Mutezilenin Kader Anlayışı

el-BuharîninMutezile ile kelamî alandaki tartışmasına geçmeden önce Mutezilenin kader konusundaki anlayışına kısaca temas etmek faydalı olacaktır. Kader meselesi konusunda ilk defa görüş beyan eden kişi Mabed b. Halid el-Cuhenî (80/699)dir. O, el-Hasen el-Basrî (110/728)nin meclisine devam edenlerdendi. Basrada bu görüşü yaymaya başladığı zaman Amr b. Ubeyd (145/762) de ona katılmış, Basra halkı da onun peşinden gitmiştir.

Muslimin es-Sahîhinde de Basrada kaderin nefyi konusunda ilk konuşan kimsenin Mabed el-Cuhenî olduğu nakledilmektedir. Bu rivayete göre başta Mabed olmak üzere bu görüşe sahip olan kimseler
kaderin olmadığını ve her şeyin yeniden meydana geldiğini (La kadera ennel-emra unufun) savunmaktadırlar.

Mabedden sonra aynı görüşleri savunan ve yayan kişi Gaylan ed-Dımaşkî (101/721)dir.Kaderiyye fırkasının bu iki şahsiyetinin kaderin nefyi konusundaki fikirleri, onların takipçileri olan Mutezile imamları tarafından benimsenmiş ve sistemli hale getirilmiştir. Mutezile mezhebinde Kaderin nefyi ve insan iradesinin hürriyeti meselesi adalet prensibi içinde mütalaa edilmiştir.

Bu prensibe göre Allah adil olup kullarına asla zulmetmez. İnsan hürdür. İnsan kendi fiilini kendisi yaratır. Allah kullarına bir şeyi yapıp yapmama gücü vermiştir. Eğer insan her hangi bir şeyi yapmak hürriyetine sahip değilse, o insanın işlediği kötü veya iyi amellerden dolayı ceza veya sevap görmesi manasız olur. Eğer Allah belirli fiilleri yapmaya zorlamış farz edilirse, Allahın o fiillerden dolayı bir insanı cezalandırması zulüm olur. Allahın mutlak adaletinin gerçekleşmesi için insan hiçbir tesir altında kalmadan kendi fiilini kendisi yapmalıdır. İrade hürriyeti olmayan bir insanın sorumlu tutulması, Allahın adaletiyle bağdaşmaz. Mutezile bu düşünceyi destekleyen bir çok ayeti delil olarak getirmektedir.

Mutezilenin ortaya koyduğu bu düşünce, Ehli Sünneti temsil eden el-Eşarî (324/942) ve el-Maturidî (333/944) tarafından şiddetle tenkit edilmiş ve bu mezhep Hz.Peygambere isnad edilen Kaderiyye bu ümmetin Mecusîleridir sözüyle zemmedilmiştir. el-Eşarî fiillerin yaratıcısının Allah olduğunu, insanın da bu yaratılmış fiilleri kesbettiğini savunmuştur.el-Maturidî ise Allahın küllî iradesini kabul etmiş ve kesbin kulun bir şeye niyet ve azmetmesi ile hasıl olacağını savunmuştur. Bilindiği gibi Ehli Sunnetin akaid esasları Ehli Hadis/Ashabul-Hadis tarafından belirlenmişti. el-Eşarî ve el-Maturidî, Ehli Hadis çizgisinde hareket etmiş ve bunlar daha önceden Ehli Hadis tarafından oluşturulan akaid esaslarını akıl ile desteklemiş ve Mutezileye karşı Ehli Sünnetin akaid esaslarını savunmuşlardır. Burada el-Eşarî ve el-Maturidîden daha önce yaşamış ve Ashabul-Hadisten kabul edilen el-Buharînin eserinin kader bölümündeki kader anlayışını ve Mutezile ile olan münakaşasını irdelemeye geçebiliriz

el-Buharînin Kader Anlayışı ve Mutezile ile Münakaşaları

musabagci.tr.gg
Devam edecek...............
 
Selam!

Ashabul-Hadise göre kader, takdir manasına masdar olup, Allahın eşyayı yaratmazdan önce eşyanın miktarlarını, ahvalini, icad zamanlarını takdir edip bilmesidir. Sabık olan bu ilmi gereğince de onları icad eder. İman, küfür, hayır, şer, menfaat, zarar gibi bütün durumlar Allahın ezelî ilmi ve iradesinden sadır olur. Bütün bunların hepsi kendisinden başka ilah olmayan ve yaratıcı bulunmayan Allahın kudreti ve tesiriyle hasıl olur. Onun mülkünde Onun hüküm ve takdirinden başka hiçbir şey cereyan etmez. Bu konuda Abdülkerim İbnus-Semânî (562/1167), Ehli Sünnetin görüşünü şöyle özetlemektedir: Bu konuyu bilmenin en iyi yolu, akıl ve kıyası devreye sokmaksızın kitap ve sünnete bağlı kalmaktır. Kim kitap ve sünnetten saparsa, o sınırsız sahada hayret ve dalâlete düşer ve kalbi mutmain olmayıp şifa bulamaz. Çünkü kader Allahın kendisine tahsis ettiği bir sırdır ki, onun önüne çektiği bir perde ile Allah onu beşerin akıl ve idrakine kapamıştır. Onu Allah bildirmedikçe ne peygamber ne de yakın melekleri bilir. İbnus-Semânînin bu ifadeleri, bütün hadisçilerin benimsediği bir görüştür. el-Buharî de kaderi Allahın eşyayı yaratmadan önce miktarlarını, ahvalini takdir edip bilmesi ve her şeyin Allahın bilgisi çerçevesinde gerçekleşeceği anlamını ifade eden bab başlıkları koymuştur. Kader kitabının 2. bab başlığı olarak o, Allahın ilmi üzere yazan kalem kurudu ifadesini ve arkasından Allah onu bir ilim üzere sapıttı (Casiye 23) ayetini serdetmiştir. Bunu muteakiben Hz.Peygamberin Ebu Hureyreye Senin karşılaşacağın mukadderatı yazan kalem kurudu sözünü ve leha sâbikûne (Muminûn, 61) ayeti için İbn Abbasın Onlar için saadet (Allahın ilminde) sabık olmuştur yorumunu nakletmiştir.

Bu nakiller el-Buharînin kaderi nasıl yorumladığını açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre kalemin kuruması, Allahın hükmünün değişmemesi demektir. Ashabul-Hadisin yorumuna göre kalemlerin kuruması Allahın eşyanın mıktarını ilm-i sabıkında takdir buyurması ve levhi mahfuza yazılma işinin tamamlanmasıdır. Yazı yazan kalem kurursa, onunla fazla veya eksik bir şey yazma imkanı kalmaz.[40] O, bu görüşünü ayetle de destekleyerek ayeti ezelde ilmiyle onu sapıttı manasında serdetmiştir. el-Buharî, İbn Abbasın onlar hayırda yarışırlar ve onlar onun için önde gidenlerdir (23 Muminûn 61) ayeti hakkındaki onlar için saadet öne geçmiştir yorumunu kendi kader anlayışına bir destek olarak nakilde bulunmuştur. Buna göre hayırda önde gidenlerin önde olmalarının nedeni Allahın ilminde ve takdirinde onların saadet üzere olmalarından dolayıdır.

el-Buharînin bu babta serdettiği hadis de önceden tayin ve tespit anlamında bir kader inancını destekleyecek niteliktedir. İmran b. Husaynın rivayetine göre bir adam Hz.Peygambere Cennet ehli ile Cehennem ehli bilinir mi diye sorduğunda o, evet, diyor. Adam o zaman öyleyse (ezelde bunlar biliniyorsa) çalışıp amel işleyenler niçin amel ediyorlar? dediğinde, Hz.Peygamber Herkes ne için yaratılmışsa onun için çalışır, yahut kendisi için kolaylaştırılıp hazırlanan şey için çalışır. demektedir. Muslimde geçen rivayette İmran, Ebul-Esved ed-Duelîye Ne dersin, insanların bugün yapmakta olduğu ve hakkında çaba gösterdikleri şey, onlara takdir edilmiş ve geçmişte haklarında kaza buyurulmuş bir kader midir? Yoksa geleceklerine ait Peygamberlerinin kendilerine getirdiği ve haklarında hüccet sabit olan bir şey midir? diye sormuştur. O da Bilakis haklarında hüküm verilmiş ve geçmiş bir kaderdir şeklinde cevap vermiştir. İmran, bu zulüm olmaz mı? deyince, o, Hayır her şeyi Allah yaratmış ve onun mülkündedir. Ona yaptığından sorulamaz demiştir. Bunu tasdik için de Şems suresinin 8. ayetini delil olarak getirmiştir.

İbn Hacer bu son rivayetle ilgili olarak Kadı Iyazdan şunu nakletmektedir: İmran, bu rivayette Ebul-Esvede Kaderiyyenin şüphesini ihsas ettirmiştir.Bu hadisten anlaşıldığına göre İmranla Ebul-Esved arasında geçen bu diyalog, Kaderiyyenin İnsan davranışlarının önceden takdir edilmediği ve önceden takdir edilmiş olsaydı bu zulüm olurdu şeklindeki inancının bir reddiyesidir. Ebul-Esved, aynı rivayet içinde bunu Hz.Peygamberden bir rivayet nakletmek suretiyle reddetmektedir.

Bu diyalog, o dönemde sahabe arasında Kaderiyyenin görüşlerinin tartışıldığının açık bir kanıtıdır. Bu hadis, kader tartışmalarının hadislere yansımasının bir işareti olarak kabul edilebilir. Buradan hareketle söz konusu ettiğimiz el-Buharî hadisi (İmranın hadisi) de Kaderiyyenin bir reddi mahiyetindedir. Netice itibariyle Ehli Sünnete göre Bu hadisler kaderi ispat etmektedir. Vaki olan her şey Allahın kazası ve kaderiyledir. O yaptığı şeylerden sorulmaz, Mülk ona aittir, dilediğini yapar ve Malike mülkünde itiraz olmaz. Çünkü Allahın fiilleri için bir illet aranmaz.

Dolayısıyla Allahın ilminde olan her şey, o bilgi çerçevesinde gerçekleşecektir. Allahın ilminde ve takdirinde bir değişme söz konusu olamaz. Mutezile de Allahın kainatta her şeyi bildiğini ve zatı ile alim olduğunu ve her şeyi önceden bildiğini kabul etmektedir. Söz konusu bu mezhep ezelî ilimle insan iradesi arasında bir çatışma görmemektedir.[48] Bu konuda Ehli Sünnet ile Mutezile arasında bir fark yoktur. Kanaatimce fark ezeli ilmin insan davranışlarını yönlendirip yönlendirmediğindedir. Mutezile ezeli ilmin insan davranışlarına bir etkisinin olmadığına inanmaktadır. Nitekim Amr b. Ubeyd, Allahın ilminin zorlayıcı olmadığını, ne zarar ne de fayda vereceğini ifade etmektedir.[49] Mutezilenin ekseriyeti Allahın ilmini, insanların kendi faaliyetleriyle fiilen yapacakları şeyin bilgisi şeklinde açıklamışlardır. Allah bir kimsenin iman etmeyeceğini bilmekle beraber, yine de o kimseyi inanmaya muktedir kılmıştır.[50] Görüldüğü gibi Mutezile Allahın bilgisinin cebir ifade etmediğini söylerken, el-Buharînin de içinde bulunduğu Ehli sünnet ise Allahın ilminin her şeyi kuşattığını ve onun takdirinde değişmezlik vasfının bulunduğunu savunmaktadır.

el-Buharî 4. bab unvanını Allahın emri takdir edilmiş bir kaderdir
(33 Ahzab 38)
ayetiyle oluşturmuştur. O, burada ayette geçen kader kelimesini önceden tayin ve tespit anlamında yorumlamıştır ve bu yorum çerçevesinde bazı hadislere yer vermiştir. Bu hadislere göre hiç bir kadın evlenmek amacıyla bir başka kadının boşanmasını istememelidir. Zira her ikisi için de takdir edilen bir nasibi (kaderi) vardır. Hz.Peygamber can çekişmekte olan bir çocuğun annesine Allahın aldığı ve verdiği her şey kendisine aittir. Her şeyin bir eceli vardır. demiştir. Hz.Peygamber azil yapan sahabilerine Hakikat şu ki, Allahın (takdir edip) yazdığı her bir nefis, muhakkak var olacaktır, demiştir. Bir başka rivayette ise Hz.Peygamber Sizden her bir kişinin cehennem yahut cennetten oturağı takdir edilip yazılmıştır, deyince, Ashabtan bir adam Allahın takdirine dayanmayalım mı? diye sormuştur. O: Hayır, sizler çalışıp amel edin, herkese ameli kolaylaştırılır, buyurmuştur. Daha sonra Leyl suresinin Kim verir ve sakınırsa ayetini okumuştur.

Şarihler bu babtan amacın bütün mahlukatın Allahın kün emriyle yaratıldığını, kulların hareketleri, iradelerinin farklılığı, iyi ve kötü amelleri gibi bunların hepsinin ne bir ziyade ne bir noksan, ne vaktinden önce ne de sonra belli zamanlarla ve vakitlerle mukadder kılınmış (belirlenmiş) olduğunu ifade etmektedirler. Aynı zamanda bu şarihlere göre hadislerde amelin terkine ve sabık bir kadere dayanmanın nehyine işaret olup, bilakis, şeriatin varid kıldığı teklifler ve amellerin vacip olduğu, bununla birlikte herkes ne için yaratıldı ise amelinin ona göre kolaylaştırılacağı, saadet ehline saadet ehlinin amelinin, şekavet ehline de şekavet ehlinin amelinin Allah tarafından kolaylaştırılacağı ifade edilmiştir.

İbn Hacer zikrettiğimiz son hadisin Ehli Sünnetin kader konusundaki aslını oluşturduğunu ve saadet ve şekavetin Allahın takdiriyle olduğunu belirtmektedir. Ona göre bu hadiste Cebriye mezhebine bir reddiye vardır. Çünkü teysir (kolaylaştırma) cebrin zıddıdır. Cebirde ancak mecburiyet vardır. İnsanın teysir yoluyla yaptığı şeylerde zorlama söz konusu değildir. İbn Hacere göre bu hadiste Kaderiyye için de bir reddiye vardır. Ona göre Kaderiyyenin şüphesinden kurtulmanın yolu şudur: Allah bize ameli emretmiştir. Bizim ise amele sarılmamız gerekir. Allahın takdiri bizim bilgimiz dahilinde değildir. Ameller Allahın meşietinde sabık olan şeye işaret olarak nasbedilmiştir. Kim bundan ayrılırsa dalâlete ve şaşkınlığa düşer. Çünkü kader, Allahın bir sırrıdır ki kendisinden başka kimse muttali olamaz. Sonuç olarak bu babtaki hadislerde her ne kadar onlardan sadır olsa da kulların fiilleri Allahın ilminde sabık olup onun takdiriyle vukua gelmektedirler. Ona göre burada açıkça insanın fiilleri konusunda Kaderiyyenin görüşünün batıllığı ortaya çıkmaktadır.

el-Buharî ile Kaderiyye arasında geçen tartışmalardan biri de Hz.Musa ile Hz.Adem arasında geçen tartışmayı ihtiva eden hadistir. el-Buharî bu tartışmayı kader bölümünde şöyle vaz etmektedir: Kader bölümünün 11. bab başlığı Allah katında Adem ile Musanın birbirlerine hüccet getirip çekişmeleri şeklindedir. O bu bab başlığı altında bir hadise yer vermektedir. Ebu Hureyreden gelen rivayete göre Adem, Musa ile münakaşa etti. Musa ona: Ey Adem! Sen bizim babamızsın. Sen bizim ayağımızı kaydırıp cennetten çıkardın, dedi. Adem de ona : Ey Musa! Allah seni kelamıyla seçkin kıldı ve kudret eliyle senin için yazdı. Allahın beni yaratmazdan kırk yıl önce bana takdir ettiği şeyden dolayı beni kınıyor musun? dedi. Böylece (Hz.Peygamber) Adem, Musaya galebe çaldı, buyurdu ve bunu üç defa söyledi.

el-Buharî bu rivayeti kaderi ispat etmek amacıyla serdetmiştir. Rivayete göre Adem ile Musanın bu tartışmasında Hz.Ademin Hz.Musaya galebe çaldığı Hz.Peygamber tarafından üç defa tekrarlanmak suretiyle onaylanmış olmaktadır. Bundan dolayı bu rivayet Ashabul-Hadis ile Mutezile arasında münakaşa konusu yapılmıştır. Burada hadisin güvenirliliği dışında yoğun olarak münakaşa konusu olan husus, Hacce Adem Musa cümlesidir. el-Buharînin de içinde bulunduğu Ashabul-Hadis Bunların içinde raviler, şarihler de vardır- Adem kelimesini ref mahallinde fail olarak kabulde ittifak etmişlerdir.

İbn Hacer, el-Aynî ve el-Kastallânî bunu bazı insanların nasb mahallinde meful olarak okuyup, Musa kelimesini ref mahallinde fail olarak kabul ettiklerini, fakat bu okuyuşun şâz olduğunu belirtmektedirler. Bu okuyuşa göre Musa Ademe galebe çalmış olur. Bu durumda Kaderiyyenin görüşü daha güçlenmiş olup Hz.Peygamberin onayladığı görüş de bu olur. Bu şarihlerin şaz okuyuş tarzını benimseyen insanlardan kastının Mutezile olduğu bir sonraki satırdan anlaşılmaktadır. Hafız Ebu Bekir b. Hâssa, Mesud b. Nâsır es-Siczînin Adem kelimesini nasb halinde ve meful kabul ettiğini nakletmektedir. Aynı zaman da Ebu Bekir, Mesud b. Nâsırin kaderî (Kaderi reddeden) bir kimse olduğunu haber vermektedir.

Görüldüğü gibi Kaderiyyenin bazı imamları kendi anlayışları doğrultusunda gramer açısından bazı tahlillere girişerek hadisten kendi lehlerine bazı sonuçlar çıkarmaya çalışsalar da Ebu Ali el-Cubbâî (303/915) ve diğerleri gibi bazı imamlar da gramatik tahlillere girmeyip hadisi doğrudan tekzip etmişlerdir. Onlara göre bu hadiste verilmeye çalışılan mesaj, Rasullerin getirdiği mesaja aykırıdır. Hz.Peygambere dayandırılan bir hadisten önceden tayin ve tespit anlamında insanın davranışlarını selbeden bir inancın çıkarılması mümkün değildir. Bundan Hz.Peygamberi tenzih etmek gerekir. Aynı şekilde bütün peygamberleri ve onların tabilerini Allaha ve Rasulüne isyan eden kimseler için kaderi hüccet kılmalarından tenzih etmek gerekir.

Ashabul-Hadis ise onlara karşı kendi yorumlarını destekleyecek bazı deliller ileri sürmektedirler. İbn Hacer, el-Aynî ve el-Hattabî (388/998) gibi şârihler, Adem kelimesinin ittifakla ref mahallinde fail olmasını şöyle delillendirmişlerdir. Ahmed b. Hanbel (241/855)in İbn Şihab Zuhrîden o da Ummu Selemeden, o da Ebu Hureyreden rivayetine göre (Haccehu Adem) Adem ona galebe çaldı şeklinde bir rivayet varid olmuştur. Bu rivayet, onlara göre hadisteki müşkili ortadan kaldırmaktadır. Çünkü onun ravileri hafız imamlardır. İmam Zuhrî ise hafız fakihlerin büyüklerindendir. Onun rivayeti bu konuda itimada şayandır. Bu durumda haccehunun manası ona hüccetle galebe çaldı demektir.

İbn Abdilber, bu hadisin kaderi ispat konusunda Ehli Hak için önemli bir asıl olduğunu ve Allahın kulların amellerini takdir ettiğini ve bunların her birinin Allahın sabık ilmi çerçevesinde takdir edildiğini ifade etmektedir. O, (Ashabul-Hadisin bu okuyuş biçimiyle) bu hadisin cebriye için bir hüccet olamayacağını da belirtmektedir. el-Hattabî de bazı insanların kader manasının icbar ve kulun icbarı anlamında olduğunu zannettiklerini, Ademin Musaya galebe çalmasını da bu şekilde yorumladıklarını ve fakat bunun onların vehmettikleri gibi olmadığını açıklamaktadır.

Bu son değerlendirmelerden şarihlerin bu hadisin Kaderiyye için olduğu kadar Cebriye fırkası için de bir reddiye olduğunu savundukları ortaya çıkmaktadır. Fahreddin er-Râzî (606/1209) de Mutezilenin bu hadisle ilgili argümanlarının Ehli Sünnet tarafından bir çok yönlerden eleştiriye uğradığını nakletmektedir. Birincisi, bu haber (Mutezilenin iddia ettiği gibi Adem kelimesi mansub okunduğunda ve Musa galebe çaldığında) Musanın Ademi küçük günahla zemmini gerektirir. Bu da Musanın cehaletini intaç eder ki bu caiz değildir. İkincisi, Hz. Musanın babasına (Adem) ağır söz söylemesi uygun değildir. Üçüncüsü, Musanın, yaratıkların bahtsız olmasının ve cennetten çıkarılmasının Ademin yüzünden olmayıp bilakis Allah tarafından olduğunu bilmesidir. Dördüncüsü, bu durumda Adem hüccet olmayan bir şeyle ihticac etmiştir. Çünkü bu hüccet olsaydı, Firavun, Haman ve sair kafirler de onunla ihticac ederlerdi. Bu batıl olunca, bu hüccet de fasit olur. Beşincisi, biz doğru olmadığını beyan etmekle beraber, Hz.Peygamber getirdiği hüccet konusunda Ademi onaylamıştır. Bu sabit olunca, hadisi şu üç anlamdan birisine hamletmek gerekir: İlki, Hz.Peygamber bu rivayeti Allahtan veya kendi nefsinden değil, Yahudilerden rivayet etmiştir. Rasul bu hikayeyi zikretmiştir, ancak ravi Hz.Peygamberin huzuruna girdiği zaman Yahudilerden naklettiğine dair olan sözüne yetişmemiştir. Dolayısıyla Hz.Peygamberin onu Yahudilerden değil de kendi nefsinden zikrettiğini zannetmiştir. İkincisi, hacce Adem deki Adem mansub olarak okunur. Bu durumda anlam Musa galebe çaldı olur ve buna göre Ademin getirdiği şey hüccet olmadığı gibi bir özür de kabul edilmez. Üçüncüsü, kabul edilen bir yorumdur : Münazaradan murad, ne masiyetten dolayı zemmetmek ne de Allahın ilmi ile ondan özür beyan etmektir. Bilakis Musa cennetten çıkmasına sebep olan bu zellenin sebebini sormuştur. Adem de ona: benim cennetten çıkmam bu zelle sebebiyle değildir. Bilakis cennetten yeryüzüne gönderilmemin sebebi Allahın beni yeryüzüne halife olarak tayin etmesidir. cevabını vermiştir. Sonuç olarak Ademin hüccetinin kuvvetli olduğu ve Musanın da bu konuda mağlup olduğu muhakkaktır.

el-Buharî ile Mutezile arasındaki tartışma noktalarının geçtiği bablardan birisi de Meşakkate ve kazanın kötüsüne ulaşmaktan Allaha sığınan kimse şeklindeki 13. babtır. el-Buharî bu babı destekleyen Felak sûresinin De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım. şeklindeki ilk ayetlerini delil olarak getirmiştir. el-Buharî burada Hz.Peygamberin Bela şiddetinden, zorluk ve meşakkate erişmekten, kazanın kötüsünden ve düşmanın sevincinden doğacak hüzünden Allaha sığınınız sözünü nakletmektedir. Buradaki tartışma konusu kötünün, şerrin Allaha izafe edilip edilemeyeceğidir. Mutezile Allahın fiillerinin hasen olduğunu, kabih olan fiillerin Allah tarafından yaratılmadığını savunmaktadır.Dolayısıyla onlar, Allahın şerri yaratmayacağı ve onunla hükmetmeyeceği fikrini benimsemişlerdir. Çünkü eğer Allah, şerri yaratsa ve onunla hükmetse, ardından da kullarına azab etse; bu, Allahın kullarına zulmetmesi anl***** gelirdi. Oysa Allah adildir ve kullarına zulüm yapması düşünülemez. Ebul-Huzeyl el-Allâf (226/840)a göre hem hayır hem de şer Allahın zatındadır. Allah hayrı irade eder ve onu emreder. Çünkü hayır onun zatındadır. Şerri de yasaklar, çünkü şer de zatındadır.[66] Buna göre Ebul-Huzeyl, Allahın kötülüğü ve adaletsizliği yapma gücünün olduğunu, fakat onu yapmayacağı tezini savunmaktadır. Allahın zulmü ve kötülüğü yapmaması, iyiliğinden ve ilminden dolayıdır. O, insanın kötü eylemlerine müsaade eder; eylemlerin işlenmemesine yönelik otoritesini kullanmaz.

Kadî Abdulcebbar (415/1024) da Allahın zulme kadir olduğunu fakat bunu yaratmadığını savunmaktadır. Mutezile genel anlamda böyle bir görüşe sahip olduğu için el-Buharî bu görüşü eleştirmek amacıyla bu babı oluşturmuş ve müteakiben hadisi zikretmiştir. Bu hadis içerisinde zikredilen her şeyin failinin Allah olduğunu tazammun etmektedir. Dolayısıyla el-Buharîye göre hayrın da şerrin de faili Allahtır. O halde bu bab başlığı ve müteakiben serdedilen hadis ve özellikle Felak sûresinin ilk ayetleri Kaderiyyeye red niteliğindedir. Orada el-Buharî Allahın şerri de yarattığı fikrini öne çıkarmaktadır. Şarihlerin verdiği bilgiye bakılırsa bu ayet, kulun fililini yarattığı görüşünü savunan Kaderiyyeyi reddetmek amacıyla serdedilmiştir. Çünkü el-Buharînin anlayışına göre kendisinden sığınılması istenen bir kötülük, kulun kendisi tarafından yaratıldıysa o zaman Allaha sığınmasının bir anlamı olmayacaktır. Zira ancak kendisinden sığınılan şeyi izale etmeye muktedir olan kimseye sığınmak sahih olur.

Bu ayetteki Min şerri ma halak ifadesindeki şer, Şeytanın şerri, cehennem veya Allahın yarattığı her şer sahibinin şerri anlamlarına gelmektedir. Bu ifadedeki ma mevsule masıdır ve ait zamiri mahzuftur. Veyahut da masdariyyedir, bu durumda mahluk anlamında halk olup halkın şerrinden manasınadır. Dolayısıyla Bu sûre Allahın hayır ve şerden her şeyin yaratıcısı olduğuna delalet etmektedir. Burada kulun fiilini yarattığını söyleyen Kaderiyyeye bir reddiye vardır. Mutezileden Allahın şerri yaratmadığını savunanlar ise bu ayetteki Min şerri ma halaka şerri kesralı tenvinle, ma halakadaki mayı nefiy ması kabul etmişlerdir. Bu durumda onlara göre anlam Allahın yaratmadığı şerden sana sığınırım olur. Ashabul-Hadis, bunun batıl bir mezhebe mebnî merdud bir okuyuş biçimi olduğunu savunmaktadır.


el-Buharî dalâlet ve hidayet konusunda da Mutezileye karşı tavrını 15. ve 16. bablarda ortaya koymuştur. Onun bu tavrını ortaya koymadan önce Mutezilenin hidayet ve dalalet kavramlarına nasıl baktığını ifade etmemiz gerekir. Mutezileye göre hidayet, Allahın doğru yolu beyan ve işaret etmesidir. Bu beyan ve çağrıyı kabul eden hidayete erer, kabul etmeyen değil. Allah kafirlere doğru yolu gösterir, fakat onlar doğru yola girmezler. Dolayısıyla Allah hem müminlere hem de kafirlere hidayet etmiştir. Ama kafirler hidayeti tercih etmemişlerdir. Onlara göre Allahın saptırmasının anlamı, kulun dalâleti seçmesi ve sapıtması sonucunda sapıklık hükmünü almasıdır. Yani kulun hidayeti ve dalâleti yine kendi irade ihtiyarına bağlı olmaktadır. Onlara göre Allahın, yarattıklarından bir kimseyi dinden saptırdığını söylemek imkansızdır.

Fakat el-Buharînin de içinde bulunduğu Ashabul-Hadis veya en geniş anlamıyla Ehli Sünnet, hidayetin ve dalâletin Allah tarafından yaratıldığını savunmaktadırlar. İşte el-Buharî kader bölümünün 15. ve 16. bablarını bu konuya ayırmış ve burada Kaderiyyeye red mahiyetinde bazı deliller ileri sürmüştür. O, Tevbe suresinin De ki: Allahın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez ayetini 15. bab başlığı yapmıştır. Ayette geçen Bizim için yazdığı ifadesini kadâ, yani Bizim için hayır ve şerden takdir ve hükmettiği şey vardır, şeklinde tefsir etmiştir. Daha sonra Tabiî alimlerden Mucahid b. Cebr Saffat suresinin 161. ayetindeki bi fâtinîn kelimesini bi mudillîn şeklinde tefsir etmiştir ki bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: Sizler Allahın cehenneme gireceğini yazmış olduğu kimselerden başkasını dalalete düşürüp saptıramazsınız Dolayısıyla el-Buharîye göre sapma ve saptırma insanın iradesinde olmayıp Allahın kudretindedir. Yani insanın saptırmasını da yaratan Allahtır. el-Buharî Ala suresinin 3. ayetindeki kaddera fe hedâ şeklindeki ifadeyi Şakaveti ve saadeti takdir eden ve bütün hayvanları da otlaklarına hidayet edip götüren şeklinde tefsir etmektedir.

Dalalet konusundaki yaklaşımını 15. babta veren el-Buharî hidayetle ilgili yaklaşımını da 16. babta dile getirmektedir. Bu babın başlığını yine hidayet anlayışını yansıtan ayetlerle oluşturmuştur. Bu ayetlerden biri, Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, doğru yolu bulamazdık. (Araf 43) Diğeri de Eğer Allah bana hidayet verseydi, herhalde sakınanlardan olurdum, ayetidir.
(Zumer, 57)
el-Buharî bu bab başlığı altında el-Bera b. Azibin Hz.Peygamberden naklettiği şu ifadelere yer vermektedir: Allaha yemin olsun ki Allah olmasaydı, doğru yolu bulamazdık. Oruç da tutmaz namaz da kılmazdık el-Aynînin ifadesine göre bu 16. babta her iki ayet ve nakledilen hadis, Allahın hidayeti ve dalâleti yaratmada tek olduğunu ve Allahın kullar için iman ve küfürden murad ettiği şeyi iktisabına muktedir olduğunu ve bunun Kaderiyyenin iddia ettiği gibi kulların yaratmasıyla olmadığını ispat etmektedir. el-Kastallânî hidayet konusunda Mutezilenin görüşünü zikredip el-Buharînin 16. babının Mutezileye reddiye anlamında oluşturulduğunu ifade etmektedir. Onun nakline göre Mutezile mezhebi, Allahın enbiya ve evliya için hidayet ve irşad nevinden yaptığı her şeyi, kafirler ve fasıklar için de yaptığını savunmaktadır. Onlara göre mümin ile kafir arasında haklı ile haksız arasındaki imtiyaz, kişinin çalışması ve ihtiyarına göre hasıl olur. Dolayısıyla kişi kendisini övmesi gerekir, çünkü imanı kendi çalışmasıyla hasıl etmiştir. Ki o iman da onu cennetin derecelerine ulaştıracak ve cehenneme düşmekten kurtaracaktır.

el-Kastallânî, Mutezilenin bu düşüncesini eleştirerek insan asla kendi nefsini övmeyip sadece Allahı övmesi gerektiğini ve hidayeti verenin yalnızca Allah olduğunu ifade etmektedir.Yani ona göre hidayeti kendi çalışmasıyla elde eden insan olmayıp, hidayeti ona veren Allahtır. İnsanın fiilleri de dahil her şeyi yaratan Allah olduğu gibi hidayeti ve dalaleti de yaratan Allahtır. el-Kastallânî, 16. babtaki Allah bana hidayet etseydi, (her türlü şirk ve küfürden) sakınanlardan olurdum
(Zumer, 57) ayetini yorumlarken şöyle demektedir:
Bu ayette sözü edilen kafir, hidayeti Mutezileden daha iyi bilmektedir. Keza tabiîlerine Allah bize doğru yolu gösterseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik diyen kafirler de hidayeti çok iyi bilmektedirler. Yani diyorlar ki Allah hidayeti bize muvaffak kılsaydı ve doğru yolu bize gösterseydi, biz de sizi ona çağırırdık. Oysaki bize dalalet ve azgınlık verildiği için doğru yolu bulmakta muvaffak olamadık. el-Kastallânî kafirlerin bu yanlış anlayışlarını naklettikten sonra Mutezilenin bu konudaki anlayışını şöyle ifade etmektedir: Bilakis Allah onlara (kafirlere) doğru yolu gösterdi ve başarıyı onlara verdi. Fakat onlar doğru yola gelmediler. Bu cümle Mutezilenin hidayet ve dalâlet konusundaki bakış açısını yansıtmaktadır. Sonuç olarak el-Kastallanî kafirlerin hidayet konusundaki tavırlarını eleştirdiği gibi, Mutezilenin bu anlayışını da şu sözlerle eleştirmektedir: Ehli Sünnet mezhebine göre Allah iman ve küfürden murad ettiği şeyi kulların iktisabına muktedirdir ve Kaderiyyenin iddia ettiği gibi, bu iman veya küfrün kullar tarafından yaratılması söz konusu olamaz.

el-Buhârînin kader kitabının ilk babında ki el-Mustemlînn rivayetine göre bu babın başlığı babun fil-Kaderdir- naklettiği hadisler Mutezile ile münakaşa konusu olan hadislerdir. Bu münakaşa konusu olan hadis, insanın ana karnındaki durumuyla ilgilidir. Süleyman el-Ameşin, Zeyd b. Vehbden, o da Abdullah b. Mesuddan rivayet ettiği bu hadise göre Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur: Sizin her biriniz anne karnında kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar zaman içinde kan pıhtısı (alaka) halini alır. Sonra bir o kadar zaman içinde bir çiğnem et (mudğa) olur. Sonra Allah bir melek gönderir de bu melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, şakî yahut said olduğunu yazmakla emrolunur. Allaha yemin ederim ki sizlerden biriniz yahut bir adam ateş ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder, nihayet kendisiyle cehennem arasında bir kulaç yahut bir ziradan başka bir mesafe kalmaz. Kitap onun önüne geçer, cennet ehlinin amelini işler de oraya girer. Bu sefer o adam cennet ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder, nihayet kendisiyle cennet arasında bir kulaç yahut bir ziradan başka bir mesafe kalmaz. Kitap onun önüne geçer, cehennem ehlinin amelini işler de oraya girer. Diğer rivayet ise Enes b. Malikten gelmekte olup bu rivaytte Melek Rabbine erkek mi dişi mi olduğu, saîd mi şakî mi olduğunu rızkı ve ecelini sorar ve anasının karnında iken bunlar böylece yazılır, ifadesi vardır.

el-Buharînin bu hadisi kader kitabının başına koyması gerçekten manidardır. Zira Mutezile tarafından şiddetle reddedilen hadislerdendir. Kader konusunda üzerinde en çok tartışılan hadislerden biridir. Bu açıdan el-Buharînin bu hadisleri başa almasının bir anlamı olmalıdır. Fakat el-Buharînin bu hadisler için Babun fil-Kader şeklinde bab başlığı koyduğu anlaşılmaktadır. İbn Hacer, el-Mustemlînin rivayetinde bab başlığı olarak babun fil-Kader ziyadesinin olduğunu, fakat el-Buharînin es-Sahihini rivayet edenlerin çoğu için de böyle olduğunu ifade etmektedir. Mutezilenin bu hadislerin ilkine şiddetli bir tenkit yönelttiğini söylemiştik. Bu tenkidi yönelten Mutezilî imamlarından biri Amr b. Ubeyd (145/762)dir. Başta da söylediğimiz gibi o, Kaderiyye fırkasının önemli simalarından olan Mabed el-Cuhenînin hareketine katılanlardan biridir. Onun insanın anne karnındaki durumuyla ilgili naklettiğimiz hadisi eleştirisini burada zikretmek gerekir. O bu hadisi işittiği zaman şöyle eleştirmiştir: Eğer bu hadisi el-Ameş söylerken işitseydim ona yalancı olduğunu söylerdim. Zeyd b. Vehb söylerken işitseydim cevap vermezdim. Abdullah b. Mesud söylerken işitseydim, kabul etmezdim. Peygamber söylerken işitseydim reddederdim. Allah böyle söyleseydi, Ona da derdim ki: Sen bu esas üzere bizden misak almadın.

Bu hadis, İbrahim en-Nazzam (220/835)ın da eleştiri oklarına maruz kalmıştır. O, özellikle bu hadisi rivayet eden Abdullah b. Mesudu şiddetli bir şekilde eleştirmiştir. en-Nazzam İbn Mesudun, Birvaa bnt Vasıkın rivayet ettiği hadis hakkında : Bu hususta ben kendi görüşümü söylüyorum. Eğer hata ise benden, doğru ise Allahtandır. dediğini zikretmiş ve : İşte bu zan ve şüphe ile hüküm vermenin ta kendisidir. Zan ile şehadet (şahitlik) haram olursa, zan ile hüküm vermek daha büyük bir (haram)dır. Eğer İbn Mesud, aklını fetva ile meşgul edeceğine şakî (dalalette olan) niçin şakî oluyor, saîd (hidayette olan) niçin saîd oluyor? Bunun üzerinde düşünseydi, Allaha karşı bu kadar çirkin bir şey söylemez, hatası da büyümezdi ve bu da onun için daha iyi olurdu. demiştir.[85] Basrada beş yıl kalmış olan el-Buharînin kendisinden önce yaşamış olan Amr b. Ubeydin ve çağdaşı olan en-Nazzamın bu eleştirilerinden habersiz olması mümkün değildir. Mutezilenin kader konusundaki görüşlerini Hz.Peygamberin dilinden geçersiz hale getirecek bir hadisi kader kitabının başına almış olması, onun Mutezileye açıktan veya ima yollu bir cevabı olarak kabul edilebilir. el-Buharînin bu hadisleri müdafaa sadedinde kendisinin sarih bir açıklaması mevcut değildir. Fakat o bu hadisi kader kitabının başına almış olmakla aslında fiilî bir cevap vermiş olmaktadır. el-Buharî ile aynı asırda yaşamış olan İbn Kuteybe (276/889) bu hadisin müdafaası sadedinde Mutezile imamlarından en-Nazzama uzun bir cevap vermektedir. Buna göre o, İbnu Mesudun bu hadis nedeniyle yalancı olarak itham edilmesine şöyle cevap verir: İbn Mesudun böyle meşhur ve yüce bir hadis ile Rasulullaha yalan isnad etmesi nasıl caiz olur? Pek çok ashab mevcut olduğu halde niçin hiç biri onun bu sözünü inkar etmiyor? Hem ne için ve ne gaye ile Rasulullaha yalan isnad etsin ki? Bunun ona ne faydası veya zararı olur, ne sultan ve idarecilere yaklaşmasına vesile olur, ne de malı artar. Onun bu rivayetini destekleyen pek çok kimsenin rivayeti varken nasıl olur da yalan söylemiş olur? İbn Kuteybe, İbn Mesudun hadisini destekleyen diğer rivayetleri ve bu konudaki ayetleri ve hatta gerek Cahiliyede gerekse İslâmî dönemdeki Arap şairlerin kader konusundaki şiirlerini zikrederek bu hadisin doğruluğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.[86] Aslında bu tartışmaları yapan müellifler el-Buharînin çağdaşı olmaları ve özellikle Basra çevresinde yaşamış olmaları nedeniyle kader konusundaki tartışmaların üst seviyede yaşandığını göstermektedir. Doğal olarak el-Buhârî bu tartışmalardan etkilenerek es-Sahihinin kader bölümünü oluşturmuş olmalıdır.

el-Buharînin insanın ana karnındaki durumu ile ilgili bu hadisi kitabına alması, onun, kişinin doğduğu zaman yiyip içeceği rızkı, eceli, ameli, şaki mi said mi olacağı gibi mukadderatının yazılacağı kanaatini benimsemiş olduğunu göstermektedir. el-Buharîye göre bunlar kaderin var olduğunu gösteren şeylerdir. el-Buharînin de içinde bulunduğu Ehli Sünnet bu hadiste sayılan maddelerin hepsinin önceden Allahın ilminde sabık olup değişmesinin mümkün olmadığını savunmaktadır. Hadiste sayılan bu maddeler konusunda Mutezile ile hiç birinde hem fikir değillerdir. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz husus özellikle ecel konusudur. el-Buharî hadiste belirtilen her insan için bir ecelin tespit edilmiş olmasını benimsemiştir. Bu yüzden şarihler Ehli Sünnet ile Mutezilenin bu konuda farklı bakış açılarına sahip olduklarını vurgulamaktadırlar. Ehli Sünnetin anlayışına göre kati delillerle takarrur etmiştir ki ecelleri ve rızkları Allah bilir. Bilmenin hakikati, bilinen şeyi bulunduğu hal üzere anlamaktır. Allah Zeydin beş yüz tarihinde öleceğini bildiği zaman, artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır. Çünkü ilim cehle munkalip olur. Bundan dolayı Allahın bildiği ecellerin artıp eksilmesi imkansızdır. Dolayısıyla Ehli Hakkın mezhebine göre öldürülen kimse eceliyle ölmüştür. Mutezile ise o kimsenin eceliyle ölmediğini ve ecelinin kesildiğini savunmaktadır.[87] Mutezilenin cumhuru, özellikle Bağdat ekolü ve yine Mutezile imamlarından Ebul-Kâsım el-Kabî (319/931)ye göre ecel iki türlüdür. Birisi, katl eceli, diğeri ölüm ecelidir. Mutezilenin cumhuru ve el-Kabî, eğer insan öldürülmemiş olsaydı, ölüm eceline kadar yaşayacağını savunmaktadırlar. Dolayısıyla onlara göre kâtil maktulün ecelini kesmiştir. Maktulün tek bir eceli vardır ve öldürme olmasaydı, o da Allahın ilminde olan vakitti. Öldürülmeseydi, kesin olarak yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılmasının bir anlamı olmazdı.[88] ez-Zemahşerî de Bağdat ekolünün görüşünü savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp kısaltılabileceğini savunmaktadır.[89] el-Buharî mutezilenin bu görüşlerini reddettiği için ecelin daha insan doğmadan yazıldığını veya Allahın ilminde sabık olduğunu bu tarihten önce veya sonra insanın ölmesinin mümkün olmadığı anlamında bu hadisleri serdetmiştir. Onun bu hadisleri seçmesi Mutezileyi sarih olarak ret niteliğindedir.

DEVAM EDECEK.........
 
Üst Alt