Nükleer Silahlanma ve İsrail

Nükleer Silahlanma ve İsrail

Son Körfez kriziyle birlikte nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların insanlık açısından oluşturduğu tehdit değişik ortamlarda yeniden tartışılır oldu. Ancak ne hikmetse bu tartışmalarda çoğunlukla ABD ve İsrail'in çıkarlarını tehdit eden unsurlar ve güçler öne çıkarılıyor. Oysa hadiseye gerçekçi bir yaklaşımla bakabilmek için bütün insanların yaşama haklarını göz önünde bulundurmamız ve bu hakkı tehdit eden tüm tehlikelere karşı aynı şekilde tavır koymamız gerekmektedir. Yedi yıldır BM denetiminde olan Irak'ın hala biyolojik ve kimyasal silaha sahip olduğu iddiasıyla bütün dünya ayağa kaldırılırken İsrail'in tüm Ortadoğu bölgesini ve milyonlarca insanın hayatını tehdit eden nükleer gücü hep gözden uzak tutuluyor. Biz bu açıdan İsrail'in sahip olduğu nükleer güce, elindeki kimyasal ve biyolojik silahlara en azından Türkiye kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla bu yazıyı yazmayı uygun gördük.

İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması demek olan NPT anlaşmasını imzalamayan ülkelerden biridir. ABD yönetimi bütün dünya ülkelerine bu anlaşmayı imzalamaları için baskı yaparken İsrail'e bu yönde hiçbir baskı yapmadı. İsrail NPT anlaşmasını imzalamadığı gibi nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmıyor.
İsrail, 17 Nisan 1995'te NPT Anlaşması'nın süresinin uzatılması için New York'ta toplantı yapılacağı zaman, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istemişti. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasakladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uymak zorunda kaldı. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör te'sis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi.
Şimdi de yine İsrail, Irak'ın kendisine karşı tehdit oluşturan kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu iddiasıyla Amerika'yı harekete geçirdi ve bugün Körfez'de savaş rüzgarları esmektedir.

İsrail: Nükleer Silah Deposu

Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran ve Irak'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendi nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran ve Irak'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslâm ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır.
NPT, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için diretmektedir.

İsrail'de Nükleer Silahlanmanın Geçmişi

İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde savunma bakanlığına bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu'nu kurdu. Bu kurumun kurulmasındaki amaç nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Waisman Enstitüsü'ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950'li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa'yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958'de Nakab çölünde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktör sonraki yıllarda modernleştirilmiş ve geliştirilmiştir. ABD 1961 ve 1962'de İsrail'den aldığı bilgilere dayanarak Dimona'daki te'sisin bir nükleer reaktör değil mensucat fabrikası olduğunu açıklamış ve bu konuda Arap ülkelerine güvence vermişti. Bugün İsrail'in en modern nükleer reaktörünün Dimona reaktörü olduğu sanılıyor. Bu reaktörün yeraltı te'sisleri de bulunmaktadır. Nakab çölünde bir diğer yeraltı nükleer reaktörü de 1964 yılında te'sis edildi.

İsrail'in nükleer silahlanma alanında gerçekleştirdiği ilerlemede en etkin rolü oynayan kişinin eski İşçi Partisi lideri Şimon Perez olduğu bilinmektedir. 1994'te İsrail başbakanı Rabin ve FKÖ lideri Arafat'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görülen Perez, Savunma bakanlığı müsteşarlığına getirildiği 1950'lerden itibaren ülkesinin nükleer programını geliştirmek için çaba harcamaya başladı. Fransa'yla İsrail arasında nükleer silahlanma alanında işbirliğine gidilmesini sağlayan görüşmelerde de Perez'in başı çektiğine kaynaklarda işaret ediliyor.

İngiltere'de yayınlanan Jane's Intelligence Weekly dergisinin bir sayısında İsrail'in son beş yılda nükleer alandaki araştırmalarına hız kazandırdığı ifade edildi. Bu dergide, askeri stratejiyle ilgili birçok makale ve araştırması yayınlanmış olan Harold Hough'un imzasıyla yayınlanan makalede İsrail'in son yıllardaki araştırmalarıyla Ortadoğu'da bu alanda süper bir güç haline geldiğine ve nükleer silahlarının çoğunu yeraltında gizlediğine dikkat çekiliyordu.

İsrail'in Mevcut Nükleer Gücü

İsrail'in bugün sahip olduğu nükleer güçle ilgili olarak kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bunun sebebi bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücün kesin olarak bilinememesidir. Uzmanlar genellikle İsrail'in sanıldığının üstünde bir nükleer güce sahip olduğunu dile getirmektedirler. Ancak kaynaklarda verilen ve kuvvetli tahminlere dayanan bazı bilgileri burada aktarmakta yarar görüyoruz.

1986'da Mordechai Vanunu adlı bir yahudi Sunday Times gazetesine İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Vanunu bunun üzerine MOSSAD ajanları tarafından İtalya'nın başkenti Roma'da yakalanarak gizlice İsrail'e kaçırıldı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Gerçi Vanunu'nun bu ifşaatının sırrı henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Çünkü bu ifşaatın İsrail'in bilgisi dahilinde ve İslâm ülkelerine korku salmak amacıyla yapılmış olması da ihtimal dışı değil. 18 yıl cezanın da göstermelik bir ceza olması mümkün. Zaten Vanunu'nun Aşkelon (Askalan) cezaevine konduktan bir süre sonra ortalıktan kaybolduğu sanılıyor. İsrail'in kendi nükleer gücü hakkında zaman zaman bazı ifşaatlarda bulunması konusuna aşağıda tekrar temas edeceğiz.
İsrail'deki bir nükleer santralda çalışan Mordechai Vanunu adı geçen gazeteye yaptığı açıklamada ülkesinin bölgede en büyük nükleer silah gücüne sahip olmak istediğini söylemişti. Vanunu adı geçen gazeteye kendisinin çalıştığı ve nükleer silah üretiminde kullanılan plütonyum maddesinin elde edildiği santralın içinden çekilmiş birtakım fotoğraflar da vermişti.

İsrail Nükleer Silahlanmada Altıncı Sırada

İsrail'in bugün nükleer silah gücüne sahip olan dünya ülkeleri arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den sonra altıncı sırada yer aldığı biliniyor. İsrail'in hâlen sahip olduğu nükleer reaktör sayısı yedidir. Nükleer başlıklı füzelerinin sayısının ise iki yüzden fazla olduğu sanılıyor. Birçok kaynakta, Rusya ve Fransa'ya ait uydulardan çekilen fotoğraflara dayanılarak, İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerin sayısının 200'den az olmadığı ifade edilmektedir. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Vanunu da, 1986'da yaptığı açıklamada İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füze sayısının 200'ü bulduğunu söylemişti. William Burrows ve Robert Windrem adındaki iki Amerikalının yazdığı "Silahlanma'da Tehlikeli Yarış" adını taşıyan kitapta da aynı sayı veriliyor. Ancak bazı kaynaklarda bu sayı 300 olarak veriliyor. Bazı kaynaklarda ise 800'e kadar çıkarılıyor. Burrows ve Windrem'in kitaplarında ayrıca İsrail'in çok yönlü bir nükleer savaş gücüne, gelişmiş te'sislere, nötron ve hidrojen bombalarına sahip olduğuna da dikkat çekiliyor.
İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho-1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiş. 1981'de Irak'ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat'a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail'in elindeki füzelerin Ankara'yı da tehdit ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu hususa İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı araştırmalarda işaret edilmiştir. İsrail'in F-16 savaş uçakları da nükleer bomba taşıyabilecek nitelikte. Bu uçakların menzili İran'ın başkenti Tahran'a kadar ulaşıyor.
Nükleer silah gücüne sahip olan diğer ülkelerin aksine İsrail bu alanda sahip olduğu gücü çok fazla gizleme gereği duymamaktadır. Hatta zaman zaman bazı İsrail askeri dergilerinde bu ülkenin nükleer santrallarıyla ve sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle ilgili fotoğrafların yayınlandığı görülür. Biraz önce kendisinden söz ettiğimiz Vanunu'nun bile İsrail'in bilgisi dahilinde ifşaatta bulunmuş olabileceğine yukarıda işaret etmiştik. İsrail'in eski Savunma bakanı yardımcısı ve eski genelkurmay başkanlarından Mordechai Gur, Irak'ın Osirak nükleer santralının bombalanmasının 12. yıldönümünde yaptığı konuşmada: "Nükleer bir saldırıya yüz katıyla cevap verecek güçteyiz ve saldırgan ülkeye bize vereceği zararın kat kat fazlasını veririz" demişti. Yahudi asıllı Seymour M. Hersh adlı bir kişi de İsrail'in sahip olduğu nükleer güç hakkında oldukça önemli bilgiler içeren bir kitap yazıp piyasaya sürdü. İsrail'in nükleer gücüyle ilgili ifşaatların çoğunlukla yahudi asıllılar veya uluslararası siyonizmle bağlantı içinde olanlar tarafından yapılması bu işte stratejik birtakım hesapların olabileceği şüphesi uyandırıyor.
İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır.
İsrail'in bütün bu açıklamaları yapmakta veya yaptırmaktaki birinci amacı bizce komşuları üzerindeki tehdit gücünü açığa vurmaktır. Bu tehdit gücünü siyâsi üstünlük sağlamak için yaptığı atılımlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Nitekim İsrail'in zaman zaman savaş tehditleri yaparak işgal etmiş olduğu topraklara yerleşmesine yönelen itirazları savmaya çalıştığı bilinmektedir. Hatta 1991'de başlayan barış görüşmelerinde İsrail'in nükleer tehdit gücünü bir siyâsi baskı aracı olarak değerlendirdiği sanılıyor. Görüşmelerin hep İsrail lehine sonuçlanması ve gerek Filistin halkı adına görüşmelere katılanlardan ve gerekse komşu Arap ülkelerinden büyük tavizler koparılması da bu konuda fikir veriyor. Hatta Mısır Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmaları eski başkanı Husam Suleym bu konuda önemli bir açıklamada bulunmuştu. Bu kişi söz konusu açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Araplar isteklerini sunuyorlar. İsrail ise elinin tersiyle bu istekleri kenara iterek: "Hayır. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü biz nükleer silaha sahibiz" diyor." Suleym, İsrail'in Arap ülkeleri karşısında daha başka avantajlara da sahip olduğuna dikkat çektikten sonra şöyle dedi: "Suriye, İsrail'in Golan'dan çekilmesini istiyor ve İsrail bunu reddediyor. İsrail'in nükleer gücüne karşı koyma imkânı olmayan Suriye bu durumda ne yapabilir?"
Ancak İsrail'in açığa vurduğu bilgiler genellikle sahip olduğu nükleer güçle ilgili. Bu bilgilerin de doğrunun ne kadarını yansıttığı tam anlamıyla bilinmiyor. Nükleer araştırmaları, ileriye dönük planları, bu konudaki dış bağlantıları, savaş hesapları vs. hakkında ise dışarıya sır vermiyor. Bunun yanı sıra bazı konularda çelişkili bilgiler vererek, birtakım meseleleri belirsiz bırakmaya özen gösteriyor. Bundaki amacı da yine caydırıcılık gücünü artırmak. Çünkü bu alandaki belirsizlik de İsrail'in işine yarıyor ve tehdit gücünün artmasına vesile oluyor.

İsrail Eli Kolu Bağlı Bir İslâm Dünyası İstiyor

İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İslâmi hareketlerin güçlenmesini ve devlet yönetimlerinde söz sahibi olmalarını önlemek amacıyla sürekli "İslâmi terör, kökten dincilik, İslâmi fundamantalizm" gibi kavramları işleyerek bütün dünya kamuoyunun bu hareketlere karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor. Silahlanmayı önlemek için de arkasındaki en büyük destek durumundaki ABD'ni harekete geçiriyor.
Geçmişte Pakistan'ın nükleer gücünü geliştirme çabası içine girmesi üzerine "İslâm bombası" adlı bir anti-propaganda bombasını patlatan İsrail'di. Ziyau'l-Hak (Allah kendisine rahmet eylesin)'ın özellikle Hindistan tehdidine karşı nükleer araştırmalar başlatması üzerine piyasaya sürülen ve Pakistan'a karşı bütün dünyayı ayağa kaldıran "İslâm Bombası" adlı kitap iki yahudi yazar tarafından yazılmıştı. ABD'nin nükleer araştırmaları durdurması için Pakistan'a baskı yapmasını isteyen de en başta İsrail'di. Nükleer programını durdurma yönündeki isteklere olumlu cevap vermeyen general Ziyau'l-hak'ın bir suikast sonucu şehid edildiğini hepimiz biliyoruz.
Nükleer silah gücüne sahip olmak isteyen bir ikinci İslâm ülkesi de Irak'tı. Ancak Irak'ın Bağdat yakınlarında kurduğu Osirak nükleer reaktörü bilindiği üzere 1981'de İsrail tarafından imha edildi. İsrail'in Irak'taki nükleer reaktörü bombalaması da ABD'nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santralların yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail'e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO'daki ortaklarından olan İngiltere'ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail'e bu uydudan çekilmiş ve Irak'ın nükleer santrallarını gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti.
İsrail son yıllarda da İran aleyhine bir kampanya başlattı. Yahudi lobisine yakınlığıyla bilinen The New York Times adlı Amerikan gazetesi Chris Hedges imzasını taşıyan ve 1995 başlarında yayınlanan bir haber-yorumda İran'ın beş yıl içinde nükleer silah üretebileceğini ve bu ülkenin nükleer programının İsrail açısından en ciddi tehdit oluşturduğunu yazdı. Arkasından İsrail'in uzaktan kumanda ettiği çeşitli yayın organları İran'a karşı yürütülen kampanyaya katıldılar. İsrail işin ciddiyetine dünya kamuoyunu inandırdığı kanaatine varınca bir yandan ABD'ni harekete geçirdi, bir yandan da kendi güvenliğini tehdit etmesi durumunda İran'a saldırabileceği yolunda tehditler savurmaya başladı.
Aslında İsrail'in yaptığı bir sansasyondan ibaretti. O, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın süresinin uzatılması amacıyla yapılacak görüşmeler öncesinde bu anlaşmaya imza koymamak için kendini haklı göstereceği bir gerekçe bulmak istiyordu. Bunun için de İran'ın nükleer araştırmalarıyla ilgili yayınlara bir can simidi gibi sarıldı ve bu ülkenin kendi geleceği açısından ciddi tehdit oluşturduğuna dünya kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye başladı. Oysa İran, İsrail kaynaklı iddiaları reddederek kendisinin NPT anlaşmasını imzalayan ülkeler arasında yer aldığını, nükleer çalışmalarının tamamen sivil amaçlı olduğunu ve bu çalışmalarını üç kez Uluslarası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açtığını hatırlattı. Üstelik söz konusu anlaşmanın uzatılması için de şartsız olarak imza atacağını ifade etti. Bunun yanı sıra nükleer araştırmalar konusunda Rusya ile İran arasında yürütülen işbirliğinin tamamen sivil amaçlı olduğu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın kontrolünde yürütüleceği bizzat Rusya dışişleri bakanı yardımcısı Georgy Mamedov tarafından açıklandı.
İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran bir İslâm dünyası istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. Başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yahudi lobileri vasıtasıyla elde etmiş olduğu siyâsi ve ekonomik kazanımlarını da bu alanda değerlendiriyor.

İsrail'in Nükleer Silahlanmasına Neden Göz Yumuluyor?

ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyâsi ahlâkına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlâki değere yer olmadığı bilinmektedir.
Kuzey Kore'nin nükleer gücünü artırma çabası içinde olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD bütün dünyayı ayağa kaldırmış hatta savaş tehditlerinde bile bulunmuştu. İran'ın Buşehr'de bir nükleer reaktör te'sis etmekte olduğunun iddia edilmesi üzerine ABD başkanı Clinton bütün Batı'yı İran'a ambargo uygulamaya çağırdı. 1995'te NPT anlaşmasını imzalamaları için başta Mısır olmak üzere bütün Arap ülkelerine çeşitli şekillerde baskı yaptı. Mısır'ın bu anlaşmayı imzalamak için İsrail'in de imzalaması şartını ileri sürmesi üzerine, Kahire yönetimine karşı anlaşmayı imzalamaması durumunda Kahire-Washington ilişkilerinin zarar göreceği tehdidinde bulundu. Buna ek olarak yahudi lobisinin uzaktan kumanda ettiği bazı kongre üyeleri Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda bu ülkeye her yıl verilen iki milyar dolarlık ABD yardımının azaltılmasını istediler.
Ancak ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Bize göre birinci sebep şudur: ABD İsrail'i bir uzak karakolu olarak görmektedir. İsrail'in özelde komşu Arap ülkeleri genelde bütün İslâm ülkeleri üzerinde oluşturduğu tehdit gücünü adetâ kendi tehdit gücü gibi değerlendirmektedir. Bu itibarla bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücü İslâm ülkelerine karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor. ABD, planlarını sadece mevcut şartlara göre yapmaz. Gelecekle ilgili değerlendirmeleri de göz önünde bulundurarak uzun vadeli hesaplar yapar. Bugün İslâm ülkelerine hâkim olan sistemler her ne kadar ABD çıkarları açısından tehdit oluşturmuyorlarsa da bunun böyle devam edeceğinin garantisi yoktur. Yakın bir gelecekte İslâm ülkelerinde başlayacak siyâsi değişim sürecinin ABD'nin İslâm dünyasıyla ilgili çıkarlarını tehlikeye sokacağı kesindir. Bu durumda ABD gerek kendinin ve gerekse güvenebileceği uzak karakollarının askeri tehdit gücünü muhtemel değişim sürecinin ortaya çıkaracağı tehlikeleri bertaraf etmekte değerlendirecektir. ABD bugün nükleer güç bakımından her ne kadar dünyanın birinci ülkesi olsa da İslâm coğrafyasıyla arasındaki mesafe bu konuda karşısına birtakım zorluklar çıkaracaktır. Dolayısıyla İslâm coğrafyasının tam kalbine saplanmış bir bıçak görünümünde olan ve ABD açısından güven oluşturan İsrail'in nükleer tehdit gücünün ileride işe yarayacağı hesap edilmektedir. İkinci bir sebep ise ABD'deki yahudi lobisinin bu ülkenin yönetimi üzerindeki etkisidir. Aslında Amerika'daki yahudi lobisi demokratik seçimlerin mecrasını değiştirmeye yetecek bir oy potansiyeline sahip değildir. Ama sahip olduğu medya ve para gücünü çok iyi değerlendirmektedir. Bu iki güç de zaten Amerikan toplumunda oy potansiyelinin işe yarayacak kadar bir kısmının istenilen yöne kaydırılması için yeterli olmaktadır.
ABD, İsrail'in silahlanmasına göz yummasını izah etmek için "bu ülkenin kritik bir konumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa İsrail ordusunda en üst makamlarda görev almış bir kişi kendilerinin herhangi bir nükleer saldırıya yüz katıyla cevap verebilecek güce sahip olduklarını ifade ediyor. Bu itiraf asıl kritik durumda olanın hangi taraf olduğunu ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyâsi ahlâkına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlâki değere yer olmadığı bilinmektedir.

Nükleer Güç Kavgası

Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda 17 Nisan 1995 tarihinde ABD'nin New York şehrinde geniş çaplı bir toplantı başladı. 12 Mayıs'a kadar süren bu toplantıda o yıl süresi dolan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın uzatılması konusu üzerinde duruldu. ABD anlaşmanın süresiz olarak uzatılmasını istedi. Bazı ülkeler buna karşı çıktılar. Başta İsrail olmak üzere birtakım ülkeler ise anlaşmayı imzalamaya hiç yanaşmadılar.

Bunun yanı sıra o günlerde Mısır ve İsrail arasında nükleer silahların sınırlandırılması konusunda sıcak bir tartışma yaşandı. 1978'de Camp David Anlaşması'na imza atarak İsrail'le diplomatik ilişkileri başlatan ilk Arap ülkesi sıfatı alan ve söz konusu anlaşmanın imzalandığı tarihten buyana İsrail'in bütün yan çizmelerine rağmen bu devletle iyi ilişkiler içinde olmaya çalışan Mısır'ın bu meselede onunla karşı karşıya gelebilmesi basite alınacak bir gelişme değildi. Mısır yönetimi NPT anlaşmasını imzalamak için İsrail'in de bu anlaşmaya imza koymasını şart koştuğunu birkaç kez tekrar etti. Ancak İsrail anlaşmayı imzalamama konusundaki ısrarını sürdürdü. Bununla da kalmayarak nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmadı.
İşin gerçeğinde nükleer silahların sınırlandırılması konusundaki ateşli tartışmalar İsrail'in İran'la ilgili iddialarının gündeme gelmesiyle birlikte başladı. İsrail, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istedi. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasaklayacağını açıkladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uyacağını bildirdi. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör tesis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi.
Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendisinin nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslam ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (TNP)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır.
1995'te süresi uzatılan TNP, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için direnmektedir. Biz de İsrail Atom Enerjisi Kurumu'nun kuruluşunun yıldönümü münasebetiyle İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bir araştırma yaparak değerli okuyucularımızın bilgilerine sunmayı yararlı gördük.

İsrail'de Nükleer Silahlanmanın Geçmişi

İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde savunma bakanlığına bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu'nu kurdu. Bu kurumun kurulmasındaki amaç nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Waisman Enstitüsü'ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950'li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa'yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958'de Nakab çölünde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktör sonraki yıllarda modernleştirilmiş ve geliştirilmiştir. Son açıklanan belgelere göre ABD, 1961 ve 1962'de İsrail'den aldığı bilgilere dayanarak Dimona'daki tesisin bir nükleer reaktör değil mensucat fabrikası olduğunu açıklamış ve bu konuda Arap ülkelerine güvence vermişti. Bugün İsrail'in en modern nükleer reaktörünün Dimona reaktörü olduğu sanılıyor. Bu reaktörün yeraltı tesisleri de bulunmaktadır. Nakab çölünde bir diğer yeraltı nükleer reaktörü de 1964 yılında tesis edildi.

İsrail'in nükleer silahlanma alanında gerçekleştirdiği ilerlemede en etkin rolü oynayan kişinin sonraki dönemlerde Dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapan Şimon Perez olduğu bilinmektedir. Eski İsrail başbakanı Rabin ve FKÖ lideri Arafat'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görülen Perez, Savunma bakanlığı müsteşarlığına getirildiği 1950'lerden buyana ülkesinin nükleer programını geliştirmek için çaba harcamaya başlamıştır. Fransa'yla İsrail arasında nükleer silahlanma alanında işbirliğine gidilmesini sağlayan görüşmelerde de Perez'in başı çektiğine kaynaklarda işaret ediliyor.
İngiltere'de yayınlanan Jane's Intelligence Weekly dergisinin bir sayısında İsrail'in son beş yılda nükleer alandaki araştırmalarına hız kazandırdığı ifade edildi. Bu dergide, askeri stratejiyle ilgili birçok makale ve araştırması yayınlanmış olan Harold Hough'un imzasıyla yayınlanan makalede İsrail'in son yıllardaki araştırmalarıyla Ortadoğu'da bu alanda süper bir güç haline geldiğine ve nükleer silahlarının çoğunu yeraltında gizlediğine dikkat çekiliyordu.

İsrail'in Mevcut Nükleer Gücü

İsrail'in bugün sahip olduğu nükleer güçle ilgili olarak kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bunun sebebi bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücün kesin olarak bilinememesidir. Uzmanlar genellikle İsrail'in sanıldığının üstünde bir nükleer güce sahip olduğunu dile getirmektedirler. Ancak kaynaklarda verilen ve kuvvetli tahminlere dayanan bazı bilgileri burada aktarmakta yarar görüyoruz.
1986'da Mordechai Vanunu adlı bir yahudi Sunday Times gazetesine İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Vanunu bunun üzerine MOSSAD ajanları tarafından İtalya'nın başkenti Roma'da yakalanarak gizlice kaçırıldı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Gerçi Vanunu'nun bu ifşaatının sırrı henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Çünkü bu ifşaatın İsrail'in bilgisi dahilinde ve İslam ülkelerine korku salmak amacıyla yapılmış olması da ihtimal dışı değil. 18 yıl cezanın da göstermelik bir ceza olması mümkün. Zaten Vanunu'nun Aşkelon cezaevine konduktan bir süre sonra ortalıktan kaybolduğu sanılıyor. İsrail'in kendi nükleer gücü hakkında zaman zaman bazı ifşaatlarda bulunması konusuna aşağıda tekrar temas edeceğiz.
İsrail'deki bir nükleer santralda çalışan Mordechai Vanunu adı geçen gazeteye yaptığı açıklamada ülkesinin bölgede en büyük nükleer silah gücüne sahip olmak istediğini söylemişti. Vanunu adı geçen gazeteye kendisinin çalıştığı ve nükleer silah üretiminde kullanılan plütonyum maddesinin elde edildiği santralın içinden çekilmiş birtakım fotoğraflar da vermişti.
İsrail'in bugün nükleer silah gücüne sahip olan dünya ülkeleri arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den sonra altıncı sırada yer aldığı biliniyor. İsrail'in hâlen sahip olduğu nükleer reaktör sayısı yedidir. Nükleer başlıklı füzelerinin sayısının ise iki yüzden fazla olduğu sanılıyor. Birçok kaynakta, Rusya ve Fransa'ya ait uydulardan çekilen fotoğraflara dayanılarak, İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerin sayısının 200'den az olmadığı ifade edilmektedir. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Vanunu da, 1986'da yaptığı açıklamada İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füze sayısının 200'ü bulduğunu söylemişti. William Burrows ve Robert Windrem adındaki iki Amerikalının yazdığı "Silahlanma'da Tehlikeli Yarış" adını taşıyan kitapta da aynı sayı veriliyor. Ancak bazı kaynaklarda bu sayı 300 olarak veriliyor. Bazı kaynaklarda ise 800'e kadar çıkarılıyor. Burrows ve Windrem'in kitaplarında ayrıca İsrail'in çok yönlü bir nükleer savaş gücüne, gelişmiş tesislere, nötron ve hidrojen bombalarına sahip olduğuna da dikkat çekiliyor.
İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiştir. 1981'de Irak'ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat'a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail'in elindeki füzelerin Ankara'yı da tehdit ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu hususa İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı araştırmalarda işaret edilmiştir. İsrail'in F-16 savaş uçakları da nükleer bomba taşıyabilecek niteliktedir. Bu uçakların menzili İran'ın başkenti Tahran'a kadar ulaşıyor.
Nükleer silah gücüne sahip olan diğer ülkelerin aksine İsrail bu alanda sahip olduğu gücü çok fazla gizleme gereği duymamaktadır. Hatta zaman zaman bazı İsrail askeri dergilerinde bu ülkenin nükleer santralleriyle ve sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle ilgili fotoğrafların yayınlandığı görülür. Biraz önce kendisinden söz ettiğimiz Vanunu'nun bile İsrail'in bilgisi dahilinde ifşaatta bulunmuş olabileceğine yukarıda işaret etmiştik. İsrail'in eski Savunma bakanı yardımcısı ve eski genelkurmay başkanlarından Mordechai Gur, Irak'ın Osirak nükleer santralinin bombalanmasının 12. yıldönümünde yaptığı konuşmada: "Nükleer bir saldırıya yüz katıyla cevap verecek güçteyiz ve saldırgan ülkeye bize vereceği zararın kat kat fazlasını veririz" demişti. Yahudi asıllı Seymour M. Hersh adlı bir kişi de İsrail'in sahip olduğu nükleer güç hakkında oldukça önemli bilgiler içeren bir kitap yazıp piyasaya sürdü. İsrail'in nükleer gücüyle ilgili ifşaatların çoğunlukla yahudi asıllılar veya uluslararası siyonizmle bağlantı içinde olanlar tarafından yapılması bu işte stratejik birtakım hesapların olabileceği şüphesi uyandırıyor.

İsrail'in bütün bu açıklamaları yapmakta veya yaptırmaktaki birinci amacı bizce komşuları üzerindeki tehdit gücünü açığa vurmaktır. Bu tehdit gücünü siyâsi üstünlük sağlamak için yaptığı atılımlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Nitekim İsrail'in zaman zaman savaş tehditleri yaparak işgal etmiş olduğu topraklara yerleşmesine yönelen itirazları savmaya çalıştığı bilinmektedir. Hatta son barış görüşmelerinde İsrail'in nükleer tehdit gücünü bir siyâsi baskı aracı olarak değerlendirdiği sanılıyor. Görüşmelerin hep İsrail lehine sonuçlanması ve gerek Filistin halkı adına görüşmelere katılanlardan ve gerekse komşu Arap ülkelerinden büyük tavizler koparılması da bu konuda fikir veriyor. Hatta Mısır Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmaları eski başkanı Husam Suleym bu konuda önemli bir açıklamada da bulunmuştu. Bu kişi bir açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Araplar isteklerini sunuyorlar. İsrail ise elinin tersiyle bu istekleri kenara iterek: "Hayır. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü biz nükleer silaha sahibiz" diyor." Suleym, İsrail'in Arap ülkeleri karşısında daha başka avantajlara da sahip olduğuna dikkat çektikten sonra şöyle dedi: "Suriye, İsrail'in Golan'dan çekilmesini istiyor ve İsrail bunu reddediyor. İsrail'in nükleer gücüne karşı koyma imkânı olmayan Suriye bu durumda ne yapabilir?"
Ancak İsrail'in açığa vurduğu bilgiler genellikle sahip olduğu nükleer güçle ilgili. Bu bilgilerin de doğrunun ne kadarını yansıttığı tam anlamıyla bilinmiyor. Nükleer araştırmaları, ileriye dönük planları, bu konudaki dış bağlantıları, savaş hesapları vs. hakkında ise dışarıya sır vermiyor. Bunun yanı sıra bazı konularda çelişkili bilgiler vererek, birtakım meseleleri belirsiz bırakmaya özen gösteriyor. Bundaki amacı da yine caydırıcılık gücünü artırmak. Çünkü bu alandaki belirsizlik de İsrail'in işine yarıyor ve tehdit gücünün artmasına vesile oluyor.

İsrail Eli Kolu Bağlı Bir İslam Dünyası İstiyor

İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslam dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslam dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslam dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslami hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İslami hareketlerin güçlenmesini ve devlet yönetimlerinde söz sahibi olmalarını önlemek amacıyla sürekli "İslami terör, kökten dincilik, İslami fundamentalizm" gibi kavramları işleyerek bütün dünya kamuoyunun bu hareketlere karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor. Silahlanmayı önlemek için de arkasındaki en büyük destek durumundaki ABD'ni harekete geçiriyor.
Geçmişte Pakistan'ın nükleer gücünü geliştirme çabası içine girmesi üzerine "İslam bombası" adlı bir antipropaganda bombasını patlatan İsrail'di. Ziyau'l-Hak (Allah kendisine rahmet eylesin)'ın özellikle Hindistan tehdidine karşı nükleer araştırmalar başlatması üzerine piyasaya sürülen ve Pakistan'a karşı bütün dünyayı ayağa kaldıran "İslam Bombası" adlı kitap iki yahudi yazar tarafından yazılmıştı. ABD'nin nükleer araştırmaları durdurması için Pakistan'a baskı yapmasını isteyen de en başta İsrail'di. Nükleer programını durdurma yönündeki isteklere olumlu cevap vermeyen general Ziyau'l-hak'ın bir suikast sonucu şehid edildiğini hepimiz biliyoruz.
Nükleer silah gücüne sahip olmak isteyen bir ikinci İslam ülkesi de Irak'tı. Ancak Irak'ın Bağdat yakınlarında kurduğu Osirak nükleer reaktörü bilindiği üzere 1981'de İsrail tarafından imha edildi. İsrail'in Irak'taki nükleer reaktörü bombalaması da ABD'nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santrallerin yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail'e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO'daki ortaklarından olan İngiltere'ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail'e bu uydudan çekilmiş ve Irak'ın nükleer santrallerini gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti.
İsrail son yıllarda da İran aleyhine bir kampanya başlattı. Yahudi lobisine yakınlığıyla bilinen The New York Times adlı Amerikan gazetesi 1995'te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nın süresinin uzatılmasıyla ilgili toplantının yaklaştığı sıralarda Chris Hedges imzasını taşıyan bir haber-yorumda İran'ın beş yıl içinde nükleer silah üretebileceğini ve bu ülkenin nükleer programının İsrail açısından en ciddi tehdit oluşturduğunu yazdı. Arkasından İsrail'in uzaktan kumanda ettiği çeşitli yayın organları İran'a karşı yürütülen kampanyaya katıldılar. İsrail işin ciddiyetine dünya kamuoyunu inandırdığı kanaatine varınca bir yandan ABD'ni harekete geçirdi, bir yandan da kendi güvenliğini tehdit etmesi durumunda İran'a saldırabileceği yolunda tehditler savurmaya başladı. O sıralarda ortaya atılan, PAN AM Havayolları'na ait bir yolcu uçağının İngiltere'nin Lockerbie kasabasının üzerinde düşürülmesi olayının asıl sorumlusunun İran olduğu yolundaki iddiaların amacı da İran'ı, köşeye sıkıştırarak nükleer programını durdurmaya zorlamaktı.
Aslında İsrail'in yaptığı bir sansasyondan ibaretti. O, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (TNP)'nın süresinin uzatılması amacıyla yapılacak görüşmeler öncesinde bu anlaşmaya imza koymamak için kendini haklı göstereceği bir gerekçe bulmak istiyordu. Bunun için de İran'ın nükleer araştırmalarıyla ilgili yayınlara bir can simidi gibi sarıldı ve bu ülkenin kendi geleceği açısından ciddi tehdit oluşturduğuna dünya kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye başladı. Oysa İran, İsrail kaynaklı iddiaları reddederek kendisinin TNP anlaşmasını imzalayan ülkeler arasında yer aldığını, nükleer çalışmalarının tamamen sivil amaçlı olduğunu ve bu çalışmalarını üç kez Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açtığını hatırlattı. Üstelik söz konusu anlaşmanın uzatılması için de şartsız olarak imza atacağını ifade etti. Bunun yanı sıra nükleer araştırmalar konusunda Rusya ile İran arasında yürütülen işbirliğinin tamamen sivil amaçlı olduğu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın kontrolünde yürütüleceği bizzat o zamanki Rusya dışişleri bakanı yardımcısı Georgy Mamedov tarafından açıklandı.
İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran bir İslam dünyası istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. Başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yahudi lobileri vasıtasıyla elde etmiş olduğu siyâsi ve ekonomik kazanımlarını da bu alanda değerlendiriyor.

İsrail'in Nükleer Silahlanmasına Neden Göz Yumuluyor?

Kuzey Kore'nin nükleer gücünü artırma çabası içinde olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD bütün dünyayı ayağa kaldırmış hatta savaş tehditlerinde bile bulunmuştu. İran'ın Buşehr'de bir nükleer reaktör tesis etmekte olduğunun iddia edilmesi üzerine ABD başkanı Clinton bütün Batı'yı İran'a ambargo uygulamaya çağırdı. TNP anlaşmasını imzalamaları için Mısır'a ve diğer Arap ülkelerine çeşitli şekillerde baskı yapıldı. Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda Kahire-Washington ilişkilerinin zarar göreceği yolunda tehditler savuruldu. Buna ek olarak yahudi lobisinin uzaktan kumanda ettiği bazı kongre üyeleri Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda bu ülkeye her yıl verilen iki milyar dolarlık ABD yardımının azaltılmasını istediler.
Bütün bunlara rağmen ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e TNP anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallerini uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Bize göre birinci sebep şudur: ABD İsrail'i bir uzak karakolu olarak görmektedir. İsrail'in özelde komşu Arap ülkeleri genelde bütün İslam ülkeleri üzerinde oluşturduğu tehdit gücünü adeta kendi tehdit gücü gibi değerlendirmektedir. Bu itibarla bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücü İslam ülkelerine karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor.
ABD, planlarını sadece mevcut şartlara göre yapmaz. Gelecekle ilgili değerlendirmeleri de göz önünde bulundurarak uzun vadeli hesaplar yapar. Bugün İslam ülkelerine hakim olan sistemler her ne kadar ABD çıkarları açısından tehdit oluşturmuyorlarsa da bunun böyle devam edeceğinin garantisi yoktur. Yakın bir gelecekte İslam ülkelerinde başlayacak siyasi değişim sürecinin ABD'nin İslam dünyasıyla ilgili çıkarlarını tehlikeye sokacağı kesindir. Bu durumda ABD gerek kendisinin ve gerekse güvenebileceği uzak karakollarının askeri tehdit gücünü muhtemel değişim sürecinin ortaya çıkaracağı tehlikeleri bertaraf etmekte değerlendirmek istemektedir. ABD bugün nükleer güç bakımından her ne kadar dünyanın birinci ülkesi olsa da İslam coğrafyasıyla arasındaki mesafe bu konuda karşısına birtakım zorluklar çıkaracaktır. Dolayısıyla İslam coğrafyasının tam kalbine saplanmış bir hançer görünümünde olan ve ABD açısından güven oluşturan İsrail'in nükleer tehdit gücünün ileride işe yarayacağı hesap edilmektedir. İkinci bir sebep ise ABD'deki yahudi lobisinin bu ülkenin yönetimi üzerindeki etkisidir. Başkan Clinton'un İran'a nükleer programını durdurması için ekonomik baskı yapma gereği duyması da yahudi lobisinin desteğine olan ihtiyacından kaynaklanıyordu.
ABD İsrail'in silahlanmasına göz yummasını izah etmek için "bu ülkenin kritik bir konumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa İsrail ordusunda en üst makamlarda görev almış bir kişi kendilerinin herhangi bir nükleer saldırıya yüz katıyla cevap verebilecek güce sahip olduklarını ifade ediyor. Bu itiraf asıl kritik durumda olanın hangi taraf olduğunu ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyasi ahlakına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlaki değere yer olmadığı bilinmektedir.
 

Benzer konular ↴

Benzer konular ↴

Üst Alt