• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Kuranın hakimiyet-i mutlaka'sı...

Okunuyor :
Kuranın hakimiyet-i mutlaka'sı...

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Kur’ân’ın hâkimiyet-i mutlakası

Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
Erkân ve ahkâm-ı zaruriye-ki yüzde doksandır
Bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır.
İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise, yüzde on nispetindedir.
Kıymetçe mesail-i hilâfiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır.
Mesele-i içtihadiye altın ise, öteki birer elmas

"Allah’ın ipine hep birlikte sım sıkı sarılın; ayrılığa düşüp dağılmayın." Âl-i İmran Sûresi, 3:103.
"Elif lâm mim. Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir." Bakara Sûresi, 2:1-2.

SUNUHAT

- - - Güncellendi - - -

Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?

Cumhûru, bürhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder.
Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kurâânâı göstermeli;
yoksa vekil, gölge olmamalı.


Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez.
Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir.

Meselâ, hükmün meâhazı olan şeriat kitapları melzum gibidir.
Delili olan Kurâân ise, lâzımdır.
Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır.
Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder.
Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder.
Bu cihetle, vicdan lâkaytlığa alışır, cumudet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kurâân gösterilseydi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyete intikal ederdi.
Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.

SUNUHAT

- - - Güncellendi - - -

Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır.

Evet bu kitaplar, Kurâânâa tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.
Hâcât-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, câzibe-i iâcâz ile revnakdar
ve kudsiyetle hâledar
ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı Ezelînin timsali bulunan Kurâânâa çevirmek üç tarikledir:

1. Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkitle kırıp o hicabı izale etmektir.
Bu ise
tehlikedir, insafsızlıktır, zulümdür.


2. Yahut, tedricî bir terbiye-i mahsusayla kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kurâânâı göstermektir:
Selef-i Müçtehidînin kitapları gibi,
Muvatta, Fıkh-ı Ekber gibi.
Meselâ, bir adam İbni Hacerâe nazar ettiği vakit, Kurâânâı anlamak ve Kurâânâın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli.
Yoksa İbni Hacerâin ne dediğini anlamak maksadıyla değil.
Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır.

3. Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak,
üstünde Kurâânâı gösterip,
Kurâânâın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır.


Bir âlim-i şeriatın vaâzına nisbeten,
bir tarikat şeyhinin vaâzındaki olan halâvet ve câzibiyet bu sırdan neşet eder.

Umur-u mukarreredendir ki, efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyaç nispetindedir.

Bir saatçinin bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.
Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kurâânâa müteveccih olsaydı,
o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu.
Yalnız tilâvetiyle taberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüzâiye-i ferâiye-i hilâfiyeyle mezc edip, ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır. Zira Musavvibenin muhalifi olan Tahtiecilerden....

SUNUHAT
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
biri der ki:
"Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var.
Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var."

Halbuki cumhur-u avam, mezhepte imtizaç etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden,
sehven veya
vehmen Tahtieyi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neşet eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kurâânâın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mesâuldür.
Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan
tesanüd-ü ervah,
tevhid-i kulûb,
tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır.
Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.

Bu meseleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rüyada Cenab-ı Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi gördüm.
Bir medresede, huzur-u saadette bulunuyordum.
Cenab-ı Peygamber bana Kurâânâdan ders vereceklerdi.
Kurâânâı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Kurâânâa ihtiramen kıyam buyurdular.
O dakikada,
şu kıyamın,
ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi.
Bilâhare bu rüyayı suleha-yı ümmetten bir zata hikâye ettim.

Şu suretle tabir etti: "Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kurâân-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir."
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Okuduğunu anlamamak,
Ilmi yetersizliğin kendisidir.
Bir mevzu hakkında fikir belirtmek, mevzuya hakim olmayı gerektirir.

Kur'an ve Risale-i Nur kıyaslamasını yapma yanlışına girenler,
Risale-i nurları tanımadıklarına delildir...

Her Nur talebesi yukarıdaki konuya hakîm olduğu gibi,
Kuran'ın mutlak hakim olduğunu bilir...
 
Üst Alt