• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Kurana Hareke ve işaretlerin eklenmesi hakkında

Okunuyor :
Kurana Hareke ve işaretlerin eklenmesi hakkında

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Arkadaşlar biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim Hz. Ebu bekir zamanında toplandığında ve Hz. Osman tarafından toplandığında hareke ve işaretler ve küçük harfler ile noktalar yoktu. Bunlar aşamalı olarak sonradan eklenmiştir. Bu konuda bir araştırma yapıyorum, elimdeki bilgileri aktaracağım. Bu aktaracağım çeşitli farklı görüşler haricinde ekleyeceğiniz bilginiz varsa yazabilir misiniz?

Kuranın bugünkü haline gelmesi hicri 2. yüzyılın ortalarını buluyor. En büyük işlemin Haccac (zalim haccac olarak tanınan) tarafından yapıldığı yazıyor her tarafta.

Harekelerin insan eliyle konması nedeniyle yanlış konabileceği ve hata yapılabileceği söyleniyor.

Muhammed Esed ve Taberi gibi bazı alimler de bunu bildikleri için tefsir yaparken bu hareke olayına değinmişler ve anlamsız şekilde olan yerlerde "falanca nüshasındaki kıraate göre okumak lazımdır, çünkü bu şekilde anlamsız/zıt anlamlı oluyor" demişlerdir. Bununla ilgili örnek ayetler var aşağıda. Yani sanıldığı gibi basit farklar değil, anlam kaymaları da oluşabiliyor. Yani falanca kıraate göre başka bir şey olan AYNI kelimeler, aynı harfler başka bir kıraate göre ise filanca anlama gelebiliyor. Şu halde bu harekelerin hangi kıraate göre konduğunu söyleyebiliriz? Yani Kuranın harflerinin aslında bir bozulma yok fakat kıraate göre ve konan harekelere göre anlam değişikliği oluyor.

Osman dönemindeki Kuran nüshalarında hatta bir kaç yıl sonrakilerde bile hareke olmadığı kesin.
Bulunmuş ve bilimsel yollarla tarihleri ispatlanmış TÜM 7. yüzyıl Kuran nüshaları için tıklayınız:

Ayrıca Taşkent nüshasının büyük bir kısmı mevcut bende (Emin değilim galiba tamamı, 700 küsür sayfa). İndirmek isterseniz bir yerlere yükleyebilirim. Onda da harekeler ve işaretler yok.

Kur'an'ın harekelenmesi ve noktalanması üç merhalede tamamlanmıştır.
Birincisi: Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde, Muaviye, Ebu'l-Esved'i görevlendirmiş, O da Kur'an okurken meydana gelebilecek okuma hatalarını ortadan kaldırmak amacıyla nokta şeklinde hareke işaretleri koymuştur. İkincisi: Abdülmelik b. Mervan döneminde Kur'an'daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için noktalar konulmuştur. Mervan bu işte el-Haccac b. Yusuf'u görevlendirmiş; o da bu işi Nasr b. Âsım ve Hayy b. Yasmur'a havale etmiştir. Üçüncüsü: Bu dönemde i'rab alametleri olan Fetha, Damme, Kesre ve Sükûn konulmuştur. Bu harekelendirmede Halil b. Ahmed el-Ferahîdî'nin yolu izlenmiştir.

Kaynaklar :* Buhari* Ebu Davud* İslam Tarihi

O dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur'ân'ı Kerim'i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu'l Esved Dueli'yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve Yahya bin Yamere harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve noktalara bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.

Yazı Mekkeye ilk defa Hz.Peygamberin yaşça kendisinden biraz büyük muasırları zamanında gelmiştir. O zamanlarda nokta kullanılmıyordu. Hz. Osman zamanında yazdırılan imam mushafta noktalar kullanılmamıştı. Bu da kelimenin Peygamberimizden rivayet edilen kıraat vecihleri ile okunmasına imkan veriyordu. Noktalamanın İslamdan önce bilinip bilinmediği ihtilaflıdır. Bazıları bilindiği halde Hz.Osmanın kıraatlere imkan vermesi düşüncesiyle kasden noktalama kullandırmadığını söyler.
Mushafın noktalanması ilk önce hicri 65 yıllarında Abdulmelik İbn Mervan zamanında büyük bir ihtiyaçtan dolayı başlamıştır. Önceleri noktalar harfin yazıldığı mürekkepten farklı bir renkte konuyordu. Üstün yerine harfin üstüne bir nokta, esre yerine harfin altına bir nokta, ötre yerine harfin önüne bir nokta, sükun yerine 2 nokta konuluyordu.
Daha sonra Abdulmelik (V 86/705) devrinde şekilce birbirine benzeyen harfleri ayırt edebilmek için noktalama ihtiyacı duyuldu. Bu iş için de nokta kullanılınca harekeleme gayesiyle konulan noktalama ile karıştı. Önceleri noktalama için ayrı, harekeleme için de ayrı mürekkepler kullanıldı. Bir müddet sonra ise harekeleme işinde şimdi bilip kullandığımız işaretler teşekkül etti.
Bu şekilde harekeleme ve noktalama yapmak, surelere başlık koymak, ayet başlarını gösteren işaretler bırakmak, cüzlere ayırmak vs. Başlangıçta alimlerce kerih görüldüğü halde, sonradan mubah hatta müstehab görülen hususlardandır.

Baştan yazı noktasız ve harekesizdi. Kur'an böyle yazılıyordu. Böyle noktasız ve harekesiz mushaflar yazılmıştır. Bu yazının okunması güç olmakla beraber bazı iyi cihetleri de vardı. Meselâ: Peygamberden işitilen kıraatlerin okunuşuna müsaittir. Bir kelimede muhtelif kıraatler toplanabiliyordu veya kelimenin müsaadesi nisbetinde kıraat ediliyordu. Yedi kıraatin hepsi Mushafı Osman'ın resmine, yazısına uygundur. Kıraatde zaten bu şarttır. Misal verelim:
وما ربك بغافل عما يعلمون : 123 âyet, noktasız olduğundanتعملون،يعملون
da okunur, her iki kıraate de müsaittir. فناداها من تحتها 19:34 âyet, harekesiz olduğundan " مَنْ مِنْ" = min, men diye
her iki türlü kıraate de elverişlidir.
İslâmiyet etrafa yayılınca Arap olmayan unsurlar da Müslüman olmuşlardı. Bunlar noktasız ve harekesiz Kur'an'ı okumakta herkes gibi güçlük çekiyordu. Lahne ve hataya düşüyordu. Bu güçlüğü gidermek, hataları önlemek için hareke ve nokta koyma çaresine başvurulmuştur. Bu iş başlıca üç safha geçirmiştir:
1-Kelime sonlarında nokta şeklinde harekeler konması,
2- Birbirine benzeyen harfleri ayırdetmek için harflerin noktalanması,
3-Bugünkü şekildeki harekelerin konulması.
Bunları birer birer izah edelim:
1-Muaviye'nin Hilâfeti devrindeyiz. A'rabînin birisi:
واعلموا ان الله برئ من المشركين ورسوله "Va'lemû ennALLAHe beriün minel-Müşrikîne ve Resulihi" diye okuyor. Bu okunuşa göre mâna çok bozuk oluyor. Bu gibi i'rap hatalarını önlemek için Irak Valisi olan Ziyad ibni Ebih, devrinin âlimi Ebül-Esved Duelî'ye (H. 69/M. 688) emrediyor. Buradaki hata i'rab hatası olduğundan kelimelerin sonlarının doğru okunup i'rap verilmesini sağlayacak işaretler koymasını söylüyor. Ebül-Esved de kelimelerin sonlarına nokta şeklindeki harekeleri koymaya başlıyor. Üstün için harfin üzerine bir nokta, ötre için harfin içine veya önüne bir nokta, esre için harfin altına bir nokta koyuyor. Tenvin için iki nokta koyuyor ve bu işi şöyle yapıyor:
Kâtibine diyor ki: ''Ağzımı açtığım zaman harfin üstüne bir nokta koy, ağzımı topladığım vakit harfin içine bir nokta koy, esre okuduğum zaman harfin altına bir nokta koy!" O zaman bugünkü ıstılahlar henüz olmadığından böyle basit tâbirlerle, basit bir yolda harekeleme işini yapti.
Tenvin için iki nokta koydu. Sonraları bu tarz, noktayla harekeler kelimenin bütün harflerine teşmil olundu. Ancak bunlar Mushafın yazılmış olduğu mürekkebin rengine uymayan bir renk ile yapılıyordu.
Bu usul Mağripte ve Endülüste Dördüncü asrın ortalarına kadar devam etmiştir.
Şarkta Halil ibni Ahmed'in harekeleri yayıldığı halde onlar bu tarzı bırakmadılar.
Böyle kelimelerin sonları veya bütün harfleri nokta ile harekelenmiş Mushafları görüyoruz. Bazan bu noktalar küçük bir daire şeklini almıştır (o). Bilhassa harflerin noktalanmasından sonra hareke noktalariyle harf noktaları birbirine karışmasın diye daire şeklindeki hareke noktaları behemehal lâzımdı. Baştan harflerde nokta olmadığından bu iltibas yoktu. Ayrı renkte olmak, işi halledemiyordu. Hareke noktaları asıl yazıdan sanılmasın için harflere mahsus ve ekseriya siyah olan noktalardan ayrılmak üzere Mushaflarda ayrı renkte konurdu. En eski Mushaflarda kırmızı, sonraları sarı, yeşil ve nadiren mavi renkle yazılırdı. Nokta yerine konulan küçük daireler de böyledir. Dinî olmayan eserlerde ise bu harekeler hiç kullanılmaz. Bu usule göre:
والقلم وما يسطرون âyeti şöyle hareke alır: وْالقْلْم وْمْا يْسطرْوْنْveya وْالقْلْم وْمْائسطْروْنْ
2- İkinci merhale: Harfler birbirine benzediğinden yine iltibasa düşülüyordu. Hattâ bu yüzden hatalara düşüldüğü söyleniyor. Onun için birbirine benzeyen harfleri ayırdetmek için Haccac zamanında
(H. 41-95/M. 661-713), Nasr bini Âsim
(H. 89/M. 707) ve Yahya bini Ya'mer
(H. 129/M. 746) harflere nokta koyma işini başardılar. Harf noktaları aynı renkte yâni siyah idiler. Hareke noktaları ise başka renkte idi.
İbni Hallikân "Vefeyâtül-A'yân" da Haccac'ın tercümeihalinde diyor ki: "Ebu Ahmet Askeri "Kitabüt-Tashif' de hikâye ediyor: Bütün nâs 40 yıldan fazla Mushafı Osman üzere kıraat ettiler. Abdül-Melik bini Mervan zamanına kadar böyle gitti. Sonra Irak'ta tashif yayıldı. Haccac işaretler vaz'ını kâtiplere emretti. Nasr bini Âmir ve Yahya bini Ya'mer bu işi yaptılar. Harflere tek ve çift noktalar koydular." Bu da Emevilerden Abdül-Melik bini Mervan zamanında yapıldı.
Harflerin noktalanması muhtelif safhalar geçirmiştir. İslâm Ansiklopedisi diyor ki: En son noktalanmış olan harf ( dir. Bu her halde 11. asrın son yarısından daha evvel vâki olmamıştır. Bazan (Kûfî yazı ile yazılmış Kur'an'larda hemen daima) noktalar sol aşağıdan sağ yukarıya giden meyilli çizgiler şeklinde konulmuştur. Noktaların çift olanları, bazan şakulî ve bazan mail vaziyette olmak üzere yanyana konulur. Üç noktalar düz bir hat istikametinde sıralanır. (Ş) ش harfinde ise bu noktaların üçü ekseriya bir çizgi şeklinde gösterilir. Bu noktalama işi muhtelif şekillerde yapılmıştır ve türlü safhalar geçirmiştir. Çeşit harflere türlü noktalar konulmuştur. K ق
3. asrın ortalarına kadar bu şekilde noktalanmıştır." Yakın zamana kadar ق ile (Fa)ف aynı yazılıdırق .ل harfi de ن'a benzer.
İlk harekeler nokta şeklinde olduğundan bazıları nokta ile harekeden hangisi evvel olduğunu karıştırıyorlar. Evvelâ nokta kondu, sonra hareke verildi, sanıyorlar. Nokta ile harekeyi birbirinden ayıramıyorlar. Halbuki evvelâ hareke, sonra nokta konulmuştur. İlkin harekeler nokta şeklinde idi. Bugünkü harekeler daha sonra yapılmıştır.
3- Ve işin üçüncü merhalesi odur. Hareke noktaları ikinci asrın ortalarında bugünkü şekilde harekelere çevrilmiştir. Ebül-Esved'in koyduğu hareke noktaları yerine bugünkü harekeleri koyan Halil ibni Ahmet (H. 100-170/M. 718-786) olmuştur. Bunları sesli harflerden, harfi medlerden almıştır. Ötre vavdan, üstün mail eliften ibarettir. Esre de kısaltılmış Y'dir. Cezim ve şedde gibi işaretler harekeden sonradır. Bunları da Halil icad etmiştir. Teşdid işareti şedde kelimesinin(Ş - ش harfinden alınmıştır. Hakikaten bugünkü harekeler çok lüzumlu idi. Okumayı kolaylaştırmak için noktalar çok konuldukça, hareke noktaları ile harf noktaları birbirine karışmaya başladı. İki türlü mürekkep kullanmak güç bir işti.
Hasan Basri ve Muhammed bini Şirin, Mushafın noktalanmasında bir beis olmadığını söylerler. Nevevi ise Mushafın noktalanması ve harekelenmesi müstehaptır diyor. Zira lahn ve tahriften korur.
Noktayı kusur sayanlar olmuştur. Hele tahriratta cehalet eseri imiş. Fakat noktasız yazı yüzünden bazı hatalar olmuş ve felâketlere bile sebep olmuştur. Hareke Kur'an'dan başka muharreratta kullanılmazdı, sonradan başladı.

Kuranın ilk harekelenmesi hicri birinci yüzyılda Ebul Esved ed-Düeli tarafından, yalnız kelime sonlarına nokta koyularak yapılmıştır. Bunun yararı görülünce geliştirilmiş ve hicri 2. yüzyılın ortalarında büyük gramer bilgini Halil bin Ahmed tarafından bugünkü şekliyle nokta ve hareke konulmuştur.

Haccac'ın küçük yaşta Kur'ân-ı Kerim'i ezberlediği ve kardeşi ile birlikte Taif'te bulundukları tarihlerde çocuklara Kur'ân-ı Kerim'i öğrettikleri rivayet edilmektedir. Zalim, cebbar, kan dökücü sıfatlarla anılan Haccac'ın Kur'ân-ı Kerim'in harekelenmesi ve noktalanması faaliyetleriyle de ilgilendiği nakledilmektedir. Önemli vasıflarından bir tanesi de iyi bir hatip olmasıdır. Irak'a vali tayin edildikten sonra okuduğu hutbe Arap edebiyatının örnek metinleri arasında sayılmaktadır. Ancak, müspet faaliyetleri kötü şöhretinin çok çok gerisinde kalmış, inancını hal ve hareketine yansıtmadığından ötürü ümmetin nazarında itibar görmemiştir.

Hz Osman zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Hicri Birinci asrın ikinci yarısından itibaren Arap olmayanların İslama girmeleri ve bunların Arapçaya vakıf olmamaları sebebiyle Kuranı Kerimi yanlış okuma hadiselerine sık sık rastlanılır olmuştu. Bu yüzden; Kuran-ı Kerime ilk defa doğru okumayı sağlamak için hareke konulmuştur. Kuranı Kerime hareke ve nokta konulması meselesi başlangıçta tartışma konusu olmuşken, sonunda zarar değil de, fayda getireceği görüşü ağır basmıştır. Harekeleme; fetha için harfin üstüne, kesre için harfin altına, ötre için harfin önüne bir nokta konularak yapılıyordu. Harekelemeyle irab noktasında yapılabilecek muhtemel hataların önüne geçilebildi. Ancak İslama yeni girmiş ve Arap dilini bilmeyen Müslümanlar birbirine şekil olarak benzeyen (Be Te Se) (Cim Ha) (Fe Kaf) gibi harfleri sağlıklı bir şekilde ayırt edemiyorlardı. Bunun için harekeleme işinden sonra noktalama işaretleri yapılarak bu harflerin birbirinden ayırt edilmeleri sağlanıldı. Bir asra yakın süre bu işaretlerle Kuran okundu. Daha sonra bildiğimiz harekeleme ve noktalama sistemi geliştirildi.
Bunlardan sonra ayet sonlarına duraklar konuldu. Günümüzde bu durakların içinde ayet numaraları yer almaktadır. Daha sonrada Kuranın manası göz önünde bulundurularak adına Secavend denilen birtakım işaretler konuldu. Bunlardan başka da sure ve cüz başlıkları, hizip ve secde işaretleri ihtiyaca binaen resmedildi.

Dr.Gerd-Rüdiger Puin'in tezleri:

Kaynak: (Kendisinin ögretim görevliligi yaptigi Saarland Üniversitesinin bir dergisinde yayinlanan haber)
campus_4-99

1- Kur'an 1924'den sonra Misir nüshasinin genel kabuliyetiyle birlikte birdaha sorgulanmadi. Ne müslim ne de gayri müslim tarafinca.

2- 1972 yilinda Yemen'de bulunan Sanaa nüshasi peygamberin ölümünden sadece 50 yil sonra tertiblenmis.

3- Nüsha tamamen harekesiz ve baslara eklenmis olan elifleri bulundurmayan bir metinden olusmaktadir.

4- Yanlis harekelendirmelerden ötürü bugünkü Kur'an nüshalarinda yanlis anlamlar cikarilmakta ve kelimeler yanlis yorumlanmakta. Bundan ötürü Kur'an ayetlerinin beste biri anlamsiz hale geliyor.

5- 1000 sene sonra bulunan bütün eski nüshalarda metinlerin sadece 18 harflik "Rasm(iz)" dan olustuklari ve bunlarin her birinin 5 sessiz harf yerine gecebildikleri görülebiliyor. Bu sekilde Muhammed zamaninda kullanilan bu basit fakat gayet tutarli ve saglam Arapca yazim bicimi cok daha net bir yapiya sahiptir ve Kur'an'in da Arapcanin da orjinal yazim bicimidir. Bugünkü harekeler cok daha sonra icat edilmis, Kur'an disi bir sistemdir.

6- Aramiceden alinan bircok kelime Arapcaya gecerken anlam kaydirmalarina ugramistir. Muhammed zamaninda bu kelimeler daha sapasaglam, orjinal anlamlariyla kullanilirken daha sonra gayri bilincli yada bilincli bir bicimde kaydirilmistir. Zaten Arap lügatlari da ne hikmetse bir kac yüz yil sonra yazilmaya baslanmistir.

7- Kur'an'daki baglaminda anlam kaydirmalarina örnek olarak sunu veriyor: "s-k-n" köküne sahip "sakinah" kelimesi Kur'an'da alti ayetde gecer (2:248, 48:2, 48:18, 9:26, 9:40, 48:26). Burada her seferinde "Allah'tan indirilen huzur" ile cevrilmesine ragmen Kur'an'in günümüz sekliyle yazilan halinin basitce "sessizlik" oldugu görülebilmekte. Aramicedeki asil hali olan "shekhina" bu Allah'tan gelen "huzur" vurgusunu daha iyi yapabilmektedir. Bu yüzden Kur'an metnini günümüz Arapcanin dil kriterlerini gözetmekten cok Arami dil yorumuyla okumak daha anlamli ve dogru olacaktir.

Haklısın kardeşim. Bunun için açtım zaten konuyu.

Örneğin;
mevcut harekelere göre Sebe Suresi 19. ayet:
Ayet: Fe kâle rabbena BÂ'İD esfârina.
Meal: "Rabbimiz! Seferlerimizi uzat!" dediler.

Muhammed Esed Sebe Suresinin 19. ayeti için şöyle bir çeviri uygun görmüş:
Fe kâle rabbüna BA'ADE esfârina
"Rabbimiz, seyahat menzilleri arasındaki mesafeyi uzattı," dediler.

Şöyle bir not düşmüş bunun için:
Genel kabul gören kıraat şeklinde -Medine ve Kûfe'nin ilk alimlerinin çoğunlukla kabul ettikleri kıraat- yukarıdaki ifade, nidâ ismi olan Rabbenâ ve emir kipinde bâid (Ey Rabbimiz! ... mesafeleri uzat vb.) ile okunmaktadır ki bu kıraatın tatmin edici bir açıklamasını yapmak zordur. Diğer taraftan, bazı ilk dönem Kuran müfessirlerinin rivayetlerine dayanan Taberî, Beğavî ve Zemahşerî, sözkonusu kelimelerin başka muhtemel okunuş şekillerinden söz ederler: Rabbunâ (ismin yalın hali) ve beade (haber kipi) şeklindeki bu okunuşlar, anlamı benim çevirdiğim biçimde vermektedir: Rabbimiz ... mesafeyi uzattı. Bana göre bu kıraat daha uygundur, çünkü (Zemahşerî'nin de işaret ettiği gibi), Sebe halkının, devletlerinin yıkılmasından, nüfusun büyük kısmının sürgüne gönderilmesinden ve neticede (büyük kervan yolları üzerindeki) birçok köy ve kasabanın terk edilmesinden duydukları gecikmiş üzüntü ve pişmanlığı dile getirmektedir.

[hr]

Taberiden de bir örnek vereyim:

Enam suresi 105 hakkında Taberi tefsiri:

105- Kâfirler: "Onu başkalarından öğrendin." desinler ve bilen bir kavme açıklayalım diye âyetleri geniş olarak işte böyle izah ederiz.

Müfessirler ve kıraat âlimleri bu âyette geçen ve "Başkalarından öğren*din" diye tercüme edilen kelimesini farklı şekillerde okumuşlar ve okunan kıraat şekline göre de farklı mânâlar vermişlerdir.

a) Medine ve Küfe kurraları ile Abdullah b. Abbas, Mücahid, Süddi ve Dehhakın bu kelimeyi Kur'anda tesbit edilmiş olan şekliyle şeklinde okudukları ve bunun mhanâsının, "Okudun ve öğrendin" demek olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir. Taberi de bu kıraati ve bu izah tarzını tercih etmiştir. Çünkü şu âyette de belirtildiği gibi, müşrikler, Resulullahı, Kur'anı başkasından okuyup öğrenmekle itham ediyorlardı. "Şüphesiz ki biz, kafirlerin, "Bu Kuranı Muhammede bir adam öğretiyor" dediklerini çok iyi biliyoruz. Ku*ranı Muhammede öğrettiğini iddia ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur'an ise açık, fasih Arapça'dır. [141]

b) *Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, Dehhak ve bir kısım Basra Kurralan bu kelimeyi şeklinde okumuşlar, mânâsının da "Tartıştın, birbirinize okudunuz..." demek olduğunu söylemişlerdir. Yani, Kureyş müşrikleri, Resulullahı, ehl-i kitapla tartışarak ve onlarla karşılıklı ola*rak birbirlerine okuyarak öğrenmekle itham etmişlerdir.

c) Katadeden nakledilen başka bir görüşe göre bu kelime, şeklinde okunmuş manası ise "Sana okundu bildirildi" demektir.

d) Hasan-ı Basri ye Abdullah b. Mes'uddan nakledilen bir diğer görüşe göre bu kelime şeklinde okunmuştur. Mânâsı ise "Silinip gitmiştir, zamanı geçmiştir" demektir. Yani, müşrikler Resulullaha "Senin bu oku*duğun Kur'anın zamanı geçmiştir" demişlerdir. Bu âyeti "Biz bu âyetleri sana: "Sen bunu, başkalarından okuyup öğrendin" demesinler diye..." şeklinde izah edenler de vardır.

NOT: ne şekilde okudukları açıkça bilemiyorum kitabın orjinali olmadığı için. Aradan kesilmişler. Bende sadece elektronik kitap hali var Taberi tefsirinin.
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
Kusura bakmayın yazım hatalarını düzeltmeye vaktim olmadı fakat yazı anlaşılabilir durumda.

Hz. Osman Mushafları Hareke ve Tezyin Döneminde

Hz. Osman mushaflan hareke ve noktalama işaretlerinden hali olarak çoğaltıldı. Bu şekilde yazılmakla da birkaç vecih okunmaya musaiî İdi- Çe*şitli gölgelerde yaşayan halk kendi fıtrî selikasıyle bunların arasını ayırabi*liyordu. Doğru okuyabilmek için şekil, hareke ve noktalama işaretlerine ih-. tiycıçları yoktu. -Ebu Ahmed el-Askeri'nin,(öl. 382) de belirttiği gibi- halk kırk küsur sene Abdülmelik'in hilafetine kadar Hz. Osman mushaflarını bu şekside okumaya devam etti. Ama Abdülmelik'in hilafeti döneminde Irak'ta tasnifler yaygınlaştı[93] Öyle sanıyoruz ki bürodaki «tasnif» ten maksat, Arap olmayanlarla ka-; nştıktan sonra halkın bazı Kur'an kelime ve harflerini yanlış okumaları an*lamındadır.'Acemlik, lugötlarınin safiyetini bozmaya başlamıştı.[94] Hicrî 65 senesinde halife Abdülmeiik zamanında devlet adamlarından bazısı, mushaflar herekesiz ve noktalamnsız kaldığı takdirde tahrifin Kur'an nas~ sına kadar uzanmasından endişe duymaya başladı. Böylece doğru okuma*yı sağlayabilecek şekiller üzerinde düşünmeye koyuldular. Bu alanda Ubeydullah b. Ziyad (öl. 67) ve el-Haccâc b. Yusuf Es-Sakafi (ÖL 95) akla gelmek*tedir. İbnu Ziyad'ın İran asıllı bir zâta, kendilerinden elif atılmış ikibin ke~ İtmeye elif eklemesini emrettiği rivayet edilir. Yazılmasın! emrettiği bu ki*tapta yerine yerine yazıdı. [95] el-Haccâc'a gelince, onun için şöyle denilir: Onbir yerde Kur'an yazısı*nı İslah etti. Onun yaptığı bu ıslahat İle Kur'an yazısı en açık ve en kolay oKunuryazı oldu. [96] Şayet doğru ise, Hz. Osman imlâ yönünden yapıla*cak düzeltmelr için şöyle demiştir: «Bu yazıda bir takım eksiklikler görüyo*rum. Ama Araplar onu ıslah edecektir.» [97] Bu hususta eksiklik ve tashifa-tın hepsi bu kabildendi. Çevre ve zamanın değişmesiyle değişikliğe uğrama*sı kaçınılmaz olan yazı şekliyle ilgilidir. Kur'an nassına gelince, o, hiçbir za*man değişikliğe uğramamıştır. Çünkü âlimlerin göğüslerinde mahfuzdu. Her nesil bir önceki nesilden şifahi olarak ve yakîn ifade eden tevatürle aktarıia gelmiştir.

Kur'an yazısının düzeltilmesi bir defada tamamlanmamıştır. Nesi! nesil tedricî olarak ıslah edilerek düzeltilmiş ve nihayet hicrî üçüncü asırda zir*veye ulaşmıştır. Kur'anın noktalama işinin sadece EfauH-Esved ed-Düeü ta*rafından yapıldığını söylemek makul değildir.

Önceden âiimîer, Kur'an'ı ilk noktalayan kimsenin kim olduğu husu*sunda ihtilafa düşmüşlerdir. [98]. Bu konuda üç kişinin ismi söz konusu e-dilmektedir: [99] Ebu'l-Esved ed-Düelî-ki en meşhuru1 budur- Yahya b. Ya'mer [100] ve Nasr b. Âsim e!-Leysî. [101]

Ebu'l-Esved ed-Düelî, Hz. Ali b. Ebi Talib'in emriyie Arap diliyle ilgili bir takım kuralları ilk vazeden kişi olarak şöhret bulmuştur. [102] Görünen o ki, Kur'an'ı noktalaması, Arapdiiiyle ilgili bu sabkati zannından kaynaklanmak*tadır. [103] Kaynakların bu konuda nakletmiş oldukları bir olay, onun Kur'*an lugatma oian gayretinin ne kadar çok olduğuna işaret etmektedir. ed-Düelî, birinin [104]âyetini okurken keli*mesinde !âm harfini kesre olarak okuduğuna şahit olmuş ve bu hata onu korkutmuş: «Allah, Rasülünden beri olmaktan yücedir.» demiş ve daha ' sonra Ziyad'la görüşmek üzere Basraya giderek kendisine: «Yapmamı is*tediğin işe talibim» demiştir. Daha önce Ziyad kendisinden, insanların Al-iah'ın kitabını doğru okumalarını sağlayacak alâmetler koymasını istemişti.

[105] Ancak o, bu olayla karşılaşıncaya kadar olumlu cevabını verme*mişti. Ama bu olayla karşılaştıktan sonra kesin kararını verdi. Çalışması neticesinde fethaya alamet olmak üzere harfin üzerine bir nokta, kesreye alâmet olarak altına bir nokta ötreye alâmet olarak harfin kısımları arası*na bir nokta ve sukûne alâmet olarak da iki nokta koydu. [106]. Bazı âlim*lere göre ise, Ebu'l-Esved, Abdülmelik b. Mervan'm emriyle Kur'anı nokta*lamıştır. [107]

Bu muhtelif rivayetlerden hareketle Ebu'l-Esved'i Kur'anı noktalamaya sevkeden sebepleri tayin etmemiz zordur. Bilemiyoruz, kendiliğinden mi bu işe girişmiş, yoksa daha önce hiç aklından geçirmediği bu iş kendisine em-rediîmesi sonucunda mı icabet etmiştir. Haddi zatında yaptığı işin kesin mahiyetini bile bilemiyoruz.

Lâkin şunu kesin olarak biliyoruz ki, herkesten önce büyük bir işi omuz-iarrnştır. Bu konudaki rivayet ve haberlerin ittifak ettikleri asgari müşterek budur. Kur'anın noktalanması ve harekelenmesi metodunun sadece kendisi tarafından konulduğu meselesine gelince bu mantıkî ve makul değildir. Değil bir fert, fertler ve değil bir nesil, nesiller ancak böyle bir işi yapabilir. O halde Kur'anın noktalanması ve yazısının tecvidi silsilesinde Ebu'l-Es-ved'in ilk haikayı teşkil etmesi yeterlidir. [108]

Bu silsilede diğer bir halka vardır ki bazı âlimler onun ilk halka olduğu*na kanidir. Bunlara göre mushafları ilk noktalayan kişi Yahya b. Ya'mer'-dir. [109] Kur'anın noktalanması işinde Yahya'nın da bir payının bulundu*ğu muhakkaktır. Lâkin ilk kişinin kendisi olduğu hususunda elimizde ke*sin bir delil yoktur. Olsa olsa Merv şehrindeki mushafları ilk noktalayan*dır. Onun bu hususta öncelik hikâyesi İbnu Hallikân tarafından zirveye ulaştırılır. Çünkü onun iddiasına göre İbnu Sîrîn'in noktalanmış bir mushafı vardı, onu Yahya b. Ya'mer noktalamıştır. [110]. Bilindiği gibi İbnu Şîrîn H. 110 yılında vefat etmiştir. O halde bu tarihten önce, hareketlerin yerine ge*çen şekil ve noktalamaları bulunan tam bir mushaf mevcuttu. Hiç şüphesiz böyie bir iddiayı kabullenmek pekte kolay olmayacaktır. [111]

Nasr b. Âsim el-Leysî'ye gelince, Kur'anın noktalama işinde onun pa*yı, üstadiarı olan Ebul-Esved ile İbnu Ya'mer'in çalışmalarının bir devamı olmaktan öteye geçmez. Daha önce belirttiğimiz gibi Nasr her * ikisinden

ders almıştır. Ancak Ebu Ahmed el-Askerî-garip rivayetlerinin birinde -el-Haccac'ın, Kur'anın noktalanması hususunda kâtiblerine hitap edip ben*zer harflerin birbirlerinden ayırt edilmesi için harfler üzerine birtakım alâmetler koymalarını isteyince, bu işte en güçlü temelin Nasr b. Âsim olduğunu te'kid eder. [112] Bu rivayet neredeyse Kur'an'ı ilk noktalayan kişinin Nasr b. Âsim olduğunu ifade etmektedir. [113] Lâkin bu da bu konudaki ihtilafı kesin bir sıhhatle çözüme kavuşturmaktan uzaktır. Kur'anı ilk nok*talayan Ebu'l-Esved yahut İbnu Ya'mer veya Âsim olduğunu kesin olarak ileri sürmek mümkün değilse de Kur'an yazısının güzelleştirilmesi ve oku*nuşunun kolaylaştırmasında hepsinin payının bulunduğunu kesinlikle söy*leyebiliriz. Yine hiç şüphesiz el-Haccac'ın-hakkında ne kadar faklı görüş ileri sürütürse sürülsün ve şahsi niyyeti ne olursa olsun- Kur'anin noktalan*masına teşviki ve bu konu üzerinde hassasiyetle duruşunu inkâr etmek mümkün değildir.

Gün geçtikçe Kur'an yazısının kolaylaştırılmasına gösterilen ihtimam arttı. Bu kolaylaştırma çeşitli şekiller aldı. Noktalan ilk ortaya koyan ve onları Kur'anda kullanan el-Halildir. [114] Noktaların illetlerini izah eden [115]hemze, şedde, revm ve işmamı ilk vazeden de odur. [116] Ebu Ha*tim es-Sicistânî [117] Kur'anın noktalanması ve harekelenmesiyle ilgili ki*tabını telif ettiği zaman mushafların yazısı kemal derecesine yaklaşmış du*rumdaydı. Nihayet hicrî üçüncü asrın sonlarına doğru yazı, güzelliğinin zir*vesine ulaştı. İnsanlar güzel hatları seçmede ve ayırıcı alâmetleri ortaya atmada yarışır oldular. «Şeddeli harf İçin parantez gibi bir alâmet koydular. Vasıl elifi için, bir öncesi harfin meftuh, meksur veya mazmum olduğuna bakarak üstüne, altına veya ortasına bir çizgi çizdiler.» [118]

Kur'an yazısının güzelleştirilmesinde ne engellerle karşılaşıldı! Hicri aânn sonlarına kadar Kur'an noktaları hususunda âlimler ihtilafa devam et*ti. Noktalama işinin hoş karşılanmaması çok erken zamanlarda, değerli Sa-habî İbnu Mesud'un «Kur'an'ı îecrid edin ve ona birşey karıştırmayın» [119]

sözünü söylediğinde başiadi.Aynca Tabiîn arasında mushaflara hoş koku sürülmesi, yapraklarının arasına gül yapraklarının konmasını biie hoş kar-şılamayanlar vardı. [120] Etbauttabiîn döneminde İmamı Malik (v.a.) [121] bu meselede durumları birbirinden ayırmayı tercih eder. «Âlimlerin Kur'anı öğrendikleri mushafların noktalanmasını mubah, ama ana mushafların nok*talanmasını mubah görmezdi.» [122] Bununla birlikte muhafazakâr çev*reler mushafiarm noktalanmasını hoş karşılamıyordu. Zaman zaman mu*tedil kimseler orîaya çıkıp noktalama ve ta'şîr işini birbirinden aysran ve noktaların, Kur'anın tecrid edilmesine muhalif olmadığı hususunda halkı uyaranlar oluyordu. el-Halîmî [123] şöyle demektedir: «A'şâr, ahmâs ve sûrelerin isimleriyle âyet sayılarının yazılması «Kur'an'ı tecrid edin» sözün*den dolayı hoş karşılanmaz.» Noktalara gelince onlar caizdir. Çünkü onlar*dan dolayı Kur'andan olmayan birşey Kur'andanmış vehmine sebep değil*dir. Aksine, okumanın ne olduğuna delâlet eden işaretlerdir. Bu sebeple onlara muhtaç olanlar için zararları yoktur. [124] Kaîdı ki noktalarla ta'şir arasındaki bu açık ayırım hicrî beşinci asrın başlarına kadar muhafazakâr çevrelerin noktalamasiz ve işaretsîz m us haftan okumada ısrar etmelerine engel olmadı. Bu katı kimselerin gözünde bu alâmetlerin çıkarılması bir bid'-atden başka bir şey değildir. Her bid'at de sapıklıklar ve her sapıklık ateş*tedir. -ed-Dânî'nîn de dikkat çektiği gibi- harekeler yerine bazı noktala*maların kullanılmasına göz yumuyor, ama Kur'anın harekelerin kendisiyle harekelenmesine, şiddetle karşı koyuyorlardı. Oysa çağlarında bunu sa*kıncalı bulmayanlar pek çoktu. [125] ed-Dânî'nin kendisi mücerred Kur'an nacsı ile bu nassm daha açık okunabilmesi için ona ilâve edilen harekeler arasında bir farkın bulunduğu*nu kabul ediyordu. «Noktalama işaretlerinin siyah mürekkeple yazılmasını caiz görmüyordu. Çünkü o zaman noktalar Kur'an yazısıyla karışacaktı. Çeşitli kıraatlerin farklı mürekkeplerle bir mushafta bir arada gösterilmesi*ni de caiz görmüyordu. Çünkü'bu, yazının birbirine karışmasına sebep olu*yordu. Ona göre harekeler, tenvin, şedde, sükûn ve meal kırmızı mürekkep*le ve hemze de sarı mürekkeple yazılmalıydı.» [126]

Sonra öyle bir zaman geldi ki, halk, daha önce hoş karşılamadığı nokta lamayı ve karşı çıktıkları harekeleri sever oldu. Daha önce nokta ve hare-kelerin Kur'anı değişikliğe uğratmalarından korkuyorlardı. Şimdi noktala*ma ve harekelerin bulunmaması halinde cahillerin Kur'an'ı yanlış okumala-rından endişelenir oldular. O halde Kur'anın noktalanmasının bazen hoş karşılanmaması ve bazen hoş karşılanmasının temel sebebi, Kur'an rıassı-m olduğu gibi koruma endişesidir. en-Nevevî [127] şöyle demektedir: «Mus-hafin 'noktalanması ve harekelenmesi, yanlış okunmasının önüne geçtiği ve onu tahriften koruduğu için müstahabtır.» [128]

Başlangıçta alimlerin hoş karşılamadıkları ve daha sonra mubah ya* hu t müstahab gördükleri sonradan çıkmış meselelerden biri de her sûre*nin başına o sûrenin ismini yazmak, âyet başlarında âyetleri biribîrinden .aysran işaretler koymak ve Kur'anı cüzlere, cüzleri hiziblere ve hizibieri de rubu'iara ayırarak bunların her biri için özel işaretler kullanmaktır.

Âyet başlarını gösteren işaretler âyetlerin birbirinden ayırt edilmesine ihtiyaç duyulduğu için halk tarafından diğer işaretlerden önce hüsn-i ka-fcul gördü. Özellikle âyetlerin tertibinin tevkifi olduğuna icma hasıl olduk*tan sonra. [129] Ancak sayı içîn konan alâmetler birbirinden farkiı idi. Ba*zen her âyet başında o âyetin sûre içerisindeki sayısının rakkamını yazı*yor bazen de yazmıyorlardı. Bazen her on âyet bittiğinde kelimesi*ni yahut bu kelimenin ilk harfi o!an « p- » harfinin baş kısmını [130] ya da her beş âyetin sonunda kelimesi veya bu kelimenin ilk harfi olan harfini yazıyorlardı ve bunda bir beis görmüyorlardı.

Ama sûre başlannaa yazılan sûrenin ismi ve ihtiva ettiği Mekkî ve Me*deni âyetlerin kaydedilmesi meselesine gelince, muhafazakâr çevrelerde buna şiddetle karşı çıkılması tabiî idi. Çünkü değil halk kesimi, âlimlerden birçoğu bu işlerin tevkîfî olmadığına inanıyordu. Aksine bu hususta sahabenin ictihad payı az değildir. Sûrelerin tertibinin ictihadî olduğunu kabui etmeyip âyetlerin tertibinde olduğu gibi onların da tertibinin tevkîfî olduğu*nu tercih etmiş olsak biie, sûre isimlerinin tevkîfî olduğuna dair kuvvetli delillere sahip değiliz. [131] Bazı sûrelerin Mekkîliği ve diğer bazısının Me*denîliği konusunda icına bulunduğunu İddia edemeyiz. Her sûre için bunu söyleyemiyoruz. Zaten bu ihtilaftır ki sûre başlarında sûre unvanının ya*zılması şiddetli muarazalarla karşılaşmıştır. Lâkin karşı çıkma olayı kısa bir müddet sonra hafifledi. [132]İnsanlar bu unvanları yazmakla yetinme*yip aksine onları süsleme ve tezhip sanatına koyuldular. Öyle ki cahiller ne*redeyse bu tezhip ve süslerin Kur'anın ayrılmaz bir parçası olduğuna ina*nır oldular.

İnsanlar âyetler arasında fasıla işaretlerini kendilerine mubah görün*ce sûre başlarındaki unvanları yazmaya da cüret ettiler. Artık çeşitli şekil*lerde Kur'an'ı tecvid etmekten onları alıkoymak mümkün değildi. Mushaf*ları cüz ve hiziblere ayırmak da onları tevcid etme şümulünde mutaiâa edi*liyordu. Bunun için me'sûr rivayetlerden deliller araştırmaya da koyuldular. Ez-Zerkeşî şöyle demektedir: «Hiziblere ve cüzlere ayırmaya gelince med*reselerde ve başka çevrelerde cüzlerin sayısı otuz olarak şöhret bulmuştur. Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud ve İbnu Mâce'nin Evs b. Huzeyfe'den yap*tıkları bir rivayette, Evs, Rasûlüllahın ashabına, Kur'anı nasıl hiziblere ayır*dığını sormuş, ve onlar da: üç, beş, yedi, dokuz, onbîr ve onüç olarak cevGp vermişlerdir. Mufassal hizb ile *arasıdır. [133]

Hattatlar mushafların tecvidi ve yazısının güzelleştirilmesi işine giriş*ti. Denilir ki: Halife Velid (H. 86 yılından H. 96 yılma kadar) mushafların ya-zılışı için, hattının güzelliğiyle şöhrst bulan Medine'de Mescid-i Nebt'nin mihrabındaki hattın sahibi olan Halid b. Ebi'l-Heyyac'ı görevlendirdi. [134] Hicrî dördüncü asrın sonlarına kadar hattatlar mushafîarı kûfî yazısıyla yazmaya devam etti. [135] daha sonra beşinci asrın başlarında onun yeri*ni güzel nesih yazısı aldı. Hâlâ günümüze kadar kullanmakta olduğumuz nokta ve harekelerin hepsi bu yazıda mevcuttu.[136]

Aüah (c.c.) matbaa kanalıyla da kitabının, dünyanın her tarafına yayıS-massnı diledi. Matbaa yazısı da diğer yazı gibi tecvid ve güzelleştirme dev-

relerinden geçti. Kur'anm ilk baskısı miladî 1530 dolaylarında Bındıkıyye'de gerçekleşmiş lâkin kilise yetkilileri çıkar çıkmaz yok edilmesi fermanını ya*yınlamışlardı. Daha sonra Hinkelmann, Hanbautg şehrinde Kur'anın matbaa baskısını gerçekleştirdi. 1698 yılında Padoue'de Maracci onu takip etti. Bu üç baskının da İslâm âleminde zikre değer etkilen olmamıştır. [137] Kur'an' in sırf müslümaniar eliyle yapılan ilk matbaa baskısı 17S7 yılında Rusya'da Saint-Petersbourg şehrinde olmuş ve bunu Mevlây Osman gerçekleştirmiş*tir. Benzeri bir baskı da Kozan'da olmuştur. [138] Ardından İranda iki taş basması yapılmıştır. Bunlardan iiki Tahran'da H. 1248- M 1828yılında, diğeri de Tebriz'de H. 1253 -M. 1833 yılında yapılmıştır. Flügel 1834 yılında Leip-zig'de özel bir baskı yaptı. Yeni ve kolay İmlâsı sebebiyle Avrupalılar ara*sında eşsiz revaç bulan bu baskı İslâm âleminde başarıya ulaşamadı. Hin*distan'da da Kur'an'ın çeşitli baskıları yapılmıştır. İstanbul ilk olarak 1877 yılında bu önemli işe yöneldi,

Daha sonra değerli, büyük ve mutlu bir olay gerçekleşti. H. 1342 -M. 1923 yılında Ezher ulemasının gözetiminde Kahire'de Allah'ın Kitabının gü*zel ve mükemmel bir baskısı gerçekleştirildi. Bu baskı Kral Fuat l'in emriy*le teşekkül ettirilen heyetin kararıyla gerçekleşmiş ve Hafs'ın rivayeti ile Âsım'ın kıraetine göre zabtedilip yazılmıştı. İslâm âlemi bu baskıyı hüsn-i kabul ile karşıladı. Yılda milyonlarca nüsha basılmaya başladı ve neredey*se mütedâvil tek nüsha durumuna geçti. Çünkü yeryüzünün doğusunda ve batısında âlimler bu baskının yazısının ve resminin mükemmeliyetinde itti*fak etmişlerdir. [139] * * * * * * * * * * * * * * * *.

Yedi Harf

Çeşitli yollardan rivayet edilen sahih hadislerde Rasûlüllah (s.a.v.) in, Kur'an'in yedi harf üzere indiğini belirten ifadelerine şahit oluyoruz. Bu ha*dislerin en açık olanı, Buharı ve Müslim tarafından rivayet edilen ve lafzı Buhârî'ye ait olan şu hadistir: Ömer b. Hattab (r.a) dedi ki: «Rasölüllaft {s.a.v.) henüz hayatta iken Hîşam b. Hakim'in el- Furkan sûresini okudu*ğunu duydum. Kıraetine kulak verdim, baktım ki, Rasûlüllah (s.a.v.) in bana okutmadığı bir çok harf üzere onu okuyor. Namazdayken neredeyse yaka*sına yapışacaktım. Ama seiâm verinceye kadar onu bekledim. Sonra yaka*sına yapıştım ve: Bu sûreyi sana kim okuttu? dedim. Rasûlüllah okuttu, deyince, yalan söylüyorsun. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlüllah (s.a.v.) okuduğun sûreyi bana okuttu» dedim ve onu sürükleyip Rasülüilah {s.a.v.) e götürdüm, Ya Rasûiallah, dedim. Ben bunun beni okutmadığın harfler üzere el-Furkan sûresini okuduğuna şahit oldum. Oysa siz bana el-Furkân sûresini okutmuştunuz. Rasûlüllah (s.a.v.) yakasını bırak ya Ömer dedikten sonra ona: Oku ya Hişam dedi. Hişam, daha önce kendisinden duyduğum şekiide okudu. Rasûlülİah (s.a.v.) «Böyle indirilmiştir» buyurduk*tan sonra şöyle buyurdu: Mu*hakkak ki bu Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir, kolayınıza gidenini oku*yunuz, buyurdu.» [140]

Görünüyor ki Kur'an'in yedi harf üzere nuzûlü hadisi, sahabeden sayı*lamayacak kadar büyük bir topluluk tarafından rivayet edilmiştir. Hafız Ebu Ya'lâ'nın müsnedinde [141] Hz. Osman (r.a.) in bir gün minberden şöyle de*diği rivayet edilir: Allah hakkı için, sizden kim Rasûlüllah (s.a.v.) in: «Muhak*kak ki Kur'an-ı Kerim yedi harf üzere indirilmiştir ve her biri şöfi ve kâfi*dir.» dediğini hatırlıyor? Hz. Osman kalktığında, bu hadisi hatırladıklarını söyleyenler de ayağa kalktı. Sayılamıyacak kadar çoktular. [142]

Sayılmayacak kadar çok olan bu topluluğun bu konuda aynı şeyi söylemeleri, bazı âlimlerin bu hadisin mütevatir olduğunu söylemelerine sebep olmuştur, Bunu ileri sürenlerin başında Ebu Ubeyd el-Kasm b. Sel-lâm gelmektedir. Rivayet, sonraki nesillerde tevatür derecesine yükseleme-misse de, Rasûlüllah (s.a.v.) in ifade buyurduğu bu dinî hakikati pekişti*ren zikrettiğimiz hadislerin sıhhati bizim için yeterlidir. [143]

Âlimlerin cumhuru, Osmanî mushafların, mevcut hattının muhtemel okunuşlanyla yedi harfi ihtiva ettiklerine meyletmektedir. [144] Kadı Ebu-Bekr b. et-Tayyib el-BakıIlânî bu görüşü benimsemiş ve şöyle demiştir: «Sahih o ki, bu yedi harf Rasûlüllah (s.a.v.) den zuhur edip yayıimiş âlim*ler onu zapteîmiş ve Hz. Osman ile sahabe de onu mushafta tesbiî ederek sıhhatini haber vermişler ve ondan mütevatir olarak sabit olmayanı da atmışlardır.»[145]

Hadiste geçen «harf» kelimesi birkaç manaya gelmektedir: Kıraat ma*nasında kullnılabilir. İbnu'l-Cezerînin şu sözünde olduğu gibi: Şam, İbnu Âmir'in kıraati üzere okuyordu.» Mana ve cihet ifade edebilir. Nitekim Ebu Cafer Muhammed b. Sa'dân en-Nahvi [146] böyle de*mektedir. Lâkin «harfler»den maksadın kiraetier olduğu, -Halil b. Ahmed'-Ğen de rivayet edildiği gibi- kavillerin en zayıfıdır. [147] Özellikle kişi, bu*nun yedi kiraet (kıraet-i sab'a) olduğunu sanıyorsa. [148] Hadiste geçen (harfler) kelimesinden maksadın ne olduğu hususunda âlimlerin İhti*lafa düşmeleri, indirilenin hakikati hakkında değişik bir çok kavillerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazıları bu kavillerin otuzbeş vecih [149] oldu*ğunu söylerken bazıları da bu sayıyı kırka ulaştırmıştır. [150] Ancak bun*ların çoğunu destekleyen ne sahih bir nakil ve ne de sağlıklı bir mantık vardır. Burada hatanın kaynağı, bundan maksadın ne olduğunun kesin ola*rak tesbit edilmesi gayretidir. Oysa -İbnu'l-Arabî'nin de belirtiği gibi- bunun ne manaya geldiği hususunda ne nass ve ne de eser vardır ve insanlar onu tayinde ihtilâfa düşmüşlerdir. [151]

Âlimlerin şu soruyu sormaları-kaçınılmazdı: Sayı, şu yedi harfe mün*hasır mıdır, yoksa bundan maksat okuyucu için bir kolaylık ve genişlik mi*dir? Burdda hasrı uzak görenler, -daha önce de belirttiğimiz gibi- tevatür derecesine ulaşan nasslardan kaçınmada aşın gitmekteler. Kaldı ki nass-ların «yedi» sayısını çokça zikretmeleri, «yedi» sayısının kastedilmediğini akıl dışı bırakmaktadır. Özellikle hadis, direkt olarak vahyi ve nüzulünü ko*nu ediniyorsa. Bu gibi durumlarda Rasûlüllah (s.a.v.) haberi kapalı oiarak anlatmaz ve mefhumu olmayan bir sayı zikretmez. Sahabe âlimleri, İtikat-ia ilgili olan bir hususta böyle bir şey nakletmemişlerdir.

Ama hadislere aldırış etmeyen ve onları terketmede yahut onları za*hirlerinden başka manada kullanmakta işi aceleye getirenler şu görüşü ile*ri sürdüler: «yediden maksat, sayının kendisi değildir. Ondan maksat, ko-taylık ve genişliktir. Yedi lafzı, onluk sayılarda yetmiş, yüzlük sayılarda ye-diyüz olup çokluk ifade ettiği gibi kusurlu sayılarda da yedi lafzı çokluk ifade eder. Bu gibi sayılarda sayının kendisi kastedilmez.» [152] Böyle bir görüşün Kadı lyâz'a [153] nisbeî edilmesi gariptir. O Kadı lyâz kî, hiçbir şeyi sahih rivayette tercih etmez. Lakin es-Suyûtî bu görüşü nassiara da*yanarak güçlü bir şekilde reddetmektedir. [154]

O halde burada «yedi» lafzından maksat, çokluk değildir. Aksine, âlim*lerin çoğunun anladığı şekliyle hasr ifade etmektedir. Bu sebepledir ki, bu belli sayıyı araştırıp bulmaya büyük önem vermişlerdir. -İbnu Hibban'ın [155] dediği gibi- «Çoğunluk bunun yedide münhasır olduğu görüşünde*dir.» [156] Ancak bu gayretlerin pek çoğu, yedi harften maksadın kıraetler olduğu görüşünü ileri sürenlerin bu iddialarında olduğu gibi isabetsizdir. Bu harfleri bazı lehçe ve lugatlara hamledenlerin görüşü de iki mefhum ara*sında hassas bir farklılığa rağmen zayıflıkta bu görüşe yakın sayıhr. Leh*çelere âlimlerden [157] bazısına göre lafız ve manada farklılık arzeden ihtilaflardan değildir. Çünkü izhar ve İdgam, revm ve işmam, tahfif ve tes-hîl, nakl ve ibda! tek lafzın söylenişinde değişiklik arzeden sıfatlardandır. Bunların farklı oluşu, lafzı, tek lafız olmaktan çıkarmaz. Lâkin -bununla bir*likte- bundan dolayı bu görüşü zayıf görmüyoruz. Çünkü tek lafzın söylen*mesinde sıfatların değişik olması onu birden fazla lafiz kılabilir. Onu, me-seleyi sırf buna hasretmesinden dolayı zayıf karşılıyoruz. Çünkü ileride de göreceğimiz gibi başka öyle ihtilaf vecihleri tesbit edilmiştir ki lehçelerle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Lehçe farklıklarında, tek lafızın ifadesinde sıfat farklılıklarından baş*ka bir şey bulmuyorsak lügatlerin farklılığında, bir konuda,bir lafızla diğeri arasında bazen ayrılıklar görüyoruz. Şayet bu çeşit farklılıktan muhtelif Arab lügatlerini ne fazla ve ne eksik yedi sayısına hasredebilseydik ve zor*lanmadan; tereddüdsüz bu husus kabul görseydi, bu sonuçsuz tartışma*ya ihtiyaç kalmadan bu yedi lügatin yedi harf olduğunu hemen söylerdik. Lâkin ister Arab lügatlerini Kureyş'in Huzeyl, Temîm, Ezd, Rabia, Hevazîn ve Sa'd b. Bekr [158] lugatları olduğunu, ister özellikle Mudar kabilelerinin lugatlan olan Hüzeyl, Kinane, Kays, Dabbe, Teymu'r Rabab, Esd b. Huzay-me ve Kureyş [159] lugatları olduğunu söyleyelim. Bunun da bir zorlama olduğu basiret sahipleri nezdinde gizlenemeyecek kadar açıktır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de her iki görüşün dışında kalan başka kabilelerin lugatları da mevcut oiup bunlar Kureyş lugatıyla temsil edilmektedir. Ebu Bekr ei-Vâsıtî[160] «ei-İrşad fi'!-Kıraeti'l Aşr» isimli kitabında kullanılan lügatlerin sayısını ksrka ulaştırır. kelimesi Azire iugatında rnana-sındadır. kelimesi Gassan lugatindan olup manasm-dadır. keiimesi iehm lugatından olup manasınadır. kelimesi Yemame lugatından olup manasınadır. kelimesi Has'am lugatsndan olup manasınadır. kelimesiCürhüm lehçesinde manasınadır. [161] İbnu Abdi'l Berr, [162] yedi harfin yedi lehçe manasında kullanılmış olmasını uzak görür. «Çünkü böy*le olmuş olsaydı henüz başlangıçta müslümanlann bir kısmı diğerlerinin lehçesine karşı çıkmazdı. Çünkü o lehçe, üzerinde yaratıldığı bir lehçedir. Yine Ömer b. el-Hattab ve Hişâm b. Hakîm'in her ikisi Kureyşlidir. Ama ki-raetleri biribirinden farklıdır. Ömer'in, Hişamın lehçesini reddetmesi mu*haldir.» [163] İbnu Abdi'l-Bsrr, yedi sayısıyla çokluk kastedildiğini de,savu*nur. Ancak böyle bir makamda sayının mutlaka bir mefhumunun olması gerektiğini ifade ederek bu görüşün za'fiyetini açıklamıştık.

Yukarıda naklettiğimiz bu görüşler zayıf olmalarına rağmen âlim*lerin, yedi harfi açıklama sadedinde onları zikretmelerini garipsemiyoruz. Ama bazı âlimlerin hiç bir delile dayanmaksızın kimsenin ileri sürmediği ve kendilerince yedi harf hadisini derin ve bâtını bir tefsirle tefsir et*tiklerini sandıklan asılsız mefhumlara meyletmelerini yalnız garipsemekle kalmıyor, aksine onları şiddetle reddediyoruz. Bu iddialardan biri, bununla yedi ilmin kastedildiğidir: «İnşâ ve Icad ilmi, tevhid ve tenzih ilmi, zat sıfat*lan ilmi ile fiilî sıfatlar ilmi, affetme ve azablandırrna sıfatları ilmi, haşir ve hesap ilmi, ve gaybi haberler ilmi» [164] Bu neviden diğer bir iddia yedi harfle şu yedi şeyin kastedildiğidir. «Mutlak vs Mukayyed, âmrn ve hâss nass ve müevvel, nâsih ve mehsuh, müsmel ve müfesser, istisna ve kasem*ler» [165]

Bazıları cüretkârlığında o kadar İleri gittiler ki, yedi harf meselesinde bâ*tıl görüşlerine zayıf bir hadisi delil getirdi. İbnu Mesud'un rivayetiyle Pey*gambere ulaştırılan bu hadiste şöyle denilmektedir: «İlk kitab bir kapıdan ve bir vecih üzere inmiştir. Kur'an-ı Kerim ise yedi kapıdan ve yedi harf üzere inmiştir. Bu yedi harf şunlardır: Yasaklayan, emreden, helâf, haram, muhkem, müteşabih ve darb-i mesel. Helâlini helal ve haramını haram ka*bul edin. Darb-ı Mesellerinden ibret alın. Müteşabihlerine inanın ve deyin ki: «Ona inandık hepsi Rabbımızsn katındandir.» [166] îbnu Abdi'l-Berr bu hadisle ilgili olarak şöyle demektedir: «Bu hadis, ilim ehlinin yanında sabit değildir ve zayıf olduğuna ilim ehli icma etmiştir. [167]

Bütün bunlar, bazı müfesslr imamların iyi niyyetle ortaya attıkları gö*rüşlerdir. Fakat böylece müsteşriklerin ve müminlerden İmanı zayıf oianla-nn şüphelerine kapıyı ardına kadar açmışlardır. İşte asıl problem ve tehli*ke buradadır. Bu problem, bu âlimlerin yedi harfi şu manaya hasretmeleri problemidir..«Yedi harften maksat çeşitli lafızlarla aynı mananın yedi vecîh-le ifade edilmesidir: vebenzeri kelimelerde olduğu gibi.» [168] et-Taberî'nin tefsirindeki sözlerinin zahiri bunu ifade etmektedir. O, aieyhksselatu vesselamın Hattab oğluna söylediği şu sözleri delil getirir: «Ya Ömer, rahmeti azab ve azabı rahmet yapmadıkça Kur'anın .hepsi doğrudur.[169] Elbette müsteşrikler bunu kendilerine dayanak yapacak ve «manasıyla okuma» nazariyesini ileri sü*receklerdir. Hiç şüphesiz bu, İslâmi hayatta en tehlikeli nazariyedir. Çünkü.bu nazariye Kur'an nassını, her şahsın hevasına teslim etmiş, herkes dile*diği şekilde nassı tesbit etmiştir.[170]

Böyiece hakîki nasslar manalarından başka manalara hamledilmiştir. Burada nazariye hadisin mana ile rivayetinde olduğu gibi hakiki manasıyla «mana ile kıraat» [171] olarak isimlendiriiemez. Çünkü «Kur'an ve ksraetier bıribirinden farklı iki hakikattir. Kur'an, beyan ve i'caz için Muhammed (s.a.v.) e indirilen vahiydir. Kıraetler ise, harflerin yazılışında yahut şeddeli, şeddesiz ve başka hususlarda harflerin keyfiyetîyİe ilgili farklı lafızlardır.» [172] Şayet aleyhisselatu vesselam başlangıçta m üs I umanlara meydanı ge*niş tutarak ihtiyar ve yaşlılara kolaylık göstermiş [173] ve lehçeleri dışında bir lehçeyle Kur'an okumaları onlara ağır geleceğinden kendi lehçeteriyle okumalarına izin vermişse, bu-, kıraetleri devamlı sabit kılmalarına, ve Kur'a-nın üzerinde indiği lehçeler olarak yazılmalarına izin verdiği anl***** gel*mez.

O halde Rasülülîah (s.a.v.} in bu nevi kiraetlerde çerçeveyi genişletme*si, özel bazı durumlarda bazı fertler için kolaylık göstermekten başka bir şey değildir. Rasûlüllahın isbatı ve vahiy kâtiplerinin tesbiti ile bu gibi du*rumlarda izin verilen hususlar sayılı kelimelerde olup tevatür yoluyla bize gelmiştir. Tevatür yoluyla gelmeyenler sahih âhâd rivayetlerle gelse bile reddedilir. Çünkü bir şeyin Kur'an olduğunu isbatlamak için tevatür kaçı*nılmaz bir şarttır. [174] Bu ferdî durumları yedi harf üzere genelleştirmek ve manayla okumanın yedi harfe girdiğini söylemek, hadisi yanlış anlamak olur.

Yukarıdaki görüşlerin hiçbiriyle yetinmek doğru olmayacağına göre, onlardan mümkün olanları almanın doğru olacağı kanaatına vardık. Nakil ve akla ters düşmeyen de budur. Belki.de görüşlerin en doğrusu ve ifrat ile tefritten uzak olanı budur. Bu yedi harften maksat -Allahu a'lem- bu ümmet için kolaylık gösterilen yedi vecihtir. Okuyucu bu yedi vecihîen hangisiyle okursa isabet etmiş olur. Peygamber (s.a.v.) şöyle * buyururken

neredeyse bunu açıkça ifade etmiştir

Cebrail bir harf üzere bana okuttu: Ona mü*racaat ettim ve tekrar tekrar müracaatımı yeniledim. Nihayet yedi harfe ulaştı.» [175]

Bir Kur'an lafzı ne kadar değişik şekillerde edâ edilir ve okunursa, bu değişik şekiller aşağıdaki şu yedi vechin dışına çıkmaz:

Birincisi: İster mana değişsin, ister değişmesin irab vecihlerindeki fark*lılıklardır. Mananın değişmesine misal, Allah Teâlânın şu sözüdür[176] bu sözler şu şekilde de okunmuştur:[177]«ri"rs (kelimesinin nasbi) Mananın değişmediğine misal *[178] *(kelimesinin reî'i şeklinde de okunmuştur.

İkincisi: Harflerde otan farklılıktır. Bunda ya mana değişir ama suret değişmez. Ki bazen bu, nokta farklılığıyla ifade edilir [179] misallerinde olduğu gibi. Ya da suret değişir ama mana değişmez. ve[180]misallerinde olduğu gibi.

Mushafiarda, kelimenin kök harflerinden olan yerine harfi yazılmıştır. Böylece sâd ile okuma mushaf yazısının hakikatına uygun düşmüş ve sîn kıraeti de mushafın takdiri yazısına uygun düşmüştür.

Üçüncüsü: İsimlerin ifrad, tesniye ve cem'i ile müzekkerlik ve müen-nesliğindeki farklılıktır.[181] Meselâ:[182] âyetinde geçen kelimesi mufred oiarak şeklinde de okun*muştur. Malumdur ki bu kelime sâkîn elifi ihtiva etmediği için Hz. Osman mushaflarında şeklinde yazılmıştır. Her iki vecih de (cem' olarakokunması veya «ınüfred» olarak okunması) aynı manayı vermektedir. Çün*kü kelimeyi müfred okuduğumuz zaman cins kasdedilmiş olur ki, cins isimde çokluk manasi mevcutur. Cem'de de fertleri ihtiva etme sözkonusu-dur ki, fertlerin, kapsamın içine alınmasında cinsiyet manası * mevcuttur. (emanet) in gözetilmesi (emanetler) in gözetilmesi gibidir. Her İki durumda da kül ve cüzler kelimelerin kaps***** girmekte*dir. Bir sebepten doiayı da aynı âyette keilimesi her iki kıraet ve ve cihte müfred olarak gelmiştir. Ne: şeklin*de ve ne de şeklinde okunmuştur.

Yine kelimesi Allah Teâlânm: sözünde cins ifade etmesi için bir harfte (vecihte) kasden müzekker olarak okunmuş, fiilî maziye bina edilerek müzekker kılınmış ve şeklinde okun*muştur.

Bir vecihte de cem' manasını ifade etsin diye kasden müennes kılın*mış ve muzarî sığasına sokularak tahfif için «tâ» harflerinden biri atıldık*tan sonra şeklinde okunmuştur. Çünkü aslı: dir.[183]

Dördüncüsü: Bir kelimenin yerine başka bir kelimenin kullanılmasıdır. Bu kelimeler genellikle eş anlamlı olup değişik kabilelerde farklı şekiller*de kullanılmaktadır. Nitekim[184] şeklinde de okunmuştur. Yahut mahreçleri biribirine çok yakın kelimelerin biri-bir!erinin yerine okunması şeklindeki ihtilaftır. Lafız yönüyle biribirleriyle çok yakın olmaları mana yönüyle de yakınlıklarını iş'ar etmektedir. Misâl: şeklinde de okunmuştur.

Gerçekten harfi ile harfinin, mahrecinin bir * olduğuna djkkat edilmelidir. Bu harfler kardeştir ve boğazın belli bir yerinden * yan yana çıkmaktadır. İbnu yerine şeklindeki kıraati ise şâzzdır. Çünkü öhâd rivayetlerdendir. Bu sahabînin bu şekildeki kıraetinin tefsir kabilinden bir idrâc olduğu kesindir.

Beşincisi: Genel olarak Arap dilinde yahut ezel ifade şekli içerisinde takdimi ve te'hiri bilinen takdim ve te'hir ihtilafıdır. Allah'ın, kendisi yolun*da savaşarak cennet karşılığında Allah'ın kendilerinden can ve mallarını satın aldığt mü'minlerle ilgili sözünde geçen ke-iimeîeri şeklinde de okunmuştur. Birinci vecih kı-raette müminlerin düşmanları öldürmek için vakit geçirmeksizin hemen har rekete geçtiği ifade edilmekte, ikinci vecih kıraette İse, belki Allah onları şehid düşürür diye büyük bir umutla savaş alanına atıldıkları ifade edil*mektedir: Onun için takdim ve te'hir ile ifade kalıbı değişmiş olsa büe her iki vechîn neticesi birdir ve herhanai bir değişikliğe uğramamaktadır.

Ebu Bekir'in[185] yerine şeklindeki kıraatine gelince, bu, tevatür derecesine ulaşama*mış âhâd bir rivayettir. Sahabe icmaina ters düştüğü için şâzzdır [186] İn*san bazen yanılır yahut dili sürçer. Farkına varmadan bir kelimeyi diğeri*nin yerine kullanır. Şayet Ebu Bekir'den yapılan bu rivayet doğru ise, o da bu duruma düşmüştür.

Altıncısı: Arapların âdeti olduğu üzere cer ve atıf harflerinin bazen hazfi ve bazen de isbatı gibi cüz'i ilâve ve eksiklikler şeklindeki farklılık*tır.

Onun için bu nevi fazlalık ve eksiklikler ancak belli ve sayılı birkaç harfte olur. Yalnız sika imamların tesbitlerinin dışında kalan şâzz rivayetle*re aldırış edilmez ve onlara karşı uyanık olmak gerekir. Fazlalığa misal: et-Tevbe sûresinde geçen âyeti şeklinde de okunmuştur ve her iki kıraat mutevatirdir. Her ikisi de resmî müshafın yazılışına muvafıktır [187] harfinin fazlalığı, mekkî mushafa, hazfi de diğerlerine muvafıktır.[188]

Eksiğe misal: el-Bakara sûresinde: âyeti sız olarak şeklinde de okunmuştur ki bu kıraat Şam mushafına muvafıktır [189]Arna yerine kelimelerinin eksiğiyle kıraati ile İbnu Abbas'ın kelimesinin fazlalığı ve kelimesinin yerine kelimesinin kullanılması şeklinde olan kıraati, âhâd rivayetlerden olup bu tür âhâd rivayetler Kur'andan sayıla*maz[190].Allah Teâlânın:[191] sözünde eklenen[192] sözünde eklenen [193] sözün*de eklenen âhâd olmada yukarıdaki iki kıraatlere benzeyip bunların hepsi tefsir ve açıklama kabilinden ilâve edilmişlerdir. İbnu Me-sud özel mushafında onları yazmış olsa bile onları yedi harf arasında say*manın yolu yoktur.[194]

Yedincisi: Meftuh okuma ve imâle, terkîk ve tafhîm, hemz ve teshil, muzaraat harfinin meksûr okunması, bazı harflerin kalbi, müzekker mim*lerinin işbaı, bazı harekelerde işmam gibi lehçe ihtilaflarıdır. Misâller:[195][196]sözlerin*de geçen kelimeleri kesreye imâle edile*rek okunmuştur. Yine kelimelerinde «re» harfinin ince okunması ve kelimelerinde «iâm» harfinin ka*lın sesle kıraati mevcuttur.

[197] sözünde hemzenin terki ve harekesjnin, ikinci keli*mesinin başından.birinci kelimenin başına nakiedilmesi ki bu, hemzenin teshili olarak isimlendirilir.

B âyetinde geçen bütün fiil*lerde muzaraat harfinin meksur okunması.

Huzeyl kabilesinin kelimelerindeki harfinin harfine kalbederek şeklinde okumaları ve *sözlerinin *ve Şeklinde çern'i müzeker mimlerinin işba' iie-okünmasi.

Allah Teâlanın sözünde esre ile birlikte harfi*nin ötresinin işmamı ile okunması.

Gerçekten bu son vecih yedi vechin en önemlilerindendir. Çünkü Kur'-an'm yedi harf üzere indirilişinin en büyük hikmetini bu vecih ibraz etmek*tedir. Çeşitli kabilelerden meydana gelen ve böylece çeşitli lehçelere sa*hip oian, bazı lafızları çeşitli şekillerde telaffuz eden bu ümmete kolaylık sağlanmıştır. İsîâmı kabul eden kabilelerin çeşitli lehçeleri ve fonetikleri gözetllmeliydi. Ama lugatlarının gözetilmesi gerekmezdi. Çünkü Kur'an-ı Kerim, bütün Arap İugaîlarını temsil eden Kureyş lugatına sokulabilenler-den dilediğini almıştır. [198] Bazı âlimler bazı kabilelerin lugatlarının Kur1-anda kullanıldığını İsrar ederek ileri sürüyorlarsa da onları destekleyen ne nakil ve ne de aklî bir delil vardır.Araplar, Kureyş lehçesini seçip onu müşterek edebi dil olarak kullan*maya başlayınca, ondan etkilendikleri gibi onu da etkilediler. Bütün diller için sözkonusu olan etkilenme ve etkileme kanunu Kureyş İehçesi için de elbette geçerli olacaktır.Dili, insanlığın bir vakıası olarak ele alınca bu kanun hemen hemen bütün diller için geçerlidir.[199]Lâkin Kureyş lehçesi bütün kabilelerin itiraf ve kabulü ile bütün leh*çeler içerisinde en genişi, uslüp yönüyle en ilerisi, zengini ve çeşitli söz sa*natlarında en ilerisi, en güzeli ve en güçlüsüdür. [200] Yazı, telif, şiir ve hi*tabette sadece bu lehçe kullanılmıştır. Öyle ki Kureyşli olmayan şair, kendi lehçesinin özelliklerinden sakınıyor ve kelime yapısı ve cümlenin kuruluşu hususunda kendi lehçesinin özel nitelikleri varsa ondan uzak kalmaya gayret ediyor, halkın kendisine ısındığı ve çevresinde toplandığı lehçeyi tercih ediyordu[201]O halde İslâm -doğduğu sıralarda- ideal ve Arabların üst tabakasında seçilip kullanılmaya layık bir dil ile karşılaştı. Kur'anını o ideal ve seçilmiş apaçık Arab diliyle indirerek bu birliğin şumûiunu genişletti ve ona güç kattı. Ancak İsîâmın doğuşu anında karşılaşmış olduğu ve Kur'anin inişin*den sonra ona güç verdiği bu dil birliği, isiâmdan önceki lehçelerin mevcu*diyetini ve ondan sonraki devamları vakıasını ortadan kaldırmadı. Elbette, ki Arapların hepsi kendi bölgelerine dönerken bu ideal ve birleştirici leh*çeyi kullanmıyor ve kendi özel lehçelerini kullanıyorlardı. İfadelerine lehçe*lerinin özellikleri hakimdi. Kendi fonetikleriyle konuşuyorlardı. [202] İbnu Hişam şöyle demektedir: «Arablar birbirlerine birbirlerinin şiirlerini oku*yorlardı. Her biri üzerinde yaratıldığı seciyesi üzere söz söylerdi. Bazı be*yitler hakkında rivayetlerin çokluğu bundandır.[203]

İnkâr edilmesi imkânsız bu vakıanın yanında Kur'an-ı Kerim, yedi harfi iie avam tabakasına kolaylık göstererek onları, dillerinin kolaylıkla dön*mediği [204] bir lehçe ile konuşmaya zoılamayıp kıraatlerde çerçeveyi ge*niş tuttuğu halde dil birliğini yerleştirmek için Arap seçkin ve edebiyatçı*larına meydan okuyarak benzerini yahut bir âyetine benzer getirmelerini is*tiyordu. İbn'ul-Cezerî buna dikkat çekerek şöyle demektedir. «Kur'an'ın yedi harf üzere indiriimes'i bu ümmete verilen değerden dolayı'ona kolay*lık sağlamak içindir. Ona şefkat ve merhametten dolayıdır. Yaratıkların en fazüetlisi ve Hakk'ın sevgilisi Peygamberinin dileğini yerine getirmek içindir» Bu anlattıklarsın da şu sözleriyle açıklar: «Çünkü Peygamberler öze! ka*vimlere gönderiliyorlardı. Peygamber (s.a.v.) ise bütün insanlığa: Kızılına, Siyahına, Arabına, Acemine gönderilmiştir. Kur'on'ın dilleriyle İndiği Arab-

ların şive ve lehçeleri değişikti. Birinin, diğerinin şivesiyle konuşması ve onun lehçesini kullanması, bir harften başka harfe geçiş yapması güçtü. Hatta eğitimle bile bunu beceremiyecekier vardt.[205]

Bu son vechin -lehçe farklılıklarının- öneminin büyüklüğü, bazı âlimle*rin yedi harfi lehçe farklılıklarına hasretmelerine sebep olurken bazıları da buna rağmen ona hiç yer vermemişlerdir. Çünkü -İbnu Kuteybe'nin izahına göre- bu ihtilaf lafız ve manada çeşitlilik arzeden ihtilaftan değildir. Çün*kü sözün söylenmesiyle ilgili bu farklı nitelikler, onu aynı söz olma vasfın*dan çıkarmaz.»[206]

Her iki görüşte de aşırılık vardır. Yukarıdaki altı vechin' önemini de inkâr edemeyiz ve yedinci vecihle yetinip onları bir tarafa atamayız. Ayrıca bazı seslerin söylenmesinde lehçeler arasında farklılığın sahabe arasın*da bulunduğu ve bunun, dillerde dolaşan en çetin farklılıklardan biri oldu*ğu bir vakıadır. Onun için bunu görmemezlikten gelip diğer vecjhlerle de yetinemeyiz. Öyle bir görüş olmalı ki, farklılıkların hepsini içine alsın. Geçmişlerin saydıkları görüşler tek tek bu farklılıkların hepsini içine almadık-ian için yedi harfi sayarken onlardan hiçbirini almadik. Ne ez-Zerkönî:nin «Menchilü'l-lrfan'da İbnu Kuteybe, Ebu'l-Hayr b. ei-Cezerî, el-Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib el-Bakıllânî'nin [207] görüşlerine tercih ettiği Ebu'l FazI er-Râz'înin [208] görüşünü aldık ve ne de ismi geçenlerden herhangi biri*nin görüşünü benimsedik. Çünkü er-Râzî kitabında misalinde gördüğümüz harflerin değişmesi vechine hiç dokun-mamıştır. Oysa bu vechi, diğer vecihlerin hiçbirinin kapsamında mütalaa edemeyiz. Ayrıca fiillerin mazi, muzarî ve emir çekimlerini başlı başına özel bir vecih olarak İleri sürmüştür. HalbuKi bu, İrab farklılıklarını temsil eden vechin kaps**** girmektedir. Geri kalan üç kişiye gelinee, içlerinde na*zari olarak müdafaa eden bulunsa bile pratik olarak lehçe farklılıkları ve-cihini hesaba katmamış olmaları, görüşlerini benimsemememiz için yeter*lidir. * * * * * * * * * * * * * *.

Saydığımız yedi vecih, Kur'anın edasında bütün farklılıkları içine aldık*larını söylerken bu yedi veohin tek kelimede bulunması gerektiğini kasdet-miyoruz. Her kelimede iki veya daha fazla vecih bulunabileceği gibi sade-ce tek vecih de bulunabilir. Bizim söylemek istediğimiz, bu yedi * vechin, sözkonusu olabilecek farklılıkların hepsini İçine aldıklarıdır.[209]

Farklı yönleri yedi vecihte hasredebilmişsek, önceki âlimlerin görüş*lerini bir araya getirip bir değerlendirmeye tabi tuttuktan sonra kendiliğin*den böyle bir sonuçla karşılaşmışız. Yaşadıkları bir dönemde Kur'an-ı Ke-rim'in yedi harf üzere aralarına indiği Sahabe-i Kirama gelince o zaman onların çoğu okuma-yazma bilmezdi. Yedi harften maksadın sınırlarını çiz*me imkânları yoktu. Onlar biliyorlardı ki, Kur'anın tüm kelimelerinde farklı vecihler yediden fazla değildir. Pratikte ise, Rasulüllah'ın kendilerinden kabul ettiği farklı kıraatlerinde de bu yedi vecih mevcuttur. Biz ise, ancak inceleme ve araştırma: farkiilıkları ard arda sıralama neticesinde Kur'an'-:r. yedi harfinin ne olduğu sonucuna varıyoruz. [210]

kaynakça aşağıda (sığmadı)
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
dipnotlar (yukarıdan devam)

[93] Vefeyâtu'!~A'yân, *1/125. *Ebu *Ahmed el-Askerî *İçin *bk. *es-Suyûtî, * *Buğyetu'i-Vuâî. b. 221 *

Brockelmann, «Tarîlıu Âdâbi'l-Arab (Geschichte der Arabischan Literatür)» eserin*de Ebu'l-Ahmed el-Askerî *ile Ebu'l-Hilâl eİ-Askerîyi birbirine karıştırmış (1/27) amb : * * * * sonra bunun farkına vararak İlâvesinde bursu tashih etmiştir.

[94] ed-Dânî, e!-Muhkem. s. 18-19.

[95] tonu Ebi Davud, Kitabıı'l-Mesahlf s. 117 Ayrıca bk. Geschichte des Qorantexts, s. 255

[96] İbnu ebi Davud, Kitabıı'l-Mesahif, s. 117 ayni sayfada onbir yerde zikredilmektedir,

[97] İbnu ebî Davud, kitabu'l-Mesahlf, s. 32.

[98] es-Suyuîi el-ltkan'da 2/2BÛ dört kişi olduklarım rivayet eder ve yukarıdaki üç kişi*ye Hasan Basrî'yi ekler. Oysa Kur'on'ın noktalanması hususunda Hasan'ın rnüsbet bir tavrı.bilinmemektedir. O sadece noktalanmasında birkerahet görmüyor ve tik do- nem âlimleri gibi şiddetle karşı koymuyordu, ibnu ebi Davud, Hasan-ı Basrî ve İbnu Sîrin'ın «Kur'anın noktalanmasında bir beis görmediklerini» rivayet eder. el-İtkan, 2/290. Belki de noktalama işinde Hasan'ın gevşeklik göstermesi ve onu hoşlanma-mazlıkla karşılamaması, Mushaf m noktalama işini ilk yapanlar arasında zikredilme*sine sebep olmuştur.

[99] Yohya b. Ya'mer, hicrî 45 senesi dolaylarında Basra'da doğdu. Hayatının bir bölü*münü Irak'ta geçirdikten sonra Horasan'a hicret etti. Havası, Hz. Ali ve taraftarların*dan yana esiyordu. (Bk. Vefeyaîu'l-A'yan, 2/227} Belki de bu sebepten dolayı el-Hac-câc onu Horasana sürgün etmiştir. Gençliğinde İbnu Abbas ve İbnu Ömer'den riva*yette bulunduğu söylenir. Katade (öl. 118) de kendisinden rivayet etmiştir. İbnu Ya'*mer daha sonra Merv. şehrine kadı olmuş ve H. 120 senesinde burada ölmüştür. (Bk. Vefayatu'l-A'yan, 2/227. Gayetu'n-Nihaye fî Tabakati'l-Kurra', s. 381. Buğyeîa'l-Vuât, s. 417., Sîrelu'n-Nübelâ'da doksandan önce vefat ettiği ifade edilmektedir.

[100] Nasr b. Asını el-Leysî: Basra Kurrâsından biridir. Ebu'l-Esved ed-Düelî ve Yahya D. Ya'mere *talebelik yapmış ve Ebu Amr b. el-Ala'da kendisine talebelik * *yapmıştır, H. 89 yılında vefat etmiştir. {Bk. Buğyetul-vuât, s. 403; Tabakatu'l-Kurrâ, s. 338) * *.

[101] Yazılmamış Dikkat.

[102] el-Burhan, 1/378

[103] Onun İçin ez-Zerkeş! (et-Burhan'da 1/250} el-Müberred'den şu sözü nakleder: <tKur'-an'ı İlk noktalayan Ebu'l-Esved ed-Düeli'dir.» el-Muhkem'de de (s. 6.) ayni şey nak*ledilmektedir.

[104] et-Tevbe:3

[105] el-Burhan'da, *1/250-251 * şöyle denmektedir: *sEbu'l-FeFec, Ziyad *b. *Ebi * * Süfyan'ın Ebu'l-Esved'e Kur'an'ı noktalamasını emrettiğini zikreder.»

[106] ez-Zerkânî, Menahiiu'l-İrfan, 1/104: ayrıca bk. *Ibnu'l-Enbârî el-İzah, 1/16-17

[107] el-ltkan, 2/2S0 .

[108] Bk. Geschichte des Qorantexts, s. 261 {cf. Blach, Intr., S. 80 note: 103)

[109] ei-Masahif, s. 14l:Harun b. Musa (el-Muhkem, s. 5 de ve Buhari de (Gâyetu'n-Niha-ye, 2/331 de) ayni şeyi söyler.

[110] Vefeyâtu'l-A'yan, 2/227: ayrıca bk. el-Burhan, 2/250,

[111] Müsteşrik Blâhere'm dediğiyle karşılaştır. (Blachere, Intr., Cor.. s. 80)

[112] Bu rivayeti Ebu Ahmed el-Askerî'nm «et-Tashif» isimli kitabından ibnu Hallikön nak*letmektedir. *1/135. *1310 *baskısı.

[113] Görünen o ki bu, Cahız'ın görüşüdür. el-Burhan 1/251 de şöyle denilmektedir: «e!~ Cahız, «el-Emsâr» *kitabında Kur'an'ı ilk noktalayan kişinin'Nasr b. Âsim olduğunu söylemektedir.»' el-Muhkem s. 6 ile karşılaştır.

[114] el-Haül b. Ahmed el-Ferâhîdî el-Ezdi: Künyesi Abdurrahman clup zamanında * *Arap dilinin imamıdır. Aruz veznini ortaya koyan odur. H. 175 yılında vefat etmiştir.

[115] el-Muhkem, s. 9

[116] Ebu Amr ed-Dânî, Kitabu'n-Nukat, s. 133: (Ayrıca bk el-ltkan 2/290) Kars. Geschioh-te des Qorantext&, s. 262 (el. Blach., Intr. Cor. s. 97)

[117] Seni. b. Muhammed: Ebu Hatun es-Sicistânî olarak tanınır. Aşrının dilcilerinin bü-yüklerindendir. *H. 248 yılında vefat etmiştir. *İbnu *Eb| * Davud * *Kitabu'l-Mesahif'de Kur'an yazısıyla ilgili Ebu Halimin bazı sözlerini nakletmektedir, s. 114.

[118] ez-Zerkânî, *Menahilu'l-İrfân, 1/104.

[119] Bu rivayeti Ebu Ubeyd tahrîc etmiştir, (bk. el-ltkan, 2/290). Kars el-Muhkem, s, 10

[120] Mücahıdden rivayet edildiği gibi. (bk. el-Muhkem. s. 15)

[121] Medine ehlinin imam; olup hadiste emiru'l müminindir. Malik b. eııes b. Mâlik * *b. Eb; Âmr el-Esbahî, Künyesi Ebu Abdillahtır. *«el-Muvatta» isimli eserini * *kırk yılda hazırlamış ve bu müddet içerisinde onu Medine fakîhlerinden yetmiş fakîhe arzet-miştir. H. 173 yılında, vefat etmiştir.

[122] Ebıı Âmir ed-Dönî, en-Nukat, s. 134; el-ltkan, 2/291.

[123] Ebu Abdülah Hüseyn b. ei-Hasen el-Halimî el-Cûrcâni. Kitablcnnın en önemlisi «el-Minhûcsdır. H. 403 yılında vefat etmiştir.

[124] el-ltkan, 2/291

[125] Ta'şîr: *Her on âyetten *sonra bir alâmet *koyma. * *ed-Dânî, * *en *Nukat, *s. * 134-14.

[126] el-ltkan, 2/291, Ayrıca bk. ed-Dânî, en-Nukat, s. 133.

[127] * el-İmam el-Hafız Muhyiddin ebu Zekeriyya Yohya b. Şeref en-Nevevî: Muhaddislerin *büyüklerindsndir. Hadis ilimlerinde pek çok ve meşhur eserleri vardır. Sahih-i Müsii-me yazdığı şerh, kitaplarının en meşhurlanndandır. H. 676 yılında vefat etmiştir.

[128] ei-ltkan, 2/281. ez-Zerkânî de cMenahilü'l-İrfan, 1/402) de en-Nevevî'nin bu naklettiği*miz ibaresini daha uzun şekilde nakleder. İstifadenin tam olması için onu * *buravu alıyoruz: en-Nevevî «et-Tıbyan» *isimli kitabında şöyle demektedir: *«Alimler dedi ki: Mushafın noktalanması ve harekelenmesi müstahabtır. * *Çünkü bu, * *yanlış * *okun*maktan *onu * korur. eş-Şa'bî ve *en-NahTnin *noktalamayı * hoş * * karşılamamalarına gelince, kendi zcmanlannda Kur'an'm değişmeye uğramasından korkmalarından dolayı idi. Şimdi,ise böyle bir

endişe söz konusu değildir. Bu, iyi muhdeslerdendir. Benzeri muhdeslorde: İlmin tasnifi, medreselerin ve sınır boyunca ribatiann inşası vs. de olduğu gibi ona da karşı çskilmaz Vallahu a'lem.»

[129] Bununla birlikte âlimler âyetlerin sayısında ihtilâf etmişlerdir. ez-Zerkeşî (el-Burhan 1/251-252) *de bu *İhtilâfın sebebinin * * «Peygamber *(s.a.v.) in *âyetin * *yerini * *tesbiî için âyet başlarında durması ve yerini tesbit ettikten sonra vaslederek okuması ve dinleyicinin orada bir fasılanın bulunmadığını zannetmesi» *olduğunu *belirtir:

[130] el-Burhan 1/251 de şöyle denilmektedir: «A'şâr'in konulmasına gelince, bir görüşe göre Abbasî halifesi ei-Me'mun'un emriyle konmuştur. Başka bir görüşe göre ise el-Haccâc tarafından konulmuştur. * *

[131] Bk. ez-Zerkeşi, el-Burhan, 1/270; el-iîkan, 1/90.

[132] Bu unvan ve İşaretlerin yazılışı hakkında karşı çıkanlarla çıkmayanların tavırları için bk. İbnu Ebi Davud, Kitabu'l-Mesahif s. 158.

[133] el-Burhan, 1/250. Kur'anın otuz cüz'e bölünmesi böylece yaygınlaştı. Medreselerde okuyan küçük talebelere kolaylık olsun diye bu cüzler müstakil olarak da basılmış*tır. Daha sonra bir cüz'ün İkiye ve hizbin de dört çeyreğe bölünmesi yaygınlaştı.

[134] İbnu'n-Nedim-el-Fihrist, ^fuhuel Baskısı-1871.

[135] Mushaffann *yazıldığı *hat *şekileriyie *ilgili *olarak * Moritz'in * İslâm *Ansiklopedisinde yazdığı maddeye bak. Kûfî hattın neden tercih edildiği için de bk. Geschicthe des ûorantexts, 251 s. 99 «cf. Piach., Intr., 8 Note 112.»

[136] Bk. Blachere, Intr. Cor., s. 133.

[137] Blachere İd., s. 133,

[138] Kur'anın matbaa baskısının bu dönemleriyle ilgili malumatı müsteşrik Blachere'den aldık. Bk. Blachere Intr. cor. s. 133.

[139] Dr. Subhi es-Salih, Kuran İlimleri, Hibaş Yayınları: 74-81.

[140] Sahih-i Buhârî, 6/185 Taberi tefsirindek! rivayetle 1/10 Ahmed'in Müsned'inde 1/24 (Şökir baskısında 1/224, hadis no: 158) ve el-Burhandakİ rivayet de buna yakın*dır. 1/211.

[141] Ahmed b. Ali b. Musennö et-Temîmî-el Mevsuli: Ebu Ya'la olarak bilinir. Sağîr ve Kebîr olmak üzere iki müsnedi vardır. H. 307 yılında Musul'da vefat etmiştir. (el-Ri-saletu'l-Mustatrafe, s. 53-54).

[142] «l-ltkan, 1/78.

[143] es-Suyutî'nin şu sözünde tasrih ettiği isimleri tesüit etmeye çalışırsak sayılamaya*cak olan bu sayı hakkında bir düşünce sahibi olabilir. es-Suyûtî şöyle demektedir: cKur'an yedi harf üzere indi» hadisi sahabeden bir topluluk tarafından rivayet edil*miştir. Ubey b. Ka'b, Enes, Huzayfe b, el-Yemânî, Zeyd b. Ekram, Semura b. Cun-dub, selman b. Sard, İbnü Abbas, İbnü Musad, Abdurrahman b. Avf. Osman b. Af-fan, Ömer b. el-Hattab, Amr b. Ebi Selme, Amr b. el-Âss, Muaz b. Cebel, Hışam b. Kakım, Ebu Bukre, Ebu Cehm, Ebu Said el-Hudrı, Ebu Talha el-

Ensarî, Ebu Hure/re. Ebu Eyyub, Bunlar yirmi bir sahabîdir.» (el-ltkan, 1/78} es-Suyûtî, kendisinden yedi harf hadisinin mütevatir olduğuna dair bir İfade nakletmektedir, el-ltkan, 1/85, ©I-Burhan, 1/224.

[144] İbnu'l-Cezerî, Tabakatu'l-Kurra, 1/292.

[145] el-Burhan, 1/213.

[146] Kur'cn Kurrâlarından biri olup başlangıçta Hamza'nm kıraati üzere okuyordu. Son*ra, kendisine nisbet edilen kendine has bir kıraet seçti. H. 231 yılında vefat etmiş*tir. (Bk. İhbahu'r-Ruvat, 2/140: Tabakatu'l-Kurrâ, 2/143: BuğyetU'l-Vuât, s. 451.

[147] el-Burhan, 1/214.

[148] *el-ltkan, 1/78: el-Burhan, 1/223.

[149] el-Burhan, 1/212.

[150] el-ltkan, 1/73.

[151] el-Burhan, 1/212.

[152] ei-Itkan, 1/78, Ayrıca bk. el-Kasımî, Mehâsinü't-Te'vîl, 1/287. Bu telden çalma müs*teşriklerin hoşuna gider, «yedi» sayısının Samîlerin kalblerinde büyüsel etkisi vardır, Bunun İçin bk. Buhl, Encyclopedie de L'İslâm, M/1135: Noldeke, Geschlchte des Qo-rans. p. 50.

[153] el-îtkan, 1/87, Kadı lyaz, Majijrib âlimi oİMp zamanının hadis ehlinin imamıdır. İsmi, lyaz b. Musa b. lyaz b. Amr. el-Yahsabî'dir. «eş-Şifa bi Ta'rif Hukuki'l-Mustafa» isim*li eserin yazarıdır. H. 544 yılında vefat etmiştir.

[154] el-ltkan, 1/87.

[155] Hafız Muhammed b. hibban el-Bektî: Künyesi Ebu Hatim olup büyük muhaddister-dendir. H. 354 senesinde vefat etmiştir. (Şezeratu'z-Zeheb 3/16).

[156] el-Burhan, 1,212.

[157] Bu âlim, İbnu'l-Cezeri olup bu görüşü el-ltkan'da nakledilmiştir. 1/80.

[158] Ebu Ubayd el-Kasım b. Seliam ve Alımed b. Yahya Sa'ieb bu görüştedir. * *(el-Bur-han, 1/217) e!-Ezherî, Kur'anm tertibi sırasında Hz. Osman'ın «Zeyd'le ihtilafa düşe*cek olursanız, Kureyş lugatıyla onu yazın, Çünkü Kur'an en çok onların diliyle in*miştir.

[159] el-ltkan, 1/80, ez-Zerkeşî «el-Burhan» 1/219 eserinde Ebu Umar b. Abdil-Berr * *lisa*nıyla şöyle demektedir: *«Başkaları Mudar'ın *bütün *lugatlarının *Kur'an'da * *mevcut olmasına karşı çıkıyorlar. Çünkü bu dillerde şâz kelimeler mevcuttur. Kur'an, Kays

lügatinin *alzSitS'}} * *» sinden ve Temim lügatinin « * *« i;,;c » sinden uzaktır.

[160] el-ltkan, 1/230, Bu konuda daha fazla misal için bk. el-ltkan, 1/227-231.

[161] el-ltkan, 1/230, Bu konuda daha fazla misal için bk. el-ltkan, 1/227-231.

[162] Yusuf b. Abdillah b. Abdissamad b. Abdilberr en-Nemrî el-Kurtubî «el-İstiâb» kitabı*nın müelüfi clup H. 463 yılında vefat etmiştir. *(Şezerâtu'z-Zeheb, 3/314

[163] el-Burhan, 1/219. Ömer ve Hişâm'ın Kureyşî olduklarına deliller için bk. el-ltkan, 1/82).

[164] e!-ltkan, 1/83: ez-Zerkeşî (el-Burhan, 1/224-225) de bu yedi ilmi kendilerine delalet eden Kur'andan getirdiği sahicilerle zikreder. Ama uzatmamak için el-ltkan'ın ifade*sini nakletmekle yetindik.

[165] el-Burhan, 1/225. * *

[166] el-Burhan, 1/216.

[167] el-Burhan, 1/216.

[168] el-Burhan, 1/220.

[169] Tefsiru't-Taberî, 1/10. * * *

[170] Blachere, Intr., Cor., s. 69. Ayrıca bk. Geschicte des Oorans. 111/105.

[171] Ibnu'l-Cezerı «en-Neşr» kitabında mana ile okumayı reddederek şöyle demektedir: «İbn Mesud gibi bazı sahabenin mana iie okumayı caiz gördüklerini söyleyene ge*lince, bu kimse İbnu Mesuda ve sahabeye yalan isnad etmiştir. İbnu Mesud'un dedi*ği şudur: «Kur'an okuyucularını dinledim, onları birbirlerine yakın buldum. Bildiğiniz gibi okuyun,» *Bk. ei-Kasımî Mehasinu't-TeVil, 1/298.

[172] el-Burhan, 1/318: Ayrıca bk. el-itkan, 1/138.

[173] ez-Zerkeşî'nin dediği gibi eî-Tirmizİ'nin Ubey b. Ka'b'dan yaptığı rivayet buna * *şe-hadet etmektedir. Bu *rivayette şöyle anlatılır: *«Rasulüliah *{s.a.v.)' Cebrail'le *karşı*laştı ve ona şöyie dedi:. Ya Cebrail, Ümmî bir ümmete gönderildim aralarında yaşlı kadın ve erkek köle ve cariye ve asla kitap okumamış kimseler var. Bunun üzerine Cebrail şöyle dedi: "^a Muhammed, muhakkak ki bu Kur'an yedi harf üzere inmiştir. (Tirmizî hadisin hasen-sahih olduğunu söyler. Bk. el-Burhan 1/227.

[174] Bk. el-Burhan, 2/125.

[175] Sahihu'i-Buhârî 6/185.

[176] e!-Bakara: 37. Meâlî: «Derken Âdem Rabbinden kelimeler belleyip aldı. «Misaller için bk. el-ltkan, 1/79: Ahrned ed-Dİmyâtî, İthafu fuzdail-Beşer, s. 331.

[177] «Derken Âdem'e Rabbinden kelimeler geldi.»

[178] el-Bakara: 282. Meâlî «Şahit edene do asla zarar verilmesin.» *Misalier için bk. el-ltkan, 1/79 ve ithafu Fuzalâi'l-Beşer s. 331.

[179] el-Burhan'da, *İmam *Malik'e sorulduğunda *bunların İhtilafın*da bir beis görmediğini söylediği nakledilir. (1/222) Allah Teâlânın

sözündeki. a * kelimesindeki *a *harfi * *olarak « * * U ,ai; * *» şeklinde de okunmuştur. (el-Eakara: 253) Evlâ olan Ibnu Âmir, Asım,

. * * Hamza, Kisaî ve Halefin kıraatleridir. *(Bk. İthafu Fuzalai'l-Beşer, s. 162.)

[180] et-Tûr: 37

[181] ol-ltkan. 1/79. * * *

[182] el-Mu'nıinûn: 8

[183] el-Bakara: 70. Karşı el-Müberred, el-Müzekker ve'I-Müennes, 1/132, Ayrıca bk. rasât fî fıfchı'Muga': isimli .kitabımız (5,67)

[184] e!-Karia: 5.

(x) et-Tevbe: III. {Bk. el-itkan, 1/30).

[185] Kâf: 19 (Bk. el-Burhan, 1/335)

[186] en-Nasr süresinde geçen *« * *«i«llj <u^j-sî »U'jt * *3 * yerine *« * * ^Jlj Âa^'s

kıraati da şâzz olup bu gibi kıraatler, Kur'an'ın yedi harfinden biri değildir.

[187] et-Tevbe: 100 (Bk. el-Burhan, 1/336.

[188] el-ltkan, 1/130..

[189] el-Bakara: 116 (Bk. el-ltkan, 1/130).

[190] el-Leyl: 3 (Bk. Ibnu'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kür'an, 2/309).

[191] Sâd: 23.

[192] el-Kehf: 80. * * * *

[193] el-Bakara: *238.

[194] el-Burhan: 1/215. * * *

[195] Tâhâ: 9. * *

[196] ei-Kıyame: 4.

[197] e!-Mu'minun; 1 *(Bk. el-Burhan, 1/320 el-Cin sûresi 1. ayetinde ve e!-Bakara sûresinin 14 ncü ayetinde ceçsn * * keti-meleride ayni şekilde okunmuştur.

[198] Onun ipindir- ki Buharı, Sahih'inde Kur'an'ın Kureyş ve arap diliyle apaçık bir Arap*ça ile inişine bir bâb ayırmıştır. (Fazailu I-Kur'an 6/182..

[199] Bk. «Drâsat fî Fıkhî'l-luga isimli kitabımız birinci baskı, s. 109.

[200] a.g.e., s. 59-60.

[201] a.g.e., s. 60.

[202] a.g.e., s. 50-51. * * *

[203] el-Müzhlr. 1/261.

[204] Drâsât fî Fıkhi'1-Luga, s. 50.

[205] ez-Zerkânî, Menahilu'l-İrfan, 1/139. Ne gariptir ki, yedi harf arasında lehçe farklılık*larını zikretmeyen İbnu'l-Cezerî bu görüşü savunmaktadır.

[206] ez-Zerkânî, Menahİlu'l-lrfan, 1/154. Başka bir yerde buna benrer bir ifadenin IbnıTI Cezerî'ye nisbet edildiğini görmüştük. BK. s. 109.

[207] Bk. ez-Zerkânî, Muhammed *Abdu'l-Azîm, *Menahilu'I-Irfan fî *Ulûmİ'l-Kur'an, *1/14B-160. ez-Zerkânî burada bu üç büyük alimin görüşlerini ele alarak inceler sonra on*ları *Ebu'l-Fazl *er-Razî'nin *görüşleriyle *karşılaştırarak *onun *görüşünü *tercih *eder Ibnu'l-Cezerî de *«en-Neşr fî'l-Kıraâti'l-Aşr, *1/26-28) de, *kendi *görüşüyle *Ebu'l-Fazl er-Râzî ve ibnu Kuteybe'nln görüşlerini teıcih eder ki. ez-Zerkânî bu görüşü ondan almış fakat ondan aldığını belirtmemiştir.

[208] Büyük İmam İbnu Şârân er-Râzî. H. 290 yılında vefat etmiştir. (en-Neşr, 1/179).

[209] Bk. el-Burhan, 1/223.

[210] Dr. Subhi es-Salih, Kuran İlimleri, Hibaş Yayınları: 81-94.

Haccac ve harekeler hakkında 2 ZIT görüş:

birinci görüş


d) Haccâc Abdülmelik'in emriyle Kur'ana "hareke ve nokta koydurmuştur.Daha önceleri Ebü'î-Esved ed-Düelî (69/688) tarafından amatörce yapılan fakatyaygın hale gelmeyen hareke ve noktalama işi böylece başarılmış bu şerefli ça-lışmada Hasan ei-Basri (110/728), Yahya b. Ya'mer (129/747), Nasr b. Asını(89/707) gibi büyük ilim adamları görev başında bulunmuşlardır[46]. Özellikle arap olmayanların Kur'anı dürüst şekilde okuyabilmeleri imkanıböylelikle sağlanmış oluyordu. İslam alemi bu hizmeti sebebiyle Abdülmelik'e veHaccâc'a teşekkür borçludur. Haccâc daha sonra'Kur'anın harflerini saydırmış, Kur'anın yansını, üçtebirini, yedide birini buldurmuş[47], Kur'anı cüzlere taksim ettirmiştir[48]

[47] Kurtubî, 1/64.
[48] el-Gazzâlî Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyaü Ulumi'd-din, Mısır 1939,1/284.
[49] Cessas Ebu Bekir Ahmed b. Ali, Ahkâmü'l-Kur'an, İstanbul 1335, IH/102

ikinci görüş

İbnül Cevzi'den İbn Kesir'in naklettiğine göre olay şudur: 1007 yılında Haşimilerden bir grup Sünni, Şiilerin fakihi Ebu Abdullah Muhammed'e bulunduğu mescidde saldırıp dövmüşler. Bunun üzerine Kerh Mahallesi'nde oturan Şiiler de Sünni fakihlere saldırmışlar. Böylece uzun mücadeleler olmuş. Şiiler kendi iddialarına dayanak olarak Mesudoğlu Abdullah'ın mushafını (Kuran) getirmişler. Bunun üzerine eşraf, kadılar ve fakihler toplanmışlar, bu Kuran okunmuş. Sonra Sünni Şeyh Ebu Hamid ile fıkıhçılar bu Kuran'ın yakılmasına karar vermişler. Sonunda bu Kuran yakılarak yok edilmiş. (İbn Kesir, c.12, s.38-39)

713 yılında ölen ve zalimliği ile ünlenen Haccac da Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ına düşmandı. Abdullah, peygamber zamanında Kuran'ı ezbere okuyan yazdıran en önemli isimdi. Peygamber de onun Kuran okuyuşunu doğru bulmuş, Kuran'ı indiği gibi taze ve doğru okumak isteyen ve bundan hoşlanan kimse, Abdullah'ın okuduğu gibi okusun. demişti ve buna Halife Ömer de tanık olmuştu. (İbn Kesir, c. 9,s. 215)

Abdullah, bizzat Peygamberin ağzından 70 sure öğrenmişti. O, Kuran'ın toplanması konusunda kendisinin yerine Osman tarafından tercih edilen Sabitoğlu Zeyd için, Ben Peygamberin ağzından yetmiş sure öğrenirken Zeyd daha çocuklarla oynayan birisiydi. demişti.

Halbuki Haccac, ona düşmandı. Demişti ki: Kendi elindeki kitabın Allah katından gönderildiğini iddia eden Abdullah'ı cezalandıracak olursam kim bana mani olabilir ki. Allah'a yemin ederim ki onun elindeki kitap, Arap recezelerinden (şiirlerinden) bir recezedir. Allah o kitabı peygambere indirmiş değildir.

Haccac yine şöyle demişti: Mesudoğlu Abdullah'ın okuyuşuna göre Kuran okuyan bir kimseyi görürsem boynunu mutlaka vururum. Onun kıraat şeklini domuz kemiği ile bile olsa Kuran'dan kazıyıp sileceğim. (İbn Kesir, c.9, s.214)

Haccac'ı anlatan Sünni tarihçi İbn Kesir diyor ki: Haccac, Hz. Osman ve Emevi taraftarı idi. Onlara aşırı meyli ve sempatisi vardı. Emevilere muhalefet etmenin küfür olduğu kanaatine sahipti.

Büzey, Haccac'ın bir hutbesinde şöyle dediğini nakletmiştir: 'Sizin bir işinizi gördürmek için gönderdiğiniz resul mü (peygamber mi) daha büyüktür yoksa ailenizin üzerine halef bıraktığınız mı (halifeniz mi) daha büyüktür.' (İbn Kesir, c. 9, s.218).

Haccac, yukarıda açıkça diyor ki: Hilafet, peygamberlikten; halife (Emevi padişahı) de peygamberden (Hz. Muhammed'ten) üstündür.

Emevi padişahını Peygamber Muhammedten üstün gören bu kişi, döneminin en büyük Kuran bilgini sayılan Abdullah'ın derlediği Kuran'ın düşmanı idi. Haccac, bu Kuran'dan korkuyor, onu ortadan kaldırmaya çabalıyordu.

Haccac, Hazreti Ali ve taraftarlarına düşmanlığı ilke edinmişti (İbn Kesir, c.9, s.220)

Üçüncü Halife Osman, tarihte Kuran Yakıcısı lakabıyla da geçmektedir.

Osman 655'te öldürülürken, kendisine yöneltilen suçlamaların başında, Kuran'ı yaktırdığı iddiası geliyordu.

Osman'ın evini kuşatan isyancıların arasında Ebubekir'in oğlu Abdullah da vardı. O, Osman'ın evine girip halifeyi yakalayınca sormuştu:

Sen hangi dindensin ey ahmak?

İslam dinindenim ve ben ahmak değilim; aksine ben müminlerin emiriyim.

Allah'ın kitabını değiştirdin.

Allah'ın kitabı ortadadır, aramızda duruyor. (İbn Kesir, c.7, s.303)

Bir iddiaya göre, Osman'ı hançerle vurarak öldüren Ebubekiroğlu Abdullah'tır.

Kuran'ın toplanması Osman'dan daha önceki dönemde yapılmıştı. Elde değişik Kuran metinleri vardı. Bu metinlerin okunması sırasında değişik anlamların ortaya çıktığı görülüyordu.

Bir savaş sırasında Şamlılar (Muaviye kuvvetleri) ile Iraklılar bir arada savaşmışlardı. Şamlılar Kuran'ı, Esvedoğlu Mikdat ile Ebu Derda'nın kıraatine göre okuyorlardı. Iraklılar ise Mesudoğlu Abdullah ve Ebu Musa'nın kıraatine göre okuyorlardı. Bunlar, kendi okuyuşlarının diğerlerinden doğru olduğunu iddia ettiler ve iş kavgaya vardı. Sonunda iki kesim birbirlerini dinsizlikle suçlamaya başladılar.

Hüzeyfe bu durumu halife Osman'a şikayet etti ve Kuran'ın okunuşundaki anlaşmazlıklardan örnekler verdi. Bunun üzerine Halife Osman, Kuran'ın tek kıraate (okunuşa) göre yeniden yazdırılması emrini verdi. Bu iş için de Sabitoğlu Zeyd'i görevlendirdi. Sonunda Şamlılar için bir Kuran, Mısırlılar için de ikinci bir Kuran yazıldı. Basra'ya, Kufe'ye, Mekke'ye, Yemen'e bu Kuran'lardan birer tane gönderildi. Medine'de de bir Kuran bırakıldı.

Fakat, Osman'ın yazdırdığı bu Kuran'lara şiddetli bir muhalefet ortaya çıktı. Ümeyyeoğullarına karşı mücadele edenler, Osman'ı Kuran'ı değiştirmekle ve yakmakla suçluyorlardı. Bu suçlamayı yapanların büyük bölümünün Kuran'ı ezberlemiş insanlar olduğu da dikkat çekiciydi.

Peygamber'in ve Hazreti Ali'nin Kuran'ın alimi gibi gördükleri Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ın teke indirilmesi konusunda devre dışı bırakılması da dikkat çekici idi. Abdullah, elinde bulunan Kuran'ın yok edileceğini anlayınca vermemiş, Osman da onu getirtip kaburga kemikleri kırılıncaya kadar dövdürtmüştü.

Kuran'ı yorumlamada çok önemli olan okuyuş, doğrudan doğruya kutsal kitabın ana mesajını kapsamaktadır. Çünkü, Osman Kuranına muhalefet, muhalefetten ve dinine çok bağlı kişilerden gelmiştir. Osman'a başkaldıranların ve Osman Kuran'ı değiştirdi! diyenlerin önde gelenlerinin Kuran okuyucuları olması da bu açıdan çok dikkat çekicidir.

Osman Kuranı ile Mesudoğlu Abdullah'ın Kuran'ı arasında bazı farklar olduğu, bu farklar neticesinde Ehlibeyt'in daha açık olan işaretinin belirsiz hale getirildiği Aleviler tarafından başlangıçtan beri iddia edilmiştir.

Emevilere hizmet için hiçbir kural, hiçbir kutsal tanımayan dönemin zorbası Haccac'ın, Mesudoğlu Abdullah'a düşmanlığı, Kanını içsem, doymam! demesi bu ideolojik çatışmaya Abdullah'ın verdiği kuramsal destekten gelmektedir.

İşin ikinci boyutu da şudur: Haccac, Kuran okuyuşunu istediği anlama gelecek şekilde düzenlemek için hareke dediğimiz özel işaretlerle Kuran yazılması geleneğini başlatmıştır. Artık Kuran, Emevilerin istediği anlamın dışında başka bir anlama gelecek biçimde okunamayacak, yorumlanamayacaktı.
 

Apollonius

Tecrübeli
Üye
yukarda 4 tane farkli besmele 1ncisi miladi 9yy. kufi tarzi kuran yazisi
2ncisi ve ucuncusu 9-10yy da abbasiler devrinde ebul esvedin gelistirmis oldugu tarz. kirmizi noktalar kisa sesleri gosteriyor. sedde daha yeni eklenmis. fa ve kaf benzeri harfleri ayirmak icin daha sonra siyah noktalar kullanliyor. 4ncusu de elfarahidinin bugun de kullandigimiz 11yydan kalma sistem. bu noktasiz sekiller meshur kiraatlerin okunuslarinin uydugu asildir.

Mushaflar bahsi ile sıkı ilgisi olan bir mesele de Kur'an'ın harekelenmesi ve noktalanması işidir.
Bilindiği üzere Arap yazısında nokta ve hareke yoktu. Araplarda İslâmın ilk devirlerinde Nabatı ile Kûfî adını alan Hiyrî yazı vardı. Kur'an'ı Hiri yâni Kûfî yazı ile yazarlardı. Buna baştan Hicazi denirdi.
Yazı, Basra ve Kûfe'de ilerlemişti. Bağdadî yazı da meşhurdu. Süslü ve nakışlı yazılar için Kûfî yazı kullanılırdı. Adi muhaberatta eski şekli Hicazî yazı kullanılırdı.
Mağrip ve Endülüs yazısı bir başkalık arzeder.
Yazıya ilk okunaklı ve güzel şekli veren İbni Mukle'dir. İbni Mukle (H. 272-328/M. 885-939) nesih yazıyı kullanmıştır.
Türk hattatlarının elinde ise yazı en mükemmel şeklini bulmuştur. Burada yazının geçirdiği safhalardan bahsedecek değiliz.

Baştan yazı noktasız ve harekesizdi. Kur'an böyle yazılıyordu. Böyle noktasız ve harekesiz mushaflar yazılmıştır. Bu yazının okunması güç olmakla beraber bazı iyi cihetleri de vardı. Meselâ: Peygamberden işitilen kıraatlerin okunuşuna müsaittir. Bir kelimede muhtelif kıraatler toplanabiliyordu veya kelimenin müsaadesi nisbetinde kıraat ediliyordu. Yedi kıraatin hepsi Mushafı Osman'ın resmine, yazısına uygundur. Kıraatde zaten bu şarttır. Misal verelim:
وما ربك بغافل عما يعلمون : 123 âyet, noktasız olduğundanتعملون،يعملون
da okunur, her iki kıraate de müsaittir. فناداها من تحتها 19:34 âyet, harekesiz olduğundan " مَنْ مِنْ" = min, men diye
her iki türlü kıraate de elverişlidir.
İslâmiyet etrafa yayılınca Arap olmayan unsurlar da Müslüman olmuşlardı. Bunlar noktasız ve harekesiz Kur'an'ı okumakta herkes gibi güçlük çekiyordu. Lahne ve hataya düşüyordu. Bu güçlüğü gidermek, hataları önlemek için hareke ve nokta koyma çaresine başvurulmuştur. Bu iş başlıca üç safha geçirmiştir:
1-Kelime sonlarında nokta şeklinde harekeler konması,
2- Birbirine benzeyen harfleri ayırdetmek için harflerin noktalanması,
3-Bugünkü şekildeki harekelerin konulması.
Bunları birer birer izah edelim:
1-Muaviye'nin Hilâfeti devrindeyiz. A'rabînin birisi:
واعلموا ان الله برئ من المشركين ورسوله "Va'lemû ennallahe beriün minel-Müşrikîne ve Resulihi" diye okuyor. Bu okunuşa göre mâna çok bozuk oluyor. Bu gibi i'rap hatalarını önlemek için Irak Valisi olan Ziyad ibni Ebih, devrinin âlimi Ebül-Esved Duelî'ye (H. 69/M. 688) emrediyor. Buradaki hata i'rab hatası olduğundan kelimelerin sonlarının doğru okunup i'rap verilmesini sağlayacak işaretler koymasını söylüyor. Ebül-Esved de kelimelerin sonlarına nokta şeklindeki harekeleri koymaya başlıyor. Üstün için harfin üzerine bir nokta, ötre için harfin içine veya önüne bir nokta, esre için harfin altına bir nokta koyuyor. Tenvin için iki nokta koyuyor ve bu işi şöyle yapıyor:

Kâtibine diyor ki: ''Ağzımı açtığım zaman harfin üstüne bir nokta koy, ağzımı topladığım vakit harfin içine bir nokta koy, esre okuduğum zaman harfin altına bir nokta koy!" O zaman bugünkü ıstılahlar henüz olmadığından böyle basit tâbirlerle, basit bir yolda harekeleme işini yapti.

Tenvin için iki nokta koydu. Sonraları bu tarz, noktayla harekeler kelimenin bütün harflerine teşmil olundu. Ancak bunlar Mushafın yazılmış olduğu mürekkebin rengine uymayan bir renk ile yapılıyordu.
Bu usul Mağripte ve Endülüste Dördüncü asrın ortalarına kadar devam etmiştir.
Şarkta Halil ibni Ahmed'in harekeleri yayıldığı halde onlar bu tarzı bırakmadılar.
Böyle kelimelerin sonları veya bütün harfleri nokta ile harekelenmiş Mushafları görüyoruz. Bazan bu noktalar küçük bir daire şeklini almıştır (o). Bilhassa harflerin noktalanmasından sonra hareke noktalariyle harf noktaları birbirine karışmasın diye daire şeklindeki hareke noktaları behemehal lâzımdı. Baştan harflerde nokta olmadığından bu iltibas yoktu. Ayrı renkte olmak, işi halledemiyordu. Hareke noktaları asıl yazıdan sanılmasın için harflere mahsus ve ekseriya siyah olan noktalardan ayrılmak üzere Mushaflarda ayrı renkte konurdu. En eski Mushaflarda kırmızı, sonraları sarı, yeşil ve nadiren mavi renkle yazılırdı. Nokta yerine konulan küçük daireler de böyledir. Dinî olmayan eserlerde ise bu harekeler hiç kullanılmaz. Bu usule göre:
والقلم وما يسطرون âyeti şöyle hareke alır: وْالقْلْم وْمْا يْسطرْوْنْveya وْالقْلْم وْمْائسطْروْنْ
2- İkinci merhale: Harfler birbirine benzediğinden yine iltibasa düşülüyordu. Hattâ bu yüzden hatalara düşüldüğü söyleniyor. Onun için birbirine benzeyen harfleri ayırdetmek için Haccac zamanında
(H. 41-95/M. 661-713), Nasr bini Âsim
(H. 89/M. 707) ve Yahya bini Ya'mer
(H. 129/M. 746) harflere nokta koyma işini başardılar. Harf noktaları aynı renkte yâni siyah idiler. Hareke noktaları ise başka renkte idi.
İbni Hallikân "Vefeyâtül-A'yân" da Haccac'ın tercümeihalinde diyor ki: "Ebu Ahmet Askeri "Kitabüt-Tashif' de hikâye ediyor: Bütün nâs 40 yıldan fazla Mushafı Osman üzere kıraat ettiler. Abdül-Melik bini Mervan zamanına kadar böyle gitti. Sonra Irak'ta tashif yayıldı. Haccac işaretler vaz'ını kâtiplere emretti. Nasr bini Âmir ve Yahya bini Ya'mer bu işi yaptılar. Harflere tek ve çift noktalar koydular." Bu da Emevilerden Abdül-Melik bini Mervan zamanında yapıldı.
Harflerin noktalanması muhtelif safhalar geçirmiştir. İslâm Ansiklopedisi diyor ki: En son noktalanmış olan harf ( 8 ) dir. Bu her halde 11. asrın son yarısından daha evvel vâki olmamıştır. Bazan (Kûfî yazı ile yazılmış Kur'an'larda hemen daima) noktalar sol aşağıdan sağ yukarıya giden meyilli çizgiler şeklinde konulmuştur. Noktaların çift olanları, bazan şakulî ve bazan mail vaziyette olmak üzere yanyana konulur. Üç noktalar düz bir hat istikametinde sıralanır. (Ş) ش harfinde ise bu noktaların üçü ekseriya bir çizgi şeklinde gösterilir. Bu noktalama işi muhtelif şekillerde yapılmıştır ve türlü safhalar geçirmiştir. Çeşit harflere türlü noktalar konulmuştur. K ق
3. asrın ortalarına kadar bu şekilde noktalanmıştır." Yakın zamana kadar ق ile (Fa)ف aynı yazılıdırق .ل harfi de ن'a benzer.
İlk harekeler nokta şeklinde olduğundan bazıları nokta ile harekeden hangisi evvel olduğunu karıştırıyorlar. Evvelâ nokta kondu, sonra hareke verildi, sanıyorlar. Nokta ile harekeyi birbirinden ayıramıyorlar. Halbuki evvelâ hareke, sonra nokta konulmuştur. İlkin harekeler nokta şeklinde idi. Bugünkü harekeler daha sonra yapılmıştır.

3- Ve işin üçüncü merhalesi odur. Hareke noktaları ikinci asrın ortalarında bugünkü şekilde harekelere çevrilmiştir. Ebül-Esved'in koyduğu hareke noktaları yerine bugünkü harekeleri koyan Halil ibni Ahmet (H. 100-170/M. 718-786) olmuştur. Bunları sesli harflerden, harfi medlerden almıştır. Ötre vavdan, üstün mail eliften ibarettir. Esre de kısaltılmış Y'dir. Cezim ve şedde gibi işaretler harekeden sonradır. Bunları da Halil icad etmiştir. Teşdid işareti şedde kelimesinin(Ş - ش harfinden alınmıştır. Hakikaten bugünkü harekeler çok lüzumlu idi. Okumayı kolaylaştırmak için noktalar çok konuldukça, hareke noktaları ile harf noktaları birbirine karışmaya başladı. İki türlü mürekkep kullanmak güç bir işti.
Hasan Basri ve Muhammed bini Şirin, Mushafın noktalanmasında bir beis olmadığını söylerler. Nevevi ise Mushafın noktalanması ve harekelenmesi müstehaptır diyor. Zira lahn ve tahriften korur.
Noktayı kusur sayanlar olmuştur. Hele tahriratta cehalet eseri imiş. Fakat noktasız yazı yüzünden bazı hatalar olmuş ve felâketlere bile sebep olmuştur. Hareke Kur'an'dan başka muharreratta kullanılmazdı, sonradan başladı.

Ayetlerin sonundaki duraklar daire içinde meyilli çizgiler şeklinde yazılırdı. Hattâ satır sonlarında böyle meyilli çizgilere çok sonraki tarihlerde diğer yazılarda da rastlanır. Daha sonraları âyetin sonunu göstermek için yalnız daire yapılmaya başlanmıştır. Ancak bu daireler beşinci âyeti göstermek için üst kısmı yukarı doğru sivri bir uç halini alır. Onuncu âyeti göstermek için süslü bir daire yapılır. Bazan dairenin içine rakam ve daha sonraları harfle on yazılı bir murabba konur. Bu murabbam Mushafın metnine değil de kenarına konulduğu da vardır. Altıncı asırdan sonra bu tarz kayboluyor. Orta zamanlara ait Mushaflarda âyetlerin sonları daireler, yahut güllerle işaret olunuyor, içi süslü duraklar yapılıyor. Süslü başlıklar, kenarlarında hizib, cüz', aşır işaretleri yapılıyor.
darulkitap.com
 
Üst Alt