars kültürüne mahsus rakkaseler Selçuklu ve Osmanlı'da önce saray çevrelerine sonra da konak sahiplerine ilham verdi..
Osmanlı'da çengi ve köçeklerin belediyeden izinli teşkilatı vardı. Kol denilen her gruba bir kolbaşı reislik yapar, yardımcısıyla birlikte 12 dansçıyı idare ederdi. Bunların dışında her kolda 'sıracı' denilen dört kişilik saz heyeti bulunurdu.
Kolbaşı doğal olarak grubun patronu, devlet karşısında muhatabı, menajeriydi. Evi 'meşkhane' diye anılır, burada grubun dansçıları çalıştıkları gibi çengi olmak isteyenler de kurs görürlerdi.

Sadece düğün, kına gecesi vesilesiyle değil, özel bir eğlence düzenlemek isteyen herkes kolbaşının evine gider, pazarlık yapar anlaşma olduğu takdirde kararlaştırılan gün grup eve gelirdi. Kolbaşı ve yardımcısının önderliğinde göz alıcı renkte kıyafetlerle evden çıkan kızların sokaklardan geçişlerinin
'hadise' olduğunu dönemin bütün kalem erbabı yazıyor. Hademeler ve hizmetçilerle 20 kişiyi bulan grubun allı morlu feraceler içinde ellerinde yelpazelerle mahalleye kırıtarak girmesiyle neler yaşanacağını düşünebilirsiniz... Sokaklara sıra halinde dizilmiş delikanlıların hayranlık dolu bakışları altında kâh onlarla işaretleşerek, kâh göz kırparak yürüyen kızların davet edildikleri eve ulaşana kadar ortalığı biribirine kattıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek..

Kadın meraklılar
Çengiler eve geldiklerinde kimseye görünmeden doğruca kendilerine tahsis edilen odaya girerlerdi. Onların burada soyunup dans kıyafetlerini giymeleri, makyaj yapmaları ayrı bir hadiseydi kuşkusuz. Çengilerin aralarında gülüşüp cilveleştiklerini işiten ev sahipleri bu kışkırtma dolayısıyla bir vesileyle onları görmeye çabalarlar, kâh kapı arasından kâh kolbaşının yardımcısına bahşiş vererek perde gerisinden kızları seyrederlerdi.

Çengilerin dans kıyafetleri rengarenkti. Bunlar saçlarını uzatıp dans sırasında salarlar; tül gömleklerini de gögüs uçları belli olacak kadar açıp yelekle sözüm ona örtmeye çalışırlardı.. Refik Ahmet Sevengil tennure tarzı eteklerin dans ederken baldır hizasına kadar havalandığını, mekân darsa kızların eteklerini kendilerinin kaldırdıklarını yazıyor. Kolbaşı ve yardımcısının dansa katılmayıp bir köşede raksı idare ettiğini, onların mola için işaret vermeleriyle kızlara ev sahibinin ikramda bulunmasının âdet olduğunu da.. Oyun sırasında dansözlere para yapıştırmak da yokmuş eski devirde. Bahşişlerin istirahat anlarında iltifatla birlikte verilmesinin usulden olduğu kaydediliyor. Programın son dansı 'tavşan' diye isimlendirilmiş. Kızların bu oyuna köçek ve 'tavşan oğlanı' kıyafetiyle çıktıkları biliniyor. 'Tavşan oğlanı' vücutlarına yapışan dar siyah çuha elbiseyle dans eden adalı Rum köçeklere verilen isimdi. Çengi eğlencesinin finali fasılla. Kızların hanendelik yaptığı fasla ev sahibi ve misafirlerinin de katıldığını söylemeye gerek yok.

Paşa konağında muhabbet
Dönemin kayıtlarında 'müteşabihül cins aşkı' olarak tanımlanan lezbiyen ilişkiye açık kızlar olarak anılıyor çengi kızlar. Özellikle kolbaşıların bu hallerini saklamaya
ihtiyaç duymadıkları ve bir işaret olarak
boyunlarına kenarları 'ciğerdeldi' ya da 'ah.. ah' diye isimlendirilen motiflerle işli tülbent bağladıkları biliniyor. Köçeklerin nasıl erkekler arasında tutkunları
varsa çengilerin de kadınlar arasında müptelalarının olduğu, bunların dans dışında da sevdikleri kızı konaklarında ağırladıkları vs.
'Tarihi Lütfi'de bir çengi kız yüzünden Babıâli'de az çalkantı yaşanmadığına ilişkin kayıt var. Lütfi, Sadaret Kaymakamı Osman Paşa'nın karısının bir çengi kızı sürekli konağına getirtip onun dansını seyrederek eğlendiğini ve paşanın bu duruma engel olmaması üzerine semt sakinlerinin saraya şikâyet dilekçesi verdiklerini kaydediyor. Daha da ilginci bu şikâyetten haberdar olmasına rağmen hanımefendinin tavrını değiştirmediği, sonunda Sadrazam'ın uyarısına muhatap olan Osman Paşa'nın tayinini istediği kaydediliyor. Paşa Limni Adası'na gönderilirken karısını Bursa'ya naklettirmiş. Tabii sevgili çengisi de beraberinde olarak!..

Köçeklik yasak
Çengi faaliyeti 1857'de çıkarılan 'Köçekliğin
ilgasına dair kanun' kaps***** alınmadı. Ancak Batı tarzı eğlencenin moda olmaya başladığı, varyete kızlarının revaç bulduğu yeni dönemde çengi kolları varlıklarını koruyamayıp dağıldı. Ancak yine de çengi adı günümüze kadar 'Çengane Çingane' deyimiyle Sulukule'de varlığını sürdürdü. Divan Edebiyatı'nda 'çenginame' diye bir türün doğmasına kaynak olmuş sanat yasaklanmış olmasına rağmen abdallarla ayakta kalan köçekler üzerine sürdü. Yorgi adında bir Rum delikanlısının 'Büyük Afet', Kaspar adında bir Hırvat gencinin 'Küçük Afet' diye anıldığı, uğurlarına cinayetlerin işlendiği bir başka âlemdi köçek dünyası..

Istanbul Efendisi Ardiyesi - ÇENGİ, KÖÇEK VE DANSÖZLER
 
Üst Alt