Klasik Arkeoloji

Didyma Apollon Tapınağı

Milet'in kutsal kapısından başlayan kutsal yol güneye doğru genellikle kıyı boyundan giderek, Didyma'nın Panormos adlı limanına ulaşıyordu. Oradan güneye doğru devam ediyor ve Didymida tapınağın kuzeydoğusunda adak ve sunu terasının önünde son buluyordu. Kutsal yolun Didyma'ya ulaşan son kesiminde, her iki yanda oturur vaziyette insan heykelleri ile yatar durumda aslan heykelleri bulunuyordu. Söz konusu eserler bugün British Museum'dadır.

Didymaion Arkaik Dönem'de yaklaşık olarak yüz yıl boyunca Branchidier adı ile bilinen bir rahip ailesinin yönetiminde çok büyük üne kavuşmuştur. M.Ö. 600 tarihlerinde Mısır Kralı Necho ve daha sonra Kroisos, Didymaion'a armağanlar sunmuşlardır. Herodotos'a göre Kroisos, Didyma Tapınağı'na, Delphi'ye gönderdiği altından sunuların ağırlığında ve onların benzeri eserler göndermişti.

Pausanias Didyma'daki Apollon kutsal yerinin ilk ion yerleşmesinden daha eski olduğunu söyler. Böylece Hellenlerin Anadolu'nun daha birçok yerinde olduğu gibi burada da yerli bir kült yerine kendi kültlerini koydukları anlaşılmaktadır. Gerçekten Erwin Bielefeld'in saptadığı gibi Didyma Tapınağı'nda M.Ö. 500 yıllarında kült heykeli olarak yer alan ve elinde bir geyik tutan Apollon Philesios'un heykel tipi, Hitit-Anadolu geleneğiyle ilişkilidir.

Alman arkeologları 1962 yılında tapınak içinde ve çevresinde yaptıkları çalışmalarla Didymaion'daki en eski yapı izlerini bulmuşlardır. Heinrich Drerup M.Ö. 8. yada 7. yüzyılda yapılmış olması gereken ilk temenosun kuzey ve güney temellerinden beşer metrelik kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. Eldeki bu temel izlerine göre eski sekos, ince uzun bir dikdörtgendi. Batı kısmı 10,20 m. genişliğinde olan sekosun uzunluğu en aşağı 24 m. idi ve doğuya doğru biraz daralıyordu. Bu sekosun içindeki kutsal avluda sunak, bilicilik kuyusu ve Apollon'un defne ağacı gibi kült simgeleri bulunuyordu. Yine 1962 yılında R. Naumann ve Klaus Tuchelt, Didymaion'un Hellenistik Dönem yapısının güneybatı ucunda M.Ö. 7. yüzyılın sonunda inşa edilmiş yaklaşık 3,60 x 15,50 m. ölçüsünde bir kolonad ortaya çıkarmışlardır. Kolonad ile eski sekos karşı karşıya olduğuna göre, ilk Didymaion'un 7. yüzyılda bu ek yapı ile genişletildiği anlaşılmaktadır.

Arkaik Didymaion, olasılıkla M.Ö. 8. yüzyılın sonunda inşa edilen ilk temenos ve ondan aşağı yukarı 100 yıl sonra yapılan kolonad küçük ve gösterişsiz yapılardı. Buna karşın İon dünyasının M.Ö. 6. yüzyılın ilk yarısında ulaştığı parlak dönemde Didymaion da büyük bir tapınak haline gelmiştir. Milet'in İon kentleri arasında ayrı bir yeri vardır. Daha az önemli bir kent olan İzmir'de bile 7. yüzyılın sonunda ya da 6. yüzyılın hemen başında kaideleri, sütunları ve başlıkları tufa taşından, görkemli bir tapınağın varlığı göz önüne alınırsa Arkaik Didymaion'un en geç M.Ö. 560-550 yıllarında büyük bir bölümü ile inşa edilmiş olduğu sonucuna varılır. Kroisos altın eserlerden oluşan değerli armağanlarını da ancak böyle büyük bir tapınağa göndermiştir . Arkaik Didyma Tapınağı'nın ana bölümleri M.Ö. 560 yıllarında yapılmış olmaları gereken Sisam ve Efes tapınaklarının etkilerini göstermektedir. Her ne kadar Arkaik Didymaion Hellenistik yapının altında kalmış ise de onun bir rekonstrüksiyon çizimini yapmak olasıdır. Burada G. Gruben’in çizdiği planı veriyoruz. Bu yapı 85,15 x 38, 39 m. ölçüsünde bir dipterostu. Yani naosun dört yanını iki sütun sırası çeviriyordu. Burada da Efes tapınağında olduğu gibi dış peristasis yani dıştaki sütun sırası yanlarda 21, doğu yönde 8, arka yönde ise 9 sütundan oluşuyordu.Her iki sütun sırası da göz önüne alınırsa naosu 104 sütun çeviriyordu. Naostakiler de bu sayıya eklenirse tapınakta 112 Sütun bulunuyordu.

Yeni yapıda kutsal avlu genişletilmiştir. Aslında Arkaik Didymaion, eski sekosun büyütülmüş örneğinden ayrı bir şey değildir. Görünüşe göre defne ağacı ve bilicilik kuyusu yine burada, o zaman da bulunuyordu. Buna karşın Apollon'un kült heykeli için bir naiskos yani küçük bir tapınak inşa edilmiş olsa gerektir. Sekosun içinde olan templum in antis şekilli bir naiskos aşağıda göreceğimiz gibi, Didymaion'un 6. yüzyılın sonlarında geçirdiği onarım sırasında yapılmıştır. M.Ö. 560-550 tarihlerinde inşa edilmiş olan Arkaik Didymaion'un da bir naiskosunun ya da şimdi Klaus TuchelI'in öne sürdüğü gibi bir Kutsal-Kaynak evinin olması gerekir ; ancak onun izlerine rastlanmamıştır. 6. yüzyılın sonlarında yapılan, sözünü ettiğimiz bu naiskos 50,25 x 17,45 m. boyutlarındaki yeni sekosun içinde açık havada idi. Ancak bu kutsal avlu yaklaşık olarak 17,50 m. yükseklikte bir duvarla çevrilmiş olduğu için Arkaik Didymaion dıştan üstü kapalı bir yapı etkisi uyandırmaktadır. Fakat sekos duvarlarında yer alan karşılıklı pilasterler arasındaki açıklığın 13,50 m. olduğu düşünülürse, bu kısmın bir çatı ile örtülmesine olanak yoktur. Buna karşın pronaosta bulunan iki sıra sütunun ortaya koyduğu gibi, pronaosun üstü kapalıydl. Sekos duvarının içi Sisam'daki ikinci Hekatompedos'ta olduğu gibi pilasterlerle yani dört köşe yarım sütunlarla desteklenmiştir. Bu pilasterlerin dik duruşları uzun duvarların yatay görünümü ile güzel bir kontrastlık oluşturuyor ve onların tekdüzeliliğini hareketlendiriyordu. Sütunlar, sütun kaideleri ve başlıkları Efes Artemis Tapınağı'nın tipindeydiler. Sütun gövdeleri 36 yivliydi. Tapınağın ana yapı malzemesi poros taşıdır. Ancak dışarıdan görünen bölümleri, bütün üst yapı ve pronaostaki sütunlarla başlıkları mermerdendi. Pronaosun sütunlarının alt kısmı Efes tapınağının ön yüzündeki sütunlarda olduğu gibi kabartmalarla süslü idi. Bu kabartmalardan ele geçen iki güzel kadın başı halen Berlin Müzesi'ndedir. İon sanatının en başarılı örnekleri olan bu eserleren geç M.Ö. 550 tarihlerinde yapılmışlardır, yani Arkaik Didymaion'un ilk inşa evresindendirler. Ayrıca Arkaik tapınağın üç fascialı architravında yer alan ve halen biri Istanbul, diğeri ise Berlin Müzesi'nde korunan kanatlı gorgolar Geç Arkaik eserler olup, tapınağın 6. yüzyıl sonundaki onarım dönemindendirler. Yukarıda söz konusu olan ve Apollon Philesios adı ile anılan bronz kült heykeli de 6. yüzyılın sonunda yapılmış olmalıdır ; çünkü Pausanias'ın anlattığına göre eserin heykeltraşı M.Ö. 500 tarihlerinde yaşamış Sikyonlu Kanachos'tur. Bugüne değin söz konusu onarım sırasında heykelin yer aldığı naiskosun da yeniden yapıldığı düşünülüyordu. Ancak şimdi Klaus Tuchelt sekos içindeki naiskosu "Kutsal-Kaynak" evi olarak tanımlamakta ve yontucu Kanachos'un yaptığı Apollon heykelinin burada yer almış olamayacağını ileri sürmektedir. Kutsal Kaynak suyunun bilicilik (kehanet) ile olan ilişkisi göz önünde tutulursa Klaus Tuchelt'in önerisi cazip gelmektedir. Böyle olmakla beraber Didyma Tapınağı'nda bir Apollon heykelinin yer aldığı da şüphesizdir. Onun için sorun henüz açıklık kazanmış değildir.

Arkaik Didymaion'un doğusunda yer alan yuvarlak sunak, naiskosun iki sütununun orta ekseni üstündedir. Sunağın batısındaki kuyunun da dinsel bir işlevi olmak gerektir. Tapınağın bütün doğusunu yarım daire şeklinde çeviren 3, 50 m. yükseklikteki duvar, üst kenarını süsleyen İon kymasının stilinden anlaşılacağı üzere Arkaik Didymaion'un ilk yapıldığı sırada ya da kısa bir zaman sonra inşa edilmiştir. Söz konusu duvarın doğusundaki ve güneyindeki düzlükte bulunan iki stoa da aynı şekilde 6. yüzyıldandırlar. Sunu heykelleri ile tanrı adına yaptırılan diğer anıtlar bu platform üzerinde yer alıyorlardı. Her biri 2,50 m. genişliğindeki beş merdivenle bu terasa çıkılıyordu.
İon ayaklanmasından sonra Lade deniz savaşını kazanan Persler, Milet'i ve onunla birlikte Didymaion'u da tahrip ettiler. Bu arada Persler ihanetlerinden ötürü Branchidleri yani tapınağın rahiplerini Baktria'ya sürdüler ve Sikyonlu Kanachos'un yaptığı bronz kült heykelini de Ekbatana'ya götürdüler.

Helenistik Didymaion’un içine çizilerek gösterilmiştir. Üstü açık cella ( sekos ya da adyton olarak da adlandırılır) ince uzun , üstü örtülü pronaos ise derindir. Cella içerisinde görülenler:

1) İlk Didymaion’un temenosu ( M.Ö. 8.yy sonu ya da 7. yy başı ).
2) Yukarıda adı geçen temenos içinde yer alan naiskos ya da kutsal çeşme , M.Ö. 520. Sikyonlu heykeltraş Kanachos’un yapıtı olan Apollon heykelinin bu yapının içinde yer aldığı düşünülüyordu. Ancak K. Tuchelt bu görüşe karşıdır . Cella duvarlarının iç yüzleri pilasterlerle bezenerek bir mimari ön yüz görünümü kazandırılmıştır.
3) Son yıllarda ortaya çıkarılan 3,60 x 15,50 m. ölçüsündeki stoa iyi korunmuş durumdadır. Dipterosun güneybatı köşesinde yer alan stoa M.Ö. 7. yüzyılda yapılmıştır. Dipterosta , dış peristasisin batı yüzünde 9, doğu yüzünde ise 8 sütun bulunmakta ve yanlarda da 21 sütun sıralanmaktadır. Doğu uçtaki bazı sütunlar, Efes tapınağında görüldüğü gibi kabartmalarla süslenmiştir . Kaideler ve başlıklar da Efes örneğini andırır . Sütun gövdeleri 36 yivlidir. Doğuda bir sütun eksik kullanılarak , sütunlar arası açıklık genişletilmiş ve öteki İon tapınaklarında olduğu gibi ortada bir giriş yeri oluşturularak ön yüz belirgin duruma getirilmiştir.
4) Orta sütun aralığından geçen eksen doğrultusunda, yuvarlak bir sunak bulunur. Milet'ten gelen kutsal yol Didymaion'un kuzeydoğu köşesine ulaşıyordu. Tapınağın doğusunda günümüzde bazı kısımları korunan 3, 50 m. yüksekliğinde bir duvar bulunuyordu. Üst kornişindeki kymationun stili, bu duvarın M.Ö. 550 yılında inşa edildiğini gösterir. Bu duvar, sunuların konduğu platformun önünü destekliyordu. Çeşitli yerlerden, beş ayrı merdivenle buraya çıkılıyordu.
5, 6) Iki stoa. Heykeller ve taşınabilir sunaklar bu düzlükte yer alıyordu.
 
Arkaik Dönem Heykeltraşlığı

Grekler, Tanrıların, mitolojik yaratıkların ve kültle ilgili konuların ifade ve tasvir edilmesine önem vermişler ve bu da sanatın gelişmesine yardımcı olmuştur.


Heykeltıraşlığın doğal ölçüde olan ilk eserleriyle birlikte gözüken Kore ve Kuros heykelleri Arkaik dönem sanatında başta gelen konulardan olmuş ve bu nedenle kuroslarda anatomik özelliklerin korelerde de giysi ve kıvrımlarının ifade gelişmesi büyük ölçüde olanak bulmuştur.

Heykeltıraşlığa ait doğal ölçüdeki ilk eserlerin yapımına çeşitli bölgeler genel olarak birlikte katılmış olduklarından öncelik konusunda aralarında bir ayırım yapmak güçtür. Peloponnes, özellikle mermer adaları olarak bilinen Paros ve Nakkos’un bulunduğu Kikladlar ile Samos, Girit ve M.Ö. 6. yüzyılda gerek vazoculuk, gerek heykeltıraşlıkta büyük aşama göstermiş olan Atina, bugünkü buluntulara göre bu konuda üzerinde durulacak şehir ve bölgelerdir. Yenilik ve değişiklerin, diğer deyimle gelişmelerin türlü bölgelerde aynı zamanda görünmelerinde, sanatçıların büyük bir kısmının gezici olmalarının da rolü olmuştur. Örneğin, yarı efsanevi bir sanatkar olan Daidalos’un doğum yerinin Atina olduğu ve Girit’e gitmeden önce bir süre burada çalışmış olduğu bilinmektedir. Doğum yerleri Girit, babaları ve hocaları Daidalos olarak bildirilen Dipoinos ve Skylles Girit’ten başka çeşitli şehirlerde de çalışmışlardır. Samos’lu sanatkar Theodoros Isparta’da ve Efes Artemis tapınağında Atina’lı Endoios Peloponnes’deki Tegea’da çalışmışlardır.Magnesia’lı Batykles ise M.Ö. 550 yıllarında Amyklai’da Apollon tahtını yapmıştır. Bütün bunlara rağmen Girit’in, Arkaik Heykeltıraşlığın ilk döneminde sanatın gelişmesinde önemli rol oynadığı, hatta önde gelen bir bölge olduğu bazı bilginler tarafından kabul edilmektedir.

Grek aleminde sanatın gelişmesi konusuyla ilgili olarak belirtilmesi gereken bir nokta daha vardır; o da gelişen ticaret ve bunun sağladığı ekonomik güçtür. Bu durum toplum ve bireyleri mali yönden güçlü kılmakta, dolayısıyla hayat seviyesi yükselmektedir. Bu nedenle örneğin, Rhombos adında bir Atinalı’nın kurbanlık danayı taşır vaziyette yaptırdığı kendi heykelinin Akropol’e dikilmesi, bireyin inanç ve mali gücünün bir araya gelmesinden doğan bir sanat olay ve ürünü olarak görülmelidir. Böylece devletin mali yönden güçlü olmasından başka bireyin de güçlü olması sanat eserlerinin yapımını olumlu yönde etkilemektedir.

Heykel türünden olan doğal ölçüdeki Grek eserleri, M.Ö. 7. yüzyılın ortalarından itibaren gözükmeye başlamıştır. Bu eserlerin ortaya çıkması taştan yapılan anıtsal tapınakların yapımıyla yakından ilgilidir. Ahşap tapınaklardan, taştan olan tapınakların yapımına geçiş bu zamanda başlamıştır.

Arkaik Heykeltıraşlığın bu şekilde dönemlere ayrılması sanatın ve eserlerin gösterdiği gelişme ve özelliklere dayanmaktadır. M.Ö. 500 yıllarında Grek sanatında büyük bir aşama sayılan, Frontalitenin kırılması gibi önemli bir sanat olayı meydana gelmiştir. M.Ö. 530-525 yıllarında, çeşitli sanat olayları ve yeniliklerin görüldüğü Siphnos’luların hazine dairesi yapılmıştır. M.Ö. 570 yıllarından itibaren, Arkaik dönemin başta gelen özelliklerinden sayılan gülümseme daha da belirgin bir duruma gelmiştir. Yine bu yıllardan itibaren, kabartma şeklinde yapılan ve pile kıvrımları anımsatan kıvrımlar ortaya çıkmıştır. Erken Arkaik döneminde ise kıvrımlar sadece çizgilerle ifade edilmekte idi. M.Ö. 550 yıllarında giysi kıvrımları Efes Artemis tapınağının kabartmalı sütunlarında görüldüğü gibi daha da gelişmiş ve bu durum arkeologlar tarafından gerçek kıvrımın ifade edilmesi şeklinde kabul edilmiştir.

Bilginler Arkaik eserleri genel olarak şu başlıklar altında incelemişlerdir. Ya G.Richter’in yaptığı gibi kuroslar, koreler şeklinde konulara göre, ya E. Langlotz’un yaptığı gibi bölgelere göre, ya da yukarıda değinildiği gibi, erken Arkaik, olgun Arkaik olmak üzere, dönemler halinde eserler ele almışlardır.

Arkaik heykeltıraşlık, klasik heykeltıraşlığın ilk dönemi, onu hazırlayan bir dönem şeklinde ise de, bu dönemin de kendi içinde bir gelişme göstererek belli bir düzeye ulaşmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu gelişmeyi, doğal olmanın boyutlarını aşmamayı amaçlayan bir çalışma şeklinde nitelendirmek yerinde olur.

ERKEN ARKAİK (M.Ö. 650-580/570 )


Kurosların genel özelliklerini gösteren bu eserler henüz doğal bir ifade taşımaktan, harmoniden oldukça uzaktırlar. Örneğin New York kurosunda açık olarak görüldüğü gibi, uzuv ve adalelerin ifade ve belirtilmesinde geometrik özelliklerin etkisi görülmektedir. Bu kurosa yandan bakıldığı zaman, Vücudun ön ve arka taraflarının yaklaşık olarak düz olduğu görülmektedir. Sunion kurosunun New York kurosuna nazaran biraz dolgunca olmasına rağmen, bunda da önde ve arkada yüzey olma özelliği göze çarpmaktadır. Her iki kurosta da adaleler ve diğer anatomik özellikler kabartılmış çizgi, kenar ve çukurluklar halinde belirtilmiştir.Omuzlar geniş, bel ve kalça incedir. Göz ve kulakların büyük olması gibi çeşitli uzuvların yapımında proportion – nisbet hataları göze çarpmaktadır. Özellikle Dipylon başında görüldüğü gibi, gözler büyük ve her gözün iki ucu arasında şekil ve işleniş bakımından ayrılık gözetilmemiştir. Göz yuvarlağı, göz kapakları ve kaşlar, yandan bakıldığı zaman aynı plan içinde gözükmekte olup biri diğerinden ileride veya geride değildir. Göz kapaklarından üsttekinin kenarı ile kaş birbirine paralel iki kavis halindedir. Sert bir şekilde ifade edilen kulakların bütün kısımları aynı plan içinde gözükmektedir. Normalden büyük olan kulaklar, Ion başlıklarındaki volütleri hatırlatmaktadır. Dudaklar düz ve yatay olup doğal formdan çok uzaktırlar. Saçlar boncuk dizisine benzeyen örgü ve buklelerle sert bir şekilde ifade edilmişlerdir.

OLGUN ARKAİK (M.Ö. 580/570-530)


Olgun Arkaik’i genel olarak, Arkaik dönemde şematiklikten doğal olmaya gidişte bir hayli yolun alınmış olduğunu gösteren eserlerin yapıldığı dönem olarak tanımlayabiliriz. Bu dönemde Arkaik sanat açısından önemli bir olay da eserlerin yüzlerinde gülümsemenin belirli bir biçimde görülmesidir.

Bu eserlerde vücut ve uzuvlar, diğer deyimiyle duruş, eskiye nazaran hafif bir elastikiyet kazanmıştır. Kasık hatları eskisi kadar sert olmayıp, karın ve adaleler eskisi kadar gergin değildir. Bunun yanında kollar yine gergin, vücuda yapışık ve duruşta henüz bir çözülme yoktur. Saçın şekil ve işlenişinde bazı değişiklikler göze çarpmaktadır. İlk kez Volomandra kurosunda alev hüzmeleri şeklinde yukarı doğru tertip edilmiş bir saç şekli gözükmektedir. Apollon Tenea’da daha açık olmak üzere bu grubun tüm eserlerinde gözlerde yaş bezlerinin bulunduğu kısım, çıkıntı, kanal şeklinde belirtilmiştir. Dudaklar doğal şeklini tam almamış olmakla birlikte, alt dudak hafifçe aşağıya sarkmış, hafif kavis yapmıştır. Bunlar Apollon Tenea’da görülen bariz gülümsemeye yardımcı olmaktadır. Bu gülümsemeyi bu gruba giren eserlerde de bulmak olanağı vardır. Eserlerdeki bu gülümsemeyi dudakların gerilmesi, çekilmesi ve yanakların dolgun şekilde ifade edilmesi sağlamaktadır. Ayrıca Apollon Tenea’da daha öncekilere nazaran vücudun yumuşaklığı, uzuvların bir biriyle olan uyumluluğundaki doğallık ve harmoni göze çarpacak duruma gelmiştir. Eser ayaklar üzerinde kolay ve hafiflik ifade eden bir şekilde durmaktadır. Apollon Tenea’da görülen bu yumuşaklığı Ion özelliği olarak kabul etmek olanağı vardır.

KOUROSLAR


Altıncı yüzyıl boyunca heykel sanatındaki gelişimin nirengi noktasını teşkil eden ve Yunan topraklarında gerçek anıtsal heykeltıraşlığın tam anlamıyla ilk kez gerçekleştirildiği eser grubu olan erken tarihli kourosların yıpranmış torso ve başları, bırakın sağlıklı olarak tarihlendirmeyi, bu yeni serinin tanımlanmasını bile güçleştirir. Ancak buna rağmen söz konusu tipin başlangıçtan itibaren yerleşik bir dizi kural ile şekillendiği açıktır;dimdik biçimde ayakta duran figürün kolları yanda dümdüz aşağıya sarkar ya da yumrukları sıkılı bir halde hafifçe dirseklerden kırılır.Bir ayak,sıklıkla da soldaki öne çıkmıştır. Sözkonusu hareketten dolayı gözümüze ilk çarpan da bu duruştur. Çünkü ayağın bu şekildeki konumu, hem hareketi ve figürün taşıdığı enerjiyi arttırmakta hem de iki ince bacak üzerinde dengelenen masif mermer gövdenin ağırlığına daha sağlam bir şekilde destek olmaktadır. İzlenen ve geride kalan ayağın bir adım öne çıktığı, sağa doğru yönelimi tercih etmişlerdir. Ayrıca kouros figürü için mermer blok üzerine yapılan ön çizimler de sanatçıyı bir anlamda sözünü ettiğimiz bu poza zorlar. En erken tarihli kourosların ardından gelen örneklerin ellerinde ise herhangi bir nesne yoktur. Erken tarihli olan ve adalarda bulunan figürlerin belindeki kemer, boyuna ve saça takılan bandın yanında yegane aksesuvardır. Söz konusu erken tarihli kouroslarda gördüğümüz kemer, yukarıda, Daedalik stildeki kadın figürlerinde izlediklerimizle aynı tiptedir. Bronzdan yapılan savaşçı tasvirleri yedinci yüzyıl içinde bile sadece miğfer ile kemer taşırlar. Şüphesiz kouros heykelleri savaşçıları tasvir etmezler; ancak yine de böyle bir bağdaştırma bazen kouroslar ile ilişkilendirilen ve doğu kültürlerine göre daha akla yakın ve mantıklıdır. Aşağıda kemerin ve bununla bağlantılı olarak da kourosların Girit ile muhtemel ilişkisi konusunda ufak bir açıklamada bulunacağız.

Peki ne anlama gelir bu kouros heykelleri? Bu figürler bir zamanlar Apollon olarak isimlendirilmekle birlikte bilinmelidir ki aslında bu heykellerden hiç birisi kült heykeli olarak kullanılmamıştır;bir başka deyişle kouroslardan hiç birisi çok kesin bir şekilde söylenebileceği üzere tanrı tasviri değildir. Ancak kouroslar, kolları ve dirseklerden kırılarak ellerinde belli bir nesne taşımaları sağlandığında rahatlıkla bu amaca dönük bir figüre dönüşmektedirle. Erkek tanrıların kutsal alanlarında karşımıza çıkan kouros heykelleri tanrıya yapılan sessiz törenlerin daha kalıcı sunularıdır. Bu grup eserlerin büyük bir çoğunluğu Apollon kutsal alanlarına aittir. Bunun dışında kalan örnekler arasında Sounion’da Poseidon’a sunulanlar vardır. Ayrıca çok az sayıdaki kouros heykeli de Athena ( Atina) ve Hera (Samos) gibi tanrıçaların kutsal alanlarında bulunmuşlardır. Ancak bunlar söz konusu heykellerin işlevlerine ve anlamlarına dönük fikirlerimizi değiştirmezler. Bunlara ek olarak parçalar halinde ele geçmiş bazı örneklerin başka figür tiplerine veya gruplarına ait olma ihtimali de mevcuttur. Bu heykeller diğer işlevleri ile, yani mezar işareti olarak kullanıldıklarında, önceleri kaba olarak bırakılan, zamanla insan tasvirleri ile süslenmeye başlayan levhaların yerini alırlar. Söz konusu bu figürler, ölen kişinin portresi olmaya çalışmadan, onları hediye eden yakınları ve dostları tarafından da gören yitip gitmiş gençliğin ve gücün hatırasını üzerlerinde taşırlar. Dolayısıyla her iki kullanım da bir bakıma birbirinin yerine geçer ve kutlanmaya yöneliktirler. Kouroslar arasında sadece mezar anıtı olarak kullanılanlar yaşta çeşitlilik gösterir. Bunlardan bazıları belli ki delikanlıdır. Ancak hiç birisi gençlik ile olgunluk arasındaki yaş diliminin ötesine geçmez. Yine hiçbir örnek, savaşçı olanları dahi herhangi bir giysi giymez. Ancak mezar taşlarında bu kişilerin “savaşta öldükleri” şeklinde bir açıklama bulunabilir. Bu cesaret dolu ve güçlü yapıya sahip figürlerin bol olarak bulunduğu arkaik dönem mezarlıkları insana ürküntü değil aksine güven veren mekanlar olsa gerekti. Adalar ait erken tarihli ve tam anlamıyla kouros diye isimlendirilebilen tasvirlerin ortaya çıkışı için Delphi’deki ünlü bronz heykelciğine bir kez daha bakmamız yerinde olacaktır. Kol ve bacakların ayrıntıları ve oranları, ayrıca belde taşıdığı kemer ile bu figür yıpranmış gövdeli mermer arkadaşlarına çok yakından benzer. Bu benzerlikten hareket ile en erken tarihli mermer kourosların bronz örnekler gibi Daedalik üslupta başlara sahip olduklarını mantık yoluyla çıkartabiliriz. Delphi’de bulunan bronz heykelciğin başı Girit üslubundadır ve birçok araştırmacı da söz konusu eserin Girit üretimi olduğunu kabul etmiştir. Girit’ten elimize ulaşan ve taştan yapılmış herhangi bir heykel yoktur;ancak kemer kullanımının eski bir Girit özelliği olduğunu belirtmemiz gerekir dolayısıyla bu bronz eseri Girit tarzı heykelcilik üsluplarının ve yeteneklerinin erken tarihlerde adalardaki atölyeler tarafından benimsendiğini göstermesi açısından muhtemel bir ipucu olarak değerlendirebiliriz. Bu durumda söz konusu erken tarihli heykellerde karşılaştığımız kemer ise Girit’teki utangaçlığın bir kabulü olmalıdır. Girit ile Delphi arasındaki bağlantı hem dinsel anlamda ( Apollo Delphinios tapımında), hem de çeşitli heykel sunularında çok güçlüdür. Girit’in heykel sanatında giyimli kadın tipine olan bağlılığı ya da düşkünlüğü, ayrıca adanın mermer yataklarına sahip olmayışı, buradaki erken tarihli krous heykellerinin yokluğunu açıklayabilir. Şüphesiz Giritli sanatçıların belli heykel yapım gelenekleri, aletleri ve anıtsal mermer yataklarına sahip olmayışı, buradaki erken tarihli kouros heykellerinin yokluğunu açıklayabilir. Şüphesiz Giritli sanatçıların belli heykel yapım gelenekleri, aletleri ve anıtsal mermer heykelcilinin başlaması için şart olan Mısır ile kurdukları ilişkiler mevcuttu.Girit’teki ustaların bütün eksikliği malzemeydi, ve belki de adalarda bulunan erken dönem mermer ocaklarındaki atölyeleri çekip çevirenler aslında Giritlilerdi;zira bu tarihlerde adalar yukarıda bahsettiğimiz ön koşullarla bile donatılmış değillerdi.Erken dönem mermer krouslar için Samos ve Boiotia dışında tüm örneklerde Kyklad kökenli mermerlerin kullanıldığını gösteren çok farklı kaynak mevcuttur. Bunlar arasında aslında belirgin bir şekilde 600’den sonrasına dek ortaya çıkmayan bölgesel farklılıklar da söz konusudur.600 tarihinden itibaren yerel atölyeler üslüplarında bir ölçüde bağımsızlık kazanırlar. Anacak diğer yandan ham madde, yani mermer için hala daha ada kaynaklarına bağımlıdırlar.
Adalarda, örneğin Delos’ta bulunan belinde kemer olan küçük kalçalı, belli belirsiz modellendirilmiş, boncuk dizileri şeklinde saçlara sahip olan ve parçalar halinde korunmuş kouros örnekleri bizlere bu yeni heykel tipi hakkında iyi bir fikir verirler. Gerçek ölçülerin yaklaşık dört katı büyüklükte olan ve Naksos’tan gelen örnek, Bu erken dizi içinde en geç tarihli olandır. Heykelin yüzü, yapılan çizimlerden çıkartabildiğimiz kadarıyla, oval şekillidir ve uçları gerçekçi bir şekilde döndürülen saç lüleleri göğse kadar iner. Thera adası da oldukça önemli ve erken tarihli bir dizi kourosu günümüze kazandırmıştır. Yalnız ilginç olan nokta, söz konusu bu örneklerin herhangi bir kutsal alandan değil mezarlıklardan gelmiş olmasıdır. Thera kouroslardan bir tanesinin kemeri vardır. Söz konusu bu eser, Delos dışında bulunmuş yegane kemerli mermer kourostur ve kemerin hemen Apollon ile bağlantılı kılınmaması gerektiğini bizlere gösterir. İonia bölgesinde Samos, Herion’dan gelen ve ne yazık ki parçalar halinde korunabilmiş insan ölçülerinin üç katı büyüklükte ve yerel mermerden yapılmış bir grup eser ile lider konumdadır.
Bu dönemde ise Atina sahneye yaklaşık 600’lere tarihlenen Dipylon başı olarak isimlendirilen heykel ile girer. Bu esere çok yakından benzeyip nispeten daha özensiz bir işçilik gösteren ve bütün halde korunmuş New York kourosu ise muhtemelen Attika’nın kırsal kesimlerindeki mezarlıkta bulunmuştur.New York kourosu üzerinde ayrıntılı durduğumuzda çok sınırlı sayıdaki erken kourosların bazı ortak özelliklerini kolaylıkla belirleyebiliriz. Anlaşıldığı kadarıyla New York kourosunda kullanılan oranlar sistemi, Mısır tipindeki ölçüler dizgesine göre belirlenmiştir. Daha önceki tarihlerde insan vücudunun özellikleri, ister vazolarda yapılan çizimde, isterse üç boyutlu olarak biçimlendirilen bir eserde olsun belli belirsiz de olsa ifade edilmişti. Ancak göğüs kafesi, göğüs üzerindeki adaleler ve sırtta kürek kemiklerinin belirtilmesi gibi özel ayrıntılar öncellikle bazı küçük figürinlerde yer almış, ayrıca insan ölçülerinde yapılan bronz zırhlar üzerinde de sıklıkla gösterilmiştir. New York kourosunda bu tür ayrıntılar birbirinden nerdeyse tümüyle bağımsız bir şekilde, tek başlarına işlenmiştir. Figürün Ion başlığını hatırlatan kulakları, boncuk dizini andıran uzun saçları vardır. Vücudun ön tarafında, boyunda ve güçlü bacaklarda, kürek kemiklerinde, eller, bilekler, dirsekler ve diz kapaklarında hafifçe oyularak ya da kabartılarak yapılan modellendirmeler söz konusudur. Tek tek bakıldıklarında bütün bu elemanlar aslında o denli gerçekçi gözükmeseler de karşımızdaki görüntü aslında saf modellendirmeye dönük oldukça etkileyici bir örnektir. Eserde belki dikkat ile gözlenip öyle ifade edilen bir anatomi söz konusu değildir ama, bütün bir insan figürünü yaratmak için sanatçının kavradığı biçimde, her birisi katı bir tek cephelilikle yapılmış moel ayrıntıları ve gruplandırmaları vardır. Ancak bütün bu elemanlar arasındaki organik ilişkinin sanatçı tarafından tam olarak anlaşılabilmesi ve gerçekleştirilebilmesi için zamana ihtiyaç duyulmaktadır;ayrıca bu bölümlerin toplamı ile sağlanan anıtsallık idarak olunan bütün ile değil, neredeyse hayal meyal ve çok gizemli bir şekilde belirtilen yaşam ifadesi ile gerçekleştirilebilir. Dörtgen bir taş bloğun oyulmasıyla gerçekleştirilen figür, aslında tam anlamıyla bu katı ve köşeli formlardan henüz kurtulmamıştır. Bu durum en açık şekilde özellikle gözler etrafında sığ ya da derin yivler ile belirtilen çizgisel süslere sahip yüzde izlenir.Yıllar boyunca çekingen kurallar ve ikincil derecede ama özenli, ince süsler ile meşguliyetin ardından Yunanlı’nın zihnindeki insanı, onun çevresindiklerle ve inandığı tanrılar ile kurduğu ilişkileri,doğruluk,itidal ve ölçülü olma gibi heykel ile olduğu kadar yaşamla da ilişkili olan kavramları taş üzerinde doyurucu bir şekilde ifade etme yolunda ilk önemli adım artık atılmıştır.
Attika’nın güneyin Sounion’daki Poseidon tapınağında bulunan kouroslar, New York kourosuna göre biraz daha gelişkindirler. Bu kouroslarda saç bandı üzerindeki lüleler deniz kabuğu şeklinde işlenmiştir. Ortaları hafifçe çökük olarak tasvir edilen boncuk tanesi şeklindeki saç lüleleri sanki rüzgar ile dalgalanan kumlu bir zemini hatırlatır. Karında ve sırtta yivleri canlandırılan anatomik ayrıntılar daha çok süsleme amacı taşırlar. Heykellerin özellikle çene ve alınları oldukça etkileyicidir.
Boiotia’daki bir stel üzerinde karşımıza çıkan ve kabaca işlenen çift tasviri , oranlar ve vücut elemanlarındaki düşük nitelikler ile, bu dönemlerde ana mermer işleme merkezleri dışında kalan bölgelerde neler yapıldığını bizlere çok iyi bir şekilde göstermektedir. Göreceli olarak geç özelliklere sahip olan yumurta şeklindeki başı ve daha doğal görünümlü kılıkları ile Boiotia’dan gelen kouros da ayrıntılarda benzer yanlışlıklara sahiptir. Kouros tipi, bazen bir Paros kolonisi olan Thasos’tan gelen örnek olduğu gibi koç taşıyan erkek tasvirine uyarlanmıştır. Aslında bitmemiş olan bu örnekte saçlar New York kourosunu hatırlatır. Eserin vücudunda izlenen ince yapı da erken tarihli ada kourosları ile benzeşir. Kouros tipinin bir başka uyarlaması da Delphi’deki kutsal alana Argoslular tarafından adanan tıknaz yapılı Kleobis ve Biton’dur . Bu örneklere önden bakıldığında alçak bir alın, kulakların üzerinden aşırılıp arkada toplanan saçlar aslında Daedalik sonrası üslüptadır. Ancak bu eserlere yandan bakıldığında, daha doğal görünüme sahip olan kulaklar dikkat çeker. Güçlü ve yapılı vücutları, kaslı kolları, ayaklarına giydikleri botların izleri ile bu figürler yapılan adağın amacını hatırlatır ve sanki bu iki kardeşin Argos yollarında arabayı çekerken sarf ettikleri gücü anıtsallaştırır. Bu ikiz figürlerde çok ufak farklılar da izlenmektedir. Neredeyse belli belirsiz ve önemsiz olsa da kardeşler aslında çok farklı şekilde yorumlanmışlardır. Bazı araştırmacılar yüzeyi daha çok yıpranmış olan örneği Ionialı bir çırağın eseri olarak değerlendirir.
 
Ulucak Höyüğü


Höyük ilk olarak 1960 yılında İngiliz araştırmacı David French tarafından bulunmuş ve yüzeyinden toplanan malzeme ışığında Neolitik döneme tarihlenebileceği önerilmiştir. 1986 ve 1987 yıllarında Recep Meriç başkanlığındaki bir ekip de höyüğü ziyaret ederek, yüzeyinden malzeme toplayarak değerlendirmişlerdir. Höyükte sistematik kazı çalışmaları 1995 yılında Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya anabilim dalı ve İzmir Arkeoloji Müzesi ortak katılımıyla, Altan Çilingiroğlu başkanlığında başlamıştır. Kazı çalışmaları halen sürmekte olup 1995- 2002 yılı buluntuları bir monografla 2004 yılında yayınlanmıştır.

Yapılan kazılar sonucunda şimdiye kadar höyükte beş farklı yerleşmenin temsil edildiği tespit edilmiştir. Aşağıda belirlenen kültür tabakaları ve bunların temsil ettiği çağlar belirtilmiştir:

I. tabaka Geç Roma- Bizans dönemi
II. tabaka Erken Tunç Çağı
III. tabaka Orta/ Geç Kalkolitik
IV. tabaka Geç Neolitik/Erken Kalkolitik
V. tabaka Geç Neolitik

Yerleşmede sürdürülen kazı çalışmaları sırasında alınan karbonlaşmış organik kalıntılar üzerinde gerçekleştirilen analizler sonucunda, V. yerleşmenin ortalama olarak M.Ö. 6300-6100 yıllarına; IV. tabaka ise 6000- 5800 yıllarına tarihlendiği ortaya çıkmıştır.

Geç Roma- Bizans dönemi kalıntıları, höyük yüzeyine yakın oldukları için erozyon ve tarımsal etkinlikler sonucunda büyük ölçüde tahrip olmuştur. II. Tabaka olarak adlandırılan yerleşmeden ise (Erken Tunç Çağı’ndan) günümüze ulaşmış bazı binaların izlerine rastlanmıştır. Bunların yalnızca taş temel duvarları korunmuştur. Orta/ Geç Kalkolitik tabakaya ait olabilecek mimariye ise çok kısıtlı alanlarda rastlanılmış ve herhangi bir bina planı ortaya çıkmamıştır.

Höyükte en iyi korunan kültür dolgularının Geç Neolitik/ Erken Kalkolitik çağlarına ait olduğu görülmüştür. IV. yerleşmenin höyük yüzeyinde geniş alanda açığa çıkarılmış olması, sözkonusu yerleşme ile ilgili edinilecek bilgilerimizin artmasına neden olmuştur. IV. yerleşme, taş temelli, dörtgen planlı kerpiç evlerden oluşmaktadır. Günümüzdeki geleneksel mimariye sahip köyler ile karşılaştırılabilecek bir yerleşmedir. Evler genelde tek mekanlı olmakla birlikte, bazı yapılarda bölmelere de rastlanmaktadır. Bazı evlerin önlerinde avlu denebilecek alanlar bulunmaktadır. Bunun yanında yerleşmede sokak olarak adlandırılan açık alanlar da yer almaktadır. Evler genel olarak birbirine bitişiktir ya da aralarında az bir mesafe bulunmaktadır. Yapıların içlerinde dönemin yaşantısı ile bize bilgi sağlayan birçok nesne ele geçmiştir. Bunlar arasında fırınlar, ocaklar, platformlar, tahıl depolama yerleri ile birçok çanak çömlek, taş alet, tezgah ağırlıkları, öğütme aletleri vs. sayılabilir. Tamamen günlük yaşama ışık tutan nesnelerin yanında figürinler, insan biçimli kaplar gibi arkeologlar tarafından daha çok topluluğun yaptığı törenlerle (inançlarla ilgili törenler, evlilik, ergenlik törenleri gibi) ilişkilendirilen nesneler de bulunmuştur. Bu nesnelerin bulunuş konumlarından, birbirleri ile olan ilişkilerinden ve etnografik çalışmalardan yararlanarak yerleşmede nerede hangi işlerin görüldüğünü belirlemek olasıdır. Ulucak’ın IV. yerleşmesi hem iyi korunduğu, hem de geniş alanlarda kazıldığı için bize MÖ 6. bin yılda bir Batı Anadolu yerleşmesinde günlük yaşamın nasıl olduğu gibi konularda olağanüstü bilgi sağlayabilecektir. Öte yandan, arkeolojik buluntulardan yola çıkarak Ulucak IV. yerleşmede yaşayan insan grubunun nasıl bir kültüre sahip olduğu, kültürün kökeni, çevre kültürlerle olan ilişkilerini, değiş-tokuş ağlarını da ortaya çıkarmak olasıdır. Yine bu insanların çevreyi nasıl değerlendirdikleri, hangi hammaddeleri kullandıkları, bunları nereden edindikleri, neler yedikleri, hangi hayvanları avladıkları, tahıllarını nasıl depoladıkları gibi önem taşıyan birçok konu da arkeolojik buluntular, arkeometrik, paleocoğrafya, arkeozooloji ve arkeobotani çalışmaları sayesinde açığa kavuşturulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Ulucak’ ta MÖ 6000 yılları civarında yaşayan topluluğun tek sıralı buğday ve altı sıralı arpa ektiğini, bunları yerleşmede kazılarda bulunan silolarda saplarından ayıklanmış olarak sakladığını bilmekteyiz (Megaloudi, 2005). Diğer yandan, koyun, keçi, domuz gibi evcil hayvanlara sahip oldukları ve en çok geyik avladıkları da bilinmekte (Trantalidou 2005).

Ulucak Höyük’ ün bilinen en eski yerleşmesi V. tabaka olarak adlandırılan ve IV. yerleşmeye göre daha dar bir alanda açığa çıkartılan kalıntılardır. Bu tabakayı bir üstekinden (IV.’den) ayıran en önemli özellik kullanılan mimari malzemedir. V. tabakada kerpiç kullanımı görülmemektedir. Bunun yerine ahşap sırıkların belli aralıklarla toprağa saplandığı, aralarına olasılıkla ağaç dallarının örüldüğü ve kalan boşlukların da kil ile kapatıldığı bir mimari uygulama görülmektedir. Evler yine dörtgen şekillidir; ancak duvarlar çok daha incedir. Bu tabakada yapılan kazılarda da evler içinde fırınlar, ocak yerleri, tahıl depolama birimleri, çalışma platformları ile birçok çanak çömlek, taş alet, dokuma ağırlığı, sapan tanesi vs. bulunmuştur. İnsan şekilli figürinler, idoller bu evrede de görülmektedir. V. yerleşmede yapılan kazı çalışmaları devam etmektedir.
 
Troya ( Truva )


Troya (Truva, Yunanca: Τροία, Troia veya Ίλιον, İlion, Latince: Troia veya Ilium) Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'da bahsi geçen Troya savaşının geçtiği antik kent. Antik İda Dağı'nın (Kaz Dağı) eteklerinde, Çanakkale il sınırları içinde yer alır.

Troya kentinin adı Fransızcanın etkisiyle bu dildeki Troie kelimesinin okunuşundan Türkçeye Truva olarak da geçti ve yaygınlaştı.

Bugünkü Hisarlık mevkinde 1870'lerde Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilen antik şehrin kalıntılarında ondan daha sonra yapılan kazılar sonucunda, aynı yerde yedi kez -farklı dönemlerde- kent kurulduğu ve farklı dönemlere ait 33 katman olduğu saptanmıştır. Schliemann Troya'da bulduğu hazineyi önce Yunanistan'a kaçırmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da olduğu bilinmekte olan hazine daha sonra kayıplara karışmış ve yakın zamana dek hazine hakkında bilgi alınamamıştır. Fakat kısa zaman önce Ruslar bu hazinenin kendilerinde olduğunu açıklamışlardır.

Troyalılar, Sardis kökenli Herakleid hanedanının yerine geçmiş ve Anadolu'yu 505 yıl boyunca Lidya krallığı Candaules (MÖ 735-718)dönemine dek yönetmişlerdir. İonlar, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler onlardan sonra Anadolu'da yayılmış, ardından MÖ 546 yılında Pers istilası gelmiştir.
 
Hierapolis

"Kutsal şehir" anl***** gelen Hierapolis (Yunanca: Ιεράπολις), Pamukkale ( Denizli) yakınlarında antik kent. MÖ 190 yılında II. Eumenes tarafından kuruldu. MÖ 2. yüzyılda Roma egemenliğine giren şehir altın dönemini bu zamanlar yaşadı ve depremlerle yıkıldıktan sonra tamamen Roma mimarisiyle bezendi. Hz.İsa'nın havarilerinden Aziz Filipus'un burada öldürülmesi şehre dini bir önem de kazandırmıştır. MS 395'te Bizans'ın daha sonra 1210'da Anadolu Selçukluları'nın sınırları dahilinde kalmıştır.

Tedavi amacıyla da kullanılan Pamukkale yeraltı suları (travertenler) sayesinde tarih boyunca turist çekmiştir. Hamam, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına inşa edilmiştir.İnşa eden ise Ahmet Bice'dir

Tiyatro kapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.[kaynak belirtilmeli]

Tiyatrosunun tasarımından burada gladyatör dövüşleri yapıldığı anlaşılır. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık 1 metrelik yükseklik farkı vardır. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamaktadır.

Şehrin giriş kapısında işlenmiş olan Medusa figürü, tanrıça Medusa'dan korunmak için yapılmıştır. Bu inancın Türk kültürüne nazar boncuğu olarak geçtiği sanılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]

Şehir, UNESCO Dünya Miras Listesi'ne alınmıştır.
 
Side Antik Kenti

Antalya ili Manavgat ilçesin sınırlarında yer alan Side beldesi'deki antik kent. Side'nin M.Ö.VII yüzyıldan önce kurulduğu sanılmaktadır. Anadolu tarihleri içerisinde Side, diğer Pamphylia kentleriyle aynı aşamaları geçirmiştir. Yunanlılar M.Ö. VII yüzyıl göçler sırasında Side'ye gelmişlerdir. Eldeki yazıtlara göre M.Ö. III yüzyıla kadar kente özgü bir dil konuşmuşlardır. Hala tam olarak çözülemeyen bu dil Hint-Avrupa dil ailesi'dendir.

Side, M.Ö. VI yüzyılın ilk yarısında Lidyalılar'ın, M.Ö. 547-546'da Persler'in egemenliğine girmiştir. Pers yönetiminde gelişen kent. M.Ö. 334' de Büyük İskender'e teslim olunmuştur. İskender'in ölümünden sonra Antigonos'un (323-304), Ptolemaioslar'ın (301-215) ve M.Ö. 215'ten sonra Suriye Krallığı'nın denetimi altına girmiştir. M.Ö. II yüzyılda Ptolemaioslar'ın güçlü savaş ve ticaret filoları sayesinde en parlak dönemini yaşayan kent, bu sürede imar edilip bir bilim ve kültür merkezi haline getirilmiştir. M.Ö. 188'de Apameia Barışı ile Bergama Krallığı'na bırakılan Side, Doğu Pamfilya bölgesiyle birlikte bağımsızlığını korumuş, büyük ticaret donanmasıyla refaha ve zenginliğe kavuşmuştur. M.Ö. 78'den sonra Roma Egemenliğinde bulunan kent, M.S. II. ve III. yüzyıllarda bölgenin ticaret merkezi oldu. Özellikle köle ticaretinin sağladığı zengin ve parlak bir dönem yaşandı. II. yüzıl boyunca bir bilim ve kültür merkeziydi. Suriye krallarından VII. Antiokhos, tahta geçmeden önce burada eğitim gördü. Kral olduğu zaman (M.Ö. 138) Sidetes adını aldı. Bu devre kadar başta Athena ve Apollon olmak üzere Afrodit, Ares, Asklepios, Hegeia, Kharitler, Demeter, Dionisos, Hermes gibi birço tanrıya inanıp tapan Side'liler 4.yüzyılda hıristiyanlaşmaya başlamışlardır.

Side, V. yüzyılda Pamfilya Metropolisi (Piskoposluk Merkezi) olunca, iki yüzıl boyunca en parlak devrini yaşamıştır. Bu gelişim VII. ile IX. yüzyıllar arasında Arap akınları ile son bulmuştur.

Kazılar sırasında büyük bir yangın ve çok sayıda deprem izlerine rastlanmıştır. Arap istilası, doğal afetler kentin terk edilmesine yol açmıştır. XII. yüzyılda Arap coğrafyacısı İdrisi burayı ölü bir kent olarak göstermekte ve Yanmış Antalyaolarak tanımlamaktadır. İdrisi'ye göre 1150'ye doğru kent halkı Side'den göç etmiş, XII. yüzyılda Side tümüyle boşaltılmıştır. 13. yüzyılda Selçuklular'ın, 14. yüzyılda ise Hamitoğulları ve Tekelioğulları'nın egemenliği altına giren Side'de bu devirlerde yerleşim olmamıştır. 15. yüzyılda kesin olarak Türk topraklarına katılmıştır. Ancak ne Osmanlılar ne de Selçuklular Side'de oturmadıklarından, yarımada üzerinde Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait eserlere rastlanmaz.

1895 yılında, yarımadanın uç kısmına bir köy kurularak Girit Adası’ndan gelen göçmenler buraya yerleştirilmişlerdir. Bugünkü köyün çekirdeğini oluşturan küçük köy zamanla tüm yarımadayı kaplamıştır. Antik yapılarıyla kendine özgü mimarisiyle, köy evlerinin bir arada bulunması sonradan "Selimiye" adını alan Side'nin turizme açılmasında büyük rol oynamıştır.
 
Selinus

Antalya il sınırları Gazipaşa ilçesi yakınlarındaki antik kent. Alanya'nın 45 kilometre doğusunda küçük bir yarımadanın yamacında kurulu antik çağ kentidir. Kentin tarihi M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Roma İmparatoru Trajanus, Doğu Akdeniz'de Part seferinden dönerken hastalanarak geldiği bu kentte 9 Ağustos 117'de ölmüş ve külleri Roma'ya gönderilmiştir.

Kent bir dönem Trajanapolis adını almıştır. Yarımadanın surlarla çevrili tepesinde kentin akrapolü vardır. Bir sarnıcın bulunduğu zirve Akdeniz'e egemen bir manzaraya sahiptir. Kentin agorası deniz kenarındadır. Agora yıkılmışsa da granit sütunları görülebilir. Yamaçtaki surların içinde apsisli bir kilise kalıntısı bulunur. Kilise Aziz Thekla'ya adanmıştır. Kentin bir başka anıtsal yapısı da 13. yüzyıl Selçuklu döneminde kırmızı zikzak motiflerle süslenmiş bir av köşküdür. Bu yapının da antik çağdan kaldığı ve İmparator Trajanus'un anısına yapılmış bir mezar olduğu sanılmaktadır. Akdeniz'e akan Selinus Çayı çevresinde su kemeri kalıntılarına rastlanır. Kentin iki hamamından biri kayalık yamacın denize indiği kesimdedir. Tiyatro yıkılmıştır. Kentin nekropolündeki mezarlar birer anıtsal yapı olarak Kilikya bölgesinin ölü gömme geleneklerini en güzel biçimde ortaya koymaktadır. Antik kentteki arkeolojik çalışmalar henüz yüzey araştırmalarıyla sınırlıdır.
 
Seleueka


Seleueka, Antalya ili Manavgat ilçesi yakınlarında bulunan antik kent. Seleukeia antik kentine ulaşmak için Side yönünden Manavgat şehir merkezine girmeden sola dönen yoldan 4 km. sonra Manavgat Şelalesi'ni, geçtikten sonra barajlar yönüne devam edip Şıhlar köyüne gitmek gerekir.

Kent, Büyük İskender'in haleflerinden Suriye Kralı I. Seleukos Nikator (M.Ö. 321-280) adına kurulmuş olan 9 kentten biridir. 1972 ile 1979 yıllan arasında İstanbul Üniversitesi adına Prof. Dr. Jale İnan ve ekibi tarafından kısmen kazılıp, onarılarak gezilebilir hale getirilmiş, bu çalışmalar sayesinde gün ışığına çıkarılan iki Hellenistik mozaik buluntusu ile güncelliğini devamlı korumuştur.

Seleukeia, Toros Dağları'nın eteğinde güneyde eğimli bir dağ yerleşimi olarak kurulmuş ve sadece güney doğu yönünden sur duvarlarıyla çevrilmiş olup günümüz kalıntılarının birçoğu Hellenistik ve Roma dönemlerine aittir. Seleukeia antik kenti buluntuları arasında en önemlisi hiç şüphesiz "Yedi Bilgeler Mozaiği" olarak adlandırılan ve yine Antalya Müzesi'nde sergilenen mozaiktir.

Gerek işçilik ve renkliliği, gerekse Anaksagoras, Pythagoras, Demosthenes, Lykurgüs, Thukydides ve Salon gibi yedi ünlü düşünürün portlerini içermesiyle çok ayrıcalıklı bir öneme sahiptir. Agoranın güney ucundaki yarı daire planlı yapının meclis binası (bouleuterion) veya konser salonu (odeion), kuzeyindeki iyi korunmuş küçük yapınınsa tapınak kalıntısı olduğu anlaşılmaktadır.
 
Kadrea ( Karya )


Tarihsel gelişmesini M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak izleyebildiğimiz Kedrae, Karya’nın önemli kantlerinden biriydi. Bazı kaynaklara göre Karya kral aileleri yazlarını bu adada geçirirlerdi. Daha sonraki yüzyıllarda bu adayı Rodos Peria'sının (karşı yakasının) önemli kasabalarından biri olarak görüyoruz. M.Ö. 454- M.Ö. 428 yıllarında Karya birliğine katılan Kedrae daha sonra Attika-Delos Deniz Birliği’ne girmiştir.
Ada bu birliğe önceleri yılda 3 bin, daha sonra 2 bin drahmi aidat ödüyordu. Marmaris’lilerin Sedir Adası dedikleri bu adanın ilk çağlardaki adının Cedrae olduğu bilinmektedir. Kelimenin kökü büyük boylara erişen bir ağaç türü olan Cedrus'tur (sedir ağacı) ve yüzyıllar öncesinde ada ve çevresi bu ağaçlarla kaplı olduğundan bu isim adaya yakıştırılmış olabilir. Fakat günümüzde ne adada, ne de çevresinde bu sedirlerden eser kalmamıştır. Bugün ada makilerle, zeytin ve çam ağaçlarıyla kaplıdır. Resmi hazine kayıtlarında Şehroğlu Adası veya Şehroğlan Adası olarak geçer. Halikarnas Balıkçısı bu adaya Gülen adını koymuştur. Kleopatra Adası, Şiir Adası, Aşk Adası, Balayı Adası adını yakıştıranlar da vardır. Bunlar hep adanın tarih ve güzelliğinden kaynaklanmaktadır.Diğer bir güzelliğide adada görülmeye değer güzelmi güzel kum var ve bu kumu yaktığınızda yanıyor ayrıyetten su değdiği zaman çoğalıyor görmenizi tavsiye ederim...

Düzgün kesme taştan çok sayıda kule ile sur duvarları, Apollon tapınağı ve onun yerine sonradan yapılan kilise, hâla ayakta duran iyi korunmuş tiyatro, agora ve Sedir Adası'nın antik liman kalıntıları görülmeye değer yerlerdir.

Ulaşım, Muğla-Marmaris yolu üzerindeki Akyaka beldesinden veya daha ilerideki sapaklardan varılan ve Marmaris'e bağlı Gelibolu köyünden (Çamlı) kalkan teknelerle sağlanmaktadır.
 
Sagalassos
Sagalassos, Antalya'ya 110 km uzaklıkta, Burdur'un Ağlasun ilçesinin 7 km kuzeyinde yer alan antik kenttir. Batı Toroslar'ın bir parçası olan Ağlasun Dağı'nın güney eteklerinde, 1450 - 1700 m yükseklikteki meyilli bir arazi üzerine kurulu kentin kalıntıları doğu - batı yönünde 2.5 km, kuzey - güney yönünde de 1.5 km'yi kapsayan bir alana yayılır. İlk olarak 1706'da Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilen Sagalassos'ta arkeolojik kazılar 1990'da başlatıldı.

Çeşmelerinin görkemiyle anılan Sagalassos, dünyanın en yüksek rakımlı, 9.000 kişilik tiyatrosu ve kendine has kaya mezarlarıyla bilinir. Sagalassos'ta bulunan ve Traian dönemine tarihlenen Ares, Herakles, Hermes, Zeus, Athena ve Poseidon büstleri, antik dönem heykeltıraşlığının önemli örneklerinden sayılıyor. Ayrıca içinde pek çok havuz bulunan Roma Hamamı da iki katı korunmuş şekilde günümüze (2005) ulaşmıştır.
 
Üst Alt