• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Organlarımız ve görevleri

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
dış organlarımız , organlarımızı tanıyalım , iç organlarımız video , duyu organlarımız , organlarımız türkçe , organlarımız ingilizce ,organlarımız böbrek , organlarımız okul öncesi etkinlik

Apandis ve Apandisit

Kalınbağırsağın bir uzantısı olan apandis çoğu zaman apandisit denilen bir iltihaba yol açar.

Apandis, kalınbağırsağın baş tarafında, körbağırsakta bulunur. İçi boş solucanımsı bir uzantıdır; ortalama uzunluğu 8 santimetredir. Görevi bademciklerin ve lenf düğümlerinin görevine benzer; kalınbağırsakta bulunan mikropları yok ederek hastalık yapmalarını önlemeğe çalışır. Kesinlikle gerekli olmamakla birlikte, görülüyor ki gene de bir işe yarıyor.

Apandisit, apandisin mikrop alma sonucunda iltihaplanmasıdır; çocuklarda çok görülür. Apandisitin başlıca belirtileri şunlardır: karın ağrıları, hafif ateş, paslı dil, mide bulantısı ve kusma. İlkin üst karın bölgesinde başlayan ağrılar zamanla sağ kasık bölgesine yerleşir. Buraya bastırınca büyük ağrı ve kasılmalar olur.

Bu belirtiler ortaya çıkar çıkmaz doktora başvurulmalıdır. Geç kalınırsa apandis patlayarak iltihap karın zarına yayılabilir ve hasta karın zarı iltihabından ölebilir. Apandis ameliyatı çok basittir, 20 dakikayı geçmez: karın zarı, iki kas demeti arasından yarılarak apandis dibinden kesilip alınır. Yarası çabuk iyileşir.
 
  • Beğendim
Tepkiler: SMN

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Bademcikler
Boğazın iki yanında bulunan bezler.

Boğazın her iki yanında, dilin dibinde üst tarafta nöbetçi olarak bulunan bademcikler, yutağı mikroplara karşı korur.

Gerçekten de bademcikler, lenf bezleridir; içlerinde, mikroplara karşı etkin biçimde mücadele edebilecek özel türden akyuvarlar bol miktarda bulunur. Solunum aygıtının giriş kısmının her iki yanında yer alan bademcikler, böylelikle organizmamızı burundan veya ağızdan içeri girebilecek bütün hastalık mikroplarına karşı savunur.

Bu savunma tepkisi, kendini (sözgelimi bir anjin vakasında), bademciklerde ağrılı bir bademcik iltihabı (yangısı) biçiminde gösterir.

Bununla birlikte, bademciklerin, bir savunma aracından çok, bir tehlike haline dönüştüğü durumlar da yok değildir. Gerçekten, bazı kişilerde, özellikle çocuklarda bu organlar, öylesine duyarlıdır ki, sürekli olarak mesele çıkarır, ağrır ve solunuma engel olacak kadar şişer; o zaman bademciklerin ameliyatla alınması gerekir.

Vücutta yapı ve görev bakımından bademcikleri andıran başka bezler de vardır: dil bademciği, yutak bademciği, bağırsak bademciği gibi.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Böbrekler
İdrar salgılayan organlar.

Üzerlerinde böbreküstü bezlerinin yer aldığı iki böbrek, omurganın her iki yanında, bel bölgesinde bulunur. Kırmızımtırak-esmer renkte, iri fasulyeleri andırır ve her birinin ağırlığı 120 ile 150 gram arasındadır. Her böbreğin içbükey kenarındaki göbek'ten, böbrek atardamarı girer ve böbrek toplardamarı ile sidik borusu çıkar.

KANIN TEMİZLENMESİ
Her böbrek sayısız sidik borusundan (böbrek başına 20 kilometre kadar uzunlukta) oluşur, bu borular, kılcal kan damarlarıyla sıkı bir ilişki halindedir. Kanın temizlenmesi, iki aşamada ve bunlar aracılığıyla gerçekleştirilir.

Doğal artıklar (yani su, madensel tuzlar, üre, ürik asit, üratlar) veya dış kaynaklı artıklar (ilaç kalıntıları) bu sidik borularına geçer, sidiği meydana getirir ve havuzcuk'ta birikir. Sidik, siyek'lerin periyodik kasılmasıyla sidik torbasına aktarılacaktır.

Sidik torbasında 500 ile 600 sm3 arası hacimde sıvı birikince, cidarlarının kas lifleri kasılır ve sidik boşaltma ihtiyacı kendini duyurur.

HAYATİ BİR ORGAN
Sürekli olarak kanın kimyasal bileşimini düzenleyen böbrek, hayati bir organdır. Böbrek nakilleri (bir ölüden veya gönüllü bir vericiden alınmış bir böbreğin başkasına takılması) veya böbreklerin işlemesinin tamamen veya kısmen durduğu zaman kullanılan suni böbrek bu nedenle çok önemlidir.

Üratların (ürik asit tuzları) böbrek taşları biçiminde, anormal olarak katılaşması, bir sidik borusunu tıkayabilir ve idrar boşaltma faaliyetine engel olabilir, aynı zamanda da, böbrek sancıları denilen, müthiş ağrı ve sancılara yol açabilir.

Böbreklerin ve boşaltım aygıtının şeması.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Deri
Vücudu saran ve dokunma organını oluşturan koruyucu zar.

Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış yüzleri de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır. Derinin üstünde kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler bulunur.

DERİNİN YAPISI
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin altında da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu tabaka derinin kaslar ve kemikler üstünde kaymasını sağlar. Bundan yararlanılarak hayvanların, derisi kolayca yüzülebilir.

Üstderi'nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst kısmı cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü hücreler aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi tabakası da denen canlı kısımda deriye rengini veren boya maddeleri bulunur.

Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir uçları, kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur. Kılın gövdesi cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama 0,2 mm kadar uzar. Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de hızlanır. Kötü beslenme ve kötü kan dolaşımı kılların dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da kılların dökülmesine sebep olur (kellik, saçkıran v.b.).

Kılların beyazlaşması ise kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok etmesinden ve mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden ileri gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve korku gibi etkenler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları yağlayarak sudan korur.

DERİNİN DUYARLILIĞI
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu cisimciklerinin kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi soğuğu, kimi acıyı alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri vücudumuzun dış etkilerden korunmasını sağlar. Bu nedenle derinin bakımı ve korunması insanlar için büyük önem taşır.

Elin üstderisinden bir parça: kırışıklıklardan, ter deliklerinden ve ince kıllardan oluşan tabaka açıkça görülüyor. 75 kiloluk bir insanda, l metrekare kadar yer tutan, 3 kg ağırlığında deri bulunur. Kalınlığı 1,5-3 mm arasındadır. Rengi ve görünüşü, cinsiyete, ırka, iklime, yaşa v.b. göre değişir.

YANIKLAR
Yanıklar, derinin en sık uğradığı kazalardır. Derinliğine göre üç dereceye ayrılır: birinci derece yanık, hafif bir yanıktır (güneş yanığı gibi); ikinci derece yanık, deride içi saydam bir sıvı dolu kabarcıklar oluşur, iz bırakabilir; üçüncü derece yanık, çok ciddidir, hem üstderiyi, hem altderiyi zedeler ve deri naklini gerektirir.

ERGENLİK
Erinlik döneminde bazen sivilceler yüzü, omuzları ve gövdenin üst kısmını kaplar. Bu çıbanın niteliği henüz belirlenmemiş ise de, sindirim ve hormon bozuklukları yüzünden çıktığı sanılmaktadır. Yerel tedavi (losyonlar sürülmesi) veya daha genel (beslenme sağlığına dikkat) bir tedavi uygulanır ve genellikle erişkin yaşta geçer.

Derinin üç tabakası ve bir kılın deriye gömülüşü.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Dil ve Tatma
Ağız boşluğunda bulunan ve kaslardan oluşan organ.

Dilin ön kısmı serbest, arka kısmı altçene kemiğine bitişiktir. Çizgili kaslardan oluşan bu organ çok hareketlidir; çiğneme, yutma ve konuşma eylemlerinde önemli rol oynar. Dilin üstü çeşitli büyüklükte kabarcık ve memeciklerle kaplıdır. Bunların dipleri çanak gibi çukurdur. Çukurların kenarlarında tat alma hücreleri bulunur. Onun için dil aynı zamanda bir tat alma organıdır. Bunun sonucu olarak dil aldığı tada göre bir salgı refleksi ile tükürük bezlerini de harekete geçirir.

NASIL TAT ALIRIZ?
İnsan ancak suda eriyen maddelerin tadını duyabilir. Erimeyen maddelerin (demir, bakır, altın, su v.b.) tadı yoktur. Tükürükle eriyen maddeler tat alma hücrelerini etkileyerek uyartır. Bunlara bağlı olan tatma sinirleri uyartıyı beyne iletir. Böylece insan o maddenin tadını almış olur.

Dil başlıca dört çeşit tat ayırt eder: tatlı, tuzlu, acı ve ekşi. Dilin ucu tatlıyı, kenarları tuzluyu, arka kısmı acıyı, orta kısmı da ekşiyi daha çok duyar. Dil normalken pembe ve nemlidir. Vücut fazla su kaybettiği zaman ve bazı ağır akciğer hastalıklarında «kuru» olur.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Dişler
Ağızda bulunan, besinleri ısırmaya ve çiğnemeye yarayan, küçük kemik parçaları.

İnsanlarda ve hayvanlarda dişlerin başlıca görevi, besinleri kesip parçalayarak ve çiğneyerek sindirimi kolaylaştırmaktır. Bazı hayvanların dişleri birbirinin eşidir (yunusbalığı), ama insanda böyle değildir, insanın ağzında dört çeşit diş vardır: sekiz tane yassı kesici diş, dört tane sivri köpekdişi, sekiz küçükazı ve on iki büyükazı.

Çocuk doğduğu zaman dişsizdir. Sonra dişler iki aşamada gelişir. Çocuk 5-6 aylık olunca geçici dişler çıkar (süt dişleri), giderek sayısı yirmiyi bulan bu dişler yavaş yavaş düşer (6 ile 12 yaş arasında), yerine daimi ve eksiksiz, ikinci dişler çıkar (o-tuz iki tane). Bunlar düşse de yerine yenisi çıkmaz.

Çiğneme sırasında bazı yemek artıkları dişlerin arasında kalabilir; bakteriler bu yemek artıkları içinde gelişir ve dişlerde doku bozukluğuna (çürükler) sebep olabilir, bu da bazen çok ciddi bir hal alır ve sancı verir. Bunun için dişleri çok muntazam olarak fırçalamak (her yemekten sonra) ve hiç olmazsa yılda bir defa dişçiye muayene ettirmek kesinlikle gereklidir. Diş bakımında fazla sıcak ve fazla soğuk besinleri ağıza almamanın, fındık, ceviz gibi meyveleri dişle kırmamanın da önemi vardır.

Dişin yapısı.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Saçlar
Bütün memeliler arasında yalnız insanın başı, ensesi ve şakakları, vücudun geri kalan kısımlarında çıkan kıllardan farklı kıllarla örtülüdür.

Saç, tırnaklarınkine ve derinin koruyucu tabakasına benzeyen boynuz*su bir maddeden meydana gelir. Başlıca iki bölümü vardır: kök ve sap. Saçın tek canlı öğesi olan kök, saçlı deriye gömülüdür ve yaklaşık olarak ayda bir santim kadar büyüyen sap kısmı buradan çıkar. Yaş ilerledikçe saçlar beyazlaşır (ağarma) ve yavaş yavaş dökülerek sonunda bazen büsbütün yok olabilir (dazlaklık).

Saç sıklığı, santimetre kareye yaklaşık 175 ile 300 arasında değişir. Erişkin insan günde 35-100 arası, çocuk 90 ve ihtiyarlar ise 120 saç döker. Saçlar kışa göre yazın ve gün*düze göre geceleyin daha çabuk uzar.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Beyin
Beyin, omurgalılarda, kafatası boşluğunun içinde yer alan ve merkez sinir sisteminin ön bölümünü oluşturan, yoğunlaşmış sinir dokusu. Duyular aracılığıyla alınan verilen birleştirip bütünleyerek, bu uyarılara yanıt niteliğindeki hareketleri yöneten, bu neden-le temel içgüdüsel etkinliklerde çok önemli bir rol oynayan beyin, üstün yapılı omurga-lılarda aynı zamanda öğrenme merkezidir.

Omurgasızların beyni, bir dizi sinir kordo-nunun ön ucunda kümelenmiş sinir hücrele-rinden, omurgalıların beyni ise omurili-ğin ön bölümünün iyice genişlemesinden oluşur. Gelişmemiş omurgalıların beyni, böyle bir genişleme göstermediğinden, daha çok bir boruyu andırır; bu hayvanların beyni ile daha üstün yapılı omurgalı embri-yonlarının erken gelişme evrelerindeki beyni arasında oldukça büyük bir benzerlik göze çarpar.

Gelişmemiş omurgalıların beyninde üç bölge ayırt edilir: Arka beyin ya da art beyin (rombensefal), orta beyin (m~zen-sefal) ve ön beyin (prozensefal). Üstün yapılı omurgalılarda, embriyonun gelişmesi sırasında beyin önemli değişiklikler geçirir-se de, bu üç bölge arasındaki ayrım sonuna değin korunur. Ancak, embriyonun geliş-mesi sırasında orta beyin olduğu gibi kalır-ken ön beyin ve arka beyin ikişer alt bölüme ayrıldığından, beyinde beş bölgeli bir yapı ortaya çıkar: Arka beyin, beyinciği oluştu-ran metensefal ile soğaniliği (soğancık ya da omurilik soğanı) oluşturan miyelensefal bölgelerine,ayrılır; ön beyinden ise, beyin yarımkürelerini oluşturan telensefal (büyük beyin) ile talamus ve hipotalamusu oluştu-ran diensefal bölgeleri doğar.

Beyni, beyin yarımküreleri ve beyin sapı olmak üzere iki büyük bölüm halinde incelemek anatomi açısından büyük kolaylık sağlar. Bu incelemede, diensefal (talamus ve hipotalamus), mezensefal (orta beyin), meten-sefal (Varol köprüsü ve beyincik) ve miye-lensefal (soğanilik) bölgeleri beyin sapı içinde sayılır.

Beyin sapı içindeki oluşumla-rın en önemlilerinden biri olan ve embri-yondaki arka beyin bölgesinden türeyen beyincik, dengenin ve kas hareketlerin-deki eşgüdümün sağlanmasından sorumludur. Soğanilik ise, omurilikten gelen sinyalleri beynin daha yukarıdaki bölgelerine iletir; ayrıca kalp atışı ve solunum gibi otonom sinir sistemi işlevlerini yönetir.

Üst bölümü, embriyonun ilk evrelerindeki ve gelişmemiş omurgalılardaki görme çıkıntısından türemiş olan orta beyin, balıklarda ve amfibyumlarda duyulardan gelen verilen birleştirme merkezidir. Kuşlarda bu işlevi orta beyin ve ön beyin birlikte üstlenir. Memelilerde ise orta beyin iyice küçülmüştür ve daha çok ön beyin ile arka beyin arasındaki bağlantıyı sağlar.

Diensefal bölgesinden doğan talamus, soğanilik ile beyin yarımküreleri arasında, demiryollarındaki makas ya da röle istasyonlarının işlevini üstlenir. Hipotalamus ise, cinsel güdüleni, hoşlanma, ağrı, acıkma ve susama duyumlarını, kan basıncını, vücut sıcaklığını ve iç organlara ilişkin öbür işlevleri denetleyen önemli bir merkezdir. Ayrıca hormon salgısının düzenlenmesinde de önemli görevler üstlenir; hipofiz bezinin ön bölümünün salgısını uyaran hormonları ve bu bezin arka bölümünde depolanıp salgılanan oksitosin ve antidiüretik hormon-ları üretir.

Soyoluş ve embriyonoluş evrimleri sırasın-da koku çıkıntısının bir parçası olarak gelişen telensefal, insan beyninde çok daha karmaşık işlevlerden sorumludur. İnsanda ve öbür gelişmiş omurgalılarda bu bölüm, kıvrımlı bir bozmadde kütlesi oluşturacak biçimde büyüyerek, beynin geri kalan bölümü üstüne yerleşmiştir. Beyin kıvrımlarının azlığı ya da çokluğu, bir ölçüde canlının vücut büyüklüğüne bağlıdır.

Karınca yiyen ve marmoset gibi küçük yapılı memelilerin beyinleri genellikle düz denecek kadar az kıvrımlı, balina, fil ve yunus gibi büyük memelilerin beyinleri ise çok kıvrımlıdır. Bu büyük memelilerden bazılarında, örneğin balina ve yunusta beyin kabuğundaki bozmaddenin çok ince olmasına karşılık, insanda ve insansı maymunlarda bozmadde genellikle daha kalın ve çok daha farklılaşmıştır.

Beyin yarımküreleri, önden arkaya doğru uzanan derin bir yarıkla birbirinden ayrılmıştır. Bu yarığın tabanında, iki yarımküre arasındaki iletişim bağlantısını sağlayan ve katı madde, nasırsı madde, beyin direği gibi adlarla anılan kalın bir sinir lifi demeti (corpus callosunı) bulunur.

Sinir lifleri soğanilikte ya da ender olarak. Omurilikte çaprazlanarak yön değiştirdikleri için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi ise sol yanını denetler. Her ne kadar sağ ve sol yarımküre birçok bakımdan birbirinin ayna görüntüsü biçimindeyse de, aralarında önemli işlevsel farklılıklar vardır. Örneğin birçok kişide konuşmayı denetleyen bölgeler sol yarımkürede, mekan algısını denetleyen bölgeler ise sağ yarımkürede bulunur.

Orta oluk (Rolando yarığı) ve yanal oluk (Sylvius yanığı) denen iki derin yarık, beyin yarımkürelerinden her birini alın yan kafa,şakak ve art kafa lopları olarak bilinen dört parçaya böler. Orta oluk, beyin kabuğunun hareket sinirlerinin uçlarını alan bölgesi (yarığın önündeki bölge) ile duyu sinirlerinin uçlarını alan bölgesini de (yarığın arkasındaki bölge) birbirinden ayırır.

İnsan beyninin ağırlığı, yaşa, boya, vücut ağırlığına, cinsiyete ve ırka bağlı olarak değişir. Beyin, erkeklerde ortalama ağırlığı olan 1.400 gr'a 20 yaş dolaylarında, kadınlarda ise ortalama ağırlığı olan 1.260 gr'a biraz daha erken yaşta ulaşır. Bu yaştan sonra her iki cinste de beynin ortalama ağırlığı her yıl bir gram kadar eksilerek, 75 yaşlarında, olgunluk döneminde eriştiği tepe değerinin onda biri kadar azalır. 20-70 yaşları arasın-da, insan beyninde her gün yaklaşık 50 bin sinir hücresinin (nöron) görev yapamaz duruma geldiği ya da yok olduğu tahmin edilmektedir.

Beyin kabuğu, beyin korteksi olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin, sinir sistemi-nin bozmaddesinden oluşan ve istemli hareketlerin denetlenmesinden, duyuların birleştirilip yönlendirilmesinden, yüksek düzeydeki zihinsel ve duygusal işlevlerin düzenlenmesinden sorumlu olan en dış katmanı. Beyin kabuğunu oluşturan hücreler, kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamış altı kat-manda toplanır:

1) Moleküllü katman,
2) Tanecikli dış katman,
3) Piramidimsi dış katman,
4) Tanecikli iç katman,
5) Piramidimsi iç katman,
6) İğsi hücreler katmanı.

Her iki yarımküreyi örten beyin kabuğu, getirici sinir liflerinin dağılımına ya da daha derindeki sinir merkezleriyle bağlantılı olan götürücü liflerin kökenine göre de birkaç bölüme ayrılır. Bu ayrıma göre, kabuğun en önemli işlevsel bölümleri birincil hareket alanı, birincil duyul alanı, birincil görme alanı, birincil işitme alanı ve birleştirme alanlarıdır.

Birincil hareket alanı beynin ön bölümünde (alın lobu), orta oluğun ön duvarında bulunur. Vücudun karşı yanındaki iskelet kasları buradan yönetilir. Birincil duyu alanı beynin yan kafa bölümünde yer alır ve deriden, kaslardan, eklemlerden, kas kirişlerinden gelen duyular talamus aracılığıyla bu alana ulaşır. Burada da, hareket alanındaki gibi, vücudun çeşitli bölgelerine karşılık düşen özel bölgeler vardır.

Duyu alanının yıkımı, duyuların algılanmasını azaltır ama tümüyle yok etmez; çünkü, ağrı gibi bazı önemli duyumlar talamusta bilinç düzeyine ulaşır. Birincil görme alanı, beyin kabuğunun art kafa bölümündeki mahmu-zumsu yarıkta bulunur; bu alanın yıkımı görme bozukluklarına, hatta yitimine yol açar. Birincil işitme alanı şakak bölümünde, yanal beyin yarığının tabanında bulunur ve yıkımı orta derecede sağırlıkla sonuçlanır.

Çeşitli hareket ve duyu alanlarıyla bağlan-tılı olan birleştirme alanları, üstün yapılı omurgalılarda beyin kabuğunun çok büyük bir bölümünü kaplar. Birincil duyu alanlarının yakınındaki birleştirme alanlarının görevi, duyulardan gelen uyarıları görüntülemek ve anlamlandırmaktır. Alınan uyarılar önceden yaşanmış deneyleri ve anılan çağrıştırdığında, uyarılan veren nesne ya da olgu tanınır.

Karmaşık istemli hareketlerin yapılabilmesi için, önce hareket planının tasarlanması, sonra bu planın birleştirici sinir lifleriyle hareket alanlarına aktarılması gerekir. Konuşma işlevinde de karmaşık hareket ve duyu birleştirme mekanizmaları söz konusudur.

Beyin olukları, beyin yarıkları olarak da bilinir, beyin yarımkürelerinin dış yüzeyin-de, beyin lopları denen çeşitli anatomik bölgeleri birbirinden ayıran derin yarıklardır. Bu oluklar, insan beyninin en işlevsel bölümü olan beyin kabuğunun alanını artıracak biçimde, beyin yüzeyinin katlanıp kıvrımlaşmasından ileri gelir.

Beyin oluklarının en belirginleri şunlardır: Alın ve şakak lopları arasındaki yanal oluk ya da Sylvius yarığı; alın ve yan kafa loplan arasında, birincil hareket ve duyu alanlarını birbirinden ayıran orta oluk ya da kolando yarığı; beyin kabuğunun görme alanını barındıran art kafa lobundaki mahmuzumsu yarık; yan-kafa ve artkafa loplarını ayıran yan kafa, art kafa oluğu; beyin yarımkürelerini beyincikten ayıran enine oluk ve yalnızca nasırsı (katı) madde aracılığıyla aralarında bağlantı kalacak biçimde, iki yarımküreyi hemen hemen bütünüyle ayıran boylamasına oluk.

Beyin-omurilik sıvısı, beyin karıncıklarını ve omurilik iç kanalını dolduran, ayrıca bu oluşumların çevresini sararak sürtünmeleri engelleyen ve darbelerden koruyan duru, renksiz sıvı. Beyin omurilik sıvısı daha çok beyin karıncıklarında oluşur, beyin sapındaki kanaldan aşağıya doğru akar ve çevredeki doku boşlukları tarafından emilerek merkez sinir sisteminden ayrılır.

Normal bir yetişkinin vücudunda 100-150 mI kadar beyin-omurilik sıvısı vardır. Beyin omurilik sıvısı daha çok mekanik işlevler üstlenir: Beynin ağırlığını taşır; beyin ve omuriliği çevreleyen zarlar ile kafatası kemiklerinin iç yüzeyini döşeyen zarlar arasındaki sürtünmeleri azaltmak için yüzeylere kayganlık kazandırır; başa sert bir cisim çarptığında, darbenin etkisini dağıtan bir tampon işlevi görür. Ayrıca, sinir sistemi içinde çeşitli maddelerin taşınması, örneğin metabolizma artıklarının, antikorların, hastalık ürünü olan çeşitli maddelerin beyin ve omurilikten kan dolaşımına aktarılması, bazı ilaçların sinir sistemi dokularına ulaştırılması da beyin omurilik sıvısı aracılığıyla olur.

Beyin sapı, tümbeynın (ensefal), beyin yarımkürelerinin altında kalan ve orta beyni, Varol köprüsünü ve soğaniliği içeren bölümü. Anatomi incelemelerinde çoğu kez, talamus ve hipotalamusu içeren ara beyin ile gene art kafa çukurunda, beyin sapıyla aynı kesimde bulunan beyincik de bu bölümden sayılır.

Ara beyin (diensefal) ve orta beyin (mezensefal) bölgesine üst beyin sapı, Varol köprüsü ile soğaniliğe alt beyin sapı denir. Beyin sapının ayrı bir birim olarak kabul edilmesinin temel nedeni, refleks hareketlerin, duyu ve hareket iletisinin denetlenmesinde, vücudun iç orta-mının düzenlenmesinde ve sinir sisteminin geri kalan bölümünün eşgüdümünde çok özel işlevler üstlenmiş olmasıdır.

Beyin yarımküreleri ile omurilik arasında yer alan ve beynin bu farklılaşmış bölgeleriyle bağlantısı olan beyin sapı, bu yapılardan her ikisiyle de bazı benzerlikler gösterir. Beyin sapı, giren sinirler aracılığıyla duyusal izle-nimlerin alınıp biriktirilmesinden sorumlu olduğu gibi, deri ve kaslara giden hareket sinirlerinin, ayrıca göz, kulak, burun gibi duyu organlarına giden kafatası sinirlerinin büyük bölümü de beyin sapından çıkar.

Beyin yarımküreleri, kafatasının üst kesiminde beynin en geniş bölümünü oluşturan, boylamasına derin bir yarıkla iki parçaya ayrılmış, çok kıvrımlı sinir dokusu kütleleri. Sağ ve sol yarımküreler arasındaki tek bağlantı, altta, yarığın tabanında uzanan ve nasırsı ya da katı madde (corpus callosum) denen geniş bir sinir demetidir.

Yarımkürelerin en dış katmanı olan beyin kabuğu ya da korteksi, daha çok sinir hücrelerini ve destek hücreleri içeren bozmaddeden, iç katmanları ise sinir hücrelerinin uzantıları olan aksonları ya da sinir liflerini içeren akmaddeden ve bazal gangliyonlardan yapılmıştır.

En üst düzeyde zihinsel ve duygusal işlevlerden sorumlu olan beyin yarımkürelerinin en ilginç özelliklerinden biri, her yarımkürenin, beyin kabuğunca yönetilen bu işlevleri, öbür yarımkürenin etkisini bastırarak denetim altına alma eğilimidir. Bu baskınlık özellikle konuşma alanında kendini belli eder; sağ elini kullanan kişilerde konuşma etkinliği sol yarımkürenin denetimi altındadır.

Baskın ve baskın olmayan terimleri aslında biraz yanıltıcıdır; bir anlamda, insanların iki beyinli olduğu söylenebilir: Baskın denen yarımküre sözlü anlatımda ön plana çıkarken, öbür yarımküre de yüzlerin anımsanması gibi karmaşık algılama olaylarında baskınlığını gösterir.

Beyin zarları, menenj ya da meninksolarak da bilinir, beyni ve omuriliği saran üç zarsı kılıf: İnce zar (pia mater), örümceksi zar (arachııoidea ya da araknoit) ve sert zar (dura mater). Beyin karıncıklarını ve örümceksi zar ile ince zar arasındaki boşluğu beyin-omurilik sıvısı doldurur. Beyin zarlarının ve beyin-omurilik sıvısının temel işlevi merkez sinir sistemini korunaktır.

İnce zar
İnce zar, doğrudan doğruya beyin ve omurilik yüzeyine değen ve bu yapılara sıkıca yapışmış, olan iç örtüdür. Lifli dokudan yapılmış, çok ince bir zar olan bu örtünün dış yüzeyi, sıvıları geçirmediği sanılan yassı ve çokgen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Beyne ve omuriliğe giden kan damarları ince zarı delerek geçer. İnce zar bu damarlarla birlikte beynin derinliklerine doğru ilerler ve kan damarlarıyla arasında küçük bir boşluk bırakarak. sinir dokusuna sıkıca yapışır.

Örümceksi zar
İnce zarın üstünde yer alan bu ikinci zar ile ince zar arasında, örümceksi zar altı aralık denen bir boşluk bulunur. Son derece ince, saydam ve kolayca örsele-nebilen bir doku olan örümceksi zar da lifli dokudan yapılmıştır ve ince zar gibi, büyük olasılıkla sıvıları geçirmeyen yassı ve çok-gen hücrelerden oluşmuş bir katmanla kaplıdır. Yalnız, örümceksi zar, ince zardan farklı olarak, beyin yüzeyindeki bütün girin-ti ve çıkıntıları izlemez; bu özelliğiyle, sinir sisteminin yüzeyi ile duvarları arasında bazen dar, bazen geniş boşluklar bulunan bol bir torba gibi düşünülebilir.

Sert zar
Üç beyin zarının en dışta bulunanı, kalın, sağlam ve yoğun lifli dokudan oluşan sert zardır. Bu zarın iç yüzeyi, ince zarın ve örümceksi zarın yüzeyindekilere benzeyen yassı, çokgen hücrelerle kaplıdır. Öbür iki zardan çok daha karmaşık bir düzeni olan sert zar, basit bir tanımla, örümceksi zarı saran ve çok çeşitli işlevleri yüklenebilecek biçimde değişikliğe uğramış olan bir kesedir.

Sert zarın kafatası içinde kalan bölümü, beyin dokularından aldığı kanı kalbe taşı-yan büyük toplardamar kanallarını (sinüsleri) çevreler ve destekler. Ayrıca, ara bölme denen çok sayıda çıkıntıyla beyne de destek olur.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Sindirim Sistemi

Ağız ve Dişler
Sindirim ağızda çiğnemeyle başlar. Çiğneme; besinleri küçük parçalara ayırarak yutulmalarını kolaylaştırır, ağızda sindirim için gerekli tükürük salgılanmasını sağlar, besinlerin temas yüzeylerini artırarak tükürük ve mide suyu enzimlerinin daha etkili olmalarını sağlar. Nişastalı besinlerin sindirimi ağızda olur.

Mide
Ters çevrilmiş L şeklindedir. Ortalama kapasitesi 1 - 1,5 lt.'dir. Boşken duvarları birbiri ile birleşmiş haldedir. Dolma sırasında mide iç basıncı artmaz. Zira çeperler gerilir.

Mide, besinlerin, zaman içinde en iyi biçimde dağıtılmasında ve bunların en iyi biçimde mekanik ve kimyasal hazırlanmasında önemli rol oynar. Mide suyu; 3 ayrı fazla salgılanarak oluşur.

Sinirsel Faz: Besin mideye inmeden, görme, koklama ve lokmanın ağıza konması ile başlar ve 1,5 saat sürer.
Gastrik Faz: Genellikle proteinli maddelerin mideye inmesiyle başlar.
İntestinal Faz: Genellikle yağlar onikiparmak bağırsağına geçince oradan yapılan uyarılarla başlar.

Mide bir depo rolü oynar. Besinler mideye düşer ve tabakalar halinde dizilirler. Bu duruş sırasında besinler mide salgısının etkisiyle kimyasal değişikliğe uğrarlar ve kimus denilen sıvı haline gelirler. İyi çiğnenmiş ve küçük parçalara ayrılmış besinler midede daha kolay sıvı hale gelirler ve mide her 20 saniyede bir ritmik olarak bu sıvının 2 - 3 mlt.'sini mide kapısından onikiparmak bağırsağına boşaltır.

Mide kapısı, midenin ortalama her 5 kasılmasında bir kez açılır. Midenin boşalma zamanı ortalama 3 - 4 saattir. Koyu bir kıvam, mide boşalımını yavaşlatır. Soğuk bir yemek, sıcak bir yemeğe oranla daha fazla boşaltılır. Mide kapısından, şekerler en hızlı, yağlar ise en yavaş boşaltılırlar.

Midede karbonhidratlar daha kolay sıvı hale gelir ve proteinlerden daha çabuk boşaltılırlar. Proteinler, midede belli bir kademeye kadar parçalanırlar. Yağlar ise midede en uzun süre kalan besinlerdir. Besinlerin emilimi bağırsaklarda olur. Midede, çok az miktarda alkol ve bazı ilaçlar emilir.

İnce Bağırsaklar
2 kısımda incelenir:

Onikiparmak Bağırsağı: Mideden başlar. Ortalama 25 - 30 cm. boyda, 3 - 4 cm. çapındadır.

Boşbağırsak - Kıvrım Bağırsak: Onikiparmak bağırsağından itibaren başlar. Ortalama 6,5 m. boyunda ve 4 cm. çapında, gittikçe daralan bir boru sistemidir. Mükozasında geniş kıvrımlar vardır.

İnce bağırsağın sindirim ve emilim gibi 2 önemli görevi vardır:

Sindirim: Bağırsak sindiriminde en büyük rolü ince bağırsaklar oynar. Bağırsak sindiriminin %90'ı burada; safra, pankreas salgısı ve kendi salgısının etkileri ile; kendi yaptığı itici ve pandül hareketlerle gerçekleşir ve mideden gelen kimusun sindirim işlemi tamamlanır.

Bu hareketler; bağırsak içeriğinin salgılarla temasını kolaylaştıran karıştırma hareketleri ve bağırsak içeriğinin, kalın bağırsağa doğru ilerlemesini sağlayan sağınma hareketleridir. Kimus'un onikiparmak bağırsağını geçişi hızlıdır, ortalama 15 dakikada gerçekleşir. İnce bağırsakta bu ilerlemenin süresi 4 - 5 saattir.

Besinlerin en şiddetli karıştırıldığı ve emilimin en iyi olduğu yer kıvrım bağırsaktır. Burada sağınma hareketleri çok sık değildir. Bu, besinlerin bu kısımda uzun süre beklemesini sağlar.

Emilim: Besinlerin emilimi, hemen hemen yalnız bağırsaklarda ve öncelikle ince bağırsağın yukarı bölümünde gerçekleşir. Emilim miktarı, emilen ögeye göre değişir. Ancak mide; tam bir emilim için gerekli başlangıç olan iyi bir sindirim sağlayamıyorsa emilim düzensizlikleri olabilir.

Besinlerin mukoza ile temasını, karıştırma hareketleri çoğaltır. Emilim hızı, boşbağırsaktan kıvrım bağırsağa doğru giderek azalır.
Karbonhidratların emilimi çok önemlidir. Bu emilim özellikle onikiparmak bağırsağı ve boşbağırsak düzeyinde yapılır. Proteinlerin emilimi boşbağırsakta gerçekleşir. Bu emilim ancak; proteinler aminoasitlerce parçalanmışlarsa yapılabilir.

Lipitlerin emilimi onikiparmak bağırsağının sonu ile boşbağırsağın başlangıcında gerçekleşir. Su ve elektrolitlerin emilimi birbirine karşıt iki olayın sonucudur. Bağırsak boşluğundan kana doğru akış ve kandan bağırsağa doğru akış. Bu emilim bütün bağırsak boyunca gerçekleşir. Dışkının su miktarını sağ kalın bağırsak düzenler.

Ortalama olarak günde 500 gr. karbonhidrat, 100 gr.yağ, 50 - 100 gr. amino asit, 50 - 100 gr. çeşitli iyonlar ve 8 - 10 lt. su emilir. Yağda eriyen vitaminler lipitler gibi emilirler ve lenfyoluna geçerler. Suda eriyen vitaminler ise hızlı şekilde emilirler. Günde ortalama 600 - 900 ml. izotonik kimus, ince bağırsaktan kalın bağırsağa geçer.

Kalın Bağırsak
Sindirim kanalının ince bağırsak ile göden bağırsağı arasındaki bölümüdür. Kalın bağırsak, oldukça hacimli, birçok parçaya bölünmüş bir borudur.

Ortalama 130 - 160 cm. uzunluğunda ve 6 - 8 cm. çapındadır. Görevi; ince bağırsaklarda emilenemeyen maddelerden ibaret kimusu konsantre edip dışarıya atmaktır. Bu konsantrasyonda su ve elektrolit emilimi önemli rol oynar.

Kalın bağırsak mükozası, ince bağırsak mükozasından farklıdır. Epitelin yüzeyi düzdür. Kalın bağırsak hareketleri ince bağırsağa göre daha zayıf ve yavaştır. Karıştırıcı ve boşaltıcı hareketler vardır. Boşaltıcı hareketler günde ancak birkaç defa meydana gelir.

Kalın bağırsakta enzim oluşmaz, enzimden yoksun bir müküs salgısı vardır. Bu, hiçbir sindirim enziminin etkili olmadığı selülozu parçalar.

Kalın bağırsak, daha çok suyun geri emiliminde rol oynar. Bu emilim oldukça önemlidir. Günde 500-1500 mlt. arasında değişir. Kalın bağırsakta ayrıca; inorganik tuzlar, bir miktar glikoz, kısa zincirli yağ asitleri emilir.

Dışkının su miktarını kalın bağırsak düzenler. Dışkı; safra pigmentleri, sindirilmemiş besin parçaları, kalın bağırsak müküsü, ölü bağırsak hücresi artıklarından oluşur. Kalın bağırsaktan günlük atılan feçes miktarı 200 - 400 gr. dır. Bunun %70'i su, %30'u katı maddedir. Alınan besin maddelerinin kolondan atılma süreleri genellikle 10 - 90 saattir. Baryum için ise 24 - 48 saattir.

Göden Bağırsağı
Bağırsak sisteminin son parçasıdır. İki kısımdan oluşur:

Üst bölüm: Leğen parçası
Alt bölüm: Makat kanalı.

Leğen parçası ortalama; 5 cm. çapında ve 10-12 cm. uzunluktadır. Makat kanalı bir silindir biçimindedir, kısa ve dardır. 2 cm. genişlikte ve 2 cm. uzunluktadır. Göden bağırsağının toplam boyu 12 - 15 cm. dir.

Normalde göden bağırsağı boştur. Dışkılar, sol kalın bağırsakta birikir. Sol kalın bağırsak dolunca güçlü bir sağınma dalgası, dışkı kütlesini göden bağırsağına geçirir. Dışkılama sırasında, göden bağırsağı kasılarak dışkı kütlesini makata doğru iter.

Karaciğer
Yaşamın devamı için gerekli birçok fizyolojik olayın merkezidir. İç organlarımızın en büyüğüdür. Kırmızı-kahverengidir. Oldukça sert kıvamlıdır, kolay yırtılabilir. 1,5 kg. ağırlığındadır. Ayrıca 800-900 gr. kan depolar. Üzerinde safra kesesi bulunur.

Başlıca görevleri:
Bir iç salgı bezidir: Salgıladığı maddeyi kana verir.

Bir dış salgı bezidir. Hücreleri tarafından salgıladığı safrayı (yağların sindirimine yarar), safrakesesinde toplar ve oradan sindirim borusuna döker.

Karaciğer, gerçek bir kimya fabrikası'dır. Bütün metabolizmaların kumanda merkezidir. Karbonhidratlar, glikoz aracılığı ile insan bedenini oluşturan hücrelerin başlıca enerji kaynağıdır. Örneğin beyin hücreleri, yalnızca glikozla beslenebilirler. Hücrelere yeterli miktarda glikozu götüren kandır.

Karaciğer; kan glikoz düzeyinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. Kanın glikoz düzeyi sabit olmalıdır. Normalde 1 gr/lt. (%90-110 mg.)'dır. Kan şekeri düşerse kana glikoz verir. Oruç gibi hallerde dışarıdan olmadığı zaman karaciğer, şekeri; ya glikojen depolarından alacak ya da başka maddelerden şeker yapacaktır. Kan şekeri yükselirse bir bölümünü alır ve depo eder.

Diğer bir ifadeyle karaciğer, kandaki şekeri sabit tutar. Bu görevini ya bağırsaktan gelen şeker fazlasını glikojen halinde depo ederek ya da bu glikojeni glikoz haline getirip, gerektiğinde kana geri vererek yerine getirir. Sindirilmiş şekerlerin çoğunluğu ekmek, sebzeler, tatlılar ve diğer şekerlemelerdir.

Protein metabolizmasına bağlı olarak amonyak sorunu ortaya çıkar. Besinlerin sindirimi ve proteinlerin yıkımı, kanda amonyak belirmesine yolaçar. Bu madde, özellikle sinir hücreleri için bir çeşit zehirdir. Karaciğer, kanda dolaşan bu amonyağı yakalar, başka moleküllerle birleştirerek böbrekten atılan üre haline getirir.

Yağların sindirimine yarayan safra; tuzlardan oluşur. Safra, karaciğerin parçaladığı veya bileşik yaptığı maddeleri de kapsar. Böylece karaciğer, artık maddelerini safra ile sindirim sistemine vermiş olur.

Karaciğer, yağların ve proteinlerin metabolizmasında da önemli rol oynar. Protein sentezi yapılmadığında aminoasitler kullanılamaz ve kandaki, sidikteki miktarları artar. Kan hücreleri; karaciğerde tahrip edilir ve yenilenir.

Demiri tespit edip depo eder, yeni alyuvarlar yapımında kullanımını sağlar. K vitaminini etkisiyle, kanın pıhtılaşmasına yardımcı olur. D vitamini, cinsellik hormonları, kortizon gibi bileşiklerin metabolizmaları da karaciğer tarafından yönetilir. Karaciğer yaraları her zaman vahim, ekseri öldürücüdür. Daima ameliyat gerektirir.

İltihaplı Hastalıklar: Bir mikroptan veya zehirlenmelerden ileri gelir. Bunların genel belirtisi sarılıktır.
Müzmin İltihaplı Hastalıklar: Genellikle alkolden veya zehirlenmelerden ileri gelir. Bazen kendiliğinden ortaya çıkan sirozlardır.
Urlu Hastalıklar: Doğrudan karaciğerde oluşan kanser.
Görev Yetmezliği: Karaciğerin bütün fonksiyonlarını veya bir kısım fonksiyonunu yerine getirememesidir.
Bazı yiyecekler, karaciğerin iyi çalışmasına yardım ederler:

Brokoli, lahana, karnabahar, kırmızı turp, sarmısakikuru taneliler, soğan, yumurta ve sülfürce zengin yiyecekler, bulgur, kuru taneliler, folik asitçe zengin koyu yeşil yapraklı sebzeler, B12 vitaminince zengin hayvan ürünleri, yağsız yiyecekler.

Böbrekler
Omurganın iki yanında fasulye biçimindedirler. Kırmızı renktedir. Böbrek, bir temizleyici süzgeç ve özellikle de seçici, düzenleyici bir organdır. Organizmanın dışarı atması veya saklaması gerekenleri seçer. Artıklar, zehirler ve fazla maddeler sidikle dışarı atılır.

Yararlı, gerekli ya da vazgeçilmez öğeler tutulup, yeniden organizma dolaşımına katılır. Böylece böbrek, günde yaklaşık 180 lt. su ve 600 gr. tuzu kandan ayırdıktan sonra yeniden geri emer.

Glikoz, normalde bütünüyle geri emilir. Sağlıklı kişide sidiğe glikoz geçmez. Sodyum klorür, kalsiyum ve fosfatlar %90 geri emilir.

Böbrek, diğer organlarla, özellikle akciğerle birlikte kanın asit-alkali dengesinin korunmasına katkıda bulunur. Kanın PH değeri 7,30 - 7,45 arasında oynar. 7,00'nin altında ve 7,80'in üzerinde yaşam olanaksızdır.

Protein sentezi yapılmadığında, aminoasitler kullanılamaz ve kandaki, sidikteki miktarları artar. (kan protein düzeyi normalde %7 - 8 mg. dır.)

Böbrek, kan basıncını düzenleyen başlıca sistemlerden biridir. Süzme işlemini, yumacık yerine getirir. Kan ortalama dakikada 4 lt. (günde 3760 lt.) kanı organizmaya dağıtır. Böbreğe, günde 1700 lt. den çok kan gelir (dakikada 1,2 lt.). Bunun %10'unundan çoğu yumacık tarafından süzülür. Yumacıkların en fazla temizleme yeteneği, günlük 180 lt. dir. Sonuçta 1 - 1,5 lt. sidik ortaya çıkar.

İşeme isteği, sidik torbasındaki sidiğin basıncıyla uyanır. Bu istek, genellikle 300 mlt. den sonra kendini gösterir. Erkek, bulbokavernöz kasının kasılmasıyla sidik çıkarmayı istemli olarak durdurabilir. Kadında bu kas bulunmadığından sidik çıkarma aniden kesilir.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Sinir Sistemi
Kas iskelet sisteminin koordine hareketlerini ayarlayan sistemdir. İstemli ve istemsiz hareketlerden sorumlu bir seri elektrik devrelerine benzetilebilir. Motor sinirler aracılığıyla gelen uyarıcılar sayesinde kasın dönüşü dediğimiz sertlik ve yumuşaklık tayin edilir. Sinir sistemi yolu ile kasa gelen uyarı, kas-sinir kavşağında saç ayağına benzer bir yapı yoluyla kas hücresine aktarılır.

Bu sinyaller sayesinde kas liflerinin bir gurubu istirahatte dahi aktif iken, büyük gurubu gevşektir. Aktif küçük gurup devamlı değişir ve istirahatte kasın tonüsünü devamlı değişen küçük gurupların aktivitesini sağlar. Anlaşıldığı gibi kas hücresi uyarılabilir ve uyarımlara karşı kasılabilir bir hücredir. Bu özellik kasın hayatiyetinin devamlılığı için mutlak şarttır. Özellikler temel elektrik kurallarına dayalı olarak işler.

Egzersiz sırasında sinir sistemi ile gelen uyarıların miktarı artar ve da ha çok kas gurubu aktiviteye iştirak eder. Ayrıca egzersiz ile artan vücut ısısı sinir sistemindeki elektriksel iletim hızını artırır. Bu arada iyi antrenmanlı kişinin sinir sistemindeki bir takım uyumsal değişiklikler sayesinde refleks ve reaksiyon zamanları kısalır. Yani dışardan gelen uyarıcı olaylara karşı iyi antrenmanlı sporcular istemli ve refleks cevabı daha hızlı verirler. Burada beyin gibi en üst düzeydeki merkez ile da ha ait düzeylerdeki sinir sistemine ait merkezlerin ilişkilerinin düzenlenmesi de söz konusudur.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Sinüs ve Sinüzit
Yeni doğmuş bir bebeğin bile çok küçük olsa dahi sinüsleri vardır. Başlangıçta bezelye büyüklüğünde olan bu boşluklar burnun içinden yüz ve kafatası kemiklerinin içine doğru genişleyen boşluklardır. Çocukluk ve genç erişkinlik çağında büyümeye ve genişlemeye devam eder. Hava cepleridirler. Burnun iç yüzünü kaplayan zarın aynısı tarafından kaplanmaktadırlar ve bir kurşun kalem başı büyüklüğünde açıklarla burun boşluğuna bağlanırlar.

SİNÜSLER NE İŞE YARAR?
Sinüsler normal salgı (mukus) oluşturan burun, sisteminin bir parçasıdır. Normal olarak burun ve sinüsler günde yaklaşık olarak yarım litre mukus salgılar. Üretilen mukus burun örtüsü (mukoza) üzerinde hareket ederek toz parçacıklarını, bakterileri ve diğer havayla taşınan partikülleri süpürür ve yıkarlar. Daha sonra bu mukus geriye boğaza süzülür ve yutulur. İçindeki parçacıklar ve bakteriler mide asidi tarafından parçalanır. Birçok insan bunun farkında değildir çünkü normal bir vücut fonksiyonudur.

BURUN GERİSİNE AKINTl NE DEMEKTİR?
Burun içi; hava kirliliği tarafından, allerjiye neden olan maddeler tarafından, dumanla veya virüsler tarafından rahatsız edildiğinde normalden çok fazla mukus üretir. Bu burun zarlarındaki allerjik maddeyi yıkayıp uzaklaştırmak amacıyla bol miktarda üretilmiş, berrak su gibi bir salgıdır.

Burun arkasına doğru su gibi bir salgı oluşur. Arkaya akıntının en önemli nedeni bu olaydır. Bir başka tipte ise mukus yapışkan ve kıvamlıdır. Bu, hava yollarının çok kuru olduğu ve zarların yeterince sıvı salgılıyamadığı durumlarda görülür. Bakteriler tarafından oluşturulan enfeksiyonlarda da yapışkan ve kıvamlı mukus gözlenir aynı zamanda cerahatten dolayı mukusun rengi sarı veya yeşil olabilir.

SİNÜS NEDİR?
"-it" eki tıpta enfeksiyon veya enflamasyonu ifade eder. Bu nedenle sinüzit, sinüslerin enfeksiyonu veya enflamasyonudur. Tipik bir akut sinüzit vakası soğuk algınlığı veya allerjik bir atak sonucunda fazla miktarda mukus salgılanması ile ortaya çıkar. Zarlar o kadar çok şişebilir ki sinüslerin küçük açıklıkları kapanır. Hava ve mukus burun ile sinüsler arasında rahat hareket edemezse mukus sinüsler içinde birikir ve basıncın artmasına neden olur.

Hangi sinüsün etkilendiğine bağlı olarak yüzde veya alında üzerine basmakla oluşan, gözler arasında veya gerisinde, yanaklarda ve üst dişlerde ağrıya meydana gelir. Çıkışı kapalı ve mukus dolu bir sinüs bakterilerin üremesi için çok uygun bir ortamdır. Soğuk algınlığı normalden fazla sürerse ve sümüğün rengi yeşil-sarıya dönerse veya garip bir tat oluşursa muhtemel bakteriyel enfeksiyon gelişmiştir.

Akut sinüzit olgularında yüzdeki ve alındaki ağrı çok kötü olabilir. Sinüs çıkışının uzun süre kapandığı durumlarda kronik sinüzit gelişir. Baş ağrısı az görülür ancak akıntı ve kötü koku devam eder. Enflamasyonun çok aşırı olması sonucunda polip adı verilen oluşumlar gelişir. Bazı sinüzit olguları üst dişteki enfeksiyonun sinüse geçmesi sonucunda oluşur.

SİNÜZİT TEHLİKELİ MİDİR?
Sinüzit olgularının büyük çoğunluğu tıbbi tedaviye cevap verir ve tehlikeli değildir. Bununla birlikte sinüs içindeki bir enfeksiyon hem göze hem de beyne çok yakındır. Enfeksiyonun göze veya beyine yayılması çok nadirdir. Enfeksiyonlu sinüslerden akan mukus akciğerler için sağlıklı değildir. Böylece sinüzit; bronşit, kronik öksürük veya astımı ya azdırır yada bunların ortaya çıkmasına neden olur.

SİNÜZİT BAŞ AĞRISI NEDİR?

Soğuk algınlığı sırasında veya burun örtüsü şiştiği ve burnun aktığı zamanda veya burun sümükle dolu olduğunda yüzde, yanaklarda, alında veya göz çevresinde ortaya çıkan baş ağrısı muhtemelen sinüzit ağrısıdır. Sinüs enfeksiyonu buna neden olur. Bir başka tür sinüs baş ağrısı ise uçak inmek üzere alçaldığı zaman ortaya çıkar. Bu özellikle soğuk algınlığınız veya aktif allerjiniz varsa belirgin olur (buna "Vakum Baş Ağrısı" denilir). Maalesef sinüs baş ağrısıyla karıştırılabilecek birçok başka neden vardır.

Örnek olarak migren ve diğer damar kaynaklı baş ağrıları veya gerginlik baş ağrısı hem alın ve göz çevresinde ağrı oluşturması hem de burun akıntısına da neden olabilmelerinden dolayı sinüzit ile karıştırabilirler. Ancak bu tip baş ağrıları doktor müdahalesi olmadan kısa sürede gelip geçerler. Doktor müdahalesi olmadan uzun süren ve ancak antibiyotik tedavisiyle düzeltilebilen sinüzitten farklıdırlar. Bununla birlikte arada sırada gelen, bulantı ve kusmaya neden olan baş ağrısı daha ziyade migren baş ağrısıdır. Şiddetli, sık ve uzun süren baş ağrılarının tanısı için mutlaka doktora baş vurulmalıdır.

KİMLER SİNÜS PROBLEMİYLE KARŞILAŞIRLAR?

Gerçekte herkes sinüs enfeksiyonu geçirebilir ancak bazı gruplar daha hassastırlar.

Allerjisi olanlar : Bir allerji atağı soğuk algınlığı gibi mukozanın şişmesine, sinüs kanallarının kapanmasına, mukus akımının engellenmesine ve bakteri enfeksiyonuna neden olur.

İyi nefes almayı ve mukus akışını engelleyecek yapısal burun bozuklukları olanlar : Örnek olarak kırık bir burun veya septum deviasyonu (septum burun delikleri arasında burnu sağ ve sol olmak üzere ikiye bölen kıkırdak bir yapıdır. Bunun bir tarafa doğru eğilmesine deviasyon denir.)

Sık sık enfeksiyona maruz kalanlar: Okul öğretmenleri ve sağlık personeli hassastır.

Sigara içenler: Tütün dumanı, nikotin doğal direnç mekanizmasını bozarlar.

DOKTOR SİNÜSLERİM İÇİN NE YAPACAKTIR?
Doktorunuz size soluk alıp vermeniz, burun akıntınızın rengi ve kokusu ve hangi olayların (günün hangi saatinde veya hangi mevsiminde ) bu bulgulara neden olduğu ile ilgili sorular soracaktır. Baş ağrınızı tarif etmeye hazır olun; Ne zaman ve hangi sıklıkta olduğu, ne kadar sürdüğü, bulantı, kusma, görme bozukluğu, veya burun tıkanıklığı ile ilişkili olup olmadığı.

Kulak Burun Boğaz uzmanı özellikle mukozanın görünüşüne ve salgının niteliğine dikkat ederek kulağınızı, burnunuzu, ağzınızı, dişlerinizi, ve boğazınızı muayene edecektir. Burnunuzdaki hassasiyeti inceleyecektir. Bazı durumlarda sinüslerinizin röntgen fılmi gerekli olabilir. Tedavi doktorunuzun koyduğu teşhis ile bağlantılı olacaktır. Enfeksiyonlar için antibiyotik tedavisi veya cerrahi müdahale bazen de her ikisi birden gerekebilir.

Akut sinüzit çoğunlukla antibiyotik tedavisine yanıt verirken kronik için genellikle cerrahi müdahale gerekmektedir. Son yıllarda uygulanan Fonksiyonel Endoskopik Sinüs Cerrahisi (FESS) bu hastalıkların çözümünde uygulanan basit bir tekniktir. Sonuçlar oldukça başarılıdır. Eğer bulgular allerji, migren veya sinüzite benzeyen bir başka nedenden dolayı ise doktorunuz alternatif bir tedavi planı uygulayacaktır.

SİNÜSLERİM İÇİN BEN NE YAPABİLİRİM?
Allerjiniz varsa bunu kontrol edin. Soğuk algınlığı olduğunuz zaman buharla nemlendirici kullanın. Yatağınızın baş tarafı daha yükseltilmiş bir şekilde uyuyun. Dekonjestanlar kullanılabilir ancak içlerindeki kimyasal maddeler adrenalin gibi etki gösterebileceğinden yüksek tansiyonu olanlarda riskli olabilir. Aynı zamanda bunlar uykusuzluğa neden olan uyarıcıdırlar. Kullanmadan önce doktorunuza baş vurun.

Burnunuzu tahriş eden kirleticilerden, özellikle sigara dumanından uzak durun.

Dengeli beslenin, düzenli egzersiz yapın.

Enfeksiyonu olduğunu bildiğiniz insanlarla ilişkilerinizi sınırlamaya çalışın bu olmuyorsa bir takım önlemler alın (el yıkamak, ortak havlu ve önlük kullanmamak).

Birçok reçetesiz sinüs ilacı satılmaktadır ancak uygun bir tanı koyulmadan bunları kullanmak doğru değildir. En iyisi sizi muayene eden ve sizin şikayetlerinizi bilen doktorunuzun verdiği ilaçları kullanmaktır.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Y Kromozomu
Her insanda bulunan bütün hücrelerde 46 tane cinsiyet dahil-~ tüm özellikleri tayin eden kromozom bulunur. Normal erkekler annelerinden bir x ve babalarından ise bir y kromozomu edinmişlerdir. Sadece erkeklerde bulunduğu için y kromozomuna "erkeklik kromozomu" denir.

Son yıllarda kalıtım bilimi uzmanları bazı erkeklerde birden çok "y" kromozomu bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Bir iddiaya göre, cinsel suç işlemiş olan akıl hastaları arasında bu oran 100'de birdir. İngiliz araştırıcıları bu durumu saptadıktan sonra 1969 sonbaharında A.B.D. Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsünden sağlanmış bir fon ile Johns Hopkins Üniversite üyeleri daha geniş çapta bir araştırmaya koyulmuşlardır.

Bu ve benzeri geniş çaptaki araştırma henüz bir sonuca ulaşmamış olduğu için bu konuda kesin söylenemez; ancak Avusturya'nın Melburn şehrinde 1969 sonbaharında yaşlı bir dul kadını boğmak suçu ile yargılanan, aynı günlerde Paris'te katillik ithamı ile yargılanmakta olan başka bir kimsede ve Chicago'da 1967'de Filipinli hemşire öğrencilerini öldürdüğünden yakalanmış olan Richard Speck'te bu ikinci y kromozomunun bulunmuş olması ve bütün bu ikinci y kromozomluların boylarının ortalama norma! boydan uzun bulunması, iki y kromozomu sahibi olmanın cinsel suç işlemeğe yatkın ve uzunca boylu bir tip ortaya çıkabileceği şüphelerine yol açmıştır.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Kromozom
Çok ilkel olan yaratıklar (mikroplar vb.) ile özel ödevlere çok uymuş bazı hücreler (kandaki alyuvarlar) dışında, canlıları meydana getiren bütün hücreler bir bazen daha çok sayıda çekirdek (nukleus) sahibidir. Çekirdeğin içinde, canlının özelliklerinin ondan türeyen kişilere geçmesini sağlayan bileşikler ihtiva eden cisimcikler vardır. Bu cisimciklere kromozom adı verilir.

Kromozom, kroma (renk) ve soma (cisim) sözcüklerinden türetilmiş bir deyimdir. Hücre bazı özel boyalarla boyandığı zaman bu cisimlerin çok belirli hale gelmeleri, bu ismin verilmesinin nedenidir.

Her türün kendine öz bir kromozom sayısı vardır. Bir türe ait bir canlıda türünden çok ya da az sayıda kromozom bulunması çoğu kez bir gelişim bozukluğunun belirmesine yol açmaktadır.

1960'ta toplanmış olan Denver konferansında insandaki kromozomlar gruplara ayrılarak sınıflandırılmış ve her grupta bulunan kromozomlar da numaralanmışlardır. Böylece bir bilim adamı, bir insanda herhangi bir kromozomda bir fazlalık veya eksiklik veya şekil değişikliğinden söz açtığı zaman diğerinin neden bahsedildiğinden anlaması mümkün olmuştur.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
İskelet ve Kemikleri
Bütün omurgalı hayvanların ve insanların, türlere göre değişik sayıda kemikten oluşan eklemli bir çatısı, yani iskeleti vardır. Birbirine eklemlerle bağlanan kemikler, kaslara destek görevi yapar; ayrıca, iç organları korur, vücudun besin alışverişine katkıda bulunur, özellikle kan için çok gerekli olan kalsiyumu sağlar.

Canlı Bir Madde

Kemik madensel tuzlardan (yüzde 45), sudan (yüzde 25) ve başta kemiközü (osein) olmak üzere ona esneklik veren maddelerden (yüzde 30) oluşur. Üzerindeki incecik kanallardan sinirler ve kan damarları geçer.

İskelet gelişen bir yapıdır: doğumdan erişkin yaşa kadar kemiklerin ağırlığı artar, boyu uzar (kızlarda 20 ve erkeklerde 25 yaşına kadar). Kemik, kırıldığı zaman özel bir madde çıkararak kendini onarır. Ancak bu canlılık sürekli olarak bazı besinlerin (protitler, kalsiyum, fosfor ve D vitamini) sağlanmasına ve bazı salgıbezlerinin iyi çalışmasına da bağlıdır.

Kemikler biçimlerine göre yassı kemikler (kürek kemiği, kafatası kemikleri), kısa kemikler (omurga) ve uzun kemikler (uyluk kemiği) diye çeşitlere ayrılır. Uzun kemiklerde silindir biçiminde bir orta kanal bulunur ve bunun içinde sarı ilik yer alır: bu çeşit kemiklerin iki ucu hafifçe şişkindir ve üzeri kıkırdak adını verdiğimiz sedef renginde bir maddeyle kaplıdır. Uçlarda kırmızı ilik vardır.

Karmaşık Bir Çatı
İskeleti özellikle ayakta durmağa elverişli olan insanda, vücudun kemikten eksenine omurga denir. Omurga, üst üste yerleşmiş 33 kemikten meydana gelir, omur denilen bu kemikler, kıkırdaktan yapılmış esnek disklerle birbirinden ayrılır. Omurga, kuyruk ve sağrı kemikleriyle kalça kemiklerinden oluşan leğene dayanır. Omurganın içinde, beynin uzantısı olan omurilik vardır. Kafatası başlıca 8 kemikten meydana gelir. Bunlar yassı kemiklerdir ve birbirine sımsıkı kenetlenmiştir. Başın yüz kısmında, 13'ü kafatasına kaynamış 15 kemik bulunur.

Omurlardan başlayan 12 çift kaburga önde göğüs kemiğine bağlanarak göğüs kafesini oluşturur. Kollar kürek ve köPage Rankingücük kemikleriyle omurgaya bağlanır; bacaklarsa iki kalça kemiğine bağlıdır. Bacak kemikleri (uyluk, baldır ve kaval) ayak kemikleriyle son bulur ve el ile son bulan kol kemiklerinden (pazı, önkol ve dirsek) daha sağlam ve güçlüdür, çünkü bacak kemikleri hem vücut ağırlığını taşır, hem de yürümeyi sağlar.

Hastalıklar ve Çarpıklıklar
Kemiklerde mikroplu hastalıklar (kemik iltihabı, kemik veremi), kötü beslenme ya da güneş görmeme (raşitizm) yüzünden çarpılmalar olabilir. Omurga da bazen çarpılabilir: kamburluk v.b.

Eklemler
Kemiklerin eklem yerleri yapışık (kafatası kemikleri), yarı oynar (omurlar) veya oynar olabilir: böylece kol ve bacak eklemleri (dirsek, diz) eklem sıvısı denen yağlı bir sıvıyla dolu ve kaygan bir kıkırdakla kaplıdır. Eklem kapsülü denen bir gömlek ve eklem bağlan, kemiklerin birbirinden ayrılmasını önler. Kapsül de, eklem bağları da şiddetli basınç altında (burkulmalar, ezikler) uzayabilir ve o zaman kemikler birbirinden ayrılabilir, yerinden çıkabilir; çıkık yerlerindeki eklem sıvısı da yayılabilir.

(Solda) İnsan iskeleti. Öteki primatlardan farklı olarak insanda omurga diktir: vücudun çeşitli yerlerindeki eğimler, ayakta dururken gerekli olan esnekliği ve dengeyi sağlar.

(Sağda) Bir eklemin şeması: diz.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Kan ve Kalp
Atar ve toplardamarlardaki kan vücutta dolaşır. Bu dolaşım durmadan çalışan ve emmebasma bir tulumba ödevini gören kalp tarafından düzenlenir. 65 kilo ağırlığında bir insanın 5 litre (vücut ağırlığının 1/13'ü kadar) kanı vardır. Bu kırmızı ve yapışkan madde plazma adı verilen bir sıvıyla yuvarlar ve pulcuklar dediğimiz hareketli maddelerden meydana gelmiştir.

Al ve Akyuvarlar
Alyuvarlar (eritrosit) küçücük, yuvarlak disk görünümündedir (kanın her milimetre küpünde ortalama 5 milyon), içlerinde, kana rengini veren kırmızı bir boya, yani hemoglobin (yüzde 90) bulunur. Bu boya, oksijen ya da karbondioksitin çok bulunduğu ortamlardan bunları almayı, sonra gereken ortamlara salıvermeyi sağlar.

Akyuvarlar (lökosit) alyuvarlardan daha azdır (milimetreküpte 6,000 ile 7,000 arasında); renksiz olan bu yuvarların biçimleri de değişik olabilir. Bunlar bir yandan ölmüş veya yıpranmış hücreleri yok ederek, öte yandan tehlikeli mikroplan «yiyerek» organizmanın «temizlenmesi» ve savunması işini üstlenmişlerdir.

Pulcuklar (milimetreküpte 200,000 ile 300,000 arasında), kanamaların durdurulmasında ve kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Kan hücrelerini (yuvarlar ve pulcuklar), ilikte, lenf düğümlerinde, dalakta ve karaciğerde bulunan özel bir doku üretir.

Plazma ve Lenf (Akkan)
Açık sarı renkte olan plazmada su, madensel tuzlar, erimiş gazlar, sindirilmiş besinler, çok az miktarda etkin madde (hormonlar, vitaminler) ve organların çalışması sonucunda doğan artıklar bulunur. Kan, onun aracılığıyla besleme görevini yapar. Plazma, serum denilen bir sıvıyla fibrinojenden oluşur; fibrinojen pıhtılaşma anında pıhtıyı meydana getirir.

Derinin yüzeyi hafifçe sıyrıldığında renksiz bir sıvı ortaya çıkar, lenf ya da akkan denen budur (her insanda yaklaşık olarak 15 litre). Lenf, kılcal damarların çeperlerinden sızan plazma ve akyuvarlardan meydana gelir, hücrelerin oksijen ve besin aldıkları ve artıklarını içine attıkları ortamı oluşturur. Lenf düğümleri akyuvarların oluştuğu yerdir ve mikroplara karşı bir savunma duvarı ödevini görür.

Sonsuz Bir Dolaşım
Kan dolaşımı, kalpten başlayan iki akımla olur. Temiz kan (bol oksijenli olduğu için rengi kırmızıdır), aort atardamarı yoluyla vücudun her yanına dağılır. Atardamarlar gittikçe incelen sayısız dallara ayrılır, en sonunda saç kadar ince kılcal damarlar haline gelir. Kan ile dokular arasındaki gaz ve besin alışverişi kılcal damarlar düzeyinde olur. Kan, artıklarla ve karbondioksitle yüklenmiş olarak (kirli kan) toplardamarlar yoluyla yeniden kalbe döner: buna büyük dolaşım veya genel dolaşım denir.

(Solda) Kalbin kesiti. Oksijen yüklü kan, akciğer toplar damarlarıyla kalbe gelir; aort yoluyla organlara gönderilir ve ana toplardamarlar yoluyla geri döner.

(Sağda) Kan dolaşımı şeması. Mavi renkle gösterilen damarlar aracılığıyla kirli kan organlardan kalbe ve oradan akciğerlere gider. Kırmızıyla gösterilen damarlar ise temiz kanı akciğerlerden kalbe götürür; kalp bu kanı kılcal damarlara doğru pompalar.

Miyokard Enfarktüsü
Kalp atardamarı veya kalbi besleyen dallarından bir tanesi bir pıhtıyla tıkanacak olursa kalp kası (miyokard), artık kan alamaz olur ve oksijensiz kalır; buna enfarktüs denir. Ciddi vakalarda cerrahî tedaviye, yani açık kalp ameliyatlarına veya kalp nakline başvurulur. Profesör Barnard, 3 Aralık 1967 günü Kap'ta ilk kalp naklini gerçekleştirmiştir.

Kan Haftalıkları

Kansızlık (anemi), alyuvar sayısının aşırı azalmasıyla belirir. Gerçek kan kanseri olan lösemide, akyuvarlar aşırı çoğalır. Kadınlardan geçen ve sadece erkeklerde görülen hemofili hastalığında ise, kan ya çok yavaş pıhtılaşır, ya hiç pıhtılaşmaz ve en küçük bir kanama bile çok ağır sonuçlar yaratabilir.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Karaciğer
Vücudumuzun gerçek kimya laboratuvarı olan karaciğer, karın boşluğunun sağında yer alan iri bir bezdir (1,600 gram kadar); içinde 800-900 gram kadar kan bulunur; koyu kırmızı renktedir; lob adı verilen sayısız küçük parçacıktan oluşur; yeri, diyaframın altında, üst karın bölgesinde ve midenin önündedir.

Karaciğerin görevleri çeşitli olduğu kadar önemlidir de. Hücrelerin enerji kaynağı olan şekeri yapar; yağların özümlenmesi ve dolayısıyla sindirim için vazgeçilmez bir madde olan ödü (safra) salgılar; birçok artığın vücuttan atılmasını ve vücudun zehirlerden arıtılmasını sağlar, alkolü süzer ve kanı pıhtılaştıracak maddeleri yapar. Ayrıca birçok ilaç, ancak karaciğerde değişikliğe uğradıktan sonra organizma tarafından kullanılabilir.

Görevinin karmaşıklığı nedeniyle karaciğer nispeten nazik bir organdır; birçok hastalığa tutulabilir: en çok bilineni sarılıktır; derinin sarı bir renk almasıyla beliren bu hastalık, safranın iyi boşatmamasından ileri gelir. Karaciğerin en tehlikeli hastalıklarından biri alkol sirozudur: bu hastalıkta karaciğer büyür ve görevlerini yerine getiremez.

Hayvanların Karaciğeri
Yalnız omurgalı hayvanlarda karaciğer vardır. Büyüklüğü ve ağırlığı türlere göre değişir: sözgelimi, balıklarla yılanlarda oldukça büyük yer tutar. Birçok hayvanın karaciğerinde, bazı ilaçların yapımında kullanılan elemanlar (özellikle A ve B vitaminleri) vardır.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Kaslar
İnsanların ve hayvanların vücudunda iskelet dediğimiz bir çatı vardır, çeşitli boy ve biçimdeki organlar bu iskelete bağlanmıştır: bunlar, kaslardır. Sayılan 600'e yaklaşan kaslar, vücuda biçimini verir ve bütün hareketlerine katılır.

Beyazlar ve Kırmızılar
İki türlü kas vardır:

1. Beyaz kaslar. Düz kas liflerinden meydana gelmiştir, ince katmanlar halinde, içi boş organları (mide, sidik torbası) ve kanalları kaplar; bunlara içorgan kasları da denir.

2. Kırmızı veya çizgili kaslar. Bunlarda kalın ve kırmızı bir orta kısım (karin) vardır; iki ucu, beyazımtırak ve dar birer kirişle son bulur. Kasların biçimleri çok değişik olabilir: iğ biçimi (kol pazısı), değirmi (göz kapağı kasları), yelpaze biçimi (göğüs kasları). Kalp, çizgili bir kırmızı kastır, ama ötekilerden tamamen başkadır. Bu kaslar genellikle kemiklere bağlanır (bunun için iskelet kasları da denir), ama kıkırdaklara veya derinin, altına da girebilir. Şiddetli bir vuruşla bir kasın lifleri kopacak olursa lif kopmasından söz edilir.

Kasların belli başlı özelliği, esneklik ve kasılma yeteneğidir. Kasılma, hareket sinirlerinin aktardığı sinirsel bir akımla olur. Bu hareket sinirleri kas liflerinin üzerine yerleşip bir hareket plağı meydana getirir.

Mide ve bağırsak kasları gibi düz kaslar ağır ağır ve istem dışında kasılır. Çizgili kaslar ise tersine, beynin emirlerine uyar. Dinlenme halindeyken kas, tonus denilen kısmi bir kasılma durumundadır. Çalıştığı zaman enerjisini, besinlerden, özellikle de oksijen sayesinde değişime uğrattığı şekerden alır.

Artıklarını (özellikle laktik asit) normal olarak kan yoluyla atar. Fazla yoğun bir kas çalışmasında artıklar kasa birikir ve kas yorgunluğu yaratır, bu da, çalışma uzun sürecek olursa, tutulmalara (ağrılı kasılmalar) yol açar. Kramplarda ise aksine, ağrı kısa sürer veya soğuktan ya da biçimsiz duruştan ileri gelir.

Nazik Organlar
Miyoloji (kasbilim), anatominin (vücudun çeşitli organlarının incelenmesi) kaslarla ilgilenen dalıdır. Kasları ayrı ayrı sayar ve görevlerini açıklar. Kas cerrahisi yıpranmış, yırtılmış veya kesilmiş kasları onarır: ağır yaralanmalarda (savaş yaralıları, ağır yanıklar vb.; organ nakilleri yapar. Masaj ise kasların sağlamlığını ve işlekliğini korur, yorgunluğu giderir.

(Solda) Pazı kasının hareketi: 1. kas dinlenme durumunda; 2. kasılmış durumda.

(Ortada) Bir çizgili kas liflerinin, mikroskopta görünüşü. Çizgili, kırmızı kaslar, erişkin insanda vücut ağırlığının yarısını oluşturur. Bu kaslar, kalp hariç, istemle kasılabilir.

(Sağda) Bir sol bacağın anatomisini gösteren desen, Davul Angers'in (17881856) çizgisi. Vücudun genel biçimi, kasların yapısına ve boyuna göre oluşur.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Kulak
Kulak üç bölümden meydana gelir: dış kulak, orta kulak, iç kulak; yalnız dış kulak dıştan görülür. Dış kulak, kulak kepçesiyle kulak yolundan oluşur; kulak kepçesi, kıvrımlı bir kıkırdak parçasıdır ve hayvanların birçoğunda hareketlidir, istenilen yöne yönelebilir; kulak yolunun sonu kulak zarı denilen değirmi bir zarla kapalıdır.

Orta kulakta bir orta kulak boşluğu ve bunun içinde üç küçük kemik (çekiç, örs, üzengi), ayrıca mememsi boşluklara ve yutağa açılan östaki borusu bulunur. Şakak kemiğinin içine gömülü olan iç kulakta bir sıvı ve bu sıvının içinde yüzen bir çeşit kese (zar dolambaç) vardır. İç kulak, kulağın en önemli kısmıdır.

Kulak sıvısı denilen bir sıvıyla dolu olan zar dolambaç, yarım daire biçiminde üç kanal ile iki torbacıktan (kırbacık ve kesecik) ve salyangozun bulunduğu salyangoz borusundan meydana gelir, işitme sinirlerinin duyarlı uçları salyangozun içindedir. Kulak kimi hayvanlarda bir kesecikten, kimi hayvanlarda bir kanaldan ibarettir; omurgalılarda giderek gelişmiştir.

Titreşimler

İşitme, biri fiziksel, öteki sinirsel olan iki olgunun birleşmesiyle gerçekleşir. Dış kulak, sesleri toplayıp kulak zarına yöneltir. Sonra orta kulak harekete geçer: ses titreşimlerini büyülterek iç kulağa aktarır; titreşimler iç kulağın çevre ve iç sıvılarına yayılır, iç kulakta bulunan işitme sinir hücreleri uyarılır ve bunlar bir çeşit sinir akızı meydana getirir, işitme siniri de bu akızı beyine iletir. Beyin hemen devreye girer ve ses izlenimini yaratan duyu mesajını yorumlar: ses işitilmiştir.

Sağır-Dilsizler
Bir çocuk, beynin bazı bölgelerinde (işitme sinirlerinin bulunduğu kabuk bölgesi) aksaklıklarla doğabilir. İşitemeyince, konuşmayı öğrenemez, sağır-dilsiz olur. Bu yüzden karşısındakinin dudak hareketlerine bakarak ne söylediğini anlamaya alıştırılır. Israrlı bir uygulama ve eğitim sonucunda ses çıkartabilir, hattâ bazı cümleler söyleyebilir. Ayrıca, el hareketleri ve mimikler kullanarak sağır-dilsiz arkadaşlarıyla pekâlâ konuşabilir.

Deniz Tutması

Kulak aynı zamanda denge organıdır: biz farkında olmayız, ama çeşitli duruşlarda dengemizi sağlayan ve hızı bize hissettiren hep kulaktır. Kulak denge ödevini iyi yapamazsa baş dönmelerine yol açabilir ve deniz tutmasının da bundan ileri geldiği anlaşılmıştır.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Göz ve Görme
Yalnız bir kısmını görebildiğimiz göz, küre biçimindedir. Göz. çukuru denen kemikten bir çukurda bulunan göz, birkaç «saydam ortam»ı içeren üç tabakadan oluşur.

Üç Tabaka
En dışta bulunan, sert ve telsel olan tabaka koruyucudur: buna sert tabaka ya da gözakı denir. Sert tabakanın ön kısmına saydam tabaka denir.

Sert tabakanın altındaki ikinci tabakaya damar tabaka denir; bunun ön kısmında da kirpiksi cisim ve iris bulunur, iris mavi, kahverengi, yeşil ya da siyah olabilir. İrisin ortasında gözbebeği denilen ve ışığın şiddetine göre genişleyip daralan delik vardır.

En içteki üçüncü tabakaya ağtabaka denir. Görme sinirinden çıkan sinir telleri bu tabakada bulunur. Ağ tabaka gözün duyarlı tabakasıdır. Işıkla etkilenen sinir hücrelerinden oluştuğu için, görme organının görev bakımından en önemli bölümü bu ağtabakadır.

Saydam Kısımlar
Göz yuvarı'nda üç saydam kısım vardır. Gözbillûru, irisin arkasında bulunan esnek bir mercektir, bunun kalınlığı, dolayısıyla görme gücü, kirpiksi kasın etkisiyle değişir: buna göz uyumu denir. Sior suyu, gözbillûru ile saydam tabaka arasında kalan kısmı doldurur. Yapışkan bir madde olan camsı cisim ise gözün içini doldurur.

Bir Karanlık Oda
Görme biri optik, öbürü sinirsel olan iki mekanizmanın işbirliğiyle gerçekleşir. Damar tabaka, «karanlık oda» ödevi görür; saydam kısımlar, özellikle gözbillûru optik sistemi meydana getirir; duyarlı bir alan olan ağtabaka, tıpkı fotoğraf makinesinde olduğu gibi iş görür. Ağtabaka üzerine düşen görüntü, eşyanın ters görüntüsüdür.

Işığın etkisiyle ağtabakadaki görme hücrelerinin uyarılması, sinirsel akızlar meydana getirir; dalga halindeki bu akızlar sinirlerle beyne iletilir. Görme merkezleri bunları çözümledikten sonra bize, baktığımız cismin biçimi, büyüklüğü ve rengi hakkında bilgi verir, başka bir deyimle görmemizi sağlar.

Körler
Doğrudan doğruya göze zarar veren kazalar dışında, görme duyusunun yitirilmesi (körlük), ya görme sinirindeki bozukluk veya kopukluktan, ya da beyin kabuğundaki görme bölgelerinde ortaya çıkan bozukluklardan ileri gelir. Doğuştan kör olup bu beşinci duyudan yoksun kalanların buna karşılık, işitme ve dokunma duyuları gelişmiştir.

Kabartma noktalardan oluşan Braille yazısının icadı (1852) genç körlerin eğitim görmesine olanak sağlamıştır. Böylece onlar da herkes gibi çalışabilir, topluma katılabilirler.

Görme Bozuklukları
Bunların çeşitli nedenleri vardır: saydam kısımlardaki bozukluklar miyopluk (uzaktaki cisimleri iyi görememek), presbitlik (genellikle yaşlılığa bağlı olarak yakındaki cisimleri iyi görememek) ya da astigmattık (biçimleri bozuk görme) yapar; göz iltihaplanmaları, göz içi basıncının artması, ağtabaka dekolmanı, (billurunun donuklaşması da (katarakt) başlıca nedenlerdendir.

Uzaklıkları Tahmin Etmek
Biçimler, renkler ve hareketler tek gözle görülebilir, ama kabartıları görmek ve uzaklıkları tahmin etmek ancak iki gözle mümkündür. Gerçekten de beyin, aynı anda, sol gözle sağ gözün sağladığı, birbirinden farklı görüntüler arasında bir birleşme ve benzeşme sağlar.
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Gözyaşı ve Ağlama
İnsanın gözüne bir toz taneciği kaçınca veya esnerken, kahkahayla gülerken yahut da nezle olunduğu zaman, gözler, su gibi bir sıvıyla yaşarın işte bu gözyaşıdır. Dertlendiğimiz zaman döktüğümüz yaşlar da bunlardır.

Tuz Tadı

Gözyaşı sürekli olarak, göz çukurunun dış köşesinde, göz kapaklarının altında bulunan ve gözyaşı bezleri adı verilen küçük bezler tarafından salgılanır. Kanallar bu salgıyı göze döker ve orada konjonktiva'yı (gözü ve göz kapağının içini örten incecik zar) hep nemli tutar. Bu zar kuruyacak olursa, saydamlığı da gider.

Niçin Gözyaşı?
Bol gözyaşı salgılanmasına yol açan nedenlerin bazıları maddeyle ilgilidir (göze toz kaçması); bazıları göz yuvarlağının bir hastalığına bağlıdır (konjonktivit, sert tabakanın zedelenmesi) veya göz kapağı iltihaplanmasından ileri gelebilir. Bütün bu durumlarda gözlerin yaşarması, tepkiye bağlıdır (refleks); yani ne kışkırtılması, ne durdurulması mümkündür.

Rahatlatmak ve Yatıştırmak

Heyecanlar, acı, keder veya sevinç de gözleri yaşartabilir ve o zaman bu yaşlar ancak büyük bir irade gücüyle önlenebilir. Herkes ağlar ama erişkinlere oranla daha duyarlı olan çocuklar, üzüntüden olsun, hiddetten olsun, daha sık ağlarlar. Bebeklere gelince, konuşmayı beceremediklerinden, onlar için ağlamak, hoşlanmadıkları şeyi belli edebilecek tek çaredir.

Ağlamak, acısını göstermenin bir yolu olduğu gibi, aynı zamanda da, insanı rahatlatan, vücudu gevşeten ve kısa zamanda yatıştıran bir fizik olayıdır.

Ağlayıcı Kadınlar
İlkçağ'da, Asya'da, Yunanistan ve Roma'da, cenaze başında veya gömülme törenlerinde ağlamayı meslek edinmiş kadınlar vardı. Sözde derin acı duyuyormuş gibi yaparak, elleriyle üstlerini başlarını yırtarak bu ağlayıcılar bir ağızdan, yas ilâhileri söylerlerdi. Bazı Akdeniz ülkelerinde (Güney İtalya, Yunanistan, Korsika), bugün de ağlayıcı kadınlar vardır.
 

benzer konular


Üst Alt