Maçka Palas

Bir bina... Bir insan... Binalar, insanlara benzetilebilir mi acaba?.. Ya da insanlar binalara kendi ruhlarından izler bırakırlar mı?

1920’lerin başındayız... Kurtuluş Savaşı başlamış, İstanbul işgal kuvvetleriyle kötü bir sabaha çoktan uyanmış, Boğaz’daki bir sürü yabancı geminin yanısıra sokaklarda yabancı askerler dolaşıyor. İşte bu hüzünlü yıllarda Vincenzo Caivano adında bir İtalyan demiryolu ticareti yapmak için Türkiye’ye gelir. Bu güzel kentin büyüsüne kapılan Bay Caivano, işlerinin de beklediğinden çabuk gelişmesi üzerine İstanbul’da bir bina yaptırmaya karar verir. Nerede sorusunun cevabı aslında açıktır aslında. 1870’teki meşhur Beyoğlu yangınından sonra Levantenler ve şehrin elit tabakası yönünü Nişantaşı, Teşvikiye gibi eskiden kırlık olan bölgelere çevirmiştir. Tanzimat’la birlikte azınlıklar mülkiyet hakkı elde eder ve buralar yepyeni konaklar, apartmanlarla dolmaya başlar. Caivano, hiç tereddüt etmeden bölgesini belirler; Teşvikiye’de Maçka Caddesi ile Bronz Sokağı’nın kesiştiği noktadaki arsayı satın alır.

İtalyan asıllı dönemin gözde mimarlarından Guillio Mongeri’yle görüşür. Mongeri, 1849’da İstanbul’a göçmüş Levanten bir ailenin torunudur, İstanbul’da doğmuş ve büyümüş, sonra İtalya’ya giderek Brera Akademisi’nden mezun olmuştur. Milano Saraylarını çok sever Mongeri ve bir bileşim yaratarak kafasındaki binanın planını çıkarır. Belki, burada eskiden Abdülmecid’in torunu Münire Sultan’ın sarayının olması onu bu heybetli sadeliğe çeker, kimbilir... Çizimler yapılır, onaylanır.

Yedi katlı bina, tam köşeye yerleşecek ve ön cephede dört giriş kapısı, arkada çocuklar için bir bahçesi, müştemilat binaları, tenis kortu olacaktır. Adı belirlenir: Maçka Palas.

Bugün önünden geçerken size hemen farklı olduğunu hissettiren binalardan Maçka Palas’ın anıtsal cephesi, süslemeleri, bezemeleri bölgenin bir döneminin tarihi dokusunun işaretlerini verir. Mongeri, henüz mimarlık tarihimizdeki 1. Ulusal Mimarlık Dönemi’nin öncülerinden olduğunu bilmemektedir.

1923’te cumhuriyet ilan edilip İstanbul ve Türkiye yeni hayatına başladığında Maçka Palas da ilk kiracılarıyla kendince değişimin keyfini sürer. Mısır Prensesi, İngiliz Warrington Ailesi, Celal Bayar’ın oğlu, Iraklı, Japon aileler, 1917 devriminden kaçıp İstanbul’a yerleşen Rus aristokratı Albay Gorodetzki, Abdülhak Hamit, Ekrem Zeki Üngör, Prens Reşit Benayat, Kerime Nadir koridorlarda karşılaşırlar... Mermer merdivenlerden çıkarken yorulanlar, trabzandaki pirinç korkuluklu asansördeki koltukta dinlenir, pirinç kapı kollarını açarak tavanları özel kartonpiyerli evlerine girerler.

Dört bloktan oluşan yedi katlı Maçka Palas’ın bloklarının her katında iki daire olmak üzere toplam 64 geniş daire vardır. Bu koca palasta komşuluğun tadını çıkaranlar binaya girerken şık giyimli kapıcılar tarafından karşılanır, çocuklar, bir kapıcının gözetiminde belli saatlerde bahçede oyun oynarlar. Geniş bahçedeki meyve ağaçlarının, çiçeklerin arasında koşuştururlar. Yaz aylarında bahçede düzenlenen, tenis müsabakaları ve balolar meşhurdur.

“Meyhane yıkıldı, mest ayakta; Cemşid’i de kor bu iş merakta; Ey bahr kenara sen getirdin, Ey hak onu sen yedin bitirdin; Layıktı o nurdan yatakta, Tutsaydı derim şafak kucakta; Yıldızlar onu siz ettiniz defn, Durmuş ne bakarsınız uzakta!” İlk karısı Fatma Hanım için yazdığı Makber’i edebiyat sohbetleri yapmak için toplandıkları Maçka Palas’taki evinde kimbilir kaç kez okur “Üstad-ı Azam”? Biraz isyan, tevekkül ve derin bir şiirsellikle büyük aşkının izlerini taşıyan Makber’i, Abdülhak Hamid Tarhan, yüzyılın başında yazmıştı.

1912’de evlendiği ve bir diğer büyük aşkı olan 4. Eşi Belçikalı Lüsyen Hanım’la 20’li yılların sonunda yerleşir Maçka Palas’a. Hem de ne çalkantıdan sonra... 75 yaşına yaklaşırken çift ilginç bir dönem yaşar. “Üstad-ı Azam”, eşi Lüsyen Hanım’ı, onu beğenen İtalyan Kontu ile evlenmesi için destekler, o kadar ki boşanıp Lüsyen Hanım’ı kont ile evlendirir. Hatta Pera Palas’taki o düğün akşamı, yeni damatla sohbet ettikten sonra gelinin odasına bile yollar! İnsanoğlu kolay çözülmez, karmaşık duygularının peşinden gidebilir. Nasıl bir ruh haliyle davranır bilinmez ama sonraki birkaç yılı Beyoğlu’nda biraz selsefil bir hayatla geçer ve tekrar Lüsyen Hanım’la biraraya gelirler. Yine Maçka Palas’ta...

Halit Fahri Ozansoy “Edebiyatçılar Çevremde” adlı kitabında haftanın belli günleri, üstadın Maçka Palas’taki dairesinin zevkli döşenmiş salonlarına gittiğini anlatıyor: “Başta ona üstad-ı azam ismini veren Süleyman Nazif vardı, sonra İsmail Hami Danişmend, Haydar Rıfat Beyler, bir de Muhtar isminde bir zat. Bir de bir doktor. Hamit, zarif ve küçük bir yazıhanenin yanındaki koltukta otururdu, bir yanında da Lüsyen Hanım.”

Abdülhak Hamid, hayatının son 11 yılını geçirdiği Maçka Palas’ta 13 Nisan 1937’de hayata gözlerini kapar. Son dakikalarında, başında endişeli bir şekilde bekleyenler sadece “Lüsyen, Lüsyen” diye kısık sesle aşkının işareti mırıltılarını duyarlar.

Maçka Palas’ın bir diğer sakini Kerime Nadir, kimbilir belki de “Hıçkırık”ı burada yazar. Nalan ile Kenan’ın büyük aşkını, Maçka Palas’ta, Hamid’in dairesinin yakınındaki evinde günler geceler boyu düşleyerek oluşturur. Aşka cinselliği de katan Nadir, anı kitabı “Romancının Dünyası”nda, değişen hayatı anlatır. Artık aşkın bittiğini, o eski kara sevdalı aşkların yerini, birbirine kavuşamamak acısı bir kenara “yerine bir başkasını bulurum”un aldığından dert yanar... Aynen binaların yaşadığı gibi.

O yıllarda binada yaşayan Rus Albay, Türk eskrim ve tenisinde tek isimdir... Üç dönem üstüste olimpiyat şampiyonu olmuştur. Kızı Mila da tenis şampiyonu. Bugünden baktığınızda masalsı yaşamlar sürülür binada. Almanya’da felsefe doktorası yapmış Safiye Erol’un evi, bir tür buluşma mekânıdır. Gelenler, sonraları bir tür düşünce cemiyetini etrafında toplayacak Samiha Ayverdi, eşi mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, yazar Nezihe Araz, Nihat Sami Banarlı’dır. Grup, Mesnevi’yi tercüme etmeye çalışır Maçka Palas’ta. Birinci Cilt, burada biter... Bu arada binanın sahibi Vincenzo Calvano’nun 35 yıl ortak yaşam sürdüğü eşi ölmüştür, Maçka Palas günleri artık ona hüzün vermeye başlar.

1970’lere gelindiğinde, semtle birlikte Maçka Palas’ta değişime direnemez. 1972’de bahçesi İbrahim Polat tarafından satın alınır, bahçe Polat Palas’a dönüşür. Palas sakinlerinin gözdesi, gençlerin ve meraklılarının buluşma mekanı tenis kortu ise otopark olur. Aradan yıllar geçtikçe Maçka Palas’ı Maçka Palas yapan kiracıları da birer birer kaybolmaya başlar. Alt katlardaki işyerlerinin yerine yenileri gelir. Üst katlarda, evlerin yanı sıra büro ve atölyeler oluşur. Bunlardan biri olan ve sanat eğitimi veren ilk merkezlerden İstasyon Sanat Evi, 80’li yıllarda burada kurslar düzenler.

Calvano’nun ölümünden sonra çocuklarına, onlardan torunlarına kalan bina 1994’te hayatta kalan tek torunu tarafından Doğuş Holding’e satılır. 15 yıl boyunca binada yaşayan mimar Ali Esat Göksel’e göre Maçka Palas, o dönemde “içten içe çürüyen bir çınar” gibidir.

Kiracılardan binayı boşaltmaları istenir. Restorasyona girişilir, dış cephe korunarak, içi tamamen değiştirilir. Artık o Körfez Bank’ın genel müdürlük ve idari binasıdır. Uzun koridorları, çeşitli müdür odalarına açılır. Çeşitli birimlerde arı gibi banka görevlileri çalışır. Alt katına ünlü modacılar Giorgio Armani ve Kenzo’nun butiği, köşeye ise Armani Kafe açılır...

Yeni bir dönem, yeni insanlar, yeni modalar, yeni sohbetler, yeni akımlar, yeni müşteriler... Karşınızda Maçka Palas…

Emine Çaykara
eminecaykara.com
 
Üst Alt