O halde nasıl yaratıldık ??

madde çeşitlerinin bir araya geldiğinde farklı davranış biçimleri sergilediğini gözlemliyoruz.bunlar sadece gözlemde kalmıyor.biz onların işleyişini değiştiremeyiz veya ek bir şey ilave edemeyiz.ama en azından işleyiş sistemini çözdük ve daha fazlasını yapmak istiyoruz.geçtiğimiz günlerde dünya ilk yapay canlı ile tanıştı Yapay canlıya doğru - Genetik- ntvmsnbc.com

insan yazılımı DNA ve RNA yapay bir hücrenin içine başarı ile eklendi.bu gelişmeye bir isim vermek gerekirse "insan tanrıcılık oynamaya başladı" diyemezmiyiz.

inandığınız düşünceler sizi pek fazla etkileyemiyor.azınlık bir grubunuz dışında dinleri yaşayan sayısı pek az.

kısa bir din özeti yaparsak eğer.
kainat üstün bir akıl ve güç sahibi olan yaratıcı tarafından "ol" emri ile başladı.
dünyannın oluşması ve dünyanın yaşama elverişli hale gelmesi için "ol" emrinden sonra 9 milyar yıl geçmesi gerekti.
dünyada yaşam başladıktan sonra yaratıcı dünyaya sayısız peygamber/elçi yolladı.
elçiler insanlara "ey insanlar,ben yaratıcnın seçtiği elçiyim.bana ve yaratıcıma inanın ve iteat/secde edin.
eğer bana ve yaratıcıya iteat etmezseniz,hayalinizin dahi alamayacağı büyüklükte,hayalinizin dahi alamayacağı bir işkence dünyasında,sonsuza dek,ilelebet işkence göreceksiniz.

ama evrenin böyle işlediğine dair en ufak bir kanıt yok.
 
madde çeşitlerinin bir araya geldiğinde farklı davranış biçimleri sergilediğini gözlemliyoruz.bunlar sadece gözlemde kalmıyor.biz onların işleyişini değiştiremeyiz veya ek bir şey ilave edemeyiz.ama en azından işleyiş sistemini çözdük ve daha fazlasını yapmak istiyoruz.geçtiğimiz günlerde dünya ilk yapay canlı ile tanıştı Yapay canlıya doğru - Genetik- ntvmsnbc.com

insan yazılımı DNA ve RNA yapay bir hücrenin içine başarı ile eklendi.bu gelişmeye bir isim vermek gerekirse "insan tanrıcılık oynamaya başladı" diyemezmiyiz.

inandığınız düşünceler sizi pek fazla etkileyemiyor.azınlık bir grubunuz dışında dinleri yaşayan sayısı pek az.

kısa bir din özeti yaparsak eğer.
kainat üstün bir akıl ve güç sahibi olan yaratıcı tarafından "ol" emri ile başladı.
dünyannın oluşması ve dünyanın yaşama elverişli hale gelmesi için "ol" emrinden sonra 9 milyar yıl geçmesi gerekti.
dünyada yaşam başladıktan sonra yaratıcı dünyaya sayısız peygamber/elçi yolladı.
elçiler insanlara "ey insanlar,ben yaratıcnın seçtiği elçiyim.bana ve yaratıcıma inanın ve iteat/secde edin.
eğer bana ve yaratıcıya iteat etmezseniz,hayalinizin dahi alamayacağı büyüklükte,hayalinizin dahi alamayacağı bir işkence dünyasında,sonsuza dek,ilelebet işkence göreceksiniz.

ama evrenin böyle işlediğine dair en ufak bir kanıt yok.


Kısa bir şey söyleyeyim. Allah'ın kudreti sonsuzdur. Ol der oluverir. 9 milyor yıl geçmesine gerek yok. Ol desin hepsi gözünün önünden film şeridi gibi geçer. Her neyse.

Eline çakmak aldığını düşün. Eğer tetiğe basmazsan alev söner. Aynı bu şekilde. Evrende yaşama tutunduğumuzda herşey neden sonuç ilişkisi içindedir. Çakmağa basmazsan alev söner.

Peki evrenin ötesinde ne var? Evren sönmemesi için birisinin çakmağa basması lazım.

Motor kendiliğinden çalışır mı? Dışarıdan yakıt alması lazım değil mi?

Yukarıda saydıklarının bilimde cevabı olmaz. Peygamberlerin gelişi, şeytanın insana secde etmemesi, cehennemin varlığı.

Eğer arı elini sokmasaydı cehennem yok derdim. Demekki acı susuzluk ızdırap çekiyorsak varlığı delil.

Yaratıcı olmasaydı hiç kimse olmazdı. Biz yokkende en evvelden ezeli vardır Allah(cc) .

Ve insanda artık ebeden olacak. Ama nasıl olacak? Ya cennet ya cehennem. Cenneti kazanmak için AKIL nimetini hor kullanmamak lazım. Allah aklımızdan hesap soracak. Çünkü insanoğluna en büyük nimet olarak sadece insana akıl vermiş.

Ömrümüzü ibadetle geçirsek tek gözümüzün gereğini yerine getiremeyiz. Hİç malzeme olmadan ellerinde bırak olmamasını malzeme varken göz yapamıyorlar.
 
Kısa bir şey söyleyeyim. Allah'ın kudreti sonsuzdur. Ol der oluverir. 9 milyor yıl geçmesine gerek yok. Ol desin hepsi gözünün önünden film şeridi gibi geçer. Her neyse.

Eline çakmak aldığını düşün. Eğer tetiğe basmazsan alev söner. Aynı bu şekilde. Evrende yaşama tutunduğumuzda herşey neden sonuç ilişkisi içindedir. Çakmağa basmazsan alev söner.

Peki evrenin ötesinde ne var? Evren sönmemesi için birisinin çakmağa basması lazım.

Motor kendiliğinden çalışır mı? Dışarıdan yakıt alması lazım değil mi?

Yukarıda saydıklarının bilimde cevabı olmaz. Peygamberlerin gelişi, şeytanın insana secde etmemesi, cehennemin varlığı.

Eğer arı elini sokmasaydı cehennem yok derdim. Demekki acı susuzluk ızdırap çekiyorsak varlığı delil.

Yaratıcı olmasaydı hiç kimse olmazdı. Biz yokkende en evvelden ezeli vardır Allah(cc) .

Ve insanda artık ebeden olacak. Ama nasıl olacak? Ya cennet ya cehennem. Cenneti kazanmak için AKIL nimetini hor kullanmamak lazım. Allah aklımızdan hesap soracak. Çünkü insanoğluna en büyük nimet olarak sadece insana akıl vermiş.

Ömrümüzü ibadetle geçirsek tek gözümüzün gereğini yerine getiremeyiz. Hİç malzeme olmadan ellerinde bırak olmamasını malzeme varken göz yapamıyorlar.

dikkat ederseniz,yaratıcı hakkında konuşurken anlatmak istediğiniz şey hep aynı yere çıkıyor.aslında bir şey anlatmıyorsunuz,karşı tarafa soru soruyorsunuz;"peki nası oldu da oldu" demeye getiriyorsunuz.bu güneş bu dünya bu canlılar bendeki bu akıl nasıl olduda oldu?

ben nasıl başladığını değil ama,nasıl işlediğini anlatabilirim.çünkü nasıl başladığını hiç birimiz bilmiyoruz.maddenin nasıl oluştuğunu bilmiyoruz.kainatın nasıl başladığı ile ilgili yapılan teorilerin hepsi birer spekülasyon.15 milyar yıl öncesininde neler olduğunu gözlemleyebilecek teknolojiye sahip değiliz.

şimdi 15 milyar yıl öncesini bırakalım ve günümüze dönelim.maddenin en küçük parçalarını görebiliyoruz.onları gözlemleyip nasıl işlediklerini anlayabiliyyoruz.2000 yıl önce insanların "hiç bir zaman ulaşamayacağız" dediği "ay" ı bırakın mars dan kaya örnekleri getiriyoruz.

insan teknolojide bu güne gelene kadar,bilinen yazılı tarihi baz alırsak eğer 5000 sene geçti.bu 5000 sene zarfında binlerce din,binlerce mucize ile besledi kendini.suda yürüyenler,ölüleri diriltenler,ayı ikiye bölenler...günümüzde insanlar bilim sayesinde artık çevresinin çok farkında.günümüzde artık dinlerde güçlerini bilimden almaya çalışır.çünkü bilim her zaman en doğruyu söyler.bilim merak edip araştırdıkça,çıkan veriler ışığında din adamları "evet bu kitabımızda vardı zaten,buyrun bakın burda yazıyor" derler.mesela ben şöyle bir tahminde bulunayım;bildiğiniz gibi cern de tüm dünya bilim insanlarının katıldığı büyük bir deney yapılıyor.bu deneyin sonucunda higgs parçacığını bulmayı hedefliyorlar.eğer bu parçacık gözlemlenir,varlığı tepit edilir ise din adamlarının söyleyeceklerini tahmin eder gibiyim "evet buda kitapta yazıyordu,boş yere o kadar para harcadınız, bize sorsaydınız söylerdik.o paralarıda yoksul insanlara dağıtırdık".

bilmediğiniz hiç bir sorunun cevabını dinler size veremez.bilmediğiniz şeyler ile kandırılıyorsunuz,farkında değilmisiniz.
 
efendim körler sağırlar birbirini ağırlar demişler.kimi diyor ben kendi kendime oldum,bu gözü kulağı dili dudağı,aklı fikri ,hissi duyguyu kendim buldum bunada bilim şahit.filim şahit.bu atmosferi ciğerimin ağzına layık düzenledim,bu meyveleri ağzıma layık icad ettim,bu hayvanları ihtiyacımı karşılayacak şekilde hazır ettim.hatta dünyayı yaşayabileceğim sıcaklık,soğukluk,mevsimlerini icad ettim,güneş sisteminde tamdaolması gereken eğimle olması gereken uzaklıkta yörüngeye oturttum.......
normalmisiniz efenim.
efenim yoktunuz.Allah sizi topraktan süzüp çıkardı.Belki bir pırasa belki salatalık, belkide işkembe çorbasıydıın,annen baban yedi,onun bedeninde süzüldün,üreme hücresi oldun,yine bir mucizeyle iki hücrecikten tek hücre olup çoğalmaya başladın.Karman çorman bir çiğnemlik şekilsiz bir et parçasıydın hayatının ilk döneminde.sonra o hücreler nerden ilham aldılarsa artık, bir kısmı be kemik hücresi olayım diye değişti,bir kısmı beyin hüçresi olmayı seçti,kimi akciğer olmak istedi,kimi kara ciğer.e kimininde payına bağırsak hücresi olmak düştü.En çokta ağız,boğaz,mide olmak isteyenleri tuhaf karşılamış olmalılar siz ne işe yarıyacaksınız diye.Çünkü malum besin göbekten geliyor.E tabi göz olmak isteyenlerde daha az garip değil.Ne işeyarıyacak bu karanlık ortamda.E burunda keza öyle.Sonra beyin ne gerek var efenim emek elden,su gölden.yat keyfine bak ana karnında.
Ama kimseyi keyfine bırakmamış olmalı ki onlara yapmaları gerekeni öğreten(sıratı müstakimlerin hidayet eden)yani yapmaları gerekeni onlara öğreten,o yola koyan,(tıpkı gezegenleride yörüngelerinde tutup galaksileri her birini bir yörüngede tuttuğu gibi...),ne işe yaradığını bilmemelerin rağmen ,bir insana zarf olacak şekilde en mükemmel donanımla dünyaya geldik.
Biz kalıbımızla değil,kalbimizle insanız.bu kalıp emrimize verildi.ruhumuza ceset giydirildi ki bu dünyada cevherimizn kaç karat ettiği mihenge vurulsun.

"O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir. " Nahl 4
 
B

bursali68

Ziyaretci
dikkat ederseniz,yaratıcı hakkında konuşurken anlatmak istediğiniz şey hep aynı yere çıkıyor.aslında bir şey anlatmıyorsunuz,karşı tarafa soru soruyorsunuz;"peki nası oldu da oldu" demeye getiriyorsunuz.bu güneş bu dünya bu canlılar bendeki bu akıl nasıl olduda oldu?

ben nasıl başladığını değil ama,nasıl işlediğini anlatabilirim.çünkü nasıl başladığını hiç birimiz bilmiyoruz.maddenin nasıl oluştuğunu bilmiyoruz.kainatın nasıl başladığı ile ilgili yapılan teorilerin hepsi birer spekülasyon.15 milyar yıl öncesininde neler olduğunu gözlemleyebilecek teknolojiye sahip değiliz.

şimdi 15 milyar yıl öncesini bırakalım ve günümüze dönelim.maddenin en küçük parçalarını görebiliyoruz.onları gözlemleyip nasıl işlediklerini anlayabiliyyoruz.2000 yıl önce insanların "hiç bir zaman ulaşamayacağız" dediği "ay" ı bırakın mars dan kaya örnekleri getiriyoruz.

insan teknolojide bu güne gelene kadar,bilinen yazılı tarihi baz alırsak eğer 5000 sene geçti.bu 5000 sene zarfında binlerce din,binlerce mucize ile besledi kendini.suda yürüyenler,ölüleri diriltenler,ayı ikiye bölenler...günümüzde insanlar bilim sayesinde artık çevresinin çok farkında.günümüzde artık dinlerde güçlerini bilimden almaya çalışır.çünkü bilim her zaman en doğruyu söyler.bilim merak edip araştırdıkça,çıkan veriler ışığında din adamları "evet bu kitabımızda vardı zaten,buyrun bakın burda yazıyor" derler.mesela ben şöyle bir tahminde bulunayım;bildiğiniz gibi cern de tüm dünya bilim insanlarının katıldığı büyük bir deney yapılıyor.bu deneyin sonucunda higgs parçacığını bulmayı hedefliyorlar.eğer bu parçacık gözlemlenir,varlığı tepit edilir ise din adamlarının söyleyeceklerini tahmin eder gibiyim "evet buda kitapta yazıyordu,boş yere o kadar para harcadınız, bize sorsaydınız söylerdik.o paralarıda yoksul insanlara dağıtırdık".

bilmediğiniz hiç bir sorunun cevabını dinler size veremez.bilmediğiniz şeyler ile kandırılıyorsunuz,farkında değilmisiniz.

Merhaba,

Sn.atom,söylediklerinizde mantıklı kısımlar yok değil.Ancak " bilim " her devirde,her dönemde bu günkü öneme sahipti...Mayalar,Mısırlılar,Osmanlı,Romalılar...bu medeniyetlerin yapılarını incelediğinizde bilimin bugünkü kadar en az öneme sahip olduğunu görürüz...Teknolojik gelişmeye paralel bazı " tez ve teorilerin " gözlemlenip gözlemlenememesi ayrı bir konu,özellikle " teorik fiziğin " yaradılış veya varoluş için yapmış olduğu araştırma,çalışmalar,tezler,teoriler ayrı bir konu...

Bu gün bilim bize " Samanyolu " galaksisinde,galaksinin ortalarında bulunan Avcı Kolunda ve bu Avcı Kolunun da ortalarında bulunan GÜNEŞ SİSTEMİNDE bulunduğumuzu söylüyor..." kainatın nasıl başladığı ile ilgili yapılan teorilerin hepsi birer spekülasyon " Sn.atom bu da mı SPEKÜLASYON...

Şimdi diyeceksiniz ki " arkadaşım,ben kainatın başlangıcı ile ilgili yapılan teorileri kasteddim,yazıyı doğru okuyunuz ..." diyebilirsiniz...O zaman ben de derim ki Samanyolu Galaksisine KUŞBAKIŞI bakarak izleyen / gözlemleyen bir teknoloji mi var ki,kim görmüş,neden hesap-kitap yapmışlar ve teori ve tez ortaya koymuşlar...Ama inanıyoruz...Niçin ,konu bu olunca " Yaradılış " değil,konu " Astronomi " olmuş oluyor...

Yani kısaca " bu ne perhiz be ne lahana turşusu..." Konu yaradılışın dışında bir konu olduğunda TEZLER / TEORİLER KABUL...Konu yaradılış olunca TEZLER / TEORİLER SPEKÜLASYON...

Sağlıcakla kalınız...
 
efendim körler sağırlar birbirini ağırlar demişler.kimi diyor ben kendi kendime oldum,bu gözü kulağı dili dudağı,aklı fikri ,hissi duyguyu kendim buldum bunada bilim şahit.filim şahit.bu atmosferi ciğerimin ağzına layık düzenledim,bu meyveleri ağzıma layık icad ettim,bu hayvanları ihtiyacımı karşılayacak şekilde hazır ettim.hatta dünyayı yaşayabileceğim sıcaklık,soğukluk,mevsimlerini icad ettim,güneş sisteminde tamdaolması gereken eğimle olması gereken uzaklıkta yörüngeye oturttum.......
normalmisiniz efenim.
efenim yoktunuz.Allah sizi topraktan süzüp çıkardı.Belki bir pırasa belki salatalık, belkide işkembe çorbasıydıın,annen baban yedi,onun bedeninde süzüldün,üreme hücresi oldun,yine bir mucizeyle iki hücrecikten tek hücre olup çoğalmaya başladın.Karman çorman bir çiğnemlik şekilsiz bir et parçasıydın hayatının ilk döneminde.sonra o hücreler nerden ilham aldılarsa artık, bir kısmı be kemik hücresi olayım diye değişti,bir kısmı beyin hüçresi olmayı seçti,kimi akciğer olmak istedi,kimi kara ciğer.e kimininde payına bağırsak hücresi olmak düştü.En çokta ağız,boğaz,mide olmak isteyenleri tuhaf karşılamış olmalılar siz ne işe yarıyacaksınız diye.Çünkü malum besin göbekten geliyor.E tabi göz olmak isteyenlerde daha az garip değil.Ne işeyarıyacak bu karanlık ortamda.E burunda keza öyle.Sonra beyin ne gerek var efenim emek elden,su gölden.yat keyfine bak ana karnında.
Ama kimseyi keyfine bırakmamış olmalı ki onlara yapmaları gerekeni öğreten(sıratı müstakimlerin hidayet eden)yani yapmaları gerekeni onlara öğreten,o yola koyan,(tıpkı gezegenleride yörüngelerinde tutup galaksileri her birini bir yörüngede tuttuğu gibi...),ne işe yaradığını bilmemelerin rağmen ,bir insana zarf olacak şekilde en mükemmel donanımla dünyaya geldik.
Biz kalıbımızla değil,kalbimizle insanız.bu kalıp emrimize verildi.ruhumuza ceset giydirildi ki bu dünyada cevherimizn kaç karat ettiği mihenge vurulsun.

"O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir. " Nahl 4

sperm içine kodlanmış bir gen haritası DNA vardır.sperm daha yola çıkmadan ne yapacağının farkındadır,ama ne yapacağının farkında olduğunun farkında değildir.bilim sperm in anne karnın da hangi süreçlerden geçtiğini buldu ve insanlığa bunu anlattı.sperm in içindeki kodlamayı ve oluşum sürecini gene bilim size öğretti,dinler değil.

ben dinlerin insan yapımı olduğunu biliyorum.ama siz farkında değilsiniz.siz günde 5 kere kara bir kutuya secde ederken yaratıcıya secde ettiğinizi düşünüyorsunuz.oysa orda duran şey sadece bir kara kutu.yaratıcının dünyada evi olmaz.yaratıcı bir taş parçasını diğerinden üstün tutarak "bu taş mukaddestir kutsaldır" demez,diyemez.

birde ateizmin ne olduğunu bilmiyorsunuz.
Ateizm, "varlık" olarak ölçümlenebilen veya gözlemlenebilen evreni (Fizik Evren) kabul eder. Burada belirtilmesi gereken nokta, insan algısının ötesinde olan ancak ölçümlenebilen bir varlık veya varlık alanı Fizik Evren'e aittir ve reddedilemez.
Metafizik (dinlerin idda ettiği), ölçümlenip gözlemlenebilen evrenin ötesinde kalan bir varlık alanı iddiasındadır. Ateizm, evrenin işleyişi ve nasıl oluştuğu ile ilgili açıklama getirmez ancak ateistlerin büyük kısmı ölçüm ve gözlem yöntemiyle bilgi üreten bilimin açıklamalarına başvuruda bulunur.
 
B

bursali68

Ziyaretci
Merhaba,

Aklıma başka bir örnek daha geldi...

Yıllar önce Bursa'da...

Ünlü sihirbaz Zat-i Sungur,bir berbere girer ve sorar ;

- Sıra çok mu..

Berber cevap verir ;

- Evet 4 kişi var...

Zat-i Sungur bakar 5 sandalye var ve " kafasını omuzundan çıkartarak " sandalyenin üstüne koyar ve ;

- Bu burada sırasını beklesin,sırası gelince onu da traş edin ,işim çok acele gitmem gerek,haydi kolay gelsin...

Tabiii berber önce mor ,sarı dereken yüz rengi " kireç " gibi olur...

=================================

Rahmetli babaannem anlatmıştı...Yine Zat-i Sungur'u izlemeye Bursa'daki bahçeli sinemaya ( ozamanki) gitmişler...Sandalyelerin üzeri asma ve üzüm salkımlarıyla kaplı...

Zat-i Sungur...;
-Kimlerin yanında çakı varsa çıkarsın...

Tabii o yıllarda herkes yanında küçük veya büyük çakı taşırmış...Herkes çıkarıyor...

Zat-i Sungur...:
-Çakılarınızı üzümlere dayayınız ama sakın kesmeyiniz,ben kesin diyene kadar bekleyiniz..

Ve Zat-i Sungur ,parmak şıklatarak...;
-Uyanın ....der.

Ne olmuş biliyor musnuz...Herkes çakıyı kendi " BURNU" na dayamış...

============================

Hadi bunu geçtim...İki üç yıl önceydi...TV de DAVID COPERFIELD 'ın şovu vardı.Adamın belden yukarısı merdiven korkuluğunun sağından,belden aşağısı ise korkuluğun solundan merdivenleri çıkıyor...

======================

Bilimin de bazen bulmak demiyorum," AÇIKLAYAMADIĞI " yetersiz kaldığı olaylar vardır...İspatlarını da peyder pey görürüz...Bazen de " İllüzyon,işgüzarlık..." der geçeriz...

Bunlarda mı " spekülasyan " veya bilim bu konuda ne diyor...

Sağlıcakla kalınız...
 
büyük patlama teorisini ve bu gibi teorilerin henüz netlik kazanmadığını anlatan güzel bir makele var.whatreallyhappened.com'dan Michael Rivero'ya ait bu makalenin kısaltılmış bir versiyonunu ekliyorum.

Bilim Maskesi Takmış Din: 'Big Bang'

Evvel zaman içinde, uzun zaman önce, Aristo denen bir adam vardı. Çok zeki biriydi; pek çok iyi şey düşündü. Fakat arada bir hata da yaptı.

Yaptığı hataların biri bir portakalı havaya atıp eline düşmesini izleyerek yaptığı çıkarımdır. Aristo düşündü ki, eğer kendisi hareket ediyor olsaydı, portakal elini terkeder etmez uçar giderdi. Portakal böyle yapmadığından, Aristo kendisinin hareket etmediği sonucuna ulaştı. Bu gözlemlenebilir gerçeğe dayalı olarak ve bu gözlem için başka bir açıklama olmadığı kabulü aldında, Aristo dünyanın hareket etmediği ve evrenin geri kalanının dünyanın etrafında hareket ediyor olması gerektiği sonucuna ulaştı.

Aristo çok zeki bir adamdı, fakat portakalın neden eline geri düştüğünün birbaşka açıklaması daha vardı ve bu açıklama 2000 yıl kadar (Sir Isaac Newton'a kadar) beklemek zorunda kaldı.

Fakat eski kilise açısından, Aristo'nun açıklamaları teoloji ile iyi örtüşüyordu, çünkü dünyayı hareketsiz bir nesne olarak evrenin merkezine yerleştiriyor, evrenin geri kalanını dünya etrafında döndürüyordu.

Elbette kilise onaylı kozmos modelinden şüphe etmeye yol açacak empirik gözlemler de mevcuttu. Ay ve güneş tutulmalarında dünyanın düz olmadığı açıkça görünüyordu. Dünyanın ay üzerine düşen gölgesi, tutulma sırasında ayın göğün hangi noktasında olduğuna bağlı olmaksızın hep eğimliydi. Küre şeklindeki bir dünya, bu sonucu üretebilecek tek açıklamaydı. Denize açılan gemiler, ufukta eğri bir rota üzerinde kayboluyorlardı (ki bu gözlem zaman için Kolomb'un seyahatlerine ilham teşkil etmiştir). Foucault'un sarkacını hiçkimse dünyanın bu sarkacın altında dönmesi açıklaması dışında açıklayamıyordu.

Fakat dünya merkezli evren modelinin en problemli yönü, gezegenlerin hareketiydi. Televizyon, hatta kitaplardan önceki bir çağda gece gökyüzünün nasıl göründüğü hemen herkesin farkında olduğu bir gerçekti. Uzun dönem içinde gece gökyüzünü inceleyenler, gezegenlerin hareketinin arada bir duraklamaya uğradığını, hatta bir süre geriye doğru hareket ettiğini, ondan sonra tekrar ileri doğru yoluna devam ettiğini gözlüyordu. Bu bir problemdi. Kilise onaylı model, bu hareketi açıklayamıyordu.

Bu hareketin açıklaması basittir aslında. Dünya, iç yörüngesinde döndükçe, dış gezegenlerden birini yakaladığı zaman, gezegen tereddüt ediyor gibi görünüyor, hatta bir süre gökyüzünde geri doğru hareket ediyor ve sonra normal hareketine devam ediyordu. Fakat dünyanın hareket ettiği fikri kilisenin dogmasına ve Aristo'nun fikirlerine aykırıydı.

Aristo'nun temel iddiasını sorgulamak yerine, dönemin okumuş kişileri, Claudius Ptolemy tarafından önerilmiş "epicycles" denen bir açıklamayı kabul etmeyi tercih ettiler. Bu teori, gezegenlerin hareketini, dünyanın etrafındaki büyük yörüngelerinin üzerine yerleşmiş küçük ek yörüngelerle açıklamaya çalışıyordu.

Bu teori kilisede çok popülerdi ve dönemin din ve kilise bağlantılı üniversiteleri bu teoriyi daha da geliştirmeye teşvik ediliyordu. Ve teorinin daha da geliştirilmeye gerçekten de ihtiyacı vardı, çünkü epicycle teorisi gökyüzünde görünenleri doğru dürüst açıklamaya yetmiyordu. Nesiller boyu süren çalışmalar neden modellerin gezegenlerin gerçek hareketlerini yansıtmadığını açıklamaya uğraşmıştı. Belli bir noktada, epicycle'ların da epicycle'ları olduğu fikri dahi önerilmişti. Yani ikinci ek yörüngenin üstüne eklenmiş üçüncü bir daha küçük yörünge. Hatta devamı olan başka yörüngeler de.

Gözlemler eldeki teoriyle uyuşmamaya devam etmesine rağmen, temel kabulü sorgulamak yerine çabalar eldeki teoriyi daha da geliştirip karmaşıklaştırmaya harcanıyordu. Aristo'nun ve kilisenin yanıldığına dayalı varsayımlar direnç ile karşılaşıyor ve önleri kapatılıyordu. Galileo dünyanın hareket ettiğine dair fikirleri yüzünden işkenceye tabi tutulmuştu. Bruno, güneşin de diğerleri gibi alelade bir yıldız olduğu ve diğer yıldızların da gezegenleri olduğuna dair fikirleri yüzünden canlı canlı yakılarak öldürülmüştü.

Yakın zamanlarda, gelişen teknolojimiz Galileo ve Bruno'nun haklı, Aristo ve kilisenin ise tamamen haksız olduğunu açıkça ortaya çıkardı. Dünya dönüyor, epicycle'lar veya epicycle'ların epicycle'ları, vs diye şeyler yok.

Dünya merkezli evren modeli ve epicycle'lar bilim falan değildi. Sadece kendini bilim gibi göstermeye çalışan dinsel doktrin idi.

Kilise evren gerçeği ile hiçbir zaman başarılı bir şekilde ilgilenememiştir. Galileo'ya yapılanlar için ancak bu devirde özür dilemiştir ve Bruno'nun hala lafını bile etmemektedir. Tanrı'nın sözü olduğu iddia edilen incil hala dünyanın düz olduğunu, sütünlar üzerinde durduğunu (Job 26:11) ve hareket etmediğini (Psalms 19:5-6 93:1 96:10 104:5) söylemektedir.

Öyle görünüyor ki, bazı yanlışlar tekrar edilmeye mahkumdur, elimizdeki onca teknolojiye rağmen.

1929'da Cal-Tech astronomu Edwin Hubble evrende çok uzaktaki objelerin spektrumun kızıl tarafına doğru kayma gösterdiğini tespit etti. Hubble'ın buluşu üzerine kafa yoran bilim adamları, nesneler ne kadar uzaksa, kızıla kaymalarının da o kadar fazla olduğunu tespit ettiler. Bu gözlemlenebilir gerçeğe ve bu gözlem için başka bir açıklama olmadığı kabulüne dayanarak evrenin genişlemekte olduğu sonucuna ulaştılar.

Dini çevreler genişleyen evren fikrini çok sevdiler, çünkü evrenin genişliyor olabilmesi için, bir noktadan genişlemeye başlamış olması gerekiyordu. Gerçekten de, 'Big Bang' kavramı Edwin Hubble'dan değil, katolik bir rahip olan Georges Lemaitre'den 1927'de çıkmıştır. (Hubble'ın gözlemlerini yayınlamasından 2 yıl önce). Big Bang aynen epicycle'lar gibi dinsel doktrin ile iyi uyuşmuştu ve dini kurumlar diğer alternatif fikirlere nazaran (ki bunlara o zamanlar daha popüler olan steady state evren modeli de dahildir) bu yeni modeli teşvik etmeye başladılar.

Bundan sonra ise tarih kendini tekrar etti. 'BigBang'in genel relativite bağlamında iş görebilir bir teori olmadığına dair deliller ortaya çıktı örneğin. Bunların en basit ve açık olanı, çok büyük kütleli nesnelerin ışığın bile kaçamayacağı güçte çekim alanları oluşturacağı, dolayısıyla tek bir noktada birikmiş tüm evren kütlesinin dağılmasına imkan olmayacağı, yani evrenin doğmasının mümkün olmadığı düşüncesi idi.

Tabi ki Big Bang'in meydana gelemeyeceği türündeki fikirler, dünyanın herşeyin merkezi olmadığı fikrinin karşılaştığı tepki ile karşılaştı. Temel kabulün sorgulanması yerine, çabalar mevcut teorinin yeni verileri açıkmasını sağlayacak şekilde geliştirilmesi yönünde harcandı. Zamanın ilk birkaç milisaniyesinde temel fizik prensiplerinin neden farklı davrandığını açıklamaya yönelik karmaşık bir kozmoloji teorisi ortaya çıktı. Teorinin matematiği gerçekten etkileyici idi, fakat aslında sadece "Kurallara uyulmasını istemediğimiz yerde kurallara uyulmadı" ifadesinin kibar şeklinden ibaretti.

Big Bang'i kanıtlamak için ilk patlamanın günümüzdeki yankısı anlamında yorumlanabilecek Kozmik Arkaplan Radyasyonunu araştırmaya yönelik bir çaba ortaya çıktı ve gerçekten de bir sinyal bulundu. Aynen Aristo ve Hubble gibi, Kozmik Arkaplan Radyasyonu fikrinin öncüleri de sinyalin kendi düşündükleri anlama geldiğini, başka alternatif açıklaması olamayacağını farzettiler. Bu radyasyonun bulunması Big Bang teorisinin büyük kanıtı olarak ilan edildi ve teoriye yatırımda bulunmuş olan kurumlar kutlandı.

Fakat sonra ortaya çıktı ki, epicycle teorisinin gezegenlerin haretini doğru şekilde açıklayamaması gibi, Big Bang teorisi de uzayla ilgili yapılan ölçümleri iyi açıklayamıyordu.

Birinci sorun olarak "ufuk problemi" vardı. Şu anda evren 28 milyar ışık yılına yayılmaktadır ve 14 milyar yaşında olduğu düşünülmektedir. (Tabi ki, eğer biz gerçekten de evrenin merkezinde değilsek, evren en az bir yönde daha uzağa yöneliyor olmalıdır). Hiçbirşey ışık hızından hızlı hareket edemeyeceğine göre, ısı radyasyonunun iki ufuk arasında big bang tarafından yaratılmış olması gereken soğuk ve sıcak bölgeleri dengeleyecek ve şu anda gözlediğimiz dengeli durumu oluşturacak şekilde hareket etmiş olması mümkün değildi.

COBE uydusu, Kozmik Arkaplan Radyasyonunu incelemek için uzaya gönderildiğinde, uydu teorinin beklediği düz ve özelliksiz ışıma yerine yüksek derecede kompleks ve ayrıntılı bir yapı buldu. Tabi, yine teorinin temel kabulünü sorgulamak yerine, bu ışıma için başka bir açıklama olamayacağı kabulü altında, araştırmacılar bu verileri mevcut teoriye uydurmanın yolunu bulmaları yönünde teşvik edildi. Fakat aslında alternatif bir açıklama zaten elde mevcuttu.

Güneş sistemimizde ağır elementler bulunmaktadır (bunlarsız var olamazdık), çünkü güneş sisteminin oluşumundan önceki bir zamanda yakındaki başka bir yıldız patlamış ve güneşin etrafındaki gezegenleri ve bizleri oluşturan ağır elementleri ortaya çıkarmıştır. Patlayan her yıldız bir nebula ortaya çıkarır, amatör teleskobu olanların bile kolayca görebileceği Lyra yakımyıldızındaki nebula gibi. Nebula, uzaydaki bir gaz, toz ve madde yığını/bulutu'dur ve güneş sistemindeki ağır elementler düşünüldüğünde, güneş sistemimizi içine alan yakın çevrede milyarlarca yaşında bir nebula bulunuyor olmalıdır. Ki dünyayı bir süperovadan arta kalan bir nebulanın ortalarında bir yerlerde gösteren bu model, aynen COBE uydusunun bulduğuna benzer bir yapıya uymaktadır. Fakat Galileo ve Bruno örneklerinde olduğu gibi, onaylanmış yaratılış mitine karşı çıkanlar zorluklarla karşılaşmışlar, ve işkence veya yakılarak öldürülmek, yerini araştırma fonlarının kesilmesine bırakmıştır.

Evreni incil ile uyumlu big bang modeli ile açıklama önyargısı o derece güçlüdür ki, William G. Tifft'in gözlenen kızıla kaymanın kuantizasyonu üzerine Astrophysıcal Journal'a sunduğu ilk makalesini dergi yetkilileri içinde hata bulamadıkları için basmak zorunda kalmış, fakat editörün yazızında makalenin sonuçlarından kendilerini uzaklaştırmak durumunda hissetmişlerdir kendilerini.

Kızıla kaymanın kuantizasyondan çıkarılan sonuçlar, big bang modeli için Galileo'nun ilk teleskobunun dünya merkezli evren teorisi için ifade ettiği düzeyde tahrip edicidir çünkü.

Georges Lemaitre, aynen Aristo gibi, dünyadan uzak nesnelerde gözlenen kızıla kaymanın başka açıklaması olmadığını farzetmişti. Fakat evren üniform olarak genişlediği için, kızıla kaymanın da üniform dağılımlı olarak gözlenmesi gerekmektedir.

Fakat öyle değildirler.

Evrende gözlenen kızıla kayma belli aralıklara ayrılmış olarak kuantize biçimdedir. Bu durum, kızıla kaymayı relatif hıza dayalı olarak açıklayan teori ile uyumlu değildir. Bu kızıla kaymadan başka bir etki sorumlu olmalıdır. Bunun anlamı, kızıla kaymaya dayalı olarak evrenin genişlediği fikrinin geçersizliğidir. Başka bir etki bu sonuçları doğuruyor olmalıdır ki bu etki her neyse hızdan bağımsız olarak kuantize bir şekilde kızıla kayma oluşturmaktadır.

Toplumumuzun ne kadar dinsel düşünce etkisinde olduğunun bir göstergesi olarak çıkarılabilecek bir ders de kuantize edilmiş kızıla kayma keşfinin aslında yeni bir keşif olmaması gerçeğidir. Bu konudaki gözlemlere dayalı ilk data 1976'da yayınlanmıştır. O zamandan beri, zamanında epicycle'ları çalışan bilim adamları gibi, mevcut doktrini çalışan bilim adamları Tifft ve Cocke'un gözlemlerini yanlışlamanın yollarını defalarca arayıp durmuşlar, fakat her seferinde tekrar tekrar kuantize kızıla kayma olgusunu sadece doğrulayabilmişlerdir.

Fakat, Big Bang teorisinin tekrar gözden geçirilmesini gerektirecek eldeki güçlü kanıtlara rağmen, bilim derslerinde ve televizyon programlarında Big Bang teorisi gündeme getirilmeye devam edilmektedir, aynen Aristo'nun yanlış teorisinin Galileo yanlışlığını kanıtladıktan sonra bile uzun süre öğretilmesi gibi. Çünkü bir tanesi teolojiye uymaktadır, fakat diğeri uymamaktadır.

İnsanlığın gelişimi bilimin eriştiği noktalarla değil, batıl inancının sınırları ile ölçülmelidir. Gerçek bilinir, fakat gerçek her zaman popüler değildir.

Evrenin bir başlangıcı olması gerektiği fikri insan icadı bir fikirdir. Önümüzde başlangıcı ve sonu olan şeyler gördüğümüzü düşünürüz, halbuki gördüğümüz sadece maddenin biçim değiştirmesidir.

Maddenin belli bir biçimi ya da konfigürasyonunun bir başlangıcı ya da sonu olabilir, fakat madde ve enerjinin yaratılamayacağı ve yok edilemeyeceği fiziğin temel aksiyomlarından biridir. Bayan Nisan 20 yaşında olabilir, fakat onu oluşturan atomlar milyarlarca yıl önce patlamış yıldızların artıkları olan milyarlarca yıl yaşındaki atomlardır.

Eskiler dünyanın evrenin merkezi olduğuna inandılar. Biz ise şu anda hoşumuza gitmeyerek dünyanın güneş etrafında döndüğünü ve güneşin de samanyolunun merkezinden çok uzakta bir yerde olduğunu kabul etsek de, dünyanın her şeyin merkezinde olduğu fikri big bang teorisinin temel kabulleri arasındadır. Big Bang'ciler gözleyebildiğimiz en uzak nesnelere bakarlar (şu anda 13 milyar ışık yılı) ve buradan da evrenin yaşını hesaplarlar (şu anda 14 milyar yıl).

Fakat bu, ancak dünyayı gözlenebilir evrenin merkezinde kabul ederseniz işe yarayan bir yöntem olur. Teknolojik limitlerimizin uçlarında nesneler gördüğümüz ve bunları her yönde gördüğümüz doğrudur. Evrenin belli bir sonunu görmüyoruz. Mantıksal olarak, bizim mevcut olan çok geniş bir evrenin sadece küçük bir bölümünü görüyor olmamız olasılığı, Big Bang'in merkezinde bulunuyor olmamız olasılığından çok daha fazladır. Ve eğer orijinal tekilliğin yakınlarındaki şanslı bir noktadan evrene bakmakta olduğumuz kabulünü terkedersek, o zaman evrenin ne büyüklükte olduğunu bilmemize olanak kalmaz ve yaşını tespit etmek için kullandığımız matematik tamamen çöker. Gerçekten de bir toplu iğnenin ucundaki meleklerin sayısını hesaplamaya çalışıyoruz hala.

Big Bang'in olmadığının kanıtları

Big Bang teorisinin en büyük çelişkisi muhtemelen tekillik sorunudur. Bu ilk evrensel yumurta, süper kütleli bir kara delik olmak zorundadır. Dolayısıyla, hangi büyüklükte olursa olsun, hiçbir patlama evreni ortaya çıkarmaya yetmeyecektir.

Big Bang teorisini savunmaya hevesli kozmologlar fizik kanunlarının, gravitenin, vs evrenin ilk birkaç saniyesinde geçerli olmadığını savunmaktadır. Mevcut Big Bang teorisine göre, evren 3 saniye kadar kuralsız bir dönem yaşamıştır ve bildiğimiz fizik kanunları (çekim bunların arasında olmak üzere) ancak bundan sonra geçerli olmaya ve kendini göstermeye başlamıştır.

Fakat şöyle bir problem var. İlk evrensel yumurta tarafından oluşturulmuş tekillik oldukça büyüktür. Evrenin toplam kütlesine dair tahminler değişmektedir, fakat mevcut tahminlerden biri 2.6 * 10 üzeri 60'tır. Kütleden, tekilliğin olay ufku hesaplanabilir.

Buradan ışık yılları genişliğinde bir olay ufku ortaya çıkmaktadır. Yani kısacası, Big Bang teorisyenlerinin evrenin günümüzdeki gibi işlemeye başladığını iddia ettiği anda, evrenin tüm kütlesi kendi çekim alanının yarattığı olay ufkunun hala içinde olmak durumundadır!

Dolayısıyla, Big Bang, günümüzde tarif edilen şekliyle gördüğümüz evreni ortaya çıkartamaz. Üç saniye sonra, yani günümüzde bildiğimiz şekilde işlemeye başladığı anda, kendi çekim alanının hala etkisinde olmalıdır, dolayısıyla ışık hızını aşan bir kaçış hızına ulaşamayıp kendi üzerine çökmek durumundadır.

Big Bang'in olmadığının birbaşka kanıtı

Bu düşünce deneyi açısından farzedelim ki Tanrı elindeki sihirli değneği salladı ve evren Big Bang yoluyla ortaya çıktı ve de kendi çekim alanından kurtulmayı başardı. 2.6 * 10 üzeri 60'lık bir kütle/enerji bir süper süpernova'ya eşdeğer sıcaklık ve basınç durumu ortaya çıkaracaktır. Biliyoruz ki bu koşullarda ağır elementler ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, evren ilk zamanlarında bildiğimiz tüm ağır elementleri ortaya çıkarmış olmalıdır.

Peki o zaman Population II türü yıldızları nasıl açıklayacağız?

Population II türü yıldızlar, içlerinde hiçbir ağır element olmayan yıldızlardır. Ömürlerinin sonunda patladıklarında ağır elementler ortaya çıkar. Bunlar çevredeki yıldızlar tarafından süpürülür ve Population I yıldızlar ortaya çıkar, genellikle etraflarındaki gezegenlerle birlikte. Population I yıldızların ağır elementleri vardır. Population II yıldızların ise yoktur.

Dolayısıyla, Big Bang doğruysa evren bildiğimiz kurallara uyacak şekilde işlemeye başladığı ilk anlarda ortaya çıkmış ağır elementlerle dolu olmalıdır. Bu elementleri içinde barındırmayan yıldızlar mevcut olmamalıdır. Fakat böyle yıldızlar vardır.

Population II yıldızların varlığı, Big Bang teorisi ile açıkça çelişki içindedir.

Big Bang'in olmadığının birbaşka kanıtı daha

Big Bang'in 14 milyar yıl önce olduğu düşünülmektedir. Evrende gözlenen en uzak cisim 13 milyar ışık yılı uzaklıktadır ve evren sadece 750 milyon yaşındayken ortaya çıktığı düşünülmektedir. Çünkü Big Bang'den ortaya çıkan maddenin yıldız oluşturması en az o kadar süre gerektirmektedir.

Fakat bir problem vardır. 13 milyar ışık yılı ötedeki cisimleri biz bugünkü halleriyle ve bugünkü yerlerinde değil, 13 milyar yıl önceki halleriyle ve bizim bulunduğumuz noktadan 13 milyar ötedeki şekliyle görüyoruz.

Dolayısıyla, bu galaksinin Big Bang'den 750 milyon yıl sonra, dünyadan 13 milyar ışık yılı uzakta yer alabilmesi için, 750 yıl içinde 13 milyar ışık yıllık mesafe katetmiş olması gerekmektedir. Bu ise sözkonusu galaksinin ışık hızının 17 katından daha hızlı hareket etmiş olmasını gerektirmektedir, ki Big Bang savunucularına göre gerçekten de evren ilk 3 saniyeden sonra bir süre bu hızda genişlemiştir.

Yani aynen epicycle teorisinde olduğu gibi, teori ile uyuşmayan veriler ortaya çıktıkça, bu veriler zorla teoriye sığdırılmaya çalışılmaktadır.

---------------------------------------

ikinci mesajında ne anlatmak istediğini tam anladığımı sanmıyorum.
bilim ilizyonistlerin ilizyonlarını nasıl yaptıklarını bilebilir ama buna ne zaman nede bütçe ayırır.
 
[BALON]Evrenin yaratılışı için öne sürülen Büyük Patlama hakkında bilgi verir misiniz?[/BALON]


Soru
Stephen Hawkıng tarafından öne sürülen "Büyük Patlama" nın dine uygunluğu var mıdır?Yani bu teori dine aykırı mıdır?

Kullanıcı: müslüman | Tarih: 30-Temmuz-2006, Saat: 13:32:55
Cevap
Değerli Kardeşimiz;


İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işledikleri her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim adamları, düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, pek çok teoriler üretmişlerdir.

20. yüzyılın başlarına dek hakim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi.

Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratıcı'nın varlığını da reddediyordu.

Herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti.

19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında; "evrenin yaratılmış birşey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti: "Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Allah tarafından belli bir anda ve yoktan var edilmiş olması gerekirdi".

Politzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. 21. yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu dönemde, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pekçok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır.

Ayrıca, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir.

Şimdi de bu çok önemli gerçeklerin bilim dünyası tarafından nasıl ortaya çıkarıldığından bahsedelim:

1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma farkedilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.

O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Aslında bu gerçek daha önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein bu davranışını daha sonra, 'kariyerinin en büyük hatası' olarak adlandıracaktı. Daha sonra Hubble'ın gözlemleriyle evrenin genişlediği kesinlik kazandı. Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu konusundaki önemi neydi?

Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Aslında sıfır hacim bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan 'yokluk' kavramını ancak 'sıfır hacimdeki nokta' ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise 'sıfır hacimdeki bir nokta' 'yokluk' anl***** gelir. Evren de yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır.

Modern fiziğin ancak bu yüzyılın sonlarına doğru ulaştığı bu büyük gerçek, Kuran'da bize 14 yüzyıl önceden şöyle haber verilmekteydi:

O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir. (Enam Suresi, 101)

Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de, zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildiriliyordu: O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Yani herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.

Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kuran'da bu gerçek yine bundan 14 asır önce haber verilmiştir:

Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)

Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının ispatıydı. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim."

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar: "Eğer zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar."

Bu bilim adamının da söylediği gibi, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. O Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

sorularlaislamiyet
 
Üst Alt