• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Olmak ya da Olmamak

  • Konbuyu başlatan YukseLL
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 1K

Okunuyor :
Olmak ya da Olmamak

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Dicle ile Fırat’ın suları

Avrupa Birliği açısından, Dicle ile Fırat’ın sularının kontrol edilmesinin önemli bir stratejik hedef olduğu; 2004 yılında açıklanan ve Türkiye’nin AB üyelik sürecinde “müktesebat” özelliği taşıyan Raporunda yer alıyordu.

Rapor ilk açıklandığı zaman Türkiye’de büyük tepkilere yol açtı.
Konunun üstü örtüldü. Daha zamanının gelmediği anlaşılmıştı.

Cengiz Çandarların deyimiyle Ergenekon tertibi sayesinde gerekli “arazi temizliği” yapıldıktan sonra, şimdi Dicle ile Fırat’ın suları yeniden gündeme getirilmiş bulunuyor.

10–11 Aralık tarihlerinde AB zirvesi toplanıyor. Vatan gazetesinin haberine göre bu zirvede, Türkiye ile görüşmelerde “Çevre” başlığının açılması konusunda anlaşmaya varılmış. Ama önemli olan; “Çevre” başlığındaki müzakerelerin tamamlanmasının ardından, Türkiye’nin; Dicle Fırat havzasının yönetiminde AB’ye doğrudan müdahale hakkını tanıdığını taahhüt etmesidir.

Meğer AKP, tam beş yıldır rafa kaldırıldığı sanılan Dicle Fırat’a ilişkin AB istekleri konusunda, kapalı kapılar ardında gereğini yapmış ve AB’ye istediğini vermiş bulunuyor.

PETROL VE SU
Dicle Fırat havzası Avrupa için neden bu kadar önem taşımaktadır?
Bilindiği üzere bu havzanın kuzeyinde yoğun olarak Kürtler, Güneyinde ise Araplar yaşamaktadır.
Havza, Dünya çapında devam etmekte olan hegemonya kavgasının yoğunlaştığı alanların başında gelmektedir. Bugün için bu kavganın esas nedeni, Dünya petrol rezervlerinin yüzde 15’inin bu havzada bulunmasıdır.

Önümüzdeki süreçte Bölge, Petrolden dolayı değil ama, bu sefer de “su”dan dolayı, gene güç peşinde koşan hegemonyacı devletlerin ilgi merkezi olmaya devam edecektir.

Nitekim daha bugünden Dicle Fırat suları, Batı emperyalizminin Kürt sorununa olan ilgisinin çok önemli bir başka gerekçesini oluşturuyor.

SUYUN BÜYÜYEN ÖNEMİ
Dünyanın enerji alanında fosil yakıtlara olan bağımlılığı önümüzdeki yıllar içinde kaçınılmaz olarak azalacak. Dünya petrol rezervlerinin 30–40 yıllık bir ömrü kaldı. Yeni bulunacak rezervlerle bu süre biraz daha uzayabilir.

Petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtların yerini su, rüzgâr ve güneş gibi doğal kaynaklar alacak.

Su; artan nüfus, iklimdeki değişiklikler, dünyanın giderek ısınması, artan çölleşme, kullanılabilir temiz kaynakların hızla azalması gibi nedenlerle her geçen gün giderek daha kıymetli bir “meta” haline geliyor.

Kapitalizmin dili ile konuşacak olursak, önümüzdeki dönemde su, “kâr getirisi” petrolden daha fazla olan bir “mal”a dönüşecek.

Bu açıdan son derece zengin kaynaklara sahip olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun, emperyalist planlamaların dışında kalması düşünülemez.

İşte Avrupa Birliği, aday üyelik bahanesi ile Türkiye’ye bu konudaki isteklerini kabul ettirmek peşindedir. Ve öyle görünüyor ki AKP sayesinde bu konuda önemli adımlar atmış bulunmaktadır.

BÖLGEYİ KONTROL ETMEK
Dicle Fırat Havzası sadece Türkiye, Irak ve Suriye gibi ülkeler açısından yaşamsal öneme sahip değildir.

Irak ve Suriye deyim yerindeyse Dicle ve Fırat sayesinde “vardırlar”. Dicle ve Fırat’ı devreden çıkarın ne Suriye kalır geriye, ne de Irak.

Irak’ın mevcut maddi varlığı içinde bugün daha önemli bir paya sahip olan Petrol ise bugün var, yarın yoktur.

Kısacası gelecekte bu iki ülke, beş bin yıllık tarihlerinde olduğu gibi yeniden ancak Dicle ve Frat’ın suları ile hayat bulacaklardır.

Öte yandan İsrail ve Ürdün başta olmak üzere Arap yarımadasının diğer ülkelerinin de tatlı su ihtiyacı önümüzdeki dönemde giderek artacak ve Dicle Fırat havzası bütün bölge açısından daha da önem kazanacaktır.

Yani Dicle Fırat havzası, bir zenginlik kaynağı olmanın ötesinde, bütün Bölgeyi kontrol etmek açısından son derece önemli bir konuma gelmektedir.
Avrupa Birliğinin Dicle Fırat ısrarının ardında yatan gerçekler bunlardır.

TRAJİKOMİK DURUM
Öte yandan Türkiye’nin AB’nin bu talepleri karşısında sergilediği tavır, tam trajikomik bir görünüm arz etmektedir.

Tam üyelik görüşmelerinin başladığı 2004 yılında, bu sürecin en fazla on yıl süreceği ve Türkiye’nin en geç 2014 yılında AB’ne tam üye olacağı söyleniyordu. Hatta AKP ve diğer AB yandaşları, “ödevlerimizi iyi yaparsak 2014 yılından daha önce de tam üye olabiliriz” diyorlardı.

Bugünlerde ise tam üyelik için 2023 yılı telaffuz ediliyor. O da titrek bir şekilde.
Geçen hafta Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye için üyelik tanımının geçtiği bir metin, bundan dolayı ret edildi. Yani Avrupa’nın; belirsiz bir gelecek için dahi olsa, Türkiye için üyelik tanımının kullanılmasına tahammülü yok.

Kaldı ki Avrupa Birliği’nin iki “belirleyen” ülkesi, Almanya ve Fransa; tavırlarının tam üyelikten değil “imtiyazlı ortaklık”tan yana olduğunu artık üstüne basa basa her fırsatta açıklıyorlar.

İşte bu koşullarda biz Avrupa’nın her dayatmasına boyun eğiyoruz.
Daha Doğrusu AKP boyun eğiyor, Türkiye ise seyrediyor.

“Trajikomik görüntü”nün diğer boyutu ise şudur: Kriz içinde olan, kokuşan ve çöken Batı uygarlığı, giderayak hala Türkiye ile istediği gibi oynamaya devam ediyor.

Elbette subaşını tutmuş olan iktidar sahipleri sayesinde…
Mehmet Bedri Gültekin
mbgultekin@ip.org.tr
 
Üst Alt