• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Laik bakış açısı ile Mezhepçilik, Tarikatçılık, Nakşibendilik, Nurculuk ve Siyasi Din

Apollonius

Tecrübeli
Üye
İnsanlık tarihi iki otoritenin, siyasi ve dini otoritenin birbiriyle mücadele tarihidir. Bu mücadelede kimi zaman siyasi otorite dini otoriteye, kimi zamanda dini otorite siyasi otoriteye egemen olmuştur. Siyasi otorite, dini otoriteye egemen olduğunda dini otoritenin yaptırımını da kullanarak egemenliğini pekiştirmiş, dini otorite siyasi otoriteye egemen olduğunda, aynı yöntemi bu sefer dini otorite kullanmıştır.

Ortaçağın Hristiyan ve İslam dünyasında halk bu otoritelerin çıkarlarına hizmet için var olan bir teba olarak görülmüştür. Günümüzün çağdaş değerlerinden yoksun olan halk, ne siyasi, otoriteyi ne de dini otoriteyi sorgulayabilmiştir. Siyasi ve dini otoritenin mutlak doğru olarak gösterdiklerine koşulsuz olarak itaat etmişlerdir.

Koşulsuz itaat eden halk kitlesini yönetme mücadelesi, ne siyasetin siyaset gibi ne de dinin din gibi yaşanamaması sonucunu doğurmuştur.

Özellikle insanlığın en hassas yönü olan, dini inançlar her dönemde, her koşulda, her yöntemle bir takım kişilerin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla alabildiğine kullanılmıştır. Dini inançların, siyaset adamı veya din adamı, kisvesi altındaki bir takım kişilerin çıkarları uğrunda kullanılması, kullanılmaya çalışılması ve bu uğurda yapılan mücadeleler, dinlerin birtakım mezheplere ve tarikatlara ayrılması sonucunu da beraberinde getirmiştir.


HRİSTİYANLIKTAKİ OTORİTE MÜCADELESİ VE MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

Hristiyanlığın Kudüs’te ortaya çıkması ve hızla yayılmasına karşı Roma İmparatorluğu önce bu dini yasaklamış ve Hristiyanları sıkı takip altına almışken daha sonra bu dine engel olamayacağını anlayan imparator Konstantin, 313 yılında yayınladığı Milano Fermanı ile Hristiyanlığı resmen tanımıştır. Bundan amaç Roma İmparatorluğu’nu parçalayabilecek bir sürecin önüne geçmek ve onu kontrol altına almaktır.

Hristiyanlığın üç yüz yıllık uygulanmasında ortaya çıkan bazı teolojik anlaşmazlıkların önüne geçebilmek ve temel bazı teolojik kurallar koyabilmek, kiliseleri başıbozukluktan kurtarıp ciddi bir organizasyona tâbi tutabilmek için İmparator Konstantin tarafından 325 yılında Hristiyan aleminin ilk ökümenik (evrensel) “Konsil”i (uyulması zorunlu dinsel kurallar koymak amacıyla din adamlarınca yapılan toplantı) İznik’te toplandı. Bu konsilde; Hristiyanlığın günümüzde de pek çoğu uygulanmaya devam eden temel kuralları konuldu. Çok değişik İncil metinleri arasından dördü (Matta, Luka, Markos, Yuhanna) incil olarak tespit edildi. Ayrıca kilise organizasyonu açısından Roma İmparatorluğu üç bölgeye ayrılarak bu bölgelerdeki kiliseleri yönetmek amacıyla Apostolik kökenli (havariler tarafından kurulmuş) Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri Ökümenik Patriklik Statüsüne yükseltildi.


Kiliseler üzerinde egemenlik kurarak dini otoriteyi siyasi otoriteye katkı sağlamak amacıyla kullanmak isteyen İmparator Theodosius, o dönemde İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da bulunan Fener Episkoposluğu’nu, 381 yılında İstanbul’da toplanan Konsile, baskı yaparak Ökümenik Patriklik statüsüne kavuşturdu. Ancak bu karar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliselerince kabul edilmedi. Bunun üzerine imparatorlukta büyük karışıklıklar çıktı.

Theodosius’un izinden giden imparator Marcian, 451 yılındaki Kadıköy Konsilinde kendisinin hazırladığı 28 maddelik karar tasarısını zorla kabul ettirerek, Fener Patrikhanesini Hristiyanlık dünyasının tek merkezi haline getirdi. Bu kararı Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri tanımadı. Bunun üzerine İskenderiye ve Antakya Kilisesi yerle bir edildi ve binlerce insan öldürüldü.

Bu dönemde Roma İmparatorluğu batı ve doğu olarak ikiye bölündüğü için Doğu Roma (Bizans) İmparatorları Roma Kilisesine bir şey yapamadılar. Roma kilisesi, daha sonra bağımsızlığını ilan ederek 325 yılında oluşturulan Hristiyan birliğinden ayrıldı. Roma İmparatorlarının, dini otoriteyi egemenlik altına almaya çalışmaları, Hristiyanlığın, Katolik ve Ortodoks olmak üzere iki mezhebe bölünmesine sebep oldu.

Ortaçağda Batı Roma İmparatorluğunun parçalanması, Feodalitenin yani siyasi otoritenin çok zayıf olduğu bir sistemin ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Bu ortamda Avrupa’daki tek dinsel otorite olan Roma Kilisesi yani Vatikan, Siyasi otoriteye tam olarak hakim oldu. Dinsel dogmalar veya din kuralı gibi uygulanan kurallar kilisenin, devlet ve toplum yaşantısına tam olarak egemen olmasını sağladı. Hristiyanlık ve Avrupa Karanlık Çağı yaşamaya başladı. Bu dönemde Kilisenin pek çok derebeyinin topraklarına el koyması siyasi otoriteyi iyice zayıflattı.

15. Yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan Martin Luther topraksız kalmış Alman prenslerinin, yani siyasi otoritenin de desteğini arkasına alarak Kilise egemenliğine bayrak açtı. Onun başlattığı hareket Avrupa’da kısa sürede yayılarak ayrı bir mezhebin yani Protestanlığın ortaya çıkışını sağladı. Dini ve siyasi otoritenin kavgası böylelikle Hristiyan dünyasının Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç mezhebe bölünmesine yol açtı.


İSLAMİYETTEKİ OTORİTE MÜCADELESİ, MEZHEPLER VE TARİKATLARIN ORTAYA ÇIKIŞI

İslamiyette Hz.Muhammet’in ölümünden sonra “Dört Halife Dönemi” adı verilen bir dönem yaşanmıştır. Hz. Muhammet, Peygamber olması nedeniyle dini bir liderdir. Ancak ortada bir devlet vardır ve bu devletin yönetilmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında Hz.Muhammet aynı zamanda bir devlet başkanıdır yani siyasi bir liderdir.

Onun ölümünden sonra devleti yönetecek bir lider gereklidir. Bu lideri sahabe, yani peygamberin yakın arkadaşları seçecektir. Bu lidere de Halife ünvanı verilecektir. Halifeler Hz. Muhammet gibi hem dini hem de siyasi lider değildir. Tanımlama yapılacak olursa dini otoriteyi de kullanan siyasi lider denebilir.


Hz.Muhammet’ten sonra Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer döneminde liderlikle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. Her iki halife de peygamberle aynı aileden, Haşimi ailesinden gelmektedir. Haşimi ve Ümeyye, ailesi İslamiyetten önce Mekke’ye hakim olan Kureys Kabilesinin, Mekkeyi yönetmek için birbiriyle sürekli mücadele halinde olan iki ailesidir. Hz.Ömer’in ölümüyle yerine Ümmeyye ailesine mensup Hz.Osman’ın geçmesi ve kendi ailesini kayıran uygulamalar yapması, İslamiyetten önceki siyasi çekişmeleri yeniden su yüzüne çıkarmıştır.

Bu huzursuzlukların bir sonucu olarak Hz.Osman’ın bir suikast sonucu öldürülmesi ve yerine geçen Hz.Ali-nin bu cinayeti aydınlatmada gerekli çabukluğu gösterememesi, Ümeyye ailesine mensup olan Şam Valisi Muaviye tarafından gerekçe olarak gösterilecek ve Muaviye kendisini halife ilan edecektir. Böylelikle İslam Devletinde iki halife ortaya çıkacaktır.

Hz.Ali ve Muaviye’nin dini liderlik değil, siyasi liderlik (Halifelik) mücadelesi iki tarafın ordularını Sıffin Savaşında karşı karşıya getirmiştir. Yapılan savaşta kesin bir sonuç alınamayınca sorunun Hakemler tarafından çözülmesine karar verilmiştir. Hakem olayında Muaviye’nin hakemi Amr İbnül As’ın, Ali’nin hakemi Ebu Musa El Eşariyi kandırması iki tarafı tekrar savaş durumuna getirmiştir. Hz.Ali-nin daha fazla kan dökülmemesi için kuvvetlerini geri çekmesi üzerine iktidar mücadelesi bir çözüme kavuşturulamamıştır. Ali, Basra’da Halifelik yaparken Muaviye, Şam’da Halifeliğini sürdürecektir.

Bir süre sonra iki lidere de yapılan suikastten Muaviyenin sağ çıkması ve Ali’nin ölmesi üzerine tek bir halife kalacaktır. Muaviye’nin Ali’nin oğulları olan Hasan ve Hüseyin’e kendi ölümünden sonra Halifeliğin kendilerine geçeceğine dair verdiği sözü tutmayıp oğlu Yezit’i Velihat ilan etmesi anlaşmazlıkları tekrar su yüzüne çıkaracaktır.

Yezit’in Halife olduktan sonra Hz.Hüseyin’i Kerbelada öldürttürmesi İslam’daki bölünmeyi net bir şekilde ortaya çıkaracaktır. Muaviye taraftarları ve onun soyundan gelenlerin egemen oldukları bölgelerdeki insanlar, kendilerini Ehl-i Sünnet veya Sünni, Hz.Ali’nin soyundan gelenlerin ve Basra, İran ve Horasanda yaşayan insanların ise Ehl-i Şia yada Şii olarak adlandırmasıyla, islam dini ikiye bölünecektir. Kısacası Hz.Muhammet’in ölümüyle ortaya çıkan siyasi liderlik mücadelesine din kisvesi büründürülmesi, İslam dininin bölünmesine, Sünnilik ve Şiilik adı verilen iki mezhebin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Daha sonraki yüzyıllarda değişik din adamlarının İslam dinini şekil ve esas açısından farklı niteliklerde yorumlamaları sonucu Sünnilikte, Hanefilik, Hambelilik, Malikilik ve Şafiilik,

Şiilikte ise Caferilik, İsmailiye Zeydilik ve İmamilik gibi alt mezhepler ortaya çıkacaktır.

Sünni mezheplerle Şii mezhepler arasındaki en belirgin fark, İmanın altı şartı (Meleklere İman, Kitaplara İman, Peygamberlere İman, Ahiret Gününe İman, Kadere İman, Hayır ve Şer'in’Allahtan geldiğine İman) dışında Şiilerin on iki imam’a iman etmeleridir. Şiilere göre on bir imam gelmiş ve Şiiliğin temel öğretisini oluşturmuştur. On ikinci imam ise (İmam-ı Gaib) henüz gelmemiştir. On ikinci imam , Mehdi (Kurtarıcı) olarak beklemektedirler. Aradaki fark şekilde değil, özde olduğu için yani teolojik bir fark olduğu için Sünniler tarafından Şiilik reddedilmektedir.

Mezheplerin öğretilerinin yayılması için zamanla çok değişik bölgelerde açılan Tekkelerde yetişen binlerce din adamı kendi mezhepleri içinde kendi yorumlarını ortaya koymuş ve böylelikle “Tarikat” adını verdiğimiz din örgütlenmeleri ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. :

SÜNNİ TARİKATLAR Şİİ TARİKATLAR
Eş’arilik Batınilik
Maturidilik Haşhaşilik
Halvetilik Bektaşilik
Ahilik Dürzilik
Bayramilik Hurufilik
Celvetilik Hüsnilik
Cemalilik Karmatilik
Cerrahilik Kazerunilik
Kadirilik Mudarilik
Kalenderilik Nusayrilik
Melamilik Vasililik
Nakşibendilik
Ticanilik
Şazelilik


Başlıca sayılan bu tarikatların her biri, onlarca alt tarikata bölünmüştür. Örneğin Şazelilik kendi içinde Arifilik, Bekrilik, Cezulilik, Fuadililik, Gazilik, Madavilik, Mustailik, Mürsilik, Nasırilik, Raşidilik, Şerefilik, Vefailik ve Zekurilik gibi on üç alt tarikata bölünmüştür.

Tarikat ve tekke örgütlenmesi, şeyh ile tarikat mensubu mürit arasında, şeyh’e koşulsuz itaat esasına dayanan bir yapılanmadır.

Şeyh mutlak doğruları söyleyen, mutlak doğruları yapan, mutlak itaat edilmesi gereken muhterem bir kişidir. Şeyh asla hata yapmaz. Müritin görevi olgunluk düzeyine yükselene kadar bir takım eziyetlere, çilelere katlanmaktır.

Örneğin tarikatlardan birine girecek olan kişi tarikatın bir üyesi olana kadar üç yıl dokuz gün şu görevleri yapmak zorundadır. 40 gün dört ayaklı hayvanların bakımı 40 gün süpürge işi, 40 gün su çekme, 40 gün yatak serme ve kaldırma, 40 gün odun kesmek, 40 gün yemek pişirmek, 40 gün alış veriş yapmak, 40 gün dervişler meclişine hizmet etmek. Bu görevlerin bitiminden sonra üç yıl dokuz gün tamamlanana kadar bu işler baştan başlayarak tekrar edilir.

Buradan da görüleceği gibi tarikat örgütlenmesi bünyesine alacağı bir kişinin öncelikle kişilik özelliklerini yok edecek, düşünmeden, araştırmadan koşulsuz itaat eden müritler yaratmayı amaçlamaktadır. Bu süreçten geçen bir kişi, Şeyhinin ve tarikatın ileri gelenlerinin söylediklerini mutlak doğru olarak kabul edip verdikleri görevleri düşünmeden, tartışmadan, görüş öne sürmeden yapmaktadır.

Buna en belirgin örnek olarak Hasan Sabbah’ın Haşhaşilik tarikatı verilebilir. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde yetiştirilen müritler, daha sonra kendilerine verilen görev doğrultusunda, öldürüleceklerini bile bile pek çok kişiye suikast yapmışlar ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde dehşet saçmışlardır.
İsrail’de vücutlarına bağladıkları bombalarla insanların kalabalık olduğu yerleri havaya uçuran ve yüzlerce insanın ölümüne sebep olan Haimas miltanlarının

ve Almanya’da örgütlenmiş İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliğinin başında bulunan Metin KAPLAN’ın verdiği direktif doğrultusunda kiraladıkları bomba dolu uçakla 29 Ekim 1998’de Anıtkabire intihar dalışı yapmayı planlayan militanların, organizasyon, amaç, yöntem ve uygulama açısından Hasan Sabbah’ın Müritlerinden hiçbir farkı yoktur.

Kısacası, Tarikat örgütlenmeleri, bir şeyhin mutlak güdümünde düşünme ve aklını kullanma becerisinden yoksun bırakılmış, şeyhinin her söylediğini mutlak doğru olarak kabul eden yaratıklar sürüsü yetiştirmeyi amaç edinmiş, İslam ve İnsanlık düşmanı oluşumlardır.



TÜRKLERİN İSLAMİYETE GİRİŞİ, AYRILIKLAR VE ANADOLU İSLAM ANLAYIŞI

Türkler, Sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren İslam dinine girmeye başlamışlardır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra da Tuğrul Bey döneminde Abbasi Halifesi Türklerin koruması altına girmiştir. Bundan sonra Türkler İslam dininin hem bayraktarlığını hem de korumalığını yapmışlardır.

Anadolu’ya göç eden Türkler göç yolları üzerindeki İslam mezheplerinden etkilenmişler ve bu mezheplere girmişlerdir. Genel bir değerlendirme yaparsak Anadoluda yerleşik hayata geçen Türkler daha çok sünni mezhepleri tercih etmişler, göçebe yaşayanlar ise islam dininin kurallarıyla, Türk gelenek ve göreneklerini kaynaştırarak Alevi İslam anlayışını ortaya çıkarmışlardır.

Türkler hangi mezhepten olurlarsa olsunlar İslam dinini geniş bir hoşgörü çerçevesi içinde ele almışlar ve bu çerçevede yaşamışlardır. Bu hoşgörüyü hem kendi dinlerinden olanlara hem de başka dinden olanlara alabildiğine göstermişlerdir. Gerek Sünniliği gerekse Aleviliği benimsemiş olan Türkler asla biribirleriyle çatışmaya girmemişlerdir. Anadolu’daki Sünni ve Alevi anlayışının iki somut oluşumu olan Mevlevilik ve Bektaşiliğin temel felsefesi, insan sevgisi ve hoş görüdür. Araplar daha dört halife döneminde İslamı siyasallaştırmışken Türkler toplum dokusunun güçlenmesinde önemli bir katkı olarak değerlendirmişlerdir.


YAVUZ SULTAN SELİM-ŞAH İSMAİL ÇATIŞMASI, HALİFELİĞİN OSMANLILARA GEÇMESİ VE İSLAMIN SİYASALLAŞMASI

16.yüzyılın başlarında İran’daki Safavi Devleti’nin başına geçen Şah İsmail, devletinin sınırlarını genişletmek ve Anadolu’ya hakim olmak için yoğun bir çalışma içine girecektir. Bu amacına ulaşmak için Şii İslam inancını bir kılıç gibi kullanacak ve Anadolu'da giriştiği propoganda faaliyetleriyle taraftar toplamaya çalışacaktır. Kısacası siyasi amaçlarına ulaşmak için halkın inancını siyasete alet edecektir. Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından bu durumu çok tehlikeli gören Yavuz Sultan Selim, Şehzadeliği döneminde başlattığı mücadeleyi Padişah olduktan sonra da yoğun olarak sürdürecektir. Özellikle Alevi gruplar arasında faaliyette bulunan propogandacılar yakalanacak ve idam edilecektir. Çaldıran Seferi sırasında bu öldürmeler doruk noktasına çıkacaktır. Çaldıran Seferi ile Osmanlı Devleti’nin birliği pekiştirilecek ancak inançların siyasallaştırılması Sünni ve Alevi inancına sahip olan insanlarımızın zaman içinde biribirlerini hasım gibi görmelerini sağlayacak süreç te başlamış olacaktır.

Özellikle Yavuz’un Mısır Seferiyle Halifeliğin Osmalılara geçmesiyle birlikte zaman içinde köklü Türk Devlet Gelenekleri yerine Abbasi devletinin din merkezli devlet yönetim sistemi Osmanlı devlet yönetimine hakim olmaya başlayacaktır.

Alınan kararların ve yapılan uygulamaların din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda fetva verme yetkisine sahip olan Şeyhülislamların devlet yönetimindeki etkinlikleri zaman içinde artacaktır. Bu dönemde Osmanlı devleti yönetimine Türkler yerine devşirmelerin getirilmesi köklü Türk Devlet Geleneğinin etkinliğini her geçen gün daha da azaltacaktır. Bu durum en belirgin olarak bilim ve eğitim, öğretim kurumlarındaki çöküşle kendini gösterecektir. Celali isyanlarının toplumsal sebeplerini araştırmak yerine buna medreselerde yeterince din eğitimi verilemediği tespiti yapılarak pozitif bilimlerin medreselerdeki öğretimi bir Şeyhülislam fetvasıyla yasaklanacaktır. Siyasi otorite, dini otoriteden yararlanılarak güçlendirilmeye çalışılırken dini otorite ve dini dogmalar her geçen gün siyasi otoriteyi kendi denetimi altına almıştır. Niteliksiz padişahların iş başına geçmesi, rüşvet ve iltimasla devlet yöneticilerinin gene niteliksiz kişilerce ele geçirilmesi çöküşü geri dönülemez noktaya getirmiştir.

Taasubun ve bağnazlığın hangi boyutlara ulaştığını aşağıdaki örnekler açıkça göstermektedir;
Savaş alanlarında ardarda yenilgiler alınması üzerine Padişah III.Mustafa Prusya Kralı Fredericht’ten uygun savaş zamanını yıldızlara bakarak tespit edecek olan müneccimler isteyecektir.

Ünlü astronom Takıyüddin’in Üsküdar’da kurmuş olduğu rasathane, devrin Şeyhülislamı tarafından “meleklerin bacaklarını seyrediyorlar” gerekçesiyle yıktırılacaktır.
Tanzimat’tan sonra açılan ortaokullarda,coğrafya derslerinde harita kullanılması “Allahın yarattıklarının tasvirini yapmak ve kullanmak günahtır” gerekçesiyle yasaklanacaktır.
Tanzimat döneminde Mustafa Behçet Efendi tarafından kaleme alınan sözde tıp kitabında “Suçlu bir kimseye bıldırcın dili yedirilirse, sorgu sırasında bütün suçlarını itiraf eder”

veya “Karnabahar tohumu dört sene sonra dikilse bu tohumdan şalgam ve şalgam tohumu dört sene sonra dikilse karnabahar çıkar” şeklinde saçma sapan ifadeler yer alacaktır.
Bu zihniyetle yönetilen Osmanlı Devleti’nin çöküsü sürpriz olmamıştır.




ATATÜRK REFORMLARI, DEVLET VE TOPLUM YAŞ***** AKIL VE BİLİMİN EGEMEN OLMASI

Atatürk, Çağdışı bir devletin çağdışı toplum yapısını yaşayarak yetişmiştir. Böyle bir devlet ve toplum yapısıyla hiçbir şey yapılamayacağını daha okul sıralarındayken anlamıştır. Başarılı meslek yaşamı, milletine önderlik etme fırsatını kendisine tanıyınca, özellikle siyasi bağımsızlığı sağlayıcı mücadeleyi, yani Türk Kurtuluş Savaşını başarıyla sonuçlandırmış, ardından çok daha zor olan toplumsal dönüşüm hareketini başlatmıştır.

Öncelikle, toplumsal dönüşümü sağlamanın ön koşulu olan çağdışı saltanat rejimi kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş ve halifeliğin kaldırılmasıyla siyasi altyapı hazırlanmıştır.

Ardından 3 Mart 1924 tarihinde, fetvalar aracılığıyla devlet ve toplum yapısını dinsel dogmalara uygun hale getiren, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak devlet ve toplum yapısını laikleştirmenin temeli atılmıştır. Çağdışı eğitim kurumları kaldırılarak, Eğitim ve Kültür alanında ard arda büyük atılımlar yapılmıştır. Türk toplumunu çağdışı kılan uygulamalar birer birer kaldırılarak çağdaş topluma giden yolun önü açılmıştır. Hukuk sistemi baştan sona pozitif hukukun gerekleriyle donatılmıştır. “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.” Felsefesiyle, devlet ve toplum yaş***** egemen olan kuralların akla ve bilime dayandırılması demek olan Laiklik, bir yaşam tarzı olarak benimsenmiştir.

“Ben size hiçbir dogma, hiçbir nassı katı, hiçbir donnuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir. Aklın ve bilimin rehberliğini kabul edenler, manevi mirasçılarım olurlar” sözüyle akıl ve bilim temeliyle kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” gençlere emanet etmiştir.


KARŞI DÖNÜŞÜM HAREKETİ VE TÜRK MİLLETİNİ ÇAĞ DIŞINA SÜRÜKLEME ÇABALARI

Cumhuriyet Dönemiyle beraber Atatürk, dini otoriteyi, siyasi otoritenin egemenliği altına almaya çalışmamış, dini, otorite olmaktan çıkararak insanların vicdanına bırakmıştır. Yasal ve Anayasal düzenlemelerle halkın dini duygularının istismar edilmesinin önüne geçilmiştir.

Türkiye’de çok partili döneme geçişle birlikte çok farklı siyasi düşünceler, belli bir program çerçevesinde siyasi parti örgütlenmeleri içinde temsil edilmeye başlanmıştır. Parti programlarıyla halkın karşısına çıkıp iktidar için oy isteyen siyasi partiler, zaman içinde kendi parti programlarında ve söylemlerinde dini motiflerden yararlanmaya başlamışlardır. Halkın dini duygu ve düşüncelerini istismar ederek siyasi çıkar sağlamaya çalışan politikacılar bu uğurda Atatürk döneminde alınan önlemleri, yasalara aykırı bir biçimde yaptıkları uygulamalarla etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır. Siyasi çıkar uğrunda, Cumhuriyetin ilk döneminde kapatılan ve yer altına inen tarikatlar, bu konudaki yasalar hiçe sayılarak meşru hale getirilmeye çalışılmış , hatta bu tarikat şeyhleriyle oy pazarlığına girişilmiştir. Bu uğurda tarikat ileri gelenleri Meclise seçilmiş, hatta siyasetin üst kademelerine kadar yükselebilmiştir. Din, siyasete alet edilirken, gerek devlet ve gerekse toplum yaşantısında dinsel motifler ön plana çıkarılmıştır. Din istismarına çanak tutan, hatta bunu bizzat yapan siyasi partiler iktidara geldikleri dönemlerde, devlet kadrolarına kendi yandaşlarını yerleştirmek için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdir.



Aydın din adamı yetiştirmek amacıyla açılan imam Hatip Okullarının niteliği değiştirilerek sayıları arttırılmış ve adeta belli bir siyasi düsüncenin yeşerdiği alanlar haline getirilmiştir. Buradan yetişen gençlerin, Eğitim Fakülteleri ile Siyasal Bilimler Fakültelerinin Kamu Yönetimi bölümü ve Hukuk Fakültelerine girmeleri özendirilmiş ve geleceğin öğretmen, Kaymakam, Vali, Hakim ve Savcıların kendi düşüncelerinden olmaları için gerekli altyapı hazırlanmıştır.

Tarikat örgütlenmesine büyük önem verilmiş, bizzat bazı devlet görevlilerinin koruma ve gözetimi altında tüm ülke çapına yayılmıştır. Camilerde, resmi ve denetim dışı Kuran Kurslarında İmam Hatip Okullarında, dini vakıf ve derneklerde, özel pansiyon ve yurtlarda, medrese adı verilen yasadışı, gizli eğitim kurumlarında, yurtiçi ve yurt dışında açılmış özel okullarda belli tarikatların söylem ve öğretileri gencecik beyinlerimize belletilerek adeta militan yetiştirilmiş ve bu faaliyetler tabana yayılarak, devletin siyasetin ve toplumun dinselleştirilmesi çalışmalarında önemli mesafeler alınmıştır.

Kendi nesillerini yetiştirme doğrultusunda, “amaca giden her yol mübahtır prensibinden hareketle, Cumhuriyet’e, laik toplum yapısına, laik ve demokratik sitemin kurucusu olan Atatürk ve onun mücadele arkadaşlarına, her türlü yalan ve iftira ile saldırmaktan kaçınmamış hatta bunu, mücadelelerinin en başta gelen gereği saymışlardır.
Türk toplumunu milletten ümmete, çağdaşlıktan çağ dışılığa, aydınlıktan karanlığa sürüklemek için büyük gayret sarfetmişler, insanların kafasına “din” adına, dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yığın safsatayı sokmaya çalışmışlar ve bunda önemli başarılar elde etmişlerdir.

Örneğin Nakşibendilere göre kadın saptırıcıdır, erkeğe göre ek******, duygularının geçici isteklerinin esiridir,kadın eli sıkılmaz, kadınla konuşulmaz, kaçınılmaz bir durum sonucu konuşulursa onun yüzüne bakmakla doğru değildir, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla karşılaşınca öne, yere bakmak gerekir. Yolda kadının önde erkeğin arkada yürümesi şeytana uymaktır. Kadın kesinlikle örtünmelidir. Gerekmedikçe dışarı çıkmamalıdır. Kadını kocası dövebilir, Kadın yalnızca Kur’an dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kadının evinin dışında bir görevi ve işi olamaz.

Bir kızda, kadınlık belirtileri görülmeye başlayınca evlendirilmelidir. Evlendirilmezse bir takım sapmalara ana babaya karşı dik başlılık etmeye yol açar. Nakşi olmayana kız verilmez ve Nakşi olmayandan kız alınmaz. Zekat, sadaka ve kurban ancak Nakşibendiler için hizmet veren kişi ve kurumlara verilmelidir. Nakşibendiliğe aykırı davrananlar suçludur. Suçlular şeyhin emriyle başı kesilerek öldürülmelidir. Kan akmalıdır ki toprak suça tanıklık etsin. Radyo, telefon, televizyon ve sinemadan uzak durulmalıdır. Giyim kuşam şeklini şeyh belirler. Erkeklerin alta şalvar ,üstte cübbe giymeleri ve sarık sarmaları zorunludur. Gömlek giyildiğinde yakasız gömlek tercih edilir ve beden hatlarını ortaya çıkarıp kadınlarda şehvet uyandırmamak için gömlek şalvarın içine sokulmaz. Kadını kendisiyle evlenmesi yasak olmayan bir kimse ile el sıkışırsa el zinası yapmış sayılır. Herhangi bir mekanda bir erkekle göz göze gelmek göz zinasıdır. Bir erkekle bir kadının konuşması dil zinasıdır. Erkek elinin değdiği iç çamaşırlarını giyen bir kadın zina yapmış sayılır. Bu nedenle giysilerin kadın elinden çıkması gereklidir.

Nakşibendiliğin bir kolu olup, daha sonra kendi mecrasında gelişen bir diğer tarikat da Nur tarikatı veya Nurculardır. Tarikat ismini Said-i Nursiden alır. Said-i Nursi tarafından kaleme alınan 130 civarında risale, Nur öğretisinin temelini oluşturur. Yukarıda belirttiğimiz. Nakşibendilerin benimsedikleri esasları aynen benimserler. Gizli olarak açtıkları medreselerde, Said-i Nursinin hemen tamamı dinle ilgisi olmayan, saçma sapan bilgileri öğrencilerine öğretirler.

Nurculara göre Said-i Nursi yüceltilmesi gereken adeta peygamberlerle eşdeğer bir kişiliktir. Said-i Nursi için kullanılan “Muhterem Üstadım efendim hazretleri, bülbül-ü bağıstan-ı Kur’an, eyyülhel üstad-ül muhterem, üstad-ı ekremin efendim hazretleri” hitabı sanırım bunun örneğidir.

Said-i Nursi risalelerin bir güç tarafından kendisine yazdırıldığını yani bir bakıma peygamber olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir. “Artık senelerce ilim tahsili için koşup yorulmaya ve vilayet yollarında kırk sene seyahat etmeye ihtiyaç kalmadı. Aziz arkadaşımız gözünü aç,gerçeği bu yakın zamanda risale-i Nur’da bulacaksın, evet aziz üstadımız (bir sene risaleleri ve bu dersleri kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir alimi olabilir) müjdesini ve tesellisini insanlığa vermek ancak size nasip olmuştur” gibi özlü sözlerle Nur risalelerini yüceltmektedir.

Nur risalelerinde pek çok konunun yanında “Din kitapları asırlardır haber verdiği halde ilim adamlarının çözemedikleri bir gerçek vardır ki o da, 7 kat arştır. 7 kat arştan maksat, Dünya, Merih, Erendiz, Sekendiz, Uranus, Neptün, Piliton gezegenleridir. Erendiz arş-ı âzamdır, dördüncü kat sema olan Sekendiz, cennettir, Piliton’un uyduları olan sitreyi münteha, güneşin kürsi, arzı tilek ve çulpan ise cehennemdir”

veya “3000 sene sonra, Türkiye’de yazlar soğuk kışlar ise sıcak olacaktır” gibi önemli (!), derin (!) bilimsel tespitlerde bulunulmaktadır.

Said-i Nursi-ye göre “Nur risalelerini okuyan kişi, okuduğundan hiçbir şey anlamasa da bu risalelerin şahs-ı manevisi sayesinde alim olmuş sayılır.”
21 nci yüzyılın eşiğinde insanlarımız böyle saçma sapan öğretilerle akıl ve bilim ekseninden uzaklaştırılmaya ve ortaçağ Avrupasındaki karanlığa mahkum edilmeye çalışılmaktadır.




SONUÇ

Atatürk’ün açmış olduğu Aydınlanma Çağında Türk milleti önemli mesafeler katetmiştir. Akıl ve bilimi temel alan bir nesil yetiştirilmiştir. Bu nesil, 21 nci yüzyıl Türkiye’sinin mimarı olacak bir nesildir.

Ancak, Türkiye’de bunun yanında bilerek yada bilmeyerek çok büyük bir hata yapılmıştır. Bu hata çağdaş, bir neslin karşısında değişik kurum ve kuruluşlarda yetiştirilen bağnaz bir nesil çıkarmak olmuştur. Bu iki nesil, birbirinin tez ve antitezidir.

Bu iki neslin uzlaşması imkansızdır. Cumhuriyet Türkiye’sinde demokrasinin ve çağdaş devletin imkanlarından ve ortamından yararlanarak yetiştirilen, kul ve mürit özelliklerine sahip nesil, mutlaka ve mutlaka gün gelecek kendi inandırıldıkları rejimi oluşturmak için çağdaş kadrolarla açık bir çatışma içine girecektir. Bu çatışmayı inançlarının bir gereği saymaktadırlar. Devlet, kendini yıkabilecek potansiyel tehlikeyi kendi eliyle oluşturmuştur. Bu kesimin en büyük ve en etkili silahı din istismarıdır. Din istismarı ile büyük kitlelerin harekete geçirilebilmesi, yaşanan örneklerden de görüldüğü üzere mümkündür. Bu tehlikenin görülememesi veya savsaklanmasının en önemli sebebi, olayın bir inanç meselesi olarak değerlendirilmesidir. Hatta bu doğrultuda demokratik ve çağdaş bazı aydın ve devlet adamları bu kesimle uzlaşma arayışı içine girmişlerdir.

Ancak unutulmaması gereken bir şey vardır. Demokratik ve çağdaş nitelikli insan tartışabilir, görüşlerinde düzeltme yapabilir, uzlaşma uğrunda bazı tavizlerde bulunabilir. Dogmatik nitelikli insan ise asla uzlaşamaz. Uzlaşmaması inandığı dogmaların kaçınılmaz sonucudur. Uzlaşma bir takım tavizleri gerektirir. Oysa bu tipte bir kişi taviz verdiği anda, inançlarının gereklerine aykırı hareket ettiğine inanır. Günahkar hatta kafir olduğuna inanır. Bu nedenle uzlaşmaya çalışan çağdaş aydın sadece karşı tarafa taviz verir ve kendi kendini aldatır.

Türk insanını ve Türk toplumunu bu inanç cellatlarının elinden kurtarmanın en etkili yolu gerekli toplumsal ve siyasal iradeyi gösterip onların yöntem ve teknikleriyle en iyi mücadele yöntemini, yani hukuku kullanmak ve insanlarımızın inançlarına konan ipoteği kaldırmaktır. Onları çağdışı eğitim ve öğretim olanaklarından yoksun bırakmak, çağdaş eğitim kurumlarında düşünen, sorgulayan, aklını kullanma becerisiyle azami donatılmış nesiller yetiştirmektir.

Türk insanının kendi geleceğine yönelik önünde iki terchi vardır.Çağ dışı dogmalara mahkum,ümmetçilik esasına dayalı,şeyhinin söylediklerine koşulsuz itaat eden,kul ve mürit olmayı erdem sayan,bir kişinin veya grubun güdümünde yönetilen çağ dışı bir toplum mu olacaktır?

Yoksa, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni,çağdaş ve evrensel değerleri benimsemiş,Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı,aklı ve bilimi temel hareket noktası alan,laik ve demokratik bir toplum mu olacaktır?... Türk insanının engin sağ duyusuyla gerçek yolu yani Atatürk’ün gösterdiği akıl ve bilim yolunu seçeceğine inancımız tamdır.

Kaynak
 

Ammar

Kıdemli
Üye
Sonuç kısmı hariç çoğuna katılıyorum...

Sebebi;

Tarık b. Şihab (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

Bir yahudi Ömer (r.a)'ye gelerek dedi ki:

«Ey mü'minlerin emiri! siz Kur'an'dan öyle bir ayet okuyorsunuz ki bu ayet yahudilere inmiş olsaydı o günü bayram ilan ederdik.»

Ömer (r.a):

«Bu hangi ayettir?» diye sordu. Yahudi dedi ki:

«Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslam'dan razı oldum.» (Maide; 3) ayetidir. Ömer (r.a) dedi ki:

«Vallahi ben bu ayetin Rasulullah'a nerede ve ne zaman indiğini biliyorum. Cuma günü Arafat'ta indi. Allah'a hamdolsun ki, bu iki gün bizim için bayramdır.»
(Buhari-Müslim)


Bu din kemale ermiştir. Alemlerin Rabbi olan Allah, yukarıdaki ayetle akidenin tamamlandığını ve insanların hayatlarını düzenlemek üzere gönderdiği şeriatini ve kanununu kemale erdirdiğini ilan etmiştir. Artık, kimsenin bu dinde eksikliklerin bulunduğunu veya bir takım ilavelerin, reformların yapılmasının gerektiğini iddia etmesi söz konusu değildir. Bu dinde ilaveyi, reformu gerektirecek hiçbir eksiklik yoktur. Allah, İslam'ı kıyamete kadar tüm insanlara yegane din ve hayat sistemi olarak seçip, beğenmiş ve onu her çağ ve her yerde geçerli olacak şekilde mükemmelleştirmiştir. İşte bu nedenle bu dinin geliştirilip, değiştirilmeye ihtiyacı yoktur.

Kim, Allah'ın şeriatini ve kanunlarını bir tarafa bırakıp sosyal hayatta tatbik etmez, bu mükemmel kanunların yerine, beşeri mahreçli ( Demokrasi, laiklik, kapitalizm, sosyalizm, kominizm gibi) hayat sistemlerini uygularsa, Allah'ın mü'minler için beğendiğini beğenmemiş ve dolayısıyla Allah'ı ve O'nun mübarek dinini inkar etmiş, olur.
 
Son düzenleme:

el-Aciz

Tecrübeli
Üye
Bu yazi tamamen yaziya girisgah olarak hristiyanlik ve devlet otoritesinden baslansada nihayetinde sonuca baglanacak ve verilmek istenen Ana Fikir olarak ; Osmanli Devletine ve dini inanci olan islama olabildigince kötülemek...

Verilen kaynak linkinin Tekadam sitesinin olmasida birkac yil önce kurulan bir site oldugundan bu yaziya karsilik yazacaklariminda Atatürkle ilintilendirilemeyecegini bilmenizi isterim...

Yazinin beni ilgilendiren kismi Ne hristiyanlik nede Avrupa bölümü... Gelelim bize ait yerlere... Bu yaziyi kaleme alan her kim ise bu zat-i muhterem zahmet edip tarih kitaplarinin kapagini dahi acma zahmetine girmeden birileri senden büyük Kemalist yok demis buna bu yazinin müellifide
-Peki ben en büyük kemalist oldugumu topluma nasil gösteririm diyince , Osmanliya ve islama yazabilecegin negatif yönde bildigin cümleler varsa otur hepsini yaz sonunada Atatürkten iki söz söyledinmi tamamdir demisler..galiba...

Bu yazinin sahibine sorsaydik ; "cagdaslik nedir..? ) diye...illâki birseyler sayardi...
Cagdisi olan bir devlet ti Osmanli ve yerine Cagdas oldugu iddia edilen yeni bir devlet kuruldu madem ki iddia bu, simdi birakalim osmanliyi ve islami yeni cagdas olarak kurulmus Türkiye Cumhuriyetinin yaklasik 1 asir yasiyor olmasina ragmen , hani bize birakilan akil ve fen noktasinda dünyayida gectim ülkemizde elle tutulan ne olmus...

Fen-astronomi-tip fizik -kimya alanlarinda dünya capinda yetistirdigi , kendi ismini bulusuna veripte dünyanin bu Türk ilim adaminin ismi ile andigi bir bulusu varmi...

Benim bildigim Bilardo da semih sayginer var kendine ait 70 e yakin vurus teknigi ile adindan sözettiren... 5 milyon dolara malolan Naim süleymanoglu nun kirdigi rekorlar ayni dalda yine Bulgaristanda yetismis Halil Mutlu , kosudada etyopyadan getirtip Türk formasi ile kosturdugumuz Elvan Abedege

...Cocukmu kandiriyorsunuz..koskoca bir devleti ve inanci olan islami cagdisi diyeceksiniz... öylemi....

O cagdisi dediginiz Osmanli acip okuyun ezberlediginiz üc kelimeye SIGMAZ..siz cagdas dediginiz ülkeden bir bilim adami cikaramazken 600 yil boyunca Cagdisi dediginiz osmanlinin dünyaya neler verdigine neler kazandirdigina neden bakmiyorsunuz...?

Dünya capinda Yüzlerce verebileceginiz parlak örnekleri elinizin tersi ile itip , saysan sayilacak münferit bagnaz ve yobaz kisilerin belkide kasten ortaya koyduklari yanlislari sürekli gündemde tutmakta bir kasit varmidir yokmudur...?
Sayet Hadi beee otur yerine ne kasidi olsun diyen cikarsa bana o zaman derim ki

$algam i, BILDIRCIN Etini ve meleklerin bacaklarini yazanlar

neden sunlari hic yazmazlar...ama hic yazmazlar dikkat edin...

Dünyada ilk mikrobu bulanin Fatih Sultan Mehmed in hocasi Aksemseddin oldugunu...Kemalistlik paustör demeyi yada Aksemseddini anmamayimi gerektiriyor...
yine TIP da yine ayni dönemin dehasi Ali ABBAS i bilmiyormu kemalistler , ilk kanser amaliyatini dünyada yapanin ve ilk defa KILCAL damar teorisini sunanin oldugunu
ali ISA lari Ali RIDVAN lari Ali Kuscu lari neden zikredemez....?
Dünyada ismini bilmeyen varmi Hipokratin yoktur.. Döneminin en mehsuru olarak bilinen Hipokrates (hipokrat) suan bile TIP ta yemini ile anilan kisinin Dogum Olayi Görüsünü cürüten ali ISA yi anmak bu kadar zormu..? kemalizmde


Atomun parcalanabileceginden sistem mühendisligine , 5 ASIR avrupada TIP ders kitabi diye okutulan tek kitabin sahiplerinden Matematikte pisagordan cebire sayilardan islamlere ben buraya daha yüzlerce ilk leri yazabilirim...yazacaklarimda sizin cagdisi buldugunuz Osmanli ve islamin yetistirdigi isimler...

Peki siz cagdaslar kac isim yazabileceksiniz...?

....O SIFIR.. peki bu iki örnegi sizden kiyaslamanizi isteseler

Sizce hangisi geri kafali cagdisidir..yobazdir cagin gerisinde kalandir...?

Cagdaslik diye ugradigimiz ahlaki cöküntüye ait bir kelime dahi etmedim...


O zaman Ben söyle bir söylem le ortaya cikarsam Bana hangi kemalist bir kelime edebilir...

Madem ki size tek miras AKIL ve BiLiM i birakti Atatürk...

1920 li yillarda kurulmus taptaze bir cumhuriyet.... 1950 lerde ise yerle-bir olmus tasin , tas üzerinde kalmadigi bir Almanya ve iki Atom bombasi atilmis diger maluplardan biride Japonya

AKIL ve BiLiM i miras alan 90 yillik bir Cumhuriyet ile 50 yil önce enkaz olan bir Almanya
ve $uanki bilimde teknolojide arasindaki fark...

Simdi soruyorum, siz neye ihanet ettinizde sizden 40 yil sonra sil bastan kurulan bir Almanyanin 40 yil gerisindesiniz...
Akla mi ilimemi yoksa Atatürk 'e mi...?

Gacdasliga engel teskil eden , Cagdisi ne varsa attiniz...
Osmanli cagdisi idi yikildi
islam cag disi idi laiklik getirildi
Halifelik öyleydi ilga edildi
Osmanlica Arap harflerinden bizi geri birakiyor dendi Latin harfleri geldi
Islam kanunlari yani diger adi ile ser-i kanunlar orta cagdandi isvicreden oradan buradan cagdas olanlari getirildi
Medreseler cagdisi idi kapatildi....

.....

....


.... Bunlari yaparken iddia cagin önüne gecmek degilmiydi...?


Cagin neresindeyiz simdi...?

Zaten günümüz kemalistlerinin nerede ise tam***** yakininin Atatürk ile ilgili toplam 10 bilgisi olmadigini Atatürk ü dine,kominizme,kapitalizme yada begenmedikleri her ne ise ona sövmek icin alet olarak kullandiklarini gercekte ise bunlarin Atatürkle alakalarinin (Atatürkü kullanip cikar saglamak disinda ) olmadigini gercek Atatürkcüler her tv kanalinda bangir bangir bagiriyorken benim birsey dememe gerek yok...

size bol bol cagdas yillar....
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Sevgili El-Aciz. Yazı taraflı kabul ediyorum ama tarihi gerçekler konusunda yalan söz yok. Özellikle mezhepler konusunda.

İslam çağdışı değildir. Kuran çağdışı değildir. İslamı kullananlar ve prim yapanlar çağdışıdır. Çağdışılığı yansıtanlar İslama desteksizce binlerce saçma sapan kural ekleyen mezheplerdir, tarikatlardır. Osmanlının son dönemi çağdışıydı. Haklı olarak kaldırılan halifeliğin son olarak vardığı nokta çağdışıydı. Dinde zorlama olmamasına rağmen dayatmalar çağdışıdır. Size çağdışı olan ve Kuran'da yazmayan binlerce şey sayabilirim.

Kusur İslamda değil Müslümandadır.

Çağdışı olan İslam değil, Allah'ın da Kuran'da atıfta bulunduğu atalarınızın dinidir.

Kuran'ı incelerseniz bir sürü peygamber kıssası görürsünüz. Hepsinde anlatılan, peygamberlerin akıl ve hak ile ataların gelenekleri ile savaşmalarıdır. Peygamberin karşısında duran herkes gelenekçidir. Ya ataları yanılıyor idiyse?
 
B

bursali68

Ziyaretci
Kur'an LAİK tir.Bunu Kur'an'ın özü ne demek istiyor diye okuyanların hepsi görür.Devlet yönetiminde de Kur'an'a veya dini anlayışa göre yönetin demez,çünkü Kur'an bireylere,insanların şahsına inen bir kitaptır,dindir.Mezhep ve Tarikatların çıkışı Hz.Peygamber'den 180-200 yıl sonrasındadır bu da yaklaşık 3-5 kuşak yapar.Yani İslam dini tek dindir,4 mezhep bir sürü de tarikat ve İtikat değil.Mezhep/Tarikat/İtikatları savunan savunsun ancak unutulmamalıdır ki kendini Mezhep/Tarikat/İtikatlardan soyutlamış bizim gibi Kur'an'ın gerçekte ne demek istediğini,yani özünü anlamaya çalışanların çoğaldığı yıllarda yaşıyoruz.

Dönelim Osmanlı İmparatorluğu dönemine.Yanıldığımız nokta şu Osmanlı İmparatorluğu'nu kuran Osman Bey ve devletleştiren yani kurumsallaştıran Orhan Bey zamanındaki İslam anlayışı Ahmed Yesevi nin ortaya koyduğu anlayıştır.Ne zamana dek,ta ki artık Osmanlı " saraylaşıp,haremleşene " yani " saltanatın " cazibesine kendini kaptırana dek ilk bölümü olarak kabul edilmeli.İkinci bölümü ise yükselmenin doruğa çıktığı ve sonrasında " Halifeliğin " Yavuz Selim tarafından Osmanlının hegamonyasına alındığı zamana dek.Üçüncü kısmı ise Halifelik ve çöküşe kadar geçen zamandır.

Osmanlı'yı tek ve bir bütün olarak düşünürsek sürekli hatalar yaparız ki zaten tartışmalardaki en büyük yanlışımız da budur.

İslamda olmayan Mezhepçilik/Tarikarçılık/İtikar müridliği halifelikten sonra yoğunluk kazanmış olup zaten bu da Osmanlının çöküşünü hazırlayan unsurlardan biri olmuştur.

Koskoca İmparatorluğa yararı olmayan Mezhep/Tarika/İtikatlar şimdi bizi mi kurtaracak!!!

Sağlıcakla kalınız.
 

el-Aciz

Tecrübeli
Üye
Sevgili El-Aciz. Yazı taraflı kabul ediyorum ama tarihi gerçekler konusunda yalan söz yok. Özellikle mezhepler konusunda.

İslam çağdışı değildir. Kuran çağdışı değildir. İslamı kullananlar ve prim yapanlar çağdışıdır. Çağdışılığı yansıtanlar İslama desteksizce binlerce saçma sapan kural ekleyen mezheplerdir, tarikatlardır. Osmanlının son dönemi çağdışıydı. Haklı olarak kaldırılan halifeliğin son olarak vardığı nokta çağdışıydı. Dinde zorlama olmamasına rağmen dayatmalar çağdışıdır. Size çağdışı olan ve Kuran'da yazmayan binlerce şey sayabilirim.

Kusur İslamda değil Müslümandadır.

Çağdışı olan İslam değil, Allah'ın da Kuran'da atıfta bulunduğu atalarınızın dinidir.

Kuran'ı incelerseniz bir sürü peygamber kıssası görürsünüz. Hepsinde anlatılan, peygamberlerin akıl ve hak ile ataların gelenekleri ile savaşmalarıdır. Peygamberin karşısında duran herkes gelenekçidir. Ya ataları yanılıyor idiyse?
syn. Apollonius..!

Mademki Kuran da islam da cagdisi degildi, hata,kusur yoktu...
Cagdisilik , bagnazlik,hata kusur müslümanlardaydi...

Ozaman neden hatasiz,kusursuz ,caglarüstü olarak kabul ettiginiz seyler kaldirildi...?

Suclulara ceza , sucsuz olani imha ederekmi verilir..?

1 Asra yakin Türkiye laikligi esas alan bir cumhuriyet...halk ise ayni halk ASIRLARDIR baska ülkelerden millet ithal etmedigimize göre cumhuriyet önceside sonrasida ayni halk var bu cografyada...
Peki islami yanlis uygulayanlar , cikarlarina alet edenler vardi biz bunlari Islah yerine islami ve islam ile ilgili herseyi kaldirip attik... simdi cumhuriyet ve laikligi ayni islami kullananlar gibi kullananda cok , ne yapacagiz ...? Cumhuriyeti ve laikligi kaldirip atip baska 3. bir yol bulmamiz gerek denirse ne cevap vermeliyiz...?

Cumhuriyet ve laikligin bir sucu yok, suclu olan onu kendi cikarlari icin kullananlar derseniz yukarida islamin sucu hatasi ve eksigi olmadiginida söyleyen sizsiniz...

Herseyi belki ucundan kiyisindan anlatabilirsiniz ama Cagdaslik adina yapilan harf inkilabini nasil anlatirsiniz...?

Belki o zaman okuma orani cok düsüktü, yüzdelik olarak bir rakam veremiyorum ama en kötü ihtimalle diyelimki halkin ancak % 20 si okur-yazardi...

Cagdaslik adina yapilan Harf inkilabi i, halkin bir günde % 100 ünü okur-yazar baglaminda cahil birakiyorsa , buradaki cagdasligi ,ilericiligi nasil izah edersiniz...?
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Kardeşim sırf harf inkılabı üzerine kitaplar yazılabilir. Bunun yararlı ve zararlı sonuçları üzerine. Ama emin ol faydaları daha fazladır.
Benim savunduğum bir şey yok. Sadece "laiklik geldi, din elden gidiyor" diye düşünenlerden değilim. Aksine bir çok konuda iyi şeyler olduğunu düşünüyorum. Ha bu olaylar olduktan sonra bu "laikiz" diyerek işi çığırından çıkaranlar da olmuştur onlara da bir şey diyemem. Şu anki ülkemizin Atatürkün kurduğu ülke olduğunu da kimse söyleyemez. Ayrıca her şey doğru yapılmıştır da denemez. Ama sonuç olarak Osmanlının son dönemi ile Yeni kurulan cumhuriyeti kıyasladım ve yapılanları uygun ve olumlu buldum. Bunun aksini kimse savunamaz o zamanki şartlar içinde. Zaten eğer eski sistem çok daha avantajlı olsaydı Atatürk'ün çoğunluğu Müslüman olan halktan destek almasını bekleyemezdiniz. Karşı çıkan herkes ama herkes bir taht sahibiydi. Herkes sahip olduğu tahtı yıkılmasın diye uğraşıyordu. İslamı çok düşündüğü için değil. Söylediğim gibi o zamanki tarihi, inkılapları, savaşları sosyal olarak incelemek vardır, ekonomik olarak incelemek vardır ama bu incelemeleri yaptıktan sonra tabi ki eksiler artılar görürsünüz. Ama ben artıların çok olduğunu gördüm. Siz de biraz önyargısız olarak ve tarafsız kaynaklardan inceleyin, ondan sonra oturup tekrar düşünün lütfen


Bir sonraki mesajımda size o zamanki laikliğin ve günümüz laikliği ile laiklik karşıtlığının farklarının ne olduğu konusunda alıntı yapacağım. Karışmasın diye ayırmaya karar verdim.
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Mısır firavunu "Ben sizin ulu rabbinizim - انا ربكم الاعلي" diyor (79:24); Osmanlı halifesi: "Ben Allah’ın gölgesiyim (zıllullah)." Aralarında ne fark var?

Hiç bi fark yok. İkisi de "Ben hükümdarım; o halde Allah’ım!" demek suretiyle halkı kul yani davar yerine koydular ve ezdiler. Dini, kendi çıkarları için kullandılar. Buna karşılık Allah’ın inananlara tavsiyesi:

İnananlar! "Bizi güt!" demeyin; "Bizi kâle al!" deyin ve dinleyin (2:104).

Allah'ın, bize "halk yönetimi"ni tavsiye etmesidir bu. Mealen Allah "Yönetimde kâle alınmanızı sağlayın!" diyor. "Sizi davar yerine koymalarına razı olmayın. Ve birbirinizi DİNLEYİN."

DEMOKRASİ de denen "halk yönetimi"nin önünü Kemalizm açıverdi bize.

Madem ALLAH’IN İNDİRDİĞİ olsun istiyoruz demokrasiden güzelce yararlanıp ona varan yolu açtığı ve böylece bizi firavunlardan kurtardığı için "Kemalizmden Allah razı olsun!" dememiz gerekmiyor mu?

Değer bilmek içten inananların niteliğidir çünkü bu dinin Allah'ı "Şakir"dir. Bizim de değer bilmemiz gerekmiyor mu?


İtiraz: En basitinden
Kurana gore, sut kardesle evlenilmez,
Ama kemalist yasalara gore, sut kardesle evlenmeye hic bir engel yok.

Cevap: Konumuz, ALLAH’IN İNDİRDİĞİ. İki buyruk var buna dair:

Allah’ın hükmünü
(1) uygulayın!
(2) dayatmayın! Çünkü dinde zorlama olmaz -Lâ ikrahe fi’d dîn.

SÜT KARDEŞLİĞİ hakkındaki ilahî hükmü örnek gösteren kardeşimizin iddiasına göre laik devlet Allah'ın, süt kardeşlerin evlenmesini haram kılam hükmünü uygulatmıyor. Oysa Allah’ın "Uygulayın! Dayatmayın!" buyrukları birlikte göz önüne alındığında iddianın bir KÜFÜR olduğu görülür. Zira Allah’ın bir buyruğunu göz önüne alıp başka bir buyruğunu göz ardı etmek küfürdür.

Laik devletin yaptığı Allah’ın o iki buyruğunu birlikte göz önüne almak:

(1)Devletin gayrimüslim halkı özgürdür; hiç kimse onlara "Süt kardeşinle evlenme!" diye DAYATAMAZ.
(2)Devletin müslüman halkı da özgürdür; hiç kimse onlara "Süt kardeşinle evlen!" diye DAYATAMAZ.


İtiraz: Allahin helal kildigini haram, haram kildigini helal yapanin kurandaki hukmunu aciklamani da senden bekliyorum.

Cavap: Süt kardeşle evliliğin gayrimüslim insanlara devlet tarafından yasaklamasını ve o yasağın dayatılmasını yani Allah’ın HARAM kıldığı dayatmanın HELAL olmasını istiyorsunuz. Sizin bu yaptığınızın Kuran’daki hükmü nedir?

Oysa yapacağınız Müslümanca bir iş var: EĞİTİN din kardeşlerinizi; süt kardeşleriyle evlenmesinler. Laik devletin canına minnet.


İtiraz: Diger husus, zina etmek kemalist yasalara gore helaldir,
Ulkenin hemen hemen her vilayeti resmi fuhus evleriyle dolu,
Zinanin cezasini konusmuyorum, haram olan zinayi devletin cikardigi yasalarla resmen helal kildigini soyluyorum.

Cevap: Genelevlere karşı çıkarken ne kadar haklı davranıyorsanız o ayıbı laikliğe yamayıverirken o kadar haksızlık ediyorsunuz. Çünkü bakın, laikliğe aleyhtar olanlar ülkede uzun süredir iktidardalar ve o upuzun sürede genelevler açık.

Elinizi vicdanınıza koyun ve vicdan terazinizi doğru kullanın. Genelev işletmeciliği sizin o terazinizin neden yalnızca laiklik kefesindedir; antilaiklik kefesine de neden koymuyorsunuz onu, laiklik aleyhtarları aynı naneyi yiyip dururken? Bu ne biçim mizan?

Laik devletten yana bir Müslüman olarak ben genelevlere şiddetle karşıyım. Onların laik iktidarlarda neden açık tutulduğunu anlamıyorum, tıpkı antilaik iktidarlarda neden açık tutulduğunu anlamadığım gibi.

Ama bu gerçek apaçık ortadayken genelev ayıbını laikliğin aleyhinde olanlara yıkamam. Yoksa yalan söylerim.



İtiraz: Zinanin cezasini konusmuyorum,

Cevap: Niçin? Zinanın YASAL SUÇ sayılması "Allah’ın indirdiği"ne uygunluk açısından son derece önemli. Siz niye kütük gibi duyarsızsınız o günaha? Hayır, kimseyi tekfir etmiyorum. Ama sergilediğiniz bu dinî duyarsızlık benim için bir muamma.

"Genelevler açıkken…" diye başlayan açıklamalar ise abes mi abes; içten bir inanıra hiç yakışmıyor.

*

Zinanın suç sayılıp Türk Ceza Yasasına konmasıyla ilgili gelişmeyi çok yakından izledim. Laik devletten yana olan partiler zinanın suç sayılmasını onayladılar ama laik devletin aleyhinde olanlar çok eşliliği yasal hale getirmek için onu istismar etmeye kalkışınca Avrupa Birliği’nin müdahalesine yol açtılar. Kısacası, zinanın suç sayılmasını engelleyenler laiklikten yana olanlar değil; tam aksine, laikliğin aleyhinde olanlardı.

Bu durumda laiklik aleytarlarına esef edip laiklere "Allah razı olsun!" demeniz gerekmez mi? Bakın, bu bir içtenlik sınavıdır.


İtiraz: Zina konusu, Partilerin hangisi olursa olsun farketmiyor,

Cevap: Müslüman doğru söyler. Hayır, fark ediyor. Burada parti adı vermek zorundayım. Haber şu: Türk Ceza Kanunu tasarısında yapılması planlanan değişiklikler konusunda ters düşen AKP ve CHP heyetleri, yeniden biraraya gelerek tasarının TBMM’ye getirilmesi konusunda uzlaştı.

Kaynak: HaberVitrini.com (http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=143053)


Uzlaşılan konu: ZİNA suçunun Türk Ceza Yasasına konması.
taraflar: AKP ve CHP.

AKP, laikliğin aleyhindeki faaliyetlerin odağıdır.
CHP, laiklikten yanadır.

Uzlaşı "Allah’ın indirdiği"ne uygun olduğu için sizi elbet mutlu eder.. de sonra ne oldu? Haberin devamı:

AKP’nin önerisine yanıt, görüşmenin ilk yirmi dakikasına katılan CHP lideri Baykal’dan geldi. Baykal, zinaya ilişkin düzenlemeye kadın-erkek eşitliği temelinde ele alınması halinde karşı çıkmayabileceklerini söyledi. Baykal’ın görüşmede, "eğer aile kurumu korunmak isteniyorsa zina ŞİKAYETE BAĞLI OLMASIN, doğrudan savcının görevi olsun" dediği belirtiliyor.

Görüldüğü üzere, laik parti bir şart koştu: "Zina suçunun mahkemeye intikali şikayete bağlı OLMASIN, doğrudan savcının görevi olsun." Bakın bu, "Allah’ın indirdiği"ne uygundu yani "Allah’ın indirdiği"ne evet diyen parti, laiklikten YANA olandı.

LAİKLİĞİN ALEYHİNDEKİ FAALİYETLERİN ODAĞI olan parti ise o şartı reddetti; "Zina suçunun mahkemeye intikali şikayete bağlı OLSUN!" dedi. Ve bu, "Allah’ın indirdiği"ne aykırıydı yani "Allah’ın indirdiği"ne hayır diyen parti, laikliğin aleyhinde olandı. O yüzden uzlaşı bozuldu.

*

Olayın gelişmesini çok dikkatle izledim. Çünkü o sırada KURAN AÇISINDAN çok eşlilik zulmünü araştırıyordum ve "Zina suçunun mahkemeye intikali ŞİKAYETE BAĞLI olsun mu olmasın mı?" sorusu çok eşlilikle yakından ilgiliydi.

Laiklik aleyhindeki faaliyetlerin odağı olan parti, "Zina suçunun mahkemeye intikali ŞİKAYETE BAĞLI OLSUN!" diyordu çünkü kumalar eğer altı ay gibi belirli bir sürede şikayette bulunmazsa çok karılı zulüm yasal hale gelecekti. Antilaik parti bunu sağlamaya çalışıyordu. ALLAH’IN İNDİRDİĞİ umurlarında değildi.

Halk istemezse laikliğin elbet sona ereceğini ilan eden hadisçi-sünnetçi başbakanımıza bir basın toplantısında Avrupa’lı muhabirler sordu: "Çok eşlilik yasal olacak mı?" Cevap: "Bir adamın eşi örneğin hastalık yüzünden karılık görevini yapamıyorsa çok eşlilik caiz olur."

Salondaki bazı muhabirler kıkır kıkır güldüler. Çünkü laik Türkiye Cumhuriyeti’nin o yöneticisi iki büyük pot kırmıştı:

(1)Diyordu ki bir kadın hasta düşer de karılık görevini yapamazsa kocası onun üzerine ikinci bir karı alabilir yani ÇOK KARILI olmak caizdir. İyi ama bu akıl yürütmeye göre bir adam hasta düşer de kocalık görevini yapamazsa karısı onun üzerine ikinci bir koca alabilir yani ÇOK KOCALI olmak caizdir. Allah’ın dininde böyle iğrenç icazetler yok; kafadan atıyordu Allah'ın dinini ERKEKLER KLÜBÜ yapıp çıkanların başı.

(2)O anda kendisinin laik Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olduğunu kulak ardı etmişti; kendi hevalarına tapan Suudi hanedanının bir ferdi gibi davranıyordu.

Gerçek İslamı ve laik Türkiye’yi utancından yerin dibine batıran bir andı. Unutamam.

Zina suçunun Türk Ceza Yasasına konmasına Avrupa Birliği önce karışmadı; "Türkiye’nin iç sorunudur," dediler. Ama o basın toplantısı gözlerini açıverdi. Başbakanımızı Brüksel’e çağırdılar. Gitti. Fena halde azarlanmış olmalı ki ta oralarda acele açıkladı: "Zina, Ceza Yasamıza konmayacak!"


İtiraz: Utanmasanız şirk düzenini tevhid düzeni diye tanıtacaksınız. "Allah’ın bizden istediği bu düzendir" diyebiliyor musunuz? Yoksa ara/geçiş diye mi değerlendiriyorsunuz?

Cevap: ŞİRK DÜZENİ derken eğer "halk yönetimi"ni kastediyorsanız o, şirk düzeni değildir. Çünkü şirk yalnızca bir tek grubun işi olduğu halde halk yönetimi bütün bir halkın uygulamasıdır. O halkın içinde müşrikler olduğu gibi müslümanlar olabilir; deist, agnostik, hristiyan, yahudi, budistler olabilir. Kısacası halk bir mozaiktir.

Laikliğin gerekçesi de halkın bir mozaik olmasıdır zaten. O mozaiğin her parçasını kâle almak gerekir; yoksa dışlananlar, "Lâ ikrahe fi’d dîn!" buyuran Allah’a inat, dayatmaya maruz kalırlar.

Hz Ali bunu şu sözleriyle dile getirir:

Muttaki olsun günahkâr olsun, insanlar için mutlaka bir emîr gerekir ki müminler onun emrinde çalışsın; kafirler hayatlarına devam etsin; Allah onunla vadeleri tamamlasın; onun vasıtasıyla vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın; yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alınsın; iyi insanlar böylece kötü insanlardan kurtarılıp huzura kavuşsun…

İmdi... Devleti HALK yönetmesin ise KİM yönetsin; Irak’ı kırıp döken Bush misali bir kral mı, İran’ı fitneye boğan ayetullahlar misali din adamları mı… KİM?

Hz Ali son derece bilinçli bir mümindi. Bunun ayırdındaydı. Bir daha hatırlayalım. Kendisini kâfir ilan eden "haricî"lere verdiği cevap önemlidir:

Bu İNİ’L HUKMU İLLA LİLLAH, kendisiyle bâtıl kastolunan hak bir sözdür. Evet, hüküm Allah’ındır ama bunlar bu sözleriyle "Emirlik Allah’ındır!" (yani Emir Allah'tır, H A) demek istiyorlar.

(Kaynak: Muhammed Ebu Zehra. İSLAMDA SİYASî, İKTİSADî VE İTİKADî MEZHEBLER. Sf 32-33).


İtiraz: HALK YÖNETSİN DE ne ile yönetsin? Tabii ki Kitabullah’a göre. Gerisi istişareye kalmış.

Cevap: Çok güzel. Bakın, aynı dili konuşmaya başladık. Şimdi, güzel kardeşim, sizden ricam: istişare ayetlerini yazın ve yetmiş küsur milyonluk Türkiye mozaiğinde uygulamanın nasıl olacağını anlatın. "Allah’ın indirdiği"ne dair Kendisinin verdiği şu buyruğu da göz önünde tutarak:

ALLAH’IN İNDİRDİĞİ: uygulanacak,
…………………………….: dayatılmayacak


Örnek vermek gerekirse zorunlu Din Dersleri bir dayatmadır.

Din Dersi öğretmenimiz bir gün "Hasan Abi," dedi. "Sınıfımda gayrimüslim öğrenciler var." Yüzüne baktım, "Olur. Bunda ne var?" dercesine. "Onlara İslamı telkin ettim. İmana geldiler. Önümüzdeki hafta şehadet kelimesi getirip Müslüman olacaklar. 'Ailelerinizi de getirin!' dedim."

Bu kez yüzümde nasıl bir ifade belirdi, bilmiyorum. Ama aklımdan onun ortaokulda okuyan oğlu geçti. Acaba öğretmeni ona Hristiyanlığı ya da öğretmenimizin gayri islam saydığı Aleviliği telkin etseydi, oğlu imana gelip Hristiyan ya da Alevi olsaydı bir baba olarak neler hissederdi? Ya bir de oğlunun din değiştirme törenine çağrılsaydı ne yapardı?

Bir öğetmenin, öğrencilerine her şeyi yaptırması mümkün çünkü elinde not gibi öldürücü bir silah var. Sıkıysa o gayrimüslim öğrenciler İslama geçmesin; öğretmen basar "1"leri, sınıfta bırakır; hayatlarını karartır onların. "Ya imanın ya canın!" der. Tıpkı yol kesen eşkıya gibi.

Sonuç olarak ne üretilir? Silah zoruyla Müslüman yapılan insanlar. Ama aslında münafıktır onlar. O yüzden zorunlu din dersleri birer "münafık üretme çiftliği"dir. Allah boşuna demiyor "Dinde dayatma olmaz!" diye. Allah, münafık üretilsin istemiyor.

Hasan Akçay
 

el-Aciz

Tecrübeli
Üye
syn. Apollonius..!

Mademki Kuran da islam da cagdisi degildi, hata,kusur yoktu...
Cagdisilik , bagnazlik,hata kusur müslümanlardaydi...

Ozaman neden hatasiz,kusursuz ,caglarüstü olarak kabul ettiginiz seyler kaldirildi...?

Suclulara ceza , sucsuz olani imha ederekmi verilir..?
ben buna bir cevap verirsiniz diye düsünmüstüm..
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Ben imha edilen suçsuz duymadım kardeşim. Yukarıdaki yazıyı da okursan anlarsın ki kaldırılan bir şey yok. Kurallar kaldırıldı sadece. Dayatma kaldırıldı.
 

ajan

Tecrübeli
Üye
Ortak noktalarimizi öne almadan ,gercek kardesligi nasil sergileyecegiz...?
neden ortak noktamızın olması gerekiyor ki..hiç bir ortak noktamız yok..e noolcak kesecek miyiz birbirimizi...yada ortak noktadan kasıt ortak çıkarlar mıdır acaba...ortak çıkarlarımız varsa kardeşizdir yoksa allah'a yakın ol mantığı koktu sanki...kötü bi koku bu :(
 

collection

Tecrübeli
Üye
4 Hak mezhep İslam'dan ayrı değildir.Bunlar İslam'ın kendisidir.Hak ve doğru tarikatler İslamın özünü yaşamaya yardımcıdırlar.Yani İslami bir ilm dalı olan Tasavvuf ilmini öğretir ve ihlası elde etmeye yararlar.İhlas demek her ibadeti ve iyiliği her hali Allahü Teala2nın rızasına uygun yapmak demektir.

Nurculuk ise masonların uydurduğu beşeri bir dincikten başka birşey değildir.Nurculuğun propagandasını yapan kitaplar Risaleler Ehli sünnet itikadından kaynak vermeden çalınan bilgilerin içine serpiştirilmiş küfürler ve imansızlıklarla doludur.İnce ve ayak kaydıran hususlarda insanların imanını çalmaya çalışan sahte din adamlarının karalamaları ve tuzakları ile doludur....
 

el-Aciz

Tecrübeli
Üye
...........

Hak ve doğru tarikatler İslamın özünü yaşamaya yardımcıdırlar.Yani İslami bir ilm dalı olan Tasavvuf ilmini öğretir ve ihlası elde etmeye yararlar.

...............

....
Kardesim birinin Tasavvufu ögrenmesi ve ihlasi elde etmesi sadece tarikat yolu ilemi olur...?

Evet tarikata dahil olan Tasavvuf ile hem-hal olduklarindan digerlerinden biraz daha fazla bu ilme önem verir ögrenme gayretinde olur, ama merak eden yada isteyenlerde tarikata dahil olupta ögrenenler kadar bu ilmi pekala ögrenebilir...

Peki Tarikata girmeyenlerin ibadetleri ihlassizmidir...
Hani demi$sin ya Tarikat ihlasi elde etmeye yarar diye.. Simdi ben ve bu forumda bircok müslüman herhangi bir tarikata mensup degiliz...bizler ihlasi elde edemeyecekmiyiz..!
 
Üst Alt