• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Osmanlı, Cumhuriyet Türkiyesine borç mu yoksa servet mi bıraktı?

RABİA

Bağımlı
Üye
Osmanlı, Cumhuriyet Türkiyesine borç mu yoksa servet mi bıraktı?

Osmanlı ile ilgili şayialardan biri de Osmanlıdan kalan borçları Cumhuriyet Türkiyesinin ödediği yolundaki söylentidir. Gerçek şu ki, Osmanlı Türkiyesi Cumhuriyet Türkiyesine devrettiği borçları rahatça karşılayabilecek bir meblâğ da bırakmıştır. Yani Cumhuriyetin Osmanlıdan devraldığı para miktarı, ödemek zorunda olduğu Osmanlı borçlarından fazladır.

Hemen belirteyim, yakın tarih konusunda vicdanlar hâlâ özgür değil. Bir taraftan yasaklar sıkıştırıyor, öbür taraftan hepimizin üzerinde tek taraflı bir propagandanın baskısı var.

Her türlü devlet imkânıyla donanmış resmi tarih tezi ile özgür tarih anlayışı soluk soluğa çatışıyor. Bu kavga ortamında gerçeklerden ziyade spekülasyonlar konuşuluyor.

Din ve tarih dâhil, her şey bir ikilem içinde ele alınıyor Türkiyemizde. Bu yüzden hem her şey muğlak kalıyor, hem de tartışmalar çabucak kavgaya dönüşüyor

İdeolojinin (rahmetli Cemil Meriçin deyişiyle, deli gömleği) tuzağıdır bu toplumlara; biz galiba böyle bir tuzağa düştük!

Aslında tarih, resmi mülâhazaların giremeyeceği iki alandan (ilki din) biridir. Ne hazin ki en çok bu alanlara girmiş, görüş bildirmiş, hükümler vermiştir (Ord. Prof. Enver Ziya Karal bile bu gerçeği açıkça itiraf etmekten kendini alamıyor)

Sadece totaliter rejimlerde rastlanabilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyetinin yakasını hiç bırakmamıştır

Tabii ifrat, tefriti doğurmuş. Her ifrat kendi alternatifini üretmiş. Meselâ, resmi tarihin (ki ders kitaplarında somutlaşır) Kızıl Sultan dediği Abdülhamid Han, alternatifinde Ulu Hakan olarak selamlanmış, resmi tarihin vatan haini ilan ettiği Sultan Vahdettin, (doğrusu Vahidüddin) büyük vatansever olmuştur.

Etraflarında saflaşmalar meydana gelmiş, iki tarafın bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmuş fanatikleri, tarihi kişilerle olaylara salt tarih ilmi açısından yaklaşan dürüst tarihçiyi konudan uzak tutmuş, dolayısıyla gerçek Abdülhamidle gerçek Vahdettin, tarihimizin diğer bazı gerçekleri gibi, kaynayıp gitmişti.

Tarihe siyaset karıştırmanın, tarihi, güncel ideolojik çatışmaların kaynağına dönüştürmenin böyle mahzurları oluyor Ve bu mahzurlarla malul hale gelmiş milletler bir türlü dirilemiyorlar. (Faşist ve komünist ülkeler örneğinde görüldüğü gibi).

Güncel siyasetin icabatından tarihe bakma alışkanlığı, açıkça ifade etmeliyim ki, tarihi kirletmiştir. Osmanlının hem kuruluş, hem de yıkılış devresini siyasi iktidarların arenası yapmıştır. Siyasi beklenti gerçeğin önüne geçtiği için de maalesef gerçek güme gitmiş, uydurma şayia ve efsaneler gerçeğin yerini almıştır.

Bu şayialardan biri de Osmanlıdan kalan borçları Cumhuriyet Türkiyesinin ödediği yolundaki söylentidir.

Gerçek bunun neresinde?

Gerçek şu ki, Osmanlı Türkiyesi, Cumhuriyet Türkiyesine devrettiği borçları rahatça karşılayabilecek bir meblâğ da bırakmıştır.

Yani Cumhuriyetin Osmanlıdan devraldığı para miktarı, ödemek zorunda olduğu Osmanlı borçlarından fazladır.

Çünkü borçların toplam tutarı o günkü parayla 150 milyon lira, Osmanlıdan Cumhuriyete kalan nakit para tutarı ise 161 milyon liradır.

Bu miktar, kâğıt para bazında (bozuk paralar hariç), ödenmesi gereken borçtan tam 11 milyon lira fazladır.

Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarını Osmanlı hazinesinden devraldığı paralarla ödemiş, ayrıca 11 milyon lira kâr sağlamıştır.

Üstelik kalan meblâğ nakit, ödenecek borç ise taksitlendirilmiştir. (Borcun faiz ödemelerine 1929da başlanmış, ne yazık ki, o yıllarda Cumhuriyet Türkiyesinin devlet ekonomisi iflasa sürüklenmiştir. Çaresiz ödemelere ara verilmiş, ardından alacaklı devletlerle görüşmeler başlamış, bu görüşmeler 1932ye kadar sürmüş, 1933 yılında ise borcun düzenli olarak ödenmesine başlanmıştır.)

Düzenli ödeme 1954 yılına kadar devam etmiştir.

Yani Osmanlı borçları, Adnan Menderesin Başbakanlığa geldiği Demokrat Parti iktidarı döneminde uygulanan ekonomi-politika sayesinde dışa açılan Türk ekonomisinin bulduğu kredilerle kapatılmıştır.

Yani Osmanlıdan Cumhuriyete kalan 11 milyon Türk Lirası, ekonomiyi bilen yöneticilerin elinde kalkınmanın dinamosu olarak kullanılabilseydi, Türkiye iflasını ilan etmek zorunda kalmaz, en azından ekonomisini Nazi Almanyasına endekslemezdi.

Tabii siz Atatürk dönemi Türkiyesinde ekonominin tümüyle bağımsız ve bağlantısız yürüdüğünü pompalayan ideoloji kaynaklı sıkı propagandanın etkisiyle feryad-u figân edebilirsiniz. Bunu yapabilirsiniz, ama tarihi gerçekleri değiştiremezsiniz.

Hatırlanması gereken bir nokta da, borç ertelemeleri (kalan 11 milyon liranın ne olduğunu, nerelerde kullanıldığını bilmiyoruz) ile birlikte dış kredi itibarımızın sıfırlandığıdır.

O kadar ki, İngiltere, Türkiyenin İngilterede tahvil satmasını yasaklamıştır (1920). İsmet Paşanın başbakanlık yaptığı Türk hükümeti çaresizlik içinde ABDye başvurmuş, ne var ki, Avrupalı tahvil alacaklılarının bastırması sonucu geri çevrilmiştir.

İflas noktasına nasıl gelindi?

Malum, 1929 yılında da bir global ekonomik kriz vardı. Bu yüzden büyük bir daralma sözkonusu olmuştu. Bu durum Türkiyenin 1930-1934 aralığını fena halde etkilemiş, Türk Lirası büyük ölçüde değer kaybına uğramış, ihraç ürünleri (tabii hepsi tarıma dayalı) elinde kalmıştı.

Köylü tümüyle dibe vurmuş, tarım ürünü ihraç eden ihracatçıların büyük bölümü iflâsa sürüklenmişti.

Zaten çok fakir olan Türkiye, bu dönemde müthiş bir gelir kaybına uğradı. Ekonomi felç oldu.

Ama enflasyon sıfırdı, çünkü para yoktu, para olmadığı için de ticari hareketlilik (alışveriş) yoktu. Doğal olarak da enflasyon olmuyordu.

Türk Lirası, ilk kez bu dönemde dolara endekslendi.

Aynı dönemde Fransa ile bir nevi takas ticareti (kliring) denendi. Ardından Hitler rejimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında, 1934-1939 yılları arasında sıkı bir ekonomik işbirliği yapıldı. O günkü devlet yöneticilerimizin fotoğraflarına dikkatlice bakarsanız, Hitler Almanyasıyla bu içli-dışlı yakınlaşmanın izlerini yüzlerinden bile görebilirsiniz: Hemen hepsi Hitler bıyığı bırakmış, hatta saçlarını Hitler gibi taramışlardır

Bu görüntü Hitler rejimine yakınlığın suratlara yansıyan izleridir!

Bazılarına çok ters gelecek ama

Bazılarına çok ters gelebileceğini, hatta bu yüzden saldırılara maruz kalıp mağdur olabileceğimi bilerek söyleyeceğim ki, o günlerin Türkiyesinin ekonomik bağımsızlığı şöyle dursun, tam tersine, ekonomik anlamda tarihin hiç bir döneminde (Selçuklu-Osmanlı dönemi dâhil) görülmemiş ölçüde emperyalist dış güçlere bağımlıdır!

Üstelik bu değerlendirme sadece benim değil, Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950, Tarih Vakfı Yay. 1994)" başta olmak üzere, pek çok iktisatçının değerlendirmesidir.

Dr. Tezel daha da ileriye giderek şöyle diyor:

Türkiyenin dış ticaretindeki genişleme, Nazi Almanyasının uluslararası düzeyde iktisadî güç kazanmasıyla ilişkilidir. Almanyanın Balkanlar ve Ortadoğuda güttüğü ticarî genişleme politikası nedeniyledir ki, Türkiye, Büyük Buhranın sıkıntılarını yaşayan liberal metropollerin Türk ihraç mallarına talebinin zayıfladığı bir dönemde, ihracat hacmini artırabilmiştir.

Yani bize propaganda edildiği gibi, Atatürk-İnönü dönemi Her anlamda bağımsız ve bağlantısız olduğumuz bir dönem değildir.

Almanya adım adım içimize girmiş, 1930un sonuna kadar Türkiyenin ticaret hacminin hemen hemen yarısını kendine yönlendirmiştir.

Alamancı Türkiye

Bu sebeple, 1929da yüzde 15 olan toplam ihracatımız içinde Almanyanın payı 1934te yüzde 39a, 1935-1938 ortalamasında yüzde 44e çıkmıştır.

Türkiye aynı dönemde Almanyadan hem silah ve askeri mühimmat almış, hem de tüm askerî örgütlenme ile donanımlarında Almanyaya bağımlı hale gelmiştir.

1939da bu bağımlılık muazzam boyutlara ulaşmış, ithalatta yüzde 51, ihracatta yüzde 37yi bulmuştu.

Almanya kurnaz davranıyordu. Sonraki projelerinde, yani dünya istila emellerinde Türkiyeye de rol vermek için kesenin ağzını açmıştı. The Economist Dergisinin 5 Ağustos 1939 tarihli sayısında yayınlanan bir hesaba göre, Almanya Türkiye ile ticaretinde zarar etmeyi dahi göze almış ve bu amaçla Türkiyeden yüksek fiyatla mal alıp ucuz fiyatla mal satmıştı.

Sadece 1938 yılında, Türkiyeye bu yolla tam 8 milyon Türk Lirası tutarında bir ekonomik yardım yapmıştı. Bu para, aynı yıl Osmanlı borçları için ödediğimiz miktarın tam iki katı idi.

Hitler modası

Bıyıkların ve saçların Hitlervarî kesilmesi, biraz da bu bağımlılığın sonucu olarak ortaya çıkmış bir modadır.

Özetle söylemek gerekirse, 30lu yıllarda, neredeyse tüm ekonomisini, (ihracat ve ithalatı dahil) Almanyaya endekslemiş bir Türkiye manzarası vardır.

Bu yönelişin Türkiyeyi nereye sürüklediği, Hitlerin delicesine silâhlanıp dünyaya meydan okumaya başladığı dönemde (1937lerde) ancak fark edilmiş, fark edilmesiyle de Türkiyeyi yönetenlerde müthiş bir telaş baş göstermiştir.

Eğer İngiltere, Türkiyenin faşizme kaymasından korkup kesenin ağzını birazcık açmasa ve Türkiyeye 118 milyon Türk Lirası borç vermeseydi, İkinci Dünya Savaşı patladığında bile Türkiyenin Almanyaya bağımlı dış ticareti sürüyor olacaktı.

Ve Türkiye ister istemez Hitler saflarında savaşmak mecburiyetinde kalacaktı.

Osmanlı borçlarının kısa hikâyesi budur
moraldergisi.com
 
Üst Alt