Ölüm Korkusu Hastalığı

Deprem olayı, aslında çok ciddî bir ölüm habercisi olduğu için dehşet ve panik kaynağı olmaktadır. Ölüme bakış açımızı iman ve teslimiyet gözüyle yeni baştan değerlendirirsek deprem korkusunu belli ölçüde teskin edebilmenin Allah’a sığınarak onun rahmetinde felâh ve kurtuluş aramanın yolunu bulabiliriz."

Canlılar içinde ölüm gerçeğini derinden sezen ve onu benliğinin bütün zerrelerinde hisseden tek varlık herhalde insandır. Günlük hayat içinde gördükleri ve yaşadıklarıyla bu dünyadaki varlığının geçici olduğunu anlamak, aslında ürkütücü bir olaydır. Hele beklenmedik bir anda zuhûr eden korkunç felâket ve âfetlerle gelen ölümler, büyük-küçük demeden toplumun tamamını şoka sokacak boyutlara ulaşırsa tablo daha da korkunç bir görünüm arz etmeye başlar.

Hayatın çok tatlı tecellî ve cilveleri arasında insanın huzurunu bozan, ağzının tadını kaçıran pek çok terslikleri de vardır. Tabiî bütün bunları sakin ve olgun şekilde yorumlayarak içimize sindirebilmek sıradan ve kolay bir iş değildir. Bu, zihnen ve rûhen gelişip olgunlaşmayı gerektirir. Daha da mühimi (önemlisi) sağlam ve tutarlı bir inanç olmadan bu problemi çözebilmek hiç mümkün görünmemektedir. Bu sebeple küçük yaşlardan başlayarak insanları Allah’a iman konusunda bilgi ve anlayış seviyeleriyle orantılı olarak aydınlatmak ve bilgilendirmek gerekir.

İNANCI OLMAYANLAR HUZURA EREMEZ.

Hayır ve şer, iyi ve kötü, ni’met ve belâ cinsinden her şeyin gerçek yaratanının yüce Allah olduğuna inancı olmayanların bu tezatlar dünyasında huzur ve mutluluğa ermeleri düşünülemez. İnsanlar ne kadar materyalist ve pozitivist olsalar, manevî ve metafizik âlemden ne ölçüde nasipsiz ve uzak kalsalar da zaman zaman inancın lüzûmuna itirazın bir anlam taşımadığını itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Onlar yaşadıkları hayat gerçekleri karşısında ellerindeki beşerî güç ve imkânların mutlak anlamda kendi eserleri olmadığını, onları kullanmakta çok çeşitli kısıtlama ve çaresizlikler içinde bulunduklarını da fark etmektedirler.

İnsanın sadece biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özellikleri, onun kendi başına buyruk, bağımsız ve gerçek anlamda güçlü bir varlık olmadığını kendisine her an ihtar etmektedir. Onu kuşatan doğal ve sosyal çevrenin reddedilmez baskı ve yaptırımlarını hiç hesaba katmasak dahî insan, kendi bünyesi ve özvarlığı içinde aslında âciz ve güçsüzdür. Yüce Yaratan’a ve onun inâyetine her an muhtaçtır.

Hayatı çok seven, ondan ayrılmayı hiçbir şekilde göze alamayanların hayatın ikiz kardeşi olan ölüm karşısındaki ürkek ve tedirgin tavrı eğer bir kâbus gibi üzerlerine çökerse o insanlardan olumlu ve anlamlı bir iş ve aktivite beklemenin mantığı olamaz. Fakat bilinen ve yaşanan odur ki insanlar ölümden çok ciddî şekilde korkmaktadırlar. Bu inkâr edilmez gerçek karşısında bazıları ölüm korkusundan kurtulabilmek için onu hatırlatan ve insanı onunla yüz yüze getirecek olaylardan olabildiğince uzak kalmak isterler.

Söz gelimi ikametgâhlarının hastane, gasilhane, musallâ, mezarlık vb. yerlerden uzak mekânlarda olmasına özellikle özen gösterirler. Ölümü hatırlatan kitap, dergi, film ve olaylara mümkün mertebe ilgisiz kalmaya çalışırlar. Hadisenin en korkunç ve tehlikeli tarafı bunun bir fobi hâline getirilmesidir. İşte o zaman hayat, hakikaten çekilmez bir azap girdâbı hâline gelir.

ÖLÜMDEN KAÇMAK MÜMKÜN MÜ?

Vaktiyle mesleği icabı mezar taşları imal eden bir işadamından hayret ve ibretle dinlemiştim. Bu zât kamyonetinin yan brandalarına reklam mahiyetinde mezar resimleri koymuş. Bir gün yeni taşındığı evinin önüne arabasını park ederken yaşlı, kısık ve canhıraş bir sesin “Gidiniz buradan, arabanızı buradan götürünüz. Benim bu mezar resmini görmeye tahammülüm yok!” diye yalvardığını duymuş.

Ölümün bizzat kendi soğuk yüzünden değil de, ölünün toprak altında yatacağı mezarının baş ve ayak ucuna konulacak taştan bile bu ölçüde dehşet ve ürperti duyan insanın sağlıklı fiziksel ve rûhî bir denge içinde bulunması düşünülebilir mi?Öyle anlaşılıyor ki ölüm gerçeğini ölümden ve onu simgeleyen şeylerden kaçmakla ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsanlar kendilerini ölüm düşünce ve korkusundan hiçbir şekilde kurtaramazlar.

Esasında insan, Allah tarafından her an ölümle burun buruna, yan yana yaşadığını hissetmek ve sezmek zorunda bırakılmıştır. Önemli olan bunu çekilmez bir çile, dayanılmaz bir ıstırap olarak düşünmek yerine ölüm öncesi imkân ve ni’metleri ebediyete taşıyacak bir şevk ve heyecanla değerlendirebilmenin azim ve şuuruna erebilmektir. Bu durumda ölüm düşüncesi onun için yok olma endişesi veren bir iğneli fıçı olmaktan çıkar, yepyeni bir anlayış ve yönelişin ateşleyicisi ve tetikçisi olur. Ama unutmamak lâzımdır ki ölüm gerçeğini kabul etmek, ölümü arzulamakla aynı anlama gelmez. İnsan, fıtratındaki aslî duyguya paralel olarak ölmemeye ve gücü yettiğince hayatta kalmaya çalışacaktır. Yalnız çok iyi bilecektir ki ölüm onun için kaçınılmaz bir âkıbettir. Ne var ki ölüm adını verdiğimiz gerçeğin yepyeni bir doğuş, sonsuz hayata yeni bir başlangıç olduğunu da hiçbir zaman unutmayacaktır.
kadinlaricin.net
 
bır gün doğan bırgün ölecektı, teprem veya hastalık vs doğdu ölümede
şatlanmalıdır ama hergün ölümle yatıp kalkmamalıdır.
 
Üst Alt