• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

nebbaşiler.... Yakın zaman T.C. vatandaşı masonik arızalar. mason

karafetva

Tecrübeli
Üye
nebbaş : mezar hırsızı
Belki millet altın diş yaptırmayı bıraktığından bu sektör kaybolmuş olabilir. Ama ölüsü de önemli olan birileri var belki. Yani meftayı kaçırıp fidye istemek?
Bi anda nasıl zengin olduğunu, ismet inönünün "taraftarlarımızı zengin edeceğiz" sözüne ithafla ancak anayabileceğimiz vehbi koç; 20Temmuz 1901'de Ankara'da doğmuş ve 25 Şubat 1996'da Antaly'da ölmüş. Allah rahmet eylemesin. türkiye'nin belki en zenginleri, dünya zenginleri arasındalar ve en son kapatmaya çalıştıkları bir ihale ise 3de1 fiyatına... Anlamışsınızdır...

24 Ekim 1996'da çalınmış ceseti. 9 Ocak 1997'de bir kısım gazetecilerin fidyeyi kabul etmiş numarasıyla polis işbirliğindeki operasyon neticesinde yakalandı.

vehbi koç ölmeden önce ailesine "naaşım için fidye isterlerse vermeyin" demiş. Başka b ir yerde de "beni kaçırıp fidye isterseler ödemeyin" dediği yazıyor. Bunlar masonik bir şifre olabilir mi? Yani mecburen İslami tören yaptırınca, asil olan kendi istedikleri yere ve törene ulaşmak için cesedi alıp başkasını aslı gibi koymuş olabilirler. Çünkü daha 1 sene olmamış bir cesedi kontrol için birçok kontrol ve dna testi tuhaf. Yani resmi bir kamuflaj olabilir mi? kanal d de yani uğur dündar gibi bir mason da kesin olarak fidye pazarlığını reddederek bu haberi ve olayın çözümlenmesini Ufuk Güldemir gibi uğur dündarı sevmeyen birisine bırakmış. tuhaf....

Merhum işadamı Vehbi Koç'un naaşı 1 gece masasında yatırılmış! Vehbi Koç’ın kızı Suna Kıraç ertesi gün Adli Tıp’ta kan örneğini verdi. Savcının, Koç’un vücudunda herhangi bir işaret olup olmadığını sorması üzerine Kıraç, babasının 20 yıl önce attan düştüğünü ve sol kolunun bir iki santim kısa olabileceğini kolunun üst kısmında kırık izi olduğunu anımsattı. Bu bilgi üzerine savcının talebiyle Adli Tıp’ın 7 kişilik heyeti yeniden toplandı. Amerikan Hastanesi’nden Prof. Dr. Vural Cankat, Vehbi Koç’un vefatından 20 gün önce ona yeni takma diş takımı yapmıştı. Diğer 2 doktorda ise Koç’un göğüs kafesi filmleriyle tüm röntgenleri vardı. Üç profesör Adli Tıp Kurumu’na gitti. Adli Tıp heyeti ile 3 profesör toplantı yaptı. Prof. Cankat, takma dişleri çeneye oturttu ve ‘Meslek şerefim üzerine yemin ederim ki bu dişler bu bedene aittir’ dedi. Koç’un röntgenlerinin de bedenine ait olduğu tespit edilince naaşı imza karşılığı alındı.
masonlar kendilerini zeki sanıyorlar... cem garipoğlu isimli satanist birisi olarak tanıtılan hayyam garipoğlunun torunu, zamanında daha 16 vb yaşlarındayken Merve Karabulut isimli bir sınıf arkadaşını öldürmüştü. ucube cinayetin ne olduğu anlaşılamamış ama kısa bir ceza ile kurtulmuştu. Hatta o mahkemeye garipoğlu ailesine daha önce de torpiller geçtiği ispatlanan bir hakim bakacakken reddi hakim isteğiyle hakim değiştirilmişti. cinayeti kimin nasıl işlediği muallakken, cem garipoğlunun isminin aşırı lekelendiği ortada olduğğundan hapishanede intihar ettiği haberi çıktı ortaya. Ve hapisten kaçırıldı ve intihar süsü ile kimlik değiştirilmesi mi yaptı soru işaretini düşündürdü bizlere.... Ancak bunu sadece bizler düşündük çünkü millet "ohh olsun" deyip geçecekti. masonlar kendi kıt dünyalarını bildiğimizi bilerek sanki bizim iddialarımıza önceden cevap vermek ister gibi; öldğü iddia edilen cem garipoğlunun vücudundan örnekler alıp cesetin garipoğluna aidiyetini ispatlamaya çalışıyordu. İyi de şüphe mi mevzu oldu ki önceden ispat??? Neden ? Bu garipoğlu yargılanırken, tv programında mehmet ali birand garipoğlunu aklamaya ve ya nırmalleştirmeye çalışıyorken garipoğlunun bir avukatı ve bir kadın uzmanı davet etmişti. Kadın uzman mesleki hayatında kifayetsiz bir adli tıp uzmanı ama daha sonra çook meşhu oldu. Bilirsiniz masonlar ödülleendirir... ((Pek tabii o progamda mağdur ailenin ne avukatı ne de bir savunması yoktu)) cem garipoğlunun cesedi olduğu iddia edilen meftadan örnek alan da bir kadın savcıydı.... Bu kadar mı kadınlara muhtaç bu masonlar??? Hem kadınları masonluğa kabul etmezler hem de kullanırlar??? Peki neden kadın erkek eşitliği iddia ediyorlar o zaman? Yani kadınlar bize eşit ve onlara asker mi diyorlar???

Vehbi Koç'un naaşı nasıl bulundu?
22 yıl sonra, bunları ilk kez yazıyorum.. Türkiye'nin aylarca ve merakla izlediği olayın ayrıntılarını ilk kez duyacaksınız..
Peki, bir 'Gazeteci', 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı'nda, anı mı anlatır?
Vallahi, Gazeteciliğin özgürlüğü mevzuu, artık mevzu olmaktan çıktığı için, bununla idare edelim..
Ve zaten, bir 'Gazeteci'nin en önemli sermayesi, meslek anılarıdır.. Çünkü bu anılar aynı zamanda 'Memleketin anıları'dır..
Neden anı paylaştığımı ise birazdan söyleyeceğim..
**
Tarih 24 Ekim 1996.. Türkiye öğle saatlerinde gelen bir haberle çalkalanıyor;
-İş adamı Vehbi Koç'un naaşı çalındı.
Haftalarca izi sürüldü işin.. Haber bültenlerine her gün "Vehbi Koç'un naaşı" ile ilgili bir haber giriyordu..
Ekim-Kasım-Aralık ayları böyle geçti.. İstanbul polisi, MİT, Jandarma, tüm birimler harıl harıl çalışıyordu. Ama naaştan hiçbir iz yoktu..
**
Tarih 2 Ocak 1997.. Vay be, 22 yıl geçmiş.. Star Televizyonu'nda muhabirim..
Muhabir arkadaşım Murat Demirel nefes nefese yanıma geldi;
-İde, iki kişi geliyor.. Vehbi Koç'un naaşı ile ilgili görüşmek istiyorlar. Beraber konuşalım.
"Tamam" dedim..
Birkaç dakika sonra, biri kadın diğeri erkek iki kişi girdi haber merkezine.. Yanlarında da, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 yaşlarında bir çocuk..
Haber Merkezi'nde, polis muhabirlerinin oturduğu bölüme geçtik..
Doğrudan konuya girdi adam;
-Bir yakınımız Vehbi Koç'un naaşını çalmış.. Ama çok pişman olmuş.. Çok da borcu var.. 1.5 milyon Dolar karşılığında teslim etmek istiyor..
İki Murat birbirimize baktık.. Gözlerindeki ifade sorar gibiydi, "1.5 milyon Dolar'ın var mı?"
Tebessüm ettik.. İstenen rakam üzerine şaka yapmaya kalktım ki, içimdeki ses uyardı;
-Akıllı ol.. Ya doğru söylüyorlarsa..
**
Söze ilk ben girdim..
-Peki nasıl emin olacağız söylediklerinizin doğruluğundan?
Böyle deyince adam ayağa kalkıp, "İnanmıyorsanız konuşacak bir şey yok" dedi..
Sözleri garip gelse de tavrı inandırıcıydı..
Kaçırmamak için araya girdim;
-Rahatça ilerleyebilmemiz için, Genel Yayın Yönetmenimizle konuşmamız lazım..
"Konuşun o zaman" dedi adam..
Murat misafirlerle otururken, ben rahmetli Ufuk Güldemir'in odasına gittim.. İçeri girmeden önce, sekretaryanın telefonundan danışmayı aradım;
-Bize gelen misafirler kimlik bıraktı mı?
-Evet, bıraktılar.
-O kimliklerin hemen birer fotokopisini çekin.. Sonra ben alacağım..
O anda aklıma geldi.. Olur da bir anlaşmazlık olursa, en azından kim olduklarını bilelim diye düşündüm..
Sonra girdim Ufuk Güldemir'in odasına.. Konuyu anlattım..
"İrtibatı kesmeyin.. Para konusunda da pazarlık havasına girin, ciddiyetinize inansınlar" dedi..
Tekrar masaya döndüm..
Murat sohbeti ilerletmiş, sonradan adlarının M.Ö ve N.K olduğunu öğrendiğimiz misafirler de rahatlamıştı..
Naaşın nerede olduğunu öğrenebilmek için, sorularla sağdan soldan daldık ama tek kelime çıkmadı ağızlarından..
Mesleki deyimle, iş balon da olabilirdi, ama öyle önemli bir işti ki, "ya doğruysa" sorusu zihnimizde sörf yapıyordu..
**
15-20 dakika sohbet ettikten sonra, ertesi gün tekrar buluşmak üzere uğurladık..
Ardından, danışmaya inip kimlik fotokopilerini aldık..
Genel Yayın Yönetmenimizle de ayrıntıları paylaştıktan sonra işe koyulduk..
Plana göre, ikinci görüşmede, Star'ın patronu Cem Uzan'ın konuyla çok ilgilendiğini ve naaşın bedelini ödeyerek, Koç ailesine bir jest yapmak istediğini söyleyecektik.. Dolayısıyla, o andan itibaren her aşamada Ufuk Güldemir'le konuşacak, ama konuştuğumuz kişinin Cem Uzan olduğunu söyleyecektik..
Çünkü para ondaydı:)
**
Ertesi gün yeniden buluştuk.. Merak edip sordum;
-Koç ailesi ile irtibata geçtiniz mi?
Geçmişler ama sonuç alamamışlardı.. Önce yadırgamıştım.. İçimden bir ses, "Vehbi Bey'in naaşını alabilmek için 1.5 milyon Dolar veremediler mi?" dedi..
Ancak sonradan kavradım.. Bu hadisede fidye ödeselerdi, o andan itibaren, fidye için ailenin her ferdi tehdit altına girerdi.. Bir naaşı kaybetmeyi göze almalarının sebebi, geride kalanların can güvenliğini riske atmamaktı..
**
Buluştuk dedim ya.. Tabii o andan itibaren takip altındayız..
Çünkü, ilk görüşmeden sonra, Murat, İstanbul Emniyeti ile irtibata geçti ve bir Şube Müdür Yardımcısı'na durumu bildirdi..
Neden o Şube Müdür Yardımcısı? Çünkü o da bize daha önce, Türkiye'nin bugün bile konuştuğu büyük bir işi vermişti.. Şimdi sizinle paylaşmayacağım o iş, 23 yıl sonra bugün bile hâlâ "Derin operasyon" nidalarıyla konuşuluyor.. Oysa ne derin, ne de çetrefilli.. Aile içi bir ihbarın neticesiydi..
Şunu bilin isterim, Türkiye'de çok fazla manalar yüklenen birçok olay, aslında o kadar basit olaydır ki, şaşarsınız..
**
Uzatmayayım, ikinci görüşmeden itibaren polis peşimizdeydi.. Üçüncü görüşme içinse, 9 Ocak günü belirlendi..
Tabii o ana kadar, para konusunda, ara ara Cem Uzan'la görüşüyormuş gibi Ufuk Güldemir'i arıyor, saçma sapan bir muhabbetin ardından kapatıp, "İşler yolunda" diyorduk..
Televizyonun önünde buluşuldu.. Kameraman arkadaşımı ve beni istemediler.. Murat yalnız gidecekti.. Onlar yola çıktı, biz de takibe geçtik..
Yolda birbirimizi kaybettik.. Murat bacaklarının arasındaki telefondan, çaktırmadan beni arayıp, "Bu X oteli ne zaman yapıldı ya?" gibi saçma sapan soruları duymamızı sağlayınca, sahil yolunda olduklarını anladık..
Sonuçta, Yedikule'de yetiştik..
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin karşısındaki bir kafede buluşuldu.. Orada, Vehbi Bey'in naaşının çalınması işinin patronu olan otelci de vardı.. Ve anlaşıldı ki, bize gelen M.Ö ve N.K. da bizzat işin içindeydi..
Teknik takip yapıldığı için, tüm faillerin bir araya geldiğini anlayan polis düğmeye bastı..
Kafe bir anda polis doldu.. Otelci kameramanımı ve beni görünce elini belindeki silaha attı ama tabloyu görünce vazgeçti..
**
Sanıklar polis minibüsüne bindirildikten 10 dakika sonra konuştular.. Naaş Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki boş bir mezardaydı..
O ana kadar, haber merkezinin yöneticileri dahil, kimse operasyonun ayrıntılarını bilmiyordu..
Hatta, Ufuk Güldemir, o akşamın bülten akışına haberin adını "KAZIK" diye yazdırmıştı.. Kazıktan kasıt, diğer haber merkezlerini atlatacak olmamızdı.. Hem de bu kadar büyük bir olayda..
Sanıklar bizden önce Uğur Dündar yönetimindeki Kanal D Haber'e gitmişti.. Ve yılların gazetecisi Uğur Dündar'ın ekibi, bu işi ıskalamıştı.. Vesileyle Uğur abinin kulakları çınlasın..:)
**
Canlı yayın aracımıza bilgi verdik ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na geçti.. Önde polis araçları, arkada biz, yarım saat sonra mezarlıktaydık.. Bizimle ilk irtibatı kuran sanık M.Ö. korkuyla yaklaştığı bir mezarı işaret ederek, "İşte burada.. Ama ben görmeyeyim" diye ağlamaya başladı..
Bir aile mezarlığındaki boş mezarın üzerinde kalın bir mermer kapak vardı.. Bir yandan elimdeki mikrofonla anons yaparak olayın ayrıntılarını anlatıyor, bir yandan da 4 polise destek olup, ağır mermer kapağı kaldırmaya çalışıyordum..
Nihayet kapağı açabildik ve boş mezarda, rahmetli Vehbi Bey'in naaşıyla karşılaştık..
Akşam Star Ana Haber'de, canlı yayında olayı duyurduğumuzda yer yerinden oynadı..
**
Girişte dedim ya, bir 'Gazeteci' 10 Ocak günü, basın özgürlüğünden falan dem vurmak yerine, neden bir meslek anısını anlatır ki..
Şundan..
Bakın, bu olay Koç ailesi için çok kıymetliydi.. Murat Demirel ile hayatımızı tehlikeye atarak giriştiğimiz ve başarıyla sonuçlandırdığımız bu işi, 22 yıldır, Koç Ailesi'nden tek kişiyle konuşmadık.. Her şey biliniyordu.. Ancak, aile için bu kadar kıymetli bir işe imza atmış 'Gazeteciler' olarak, olur da 'Yanlış anlaşılırız.. Bir beklentimiz varmış gibi algılanırız' diye, aileden hiç kimse ile konuşmadık..
Bugün, öyle bir noktaya geldi ki meslek, bir iş adamı için iki kalem oynatan, telefona sarılıyor;
-Abi, seni yazdım bugün..
10 Ocak günü bir anıyı paylaşmamın sebebi budur.. 'Gazetecilik', meslek namusu üzerinde ayakta kalabilen bir meslektir..
Bu namus bazılarının dilinde, bazılarının da fıtratındadır..
Mevzu bu..
Fıtratında "NAMUS" olmayanların bayramı kutlu olmasın..
 

karafetva

Tecrübeli
Üye
GAYRIMEŞRU BİR ÇOCUK OLARAK DOĞDU,KOÇLARIN YANINDA ÇALIŞAN BİR KADIN VEHBİ KOÇDAN HAMİLE KALINCA OLAYLAR BAŞLADI!
AYDIN DOĞAN VEHBİ KOÇ’UN ÖZ BE ÖZ OĞLUDUR.
*Yıllar önce Vehbi Koç’un Anadolu’da bir yerde bir oğlu daha olur. Vehbi Koç uzun yıllar bu çocuğu kabul etmez. Soyadını vermeyi asla düşünmez.
*Yıllar sonra bir şekilde mecburen kabullenmek zorunda kalır ama ailesinden gizler. Bu kabulleniş Aydın Doğan’ın palazlandığı dönemdir.
*Yine bir şekilde bir dönem sonra ailesine de söylemek zorundadır artık. Koç ailesi yıkılır, kırılır. Kızları üzüntüden hastalanır. Rahmi Koç elini işlerden çeker. Aile çok kırgındır.
*Ama yapılacak bir şey yoktur. Bu yeni kardeşi kabul etmek istemezler, etmezlerde.
*Aydın Doğan istemesine rağmen bu evlatlığı resmen asla belgeleyemez. Vehbi Koç ailesine söylediğini, maddi destek verdiğini ve bununla yetinmesini söyler.
*Vehbi Koç ölür ve düşünün bu güne kadar bu kadar siyasetçi, devlet adamı, sanatçı, işadamı öldüğünde yaşanmayan bir ilk yaşanır. Mezardan ceset çalınır.
*Aydın Doğan aldırır DNA testinde kullanır ve bıraktırır. Artık o çok istediği belge elindedir. Koç ailesi için ikinci bir yıkım olmuştur bu durum kimseyle paylaşamazlar, susarlar.
*Koç ailesi için yıkım olan bu durum.
*Aydın Doğan ve ailesi için zaferdir ama buruk bir zafer. Doğan ailesi Koç ailesine söz vermesine rağmen yine de bilinsin istemektedir ve bilinçli olarak 1-2 kişiye fısıldanmıştır bu durum. Dedikodular alır başını gider. Koç ailesi eli kolu bağlıdır. Manevi anlamda her türlü
desteği istemeyerek de olsa Aydın Doğan’a vermektedirler.
*Yani kimse sıfırdan zengin olmaz olamaz.
*Sıfırdan başla ve Aydın Doğan gibi ol ne mümkün.
*Ya Vehbi Koç gibi birinin çocuğu olmak lazım ya da kirli işler yapmak.
Aslında onun gerçek kimliği Aydın Doğan değil Aydın Koç.
PEKALA AYDIN DOĞAN HAKKINDA BUNLARI BILIYOR MUSUNUZ ?
Sevgili Dostlar;–Türkiye’nin en güçlü medya baronlarından biri olan Aydın Doğan hakkında uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Kısmet bugüneymiş.
Kelkitli bir toprak ağasının oğlu olan(?) ve çok genç yaşta İstanbul’da zahirecilik ve ecza deposu sahipliğiyle iş hayatına başlayan Aydın Doğan bugünkü yerine nasıl yükselebildi acaba. Bunun cevapları geçmişte gizlidir.
İşin gerçeği, Aydın Doğan’ın arkasındaki esas güç Koç Ailesi’dir. Vehbi Koç’un rahatlıkla kullanabileceği ve dikkat çekmeden rakiplerine çelme takabileceği bir örtüye ihtiyacı vardı, bunu da kendisinin otomobil bayilerinden birisi olan Doğan’ı önce zengin edip sonra da medya dünyasına sokarak yaptı.
Doğan’ın zengin edilmesi operasyonu, diğer otomobil bayilerine üretim kısıtlı diye günde 3 araba gönderilirken Doğan’ın bayisine günde 300 araba gönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini İstanbul’da tek karşılayabilen bayi haline getirilen Doğan kısa zamanda zenginleşti.
Bunun ardından Milliyet’i o zamanki sahibi Ercüment Karacan’dan almak için teklif yaptı. Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret edildi. Bunun sebebi Abdi İpekçi’ nin Doğan’ın arkasındaki gücün kim olduğunu bilmesi ve bunun peşinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi. Abdi İpekçi ‘nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme planı, İpekçi’ nin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece profesyonelce bir suikastla ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar kendilerini çok solcu görerek İpekçi suikastını “her zamanki şüphelilere” yamayanlar nedense hiçbir zaman bu suikasttan ticari yarar sağlayan odakları göremediler. Ya da görmek istemediler.
Doğan’ın, Türkiye’nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl engellediğini bilir misiniz peki…
Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye’de bir fabrika açmaya niyetlendi. Bize tam bir teknoloji aktarımı yapacak ve bir süre sonra
üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koç’lar tenekeden İtalyan arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü.
Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli görüşmeleri yapmak için Türkiye’ye geldi. Bu sırada Doğan’ın ekipleri haberi almış ve Japonların peşine düşmüştü.
Türkiye’de Toprak Holding’in Japonlarla fabrika kuracağı haberini hemen Koç’lara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesinde Toprak Holding’in bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddiaları başladı ve devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprak’ın firmasının zor durumda olduğu haberini yayıyordu. Kısa sürede panikleyen müşteriler alacaklarını hemen isteyince firma cidden krize girdi ve anında görev başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra Toprak Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyet’in haberleri de duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam ettik. Japonların ikinci bir girişimi de ünlü bir işadamımızın kardeşinin öldürülmesiyle kesilmiştir bilenler bilir.
Sayın Doğan’ın ülkemize ettiği en büyük “hizmetlerden” biri de AKP hükümetini başa getirmesidir. Bunun için Amerika destekli ve birden fazla grubun ortaklaşa hareket ettiği bir komplo kuruldu. Komplonun diğer faaliyetleri sonucu ekonomik kriz yaratılmış, hükümet sallantıya alınmış ve başbakanın sağlık durumu hakkında halk paniğe sevk edilmişti. Seçim kelimesi kamuoyunun kafasına itinayla yerleştirildi. Fakat suni ekonomik kriz ve ardından gelen Derviş önlemleri sayesinde bu seçimin iktidar partileri için felaket olacağı gün gibi ortadaydı. Biraz daha beklenmesi ve halka olanların tam olarak açıklanıp alınan ekonomik tedbirlerin etkisinin kamuoyuna yansımasının sağlanması gerekiyordu. Bunu bilen hükümet üyeleri normal seçim tarihine kadar beklemeyi uygun gördüler.
Normal şartlarda AKP ve Erdoğan’ın tek başına iktidara gelmesi imkânsızdı ama Amerika’nın Irak işgali ve Kıbrıs gibi meseleler bekleyemezdi. Amerika ve Avrupa’yla uyumlu bir hükümetin acilen iş başına getirilmesi gerekiyordu. Eğer bu sağlanamazsa en azından iktidarın MHP kanadı tasfiyeedilmeliydi, çünkü DSP içine malum kişiler zaten sızmıştı ve gerektiği zaman partiyi yönlendirecek güce sahiptiler. Tam bu aşamada Doğan müthiş bir plan kurdu. MHP dışındaki bazı partilerin liderleri ve DSP içindeki kliğin başı olan Hüsamettin Özkan Almanya’ya gazete tesisi açılışı bahanesiyle çağrıldı. Plana göre burada MHP’nin dışlanacağı ve siyaseten etkisiz hale getirileceği alternatif bir hükümet kurulacak veya bu toplantının verdiği mesajla MHP seçime zorlanacaktı. MHP’nin bir üçüncü seçeneği yoktu ve her iki seçenekte de sonuçta kaybedecekti. Hepinizin bildiği gibi bu toplantıdan sonra MHP seçime gitme kararı aldı ve vuruşarak çekilme yolunu seçti.
Seçimlerde Doğan medyası önceden hazırlanmış psikolojik harekât planıyla AKP dışındaki tüm partileri yıpratarak bugünkü hükümetin yolunu açtı.
Sayın Aydın Doğan’ın eski “iyiliklerini” anlattıktan sonra gelelim son iyiliğine. Aydın Doğan bu günlerde de Avrupa Birliğiyle ortak olarak Kıbrıs, Amerika ve İsrail’le birlikte de Güneydoğu Anadolu projesi üzerinde çalışıyor. Bu operasyonlarla ilgili olarak Doğan Vakfı kullanılmakta. Doğan Vakfı bu iş için Amerika Washington’da “Hasna” isimli bir dernek kurdu.
Bu derneğin başında Nevzer Gülümser Stacey adında karışık bir şahsiyet bulunuyor.
Derneğin ilk amacı Kıbrıs’ta Avrupa Birliği politikasına uygun bir şekilde iki kesimli ve Rum hâkimiyetine dayalı bir devlet kurmak. Bu amaçla her ay onlarca Kıbrıs Türkü gazeteci ve yazar Amerika’ya gönderilerek burada yağlıballı geziler ve Rum tezlerini anlatan kurslara tabii tutuluyorlar. Derneğin çıkardığı “Hasna Journal” isimli gazete de her sayısında Denktaş ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri aleyhine türlü karalama ve küfür kampanyaları düzenliyor.
Hasna’nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama projeleri kapsamında İsrail’le işbirlği içinde Kibutzlar açılması ve bölge halkının kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmalar var. Doğan Vakfı’nın destek olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de Technology for Peace (Barış için teknoloji) kuruluşu
olan bu kurumun başında nöroloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum istihbaratıyla ilişkili bir Rum bulunmakta.
Sayın Doğan’ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne kadar ilginç değil mi? Sayın Doğan’ın ülkemize “geçmişte” yaptığı iyilikler için 1999 senesinde Devlet üstün hizmet madalyası aldğını göz önüne alırsak. Bu son faaliyetleri içinde Avrupa’dan “Legion de Honeur” ve Amerika’dan
“Medal of Freedom” alacağını da tahmin edebiliriz.
Keyifleri biraz bozduysam kusura bakmayın.
(Yazı 2008 tarihlidir)
 
Üst Alt