• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Mesnevi ( Mevlana )

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

İnci

Kıdemli
Üye
40. KENDİ AYIBINI GÖRMEK


Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün, kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!

“Müminler birbirinin aynasıdır.” Bu hadisi peygamberden rivayet etmediler mi?

Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil! Kendine kötü de, başkasına deme!

Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi.

Herkes, önce kendi kusurunu görseydi, halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?

Halk kendisinden gafildir babam, gafil! Onun için birbirinin kusurlarını görürler.

Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür. Kim birisinin ayıbını söylerse, onu kendisine almış olur.

Be hey kaltaban! Çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!

Tavus kuşu gibi kanadına bakma; ayağını gör ki kötü göz sana bir pusu kurmasın.

Ey saman çöpünden bile değersiz olan adam! O dağ gibi (Peygamber’e) bakıp ibret al da hünerini göstermeye kalkışma.

Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı?

Hiçbir kâfiri dahi hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya!

Ört ki, senin de ayıbını da örtsünler. Kendinden emin olmadıkça kimseye gülme!


(I/1327, 1328, 1330, 2332, II/881, 882, 3034, III/2235, V/498, 505, 562, VI/2451, 4526)
 

İnci

Kıdemli
Üye
41. KIYASTA HATA

Arınmış kimselerin işini kendine kıyas etme; (nitekim) yazıda şîr (süt) ve şîr (arslan) aynı yazılırsa da (aynı şey değildir).

Bütün âlem bu sebepten yollarını kaybetmişlerdir; (nitekim) Allah dostlarından az kimsenin haberi vardır.

İki çeşit arı da aynı yerden yer; fakat birinden bal olur, ötekinden zehir.

İki çeşit geyik de (aynı) otu yer, suyu içer; ama birinden fışkı olur, diğerinden hâlis misk.

Her iki kamış da aynı sulaktan beslenir; (ancak) birinin (içi) boş olur, öbürününki şeker.

Böyle yüz binlerce (birbirine) benzeyen şeyler vardır ki (aralarındaki) yetmiş yıllık farkı sen gör!

Birisi yer, (ondan) bütünüyle hasislik ve haset çıkar; öbürü yer, tamamen bir olan Allah aşkı doğar.

Birisi temiz toprak (gibidir), diğeri çorak ve kötü toprak (gibi). Birisi temiz bir melek (gibidir), öteki Şeytan ve canavar (gibi).

Her iki şekil de birbirine benzeyebilir; (nitekim) acı su da berrak olur, tatlı su da...

Sahte altınla hâlis altının ayarını mihenk taşına vurmadan, tahminde bulunarak bilemezsin.

Allah kimin rûhuna mihenk taşı koyarsa, o kişi yakîni (kesin ve gerçek bilgiyi) şüpheden ayırt edebilir.

Bu kıyaslar, bu araştırmalar; bulutlu günde, yahut geceleyin kıbleyi bulmak içindir.

Fakat güneş doğmuş, Kâbe de karşıdayken bu kıyası, bu araştırmayı bırak, arama!

Bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme!


(I/263, 264, 268-271, 273-275, 299, 300, 3404, 3405, II/718)
 

İnci

Kıdemli
Üye
42. KİN VE ÖFKE


Öfkeyi, şehveti, hırsı terk etmek erliktir. Bu peygamberlik damarıdır.

Ustası, şaşı çırağına “içeriye gir, raftaki şişeyi dışarıya getir” demiş;

Şaşı (çırak) “o iki şişeden hangisini getireyim?” diye (sormuş).

Ustası cevap vermiş: “O, iki şişe değil, git şaşılığı bırak; (biri iki) görme.”

(Çırak) “usta beni (niye) azarlıyorsun” deyince ustası “(öyleyse) o iki şişenin birini kır” diye (karşılık vermiş).

Şişe bir taneydi, ama onun gözüne iki görünüyordu.(...)

(Çırak) birini kırınca diğeri de gözden kayboldu. İnsan da arzuları ve öfkesi sebebiyle (böyle) şaşı olur.

Öfke ve şehvet insanı şaşı yapar, ruhu doğruluktan ayırır.

Kin (duygusu) gelince hünerler görünmez olur, gönülden göze yüz perde iner.

Kin tutma! (Zira) kin yüzünden yol azıtanların kabirlerini kin tutanların yanına kazarlar.

Kızgınlığın cehennem ateşinin tohumudur. Kendine gel de şu cehennemini söndür. Çünkü o bir tuzaktır.

Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı, cehennem ateşinin aslı oldun gitti, demektir.

Ateşin burada nasıl insanları yakarsa, ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.


(V/4026, I/327-334, II/0273, III/3480, 3472, 3473)
 

İnci

Kıdemli
Üye
43. KORKU VE ÜMİT

Peygamberler dediler ki: “Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Allah’ın ihsan ve rahmetlerine son yoktur;

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el atın, yapışın!”

Bizim gönlümüzde lâlelik var, gül bahçesi var. Orada solmanın, perişan olmanın yolu yok!

(Allah) sapıklığı iman yolu yapar; eğri gidişi ihsan mahsulünün devşirme çağı kılar.

Bu suretle de hiçbir ihsan sahibinin korkudan emin olmamasını, hiçbir hainin de recâdan el çekmemesini diler.

“Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir; ve bu yemek, tam onlara lâyıktır.

Bir kişi, Hak’tan korkup takvâ yolunu tuttu mu; cin olsun, insan olsun, onu kim görse çekinir.

(Âriflerin) emniyeti, korkunun ta kendisinden meydana gelmiştir. Hâsılı her ân da o emniyet, çoğalıp durur.

Korkuda yüzlerce eminlik gizlidir. Gözün karasında bunca aydınlık var.

Ey temiz adam, korkuda gizlenmiş emniyeti gördün, ümitte gizli korkuyu da bir gör.

Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el altın, yapışın!

Bu ümit ve korku; herkes, bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir.

Ümit ve korku perdesini yırttın mı gayb, bütün şaşaasıyla meydana çıkar.

Ümitsizlikten sonra nice ümitler var... Karanlığın ardında nice güneşler var!


(III/2922, 2923, 2935, VI/4342, 4343, I/1430, 1425, VI/4365, 3580, 4366, III/2923, I/3616, 3617, III/2925)
 

İnci

Kıdemli
Üye
44. KUR’ÂN VE VAHİY


Kur’ân’ın nuru hak ile batılı zerre zerre fark eder, bize gösterir

(Ona) sığınırsan Peygamberlerin ruhlarına karışırsın.

Kur’ân’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir.

Kur’ân’ı okur da dediğini tutmazsan farzet ki peygamberleri, velileri görmüşsün (ne fayda!)

Allah’ın lütufları, Mustafa (a.s.)’ a vaatlerde bulundu da dedi ki: “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez.

Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim. Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum.

Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor, hakir bir hale koyarım.

Hiç kimse Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz; ona ne bir şey ilâve edebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama!”

Bil ki gökten inen mübarek su, gönüllere gelen vahiydir; dillere gelen doğru sözlülüktür.

Bu nücûm ve tıp bilgileri, Peygamberlerin vahiyleridir. Yoksa akıl ve duygunun, o tarafa nereden yolu olacak?

Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir ama, bunu ona vahiy sahibi öğretir.

Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir; fakat sonra akıl, onların üstüne bir şeyler katar.

Sanat bilgisi, bu akılla olsaydı, ustasız bir sanat öğrenilirdi elbette.

Vahiyden olmayan söz de, hevâ ve hevestendir. Topraktan yaratılanlar gibi havaya, zerre zerre dağılır, gider.


(II/852, I/153, 1540, 1539, III/1197-1200, 4317, IV/1294, 1296, 1297, 1300, VI/466)
 

İnci

Kıdemli
Üye
45. MÛSİKÎ VE SEMÂ

Hakîmler “bu mûsikî nağmelerini göklerin dönüşünden aldık” demişlerdir.

Halkın tamburla çalıp, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler hep göğün hareketinden alınmadır.

Biz hepimiz Adem’in cüzleriydik; Cennette o nağmeleri dinledik.

Gerçi suyla toprak, bize bir şüphe verdi; ama yine o nağmeleri birazcık hatırlıyoruz.

Fakat, musibet toprağıyla karıştıktan sonra bu zîr ve bam perdeleri nereden o nağmeleri verecek!

Güzel sesi dinlemek âşıklara gıdadır. Çünkü güzel ses dinlemede, kalp huzuru ve Allah’la beraber olma zevki vardır.

(Mûsikiyle) insanın içindeki hayaller kuvvetlenir; hatta hayaller, o güzel sesten sûretlere bürünür.

Suya ceviz atanın ateşi nasıl kuvvetlendiyse, aşk ateşi de güzel seslerle kuvvet bulur!

Aşk çalgıcısı, semâ vaktinde şunu söyler: “Kulluk bir bağdır, efendilik ise baş ağrısı!”

Allah güzellikten, kemalden, cilveden hangisini iterse gözü onu gösterir.

Güzel sesten, müjdelerden, coşkun ve neşeli sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy!

Kulağından vesvese pamuğunu çıkar da kâinatın coşkusunu duy!

Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raks ederler.

Varlıklarından kurtuldular mı ellerini çırpar, noksanlarından ayrıldılar mı semâ’a girerler.

Çalgıcıları, içlerinden def çalar, denizler onların coşkunluğunu görüp köpürür.

Sen göremezsin ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.

Dalların el çırpışını görmüyorsun değil mi? Buna can kulağı gerek; ten kulağıyla duyulmaz ki!

Dallar, yapraklar, toprak hepsinden kurtulunca başlarını yükseltir, rüzgârın eşi, arkadaşı olurlar.

Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca ağacın tâ üstüne çıkarlar.

Her meyve ve her yaprak, tomurcuğunun diliyle Allah’ın şükrünü terennüm eder;

Su ve çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde,

Allah aşkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale gelirler.

Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir? Sorma! Tamamıyla can olanlara gelince; onları hiç sorma?


(IV/733, 734, 736-738, 742-744, III/4722, II/680, 681, 1942, 1943, III/96-100, I/1342-1344, 1346-1348)
 

İnci

Kıdemli
Üye
46. MÜRŞİD-İ KÂMİL


Allah tarafından vahiy ve cevaba nâil olan kişi, her ne buyurursa o buyruk doğrunun ta kendisidir.

Senin cüz’î aklın onun küllî aklı vasıtasıyla küllî olur. Çünkü akl-ı kül, nefse vurulmuş zincir gibidir.

Her devirde Peygamber yerine bir veli vardır; bu sınama kıyamete kadar dâimîdir.

Tane arayana tane tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder.

Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi, şehirde de alay konusu olur, köyde de!

Olmayacak şey onların himmetiyle olur. Pis şey, oraya vardı mı tertemiz olur, kutlu bir hale girer.

Halkın aynada gördüğünü pir, pişmemiş kerpiçte görür.



Hikâye

Allah’tan Musa’ya şu hitap geldi: “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören!

Seni ilâhî nurun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Hakk’ım, hastalandım da niçin halimi, hatırımı sormaya gelmedin.

Musa, “Ey Allah’ım! Sen kusurdan münezzehsin. Bu ne işarettir; Yarabbi, bunu bildir” dedi.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yine “Hastalığımda kerem edip niçin halimi sormadın?” buyurdu.

Musa, “Yarabbi, senin bir noksanın olamaz. Aklım şaştı, bu sözün hakikatini anlat” dedi.

Cenâb-ı Hak “Evet, has ve seçilmiş bir kulum hastalanmıştı. İyice bir bak hele... O benim.

“Onun özür serdetmesi, benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır.” buyurdu.

Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.

Şeytan birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.


(I/0225, 2053, II/0815, 3705, III/590, 3600, VI/2026, Hikâye: II/2156-165)
 

İnci

Kıdemli
Üye
47. MÜŞÂHEDE

Gayb âleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru; başka bir göğü, başka bir güneşi vardır.

O, ancak has kullara görünür; diğerleri “Öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden” şüphe ederler.

Gözlerini ayıp kılından arıt da gayb bağını, gayb serviliğini gör!

Kulağından vesveseler pamuğunu çıkar ki, kâinatın seslerini duyasın.

Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al da, feleğin üstünden nağme seslerini işit!

Bir nefesçik Allah güzelliğini görsen, canın da ateşlere düşer, vücudun da!

Değirmenin dönüşünü ne vakte dek göreceksin? Başını çevir de hızlı ve coşkun akan suyu gör!

Köpükleri gören onları sayar döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz.

Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lâzım ki, denizi de göresin.

İnsan, duygudan çıkmadı mı gayb âlemine tamamıyla yabancı kalır.

Herkes, gönlünün aydınlığı ve cilâsı nispetinde gaybı görür.

Kim, gönlünü daha fazla cilâladıysa daha ziyade görür; ona daha fazla suretler görünür.

Perde ardındaysan perdeden çık da, o şaşılacak padişahlığı gör.


(I/2035, 2036, II/1944, 1943, 1942, IV/3215, V/2905, 2910, 2907, III/1028, IV/2909, 2910, V/4197)
 

İnci

Kıdemli
Üye
48. NEFİS, HEVÂ VE HEVES

Düşman (nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak say!

Sana şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!

Bu nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile sönmez.

Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu?” diye bağırır.

Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün tabiatındadır.

Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim çekebilir?

Şunu bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise, nefsini mağlûp edendir.

Vücudunda nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da.

Âdem Peygamber, nefis zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.

Melek, Şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.

Ercesine onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık versin!

Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.

Onun Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!

Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür; bağa, bahçeye değil!

Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.

Ey hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle değil!

Hevâ ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka bir şey değildir.

Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.

Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’ demeler de kuruntularımızdır.

Hevâ ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, odur.

Hakk’a (karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.

Ey Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ ve heveslerden nasıl geçeceksin?

Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.


(I/1192, 1193, 1375, 1380, 1382, 1383, 1389, 3004, II/15, 16, III/1061, 2554, 2555, IV/1312, V/3491, I/1078, 1079, 2296, 2297, 2957, 3430, 3453, VI/1768)
 

İnci

Kıdemli
Üye
49. ÖLÜM

İyiler gittiler, (onlardan geriye) güzel âdetler kaldı; kötülerden ise zulüm ve lânetler!

Sonunda Müminler için kazanma vardır; münafığa da Ahirette mat olma.

Herkes ölümden ürker, korkar. (Sufiler) ona bıyık altından gülmektedir.

Ey âşık! Âşıkların hayatı ölümdedir. Gönlü gönül vermeden başka bir suretle bulamazsın.

Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ecel vaktine kadar iyi tohumlar ekmek gerek.

Bu âlem oyun yeridir, ölüm de gece. Geri döner gidersin; fakat kese bomboş, sen de yorgun argın!

Bil ki iyiler ölünce kaybolmaz, Allah geri gel diye ferman etti mi gelirler.

(Allah’tan razı olan) ezelî emir, neyse ona uyar; hayatla ölüm, onun yanında bir olur.

(Onlar) yaşarsa Allah için yaşar, mal, mülk ve hazine için değil... Ölürse Allah için ölür, korkudan hastalıktan değil!

İşte tıpkı bunun gibi ölürken de aynı çeşit ölürüz, ama yarımız ziyan içindedir, yarımız padişah (gibi).

Ebedi aşkla kapı yoldaşı olmak için ölüm gününe hazırlan da şimdiden öl!

Tatlı yaşayan, sonunda acı ölür; ten kaydında olan canını kurtaramaz.


(I/0744, 287, 3495, 1751, II/387, 2600, III/1762, 1909, 1910, 3516, 3760, I/2302)
 

İnci

Kıdemli
Üye
50. ÖZGÜRLÜK

Ey oğul; bağı çöz, özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?

Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha yem olan yere hiç uğramamandır.

Uğrama da şükrettikçe Allah sana tuzaksız, düşman korkusundan uzak bir nimet ihsan etsin.

Allah’ın sizi azad etmesine karşılık şükretmeniz, O’nun nimetlerini anmanız gerek!

Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis, etrafında dönüp dolaşsın.

Hasislik zincirini elinden, boynundan at, eski felekte yeni bir baht bul!

Kuşa, kafesi bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı gelir.

Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür.

Dışarıda, kafesin çevresinde ötüşen kuşlar, hürriyete ait güzel güzel hikayeler söylerler.

Kafesteki kuş, onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı, ne kararı!

Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur. Ayağındaki bağdan kurtulmak ister.

Dallar ve yapraklar da, toprak hapsinden kurtulunca başlarını kaldırıp, rüzgâra arkadaş olurlar.

Ey ikbal nöbetine erişen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbette geçicisin, özgürlük taslama!

Bir zamancağız şu hileyi, düzeni bırak da ölümden önce birkaç solukluk zaman da hür yaşa!


(I/19, III/2880-2882, II/1948, 1949, III/3951-3955, I/1341, 1369, VI/4444)
 

İnci

Kıdemli
Üye
51. PEYGAMBERLER


Dünya büyücüsü, pek bilgiçtir. Onun büyü ipini çözmek herkesin harcı değildir.

Eğer akıl, onun bağladığı düğümü çözebilseydi Allah peygamberleri yollar mıydı?

Her insan, Allah’ın faziletine, ihsanına erişebilseydi Allah bunca peygamberi gönderir miydi?

Her peygamberin, her velinin bir mesleği, bir usûlü vardır; fakat hepsi seni Hakk’a ulaştırdığına göre bunlar birdir.

Peygamberler Hakk’ın emirlerini halka bildirirler, bunun için alacağı ücreti de bizzat Allah verir.

Peygamberler gelmeden önce Mü’min-kâfir, hak-bâtıl zâhiren hepsi bir görünmekteydi.

Âlemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamıyla geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.

Allah, mihnet ve ıstırapla hasetler meydana çıksın diye Peygamberleri vasıta kıldı.

Peygamberler, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agâh eden adamlardır. Onlar, cihan halkının görmediği şeyleri görmüşlerdir.

Peygamberlerin bizim üstümüzde hakları çoktur; çünkü bizim sonumuzdan haber vermişlerdir.

Onlardan daha öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır? Nefesleri taşa bile tesir eder.

(Fakat) belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.

Bu yüzden peygamberler eziyetlere, zahmetlere uğradılar. Onların çektikleri meşakkat, bütün cihan halkının çektiği meşakkatten daha üstündü, daha fazlaydı.


(IV/3196, 3197, 3318, I/3086, III/2931, II/285, 286, 811, III/2960, VI/3770, V/1534, IV/2009, 100)
 

İnci

Kıdemli
Üye
52. RIZIK


Bu âlemde binlerce canlı, sıkıntısız hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir.

Üveyk kuşu, geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde, ağaçta Hakk’a şükreder.

Bülbül “Ey duaya icabet eden Mevlâ! Rızık hususunda i’timadımız sana” diye hamd eyler.

Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlûkat Hakk’ın ailesidir; Hak da ne güzel aile reisi!

Rızık yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rab’lerinden rızıklanır, ferahlar” nimeti hazmedilir.

Gönlüne geçim kaygısını az koy! Sen kapıda oldukça rızkın da azalmaz.

“Rızkınız gökyüzündedir” âyetini duymadın mı? Neden bu aşağılık yere saplanıp kaldın?

Kendinize gelin; O’ndan isteyin, başkasından değil; suyu denizde arayın, kuru derede değil!

Açlık korkusunda, bu titreyiş de nedir? Allah’a dayanmakla tok yaşanabilir pekalâ!

Doğan, rızkını padişahın elinden umduğu için bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir.


Hikâye
Dünyada yemyeşil bir ada vardı; orada da yalnız başına obur bir öküz yaşardı.

Akşama kadar bütün ovada otlar, doyar; semirip şişerdi.

Gece olunca “yarın ne yiyeceğim” diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirirdi...

Sabah olunca ova yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.

Öküz, öküz açlığına tutulmuştu; akşama kadar tekrar bütün ovada baştan başa otlar, bitirirdi.

Derken akşam oldu mu tekrar açlık korkusuna düşer; bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan zayıflardı.

“Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim?” diye düşünür dururdu. Yıllardır, o öküz bu haldeydi işte.

“Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte yayılırım.

Hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam nedir?” diye düşünmez bile.

İşte nefis, o “öküz”dür, yeşil ova da “dünya”. Nefis ekmek korkusu ile daima zayıflar durur.

Sen nasıl rızka düşkün bir âşıksan, rızık da sahibine öyle düşkün bir âşıktır.

Dilesen de dilemesen de rızkın, senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır.


(I/2291-2293, 2295, 3872, II/0454, 1956, IV/1182, V/2854, I/2294, Hikâye: V/2855-2859, 2861-2864, 2866, 2400, 2402)
 

İnci

Kıdemli
Üye
53. RUH VE BEDEN

Şu cismin içindeki mâneviyatsız can, şüphesiz, kın içindeki tahta kılıca benzer.

Gönül, seni gönül ehlinin semtine çeker; cisim ise su ve toprağa hapsetmek ister.

Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil! Beden bizden var oldu, biz ondan değil!

Dünya hissi bu cihanın, din hissi ise göklerin merdivenidir.

Bu hissin sıhhati, bedenin âfiyetindedir; o hissin sıhhati ise vücûdu harap etmededir.

Can yolu, cismi (önce) harap eder; sonra da o harâbeyi mâmur eder.

(Can yolu) bir bedenden başı kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder.

Aşağılık âlemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydi, var gözünü yüceliklere dik!

Sen, ten itibariyle hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün, hem gökte.

Can, hikmete, bilgilere; ten ise bağa, bahçeye, üzüme meyleder.

Can, yücelmeye, yükselmeye can atar; ten, kazanca, ota, yiyeceğe, içeceğe!

Cisme, o yücelikten bir nasib yoktur... Cisim, can denizinin karşısında bir damla gibidir.

Ruh, doğan kuşudur. Tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla baykuşlardan yaralanır.

Can, yücelere kanatlar açmada; ten, tırnaklarıyla yere sarılmada!

Can, beden kavgasından kurtulursa, beden ayağı olmaksızın gönül kanadıyle uçmaya başlar.

Beden, insanı besleme hususunda anaya benzer ama, sana yüz düşmandan daha düşmandır.

Bedenin hasta oldu mu sana ilâç aratır; kuvvetlendi mi seni şeytanlaştırır, bir put haline sokar.

Şu sitemlerle dopdolu olan bedeni bir zırh bil; ne kışa yarar, ne yaza.

Köşk (beden) bir şey değildir. Onu yık; define, yıkık yerdedir a benim beyim!

“Evimi temizleyin” âyeti beden temizliğini bildirir. Bedenin tılsımı toprağa mensupsa da hakikatte nur definesidir.

İnsanın asıl gıdası Allah nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değildir.

Fakat gönül hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece, gündüz bu suyu içmekte, bu toprağı yemektedir.

Keseyle, dağarcığın değeri içindeki altından dolayıdır. İçinde altın olmayan kesenin ne kıymeti var?

Nitekim tenin değeri de can iledir; fakat canın değeri de cananın (Allah’ın) nuruyladır.

Ten midesi, insanı samanlığa çeker; gönül midesi ise reyhanlığa.

Ot ve arpa yiyen kurban olur; Allah nuruyla gıdalanan ise Kur’ân.

Bir gönlün nuru olmadı mı o gönül, gönül değildir. Bir bedende ruh yoksa o beden, sadece topraktan ibarettir.

Derenin suyu varsa ona dere denir. Adam da eğer canı varsa adamdır.


(I/712, 725, 1812, 303, 305, 306, 3887, II/1974, 3776, III/4437, 4439, IV/1880, V/843, IV/1546, V/1721, VI/1404-1406, 3422, I/434, II/1083, 1084, III/2534, 2535, 2477, 2478, 2878, 2885)
 

İnci

Kıdemli
Üye
54. SABIR


Feraset sahiplerinin iştahları sabradır; onlar sabretmek isterler. Helva ise, çocukların isteği bir şeydir.

Sabreden, göklerin üstüne yükselir; helva yiyense geriler, kalır!

Sabır ilâcı, gözlerin perdesini yakar; göğüsleri gönülleri de yarıp açar.

Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.

Sabretmek, canının tespihleridir. Sabret, asıl doğru tespih odur.

Sabır, Sırat köprüsüne benzer; cennet ise diğer tarafta...

Allah, yüz binlerce kimya yarattı; ama insan, sabır gibi bir kimya görmedi.

Arayan nihayet bulur. Kurtuluş, sabırdan doğar.

Ayın gece sabretmesi, onu apaydın bir hale kor. Gülün dikene sabrı, onun güzel kokulu bir hale gelmesine sebep olur.

Peygamberin münkirlere sabretmesi onları Allah hâsı yapmıştır...

Kimde bir düzgün esvap görsen bil ki, onu sabretmek ve uğraşıp kazanmakla elde etmiştir.

Kimi aç, çıplak görürsen bu hali de onun sabırsızlığına tanıktır.

Ehil olmayanlara sabretmek, ehil olanlara cilâdır. Nerde bir gönül varsa sabırla cilâlanır.

Sabır kılavuzu, sana kanat olursa canın arş ve kürsünün ta yücesine kadar çıkar.

Mustafa (a.s.)’ a bak, sabrı burak edindi de, bu Burak, onu göklere çekti, çıkardı.


(I/1601, 1602, II/71, 600, 3145, 3147, III/1854, VI/595, 1408, 1410-1412, 2041, 3978, 3979)
 

İnci

Kıdemli
Üye
55. SANAT VE SANATKÂR

Hiçbir ressam var mıdır ki, yaptığı resmi bir menfaat ümidi gözetmeden sadece resim yapmak için yapsın!

Hiçbir testici yoktur ki içine su konulmasını düşünmeden, sırf testi yapmak için bunu yapsın.

Hiçbir hattat yoktur ki özene bezene yazdığı yazıyı, yalnız yazının güzelliğini göstermek için yazsın da okunmak için yazmasın!

Dünyada en aşağılık sanat bile hiç ustasız elde edilebilir mi?

Her sanatın öncesi bilgidir, ondan sonra icrâ, amel gelir...

Ey akıl sahibi! Sanat öğrenmeye çalış; fakat o sanatı, ehil olan kerem sahibi, temiz bir kişiden öğren.

Kardeş, inciyi sedefin içinde ara, sanatı da ehlinden iste.

Bir adam derici olsa, bu sanatını yaparken kirli bir elbise giyse bu elbise onun zenginliğini, yüceliğini azaltmaz ki!

Demirci demir döverken yırtık-pırtık bir elbiseye bürünse, halkın nezdindeki itibarı eksilmez.

Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar; bir şey belleyip, öğrenme hususunda aşağılık bir elbiseye bürün.

Bilgi sahibi olmanın yolu sözle; sanat bellemenin yolu ise işledir.

Allah’ın sanatlarını gören gözler olmasaydı ne gökyüzü dönerdi, ne de yeryüzü gülerdi.

Fakat halk, kadın ve yemek sevdasından (kurtulup) nereden bu sanata bakacak, nereden Allah aşkına düşecek?

Allah aşkıyla sarhoş olan kişiler, gördükleri sanatta kalmaz; bu sanattan sanatı yaratana yol bulurlar.


(IV/2881,2884, 2886, V/1054-1057,1059-1062, VI/1660,1662, 2374)
 

İnci

Kıdemli
Üye
56. SAVAŞ VE BARIŞ

İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.

Sopa, mademki savaş ve kavga âletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!

Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.

Dar ve küçük bir cisimden, dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer.

Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.

Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder.

Cihad, delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye Müminlere farz kılınmıştır.

Delinin elinden silahı al da adalet ve sulh, senden razı olsun!

Fakat elinde silahı olur, aklı da bulunmazsa bağla elini; yoksa yüzlerce zarara yol açar.

Bedende bir uzuv ağrıyıp incinse bütün beden ağrır, incinir. İster sulh çağında olsun, ister savaşta; bu, böyledir!

Bir hayâlden ürküp, hayâl gibi kaçan her yufka yüreklinin işi değildir savaş.

Savaş Türklerin işidir, kızların işi değil. Kızların yeri evdir, var git evinde otur.

Düşmanlığa kalkışacaksan düşmanlık edebileceğin birisiyle savaş ki onu esir edebilmek mümkün olsun.


(I/3435, 2137, 2392, 2577-2579, IV/1439, 1434, 1435, 3248, V/3778, 3779, III/3625)
 

İnci

Kıdemli
Üye
57. SEVGİ


Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfı.

Sevgi, acıları tatlıya çeker, tatlılaştırır. Çünkü sevgilerin aslı, doğru yola götürmedir.

Kahır ise, tatlıyı acılığa çeker. Acı ile tatlı bir arada bulunur, bağdaşır mı?

Sevgiden tortulu, bulanık sular, arı duru bir hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur.

Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.

Bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki?

Noksan bilgi nerden aşkı doğuracak? Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.

Peygamber, “Akıllının düşmanlığı, câhilin sevgisinden yeğdir” dedi.

Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan O, sana o aklın onlarca fazlasını, hattâ yedi yüzünü ihsan eder.

Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.

Muhabbeti de Allah’ın sıfatı bil, aşkı da. Azizim, korku, Hakk’ın sıfatı olamaz.

Kur’ân’da “Onlar, Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz, “Allah da onları sever” sözüne eşittir.


(I/2436, 2580, 2581, II/1530-1533, 1877, VI/3236, III/4395, V/2187, 2186)
 

İnci

Kıdemli
Üye
58. SÛRET VE MÂNA


İnsan dış görünüşle insan olsaydı Hz. Muhammed (a.s.)’le Ebu Cehil bir olurdu.

Ruhu, nur denizine gark olmuş kimseye, çirkin sûretin ne zararı olabilir?

Addan ve harften geçmek istersen, hemen kendini kendinden tamamıyla arıt!

Kabuklardan kurtulmayan iç, ne illetten kurtulur, ne doktordan fayda görür.

Testinin şekliyle ne vakte dek oyalanıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü!

Şekli-sûreti gördün, ama mânadan gâfilsin. Akıllıysan sedefteki inciyi bul!

Âlemdeki bu sedefe benzeyen kalıpların hepsi, can denizinden diridir.

Fakat her sedefte inci bulunmaz. Gözünü aç da her birinin gönlüne, içine bak!

Onda ne var, bunda ne var? Onu anla! Çünkü o değerli inci nâdir bulunur.

İnsanların ihtilâfı isimlerden meydana gelir; mânaya ulaşan ise esenliğe kavuşur.

Bu sûret kadehlerinden pek sarhoş olma ki, put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.

Ey zâhirperest! Git, mâna elde etmeye çalış. Çünkü mâna, sûret tenine kanattır.

Bil ki zâhirî sûret yok olur gider, fakat mâna âlemi ebedîdir, kalır.


(I/1019, 1023, 3458, III/3575, II/1021-1025, 3680, VI/3707, I/710, II/1020)
 

İnci

Kıdemli
Üye
59. ŞEHVET ÂFETİ


Bil ki her şehvet, şarap ve afyon gibi akla perdedir. Akıllar, bunlarla hayrete düşer.

Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

Bu ateşi ne söndürür? Hak nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine örnek yap!

Ki ödağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun.

Şehvet ateşi yakmakla eksilip bitmez. Yanmamakla güzelce eksilir, nihayet yok olur.

Zindanda mihnetlere düşen adam, bir lokmanın, bir zevkin yüzünden düşmüştür.

Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir; yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

Yüz binlerce iyi, güzel adı kötüye çıkarmıştır; yüz binlerce akıllı-fikirli kişiyi şaşkına çevirmiştir, şehvet.

Şehvet yemekten, içmekten meydana gelir. Az ye, az iç; yahut bir kadınla evlen de kötülüklerden kaç.

Şehvet, soyu-sopu üretmek için lâzım olmasaydı, Hz. Âdem, utancından kendini hadım ederdi.

Halk bu put gibi güzellere kapılıp perişan olur; şehvete uyup onlara dokunan, pişmanlık bulur.

Çünkü bir hayâle şehvetlenirler, hakikatten çok uzakta kalırlar.

Hayâle meylin yok mu? O, senin için bir kanada benzer. O kanatla uçar, hakikate yükselirsin.

Fakat şehvete uydun mu kanadın dökülür, topal kalırsın; o hayal de senden kaçar, gider.

Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yükseltsin.

Din erbabı şehvet ateşinden yanmaz; halbuki o, başkalarını tâ yerin dibine geçirmiştir.



Hikâye: Adam Arayan Kişi

Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi.

Bir herzevekil ona dedi ki: “A adam, kendine gel de öyle her dükkanı arayıp durma!”

Aydın günde kandille ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey?

Adam deki ki: “Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir?”

Bir adam, “Şu pazar adamla dolu a hür kişi!” dedi.

Adam arayan dedi ki: “Bu iki yol ağzı, ana caddede, öfke ve hırs zamanında kendine sahip olan bir adam arıyorum.

Bunlar, insan değillerdir, sûretten ibarettirler. Bunlar, ekmek ölüsüdürler; şehvet öldürmüştür, bunları.

Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerde? Bucak bucak, sokak sokak böyle bir adam arıyorum işte!”

Şehvetin esiri olan, Allah’ın rahmet, lütuf ve nimeti olmadıkça esaretten kurtulamaz.


(IV/3612, I/3699, 3701-3703, II/1839, V/1369, 370, 1373, 941, III/2133, 2134-2137, I/862, Hikâye: V/2887-2892, 2886, 2893, I/3817)
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst Alt