• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Mıncırma...

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 6
  • Görüntüleme 2K

Okunuyor :
Mıncırma...

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba!
Okudugumu,ilginc buldugumu paylasmak adina....
Gülse Birsel'den Mıncırma...

Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi,
grip "Yatınca geçer"di,
başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi,
uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün"
şeklinde konu halledilirdi!

Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya
"Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun!

Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi,
yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı,
susup otururdun.

Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.

Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı',
okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik',
hüzünlüyse 'depresif',
aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve
o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!

O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo!

Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde
öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska,
dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...

Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!

Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların
pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu,
topluma uyum sağlayamadıkları için böyle
takıldıkları söyleniyor.

Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım,
ama bir halta yaramayanı!

HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM

Ay kıyamaam! Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım
daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır!

Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama
o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu
köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım,
tebessüm bile etmedim.
Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım.

Bir akşamüstü, balkonda otururken annem
"Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..."
şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.

"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım
birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım.
Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve
uyarısız gerçekleştirmişti.

Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar
büyüdüyse,ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan,
konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı
avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir.

Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir,
elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!

Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken,
annem kısık sesle,
yüzünü yüzüme yaklaştırarak

"Alırım ayağımın altına" diye başladı ve
"Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsan
da git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel
yemek kitabından bir kurabiye pişir,
akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!

NE DERDİM KALDI NE DE TASAM

Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz,
mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar,
arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır!

Aynen öyle oldu.
Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti,
bu yaşakadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım.
Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil,
hayat tarzı sandığı için para dilenen,

dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp,
bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim
zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo...
Muma dönerdi hepsi!

Bir kere her şeyden önce
bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri
bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.

Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar,
polise atsın diye eline taş verilenler,
bir de emo'lar!

Gelecekten çok umutluyum çoook

http://www.dikmen.org/konu-disi-genel/154427-gulse-birselden.html
 

SEHERYELİ

Tecrübeli
Üye
çok güzel daha öncede okumuştum
emeğinize sağlık
birde misafirlerin yanında yanlış yapınca mıncırmayla uyarırdı anneler
ama ben her seferinde ne cimcikliyon ya yine neyaptım der
çok sevgili anneciğimi çok utandırıdım
 

shgiptare

Kıdemli
Üye
devam edebiliriz.....

Geçen akşam, bir restoranda, bir arkadaşımız cebinden küçük bir çakıya benzeyen, mika saplı, metal bir alet çıkardı. Metal bölümün ucunda bakır renkli bir nokta var. Anlattığına göre bu metal bölümü bir bardak şarabın içine sokuyorsunuz, her tuttuğunuz saniye için şarap bir sene yaşlanıyor!
Önce kimse inanmadı.

Metal aletin sokulduğu ve sokulmadığı şarap bardaklarıyla "Öncesonra" testleri yapıldı. Belki gastronomik, belki de psikolojik sebeplerle, sonunda aletin dahice bir buluş olduğuna karar verildi!

O andan itibaren de herkes arkadaşımıza aleti satın aldığı yer, fiyat vesaireyle ilgili sorular sormaya başladı, notlar alındı.

Daha önce varlığını bilmediğimiz çakıya benzeyen bir nesne, onbeş dakika içinde bir "olmazsa olmaz", hayatın tadını sürdürmek için bir vazgeçilmez haline geldi!

Sanki o "şarap eskitme" zamazingosunu ertesi sabah edinmezlerse, yaşamın bir anlamı kalmayacak, akşam yemekleri eskisi gibi lezzet vermeyecek, birşeylerden geri kalınacak, hatta sosyal sınıfsal olarak aşağı düşülecekti!

Çağdaş insan, "teknoloji tüketimi" alanında bu tür tuzaklara çok sık düşüyor.

"Hayatını kolaylaştıracağım, ayrıca bundan herkeste var, yoksa sende yok mu?" cümlesiyle şimdiye kadar, doğru dürüst işe yaramamış, hiçbir işe yaramamış, veya kısa zaman içinde tedavülden kalkmış neler satın aldığımızı hatırlayalım:

- Köfte yapma makinası (Köfte harcını karıştırır, sonra rulo şeklinde, hiçbir işe yaramayan tuhaf şekilli köfte çıkarır!)

- Video kasetleri geri sarma aleti! (Video oynatıcıda zaten bunun için bir düğme vardı, ama söylentiye göre "kafa eskiyor"du!)

- Kablolu uzaktan kumandalar!

- Krep makinesi (Krep hamurunu hazırlayıp üstüne dökersiniz, kenarlardan taşar, dökülür, her tür tava daha pratiktir!)

- Pilli ayran karıştırıcı!

- Elektrikli ekmek kesme makinesi!

- Çok eskiden, düğmesini istediğiniz harfe getirip, çubuğunun üzerine basarak o harfle başlayan isim ve numaraları gördüğünüz telefon rehberleri!

- Saati gösteren tükenmez kalemler!

- Atari!

- Databank (Cep telefonlarının azıcık gelişmesiyle geçersiz hale geldi!)

- Dijital fotoğraf makinelerinin ilk ve berbat örnekleri!

- Ömrü çok kısa süren lazer diskler ve lazer disk oynatıcılar!

Liste daha gider.

Geçen gün evinde toplasanız 20 CD bulunduran, müzikle alakası olmayan bir arkadaşım aldığı İ-Pod'u gösterdi bana. Şu havalı MP3 çalarlardan yani. Üç ay olmuş alalı, henüz kullanmamış!

Ama son yılların "gerçek vazgeçilmez"i cep telefonlarının "vazgeçilmezliğinin" ne noktaya geldiğiyle ilgili daha çarpıcı bir haber okudum geçen hafta:

Erzurum'un Ovacık bölgesindeki 90 haneli Toprakkale köyünde, 100 kişide cep telefonu varmış. Ne güzel, refah, iletişim, vesaire, değil mi?

Ancak bu bölgede kurulu baz istasyonu yokmuş! Yani cep telefonları çalışmıyormuş! Telefonlar iki üç ayda bir, şehre inildiğinde kullanılıyormuş ancak! Yine de köylülerin çoğu cep telefonu taşıyormuş!

Cep telefonsuz insan, var olmayan bir insan artık!

Peki biz 10 yıl önce nasıl yaşıyorduk yahu?

Gülse Birsel tarafından yazılan bu makale, 16 Nisan 2006 Pazar günü yayınlanan Sabah Gazetesindeki köşe yazısıdır.
 
Üst Alt