• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Kapımızdaki Tehlike nükleer santral

Okunuyor :
Kapımızdaki Tehlike nükleer santral

Ülkemizde Nükleer Tesis İstiyormusunuz?


  • Kullanılan toplam oy
    39

Bay X

Kıdemli
Üye
Uzunca bir aradır sürüp giden nükleer santral konusunda yaptığım araştırmayı sizlerle paylaşmak istedim fakat kapımızdaki tehlikenin boyutları gerçekten ürkütücü?Bütün dünyanın terketmeye başladığı ve bir çok avrupa ülkesinin çoktandır terkettiği bu tesisler ülkemizin enerji sorununu çözeceğede pek benzemiyor?bu santarllerin yapımıda,işletmeside çok masraflı ve milyar dolarlarla ifade ediliyor?zaten ülkemizin coğrafi ve iklimsel özellikleri,akarsularımız gerektiği gibi kullanılırsa enerji ihtiyacımızın kalmayacağı aşikar?bu nedenle nükleer tesisleri seçen ülkelerin enerji ihtiyaçları bizimki gibi yeterli kaynaklara sahip olmadıkları için bu tesislere yönelmiştirler?artı nükleer enerjiyi üretmek için bile uranyum,plütonyum vb madenleri yurtdışından ithal etmek gerekiyor bu sebeple bu santrallerin ürettiği radyoaktivite ve nükleer atıkları yoketmekte ayrı bir sorun?yani üretmeside,yoketmeside hem masraflı hemde tehlikeli bir durum?alternatif enerji kaynaklarımız yapılan araştırmaya göre tam 18 avrupa ülkesinden bile fazla?ayrıca artık bu nükleer teknolojiyi büyük ülkeler gelişmemiş ülkelere satarak büyük paralar kazanmakta ve sizin üretmenizede kesinlikle izin yok özelliklede bize?(Nato ve Birleşmiş Milletler Üyesi olduğumuz ayrıca yapmış olduğumuz anlaşmalar gereği)burdan şu yorumu çıkarmamız mümkün NÜKLEER'E HAYIR...............................bu kadar yorumdan sonra sizi yapmış olduğum araştırmayıda okumanızı tavsiye ederim?

Nereden baksanız, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan "nükleer enerji" maceramız, tam "öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi, gömüldü" derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, Ocak ayında Enerji Forumu’nda açıkladığı nükleersiz planlarına, 3 ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, "merhum"un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fransa gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip, bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye’de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye’yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın!

İktidarlar Halka Değil Nükleer Lobilere Kulak Veriyor

Türkiye’nin nükleer tarihi yazılıp kitap olarak basılsaydı; daha ilk sayfasında siyaseti, arkasındaki entrikaları ve belki daha sonra da teknik tartışmaları bulurduk. Türkiye’de nükleer santralları destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir. Tüm bunları anlatmamın nedeni, nükleer santrallardan konu açılınca, nükleer karşıtlarının ilk aklına gelen “nükleer lobi yine faaliyette” düşüncesinin aslında bunca yıllık nükleer santral kurma girişimlerinden gelen bir bilgi birikiminden kaynaklandığını göstermek istememdir. Ayrıca, teknokratların pek de haz etmediği; sivil vatandaşlarımızın, çevreci ve yeşillerin, sivil toplum örgütleri ve sendikaların nükleer enerji konusunda ahkâm kesmelerinin ne kadar doğru bir davranış olduğunu da, yukarıdaki örneklerin ışığında rahatlıkla göstermek istememdir.

Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallardan sağlayan İsveç’te referandum yapılmaz, çıkan “nükleere hayır” sonucu doğrultusunda nükleer santrallar kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır. [/FONT][FONT=&#8216]Bu herşeyden önce bir demokrasi sorunudur. “Bilimde demokrasi olmaz” diyen sevgili bilim insanlarının adlarını burada anmak istemiyorum ama bu örneğin kulaklarına küpe olmasını umuyorum.

Ümit Otan’ın Çaynobil kitabından bir alıntı bize, demokrasi sorununun nükleer santral söz konusu olduğunda da ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Bakın, Silifke Kültürel ve Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkanı Esen Ertürk, 2000’de sonlanan son ihale aşamasında ne diyor: “Biz yaşanan bu duruma, antidemokratik nükleer dayatmacılık diyoruz. Yöre halkının gelişmelerden hiçbir bilgisi yok. Yöre insanına nükleer santrallarla ilgili hiçbir bilgi verilmedi. Hiç kimseye de birşey sormadılar. Kendi kendilerine karar alıyorlar. Demokrasi, şeffaflık diyorlar ama bunların hiçbirisi yok” Durum değişti mi? Tabii ki hayır! İşte sorunlardan bir tanesi bu.

Nükleer Enerji, Dünya Enerji Sorununu Çözer Mi?

İkinci sorun ise, Türkiye’nin enerji sorununa (ki bu sorun kapasite yetersizliğinden çok yönetimdeki yetersizlik ve beceriksizliklerden kaynaklanıyor) nükleer enerjinin çözüm olup olamıyacağı değil, dünyanın enerji sorununa çözüm olması umulan nükleer enerjinin yarattığı sorunlara nasıl çözüm bulacağının asıl tartışılan konu olduğu gerçeğinin gizlenmeye çalışılmasıdır. Her ne kadar Enerji Bakanlığı elle tutulur verilerle karşımıza çıkmasa da, dünyada nükleer enerjinin durumunu gösteren birçok bilgi ve belge mevcuttur. Örneğin 50 yılı aşkın geçmişine karşın nükleer gücün toplam enerji içinde payı %5; toplam elektrik içinde ise %16. Kısaca, Türkiye’de çizilmeye çalışan tablonun aksine dünya nükleerle ayakta durmuyor. İşin daha da ilginci, 1960’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi nükleer enerjinin dünyanın enerji sorununu çözeceğine de inanılmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IAEA) rakamlarına bir göz atmak yeterli bunun için. 1974 yılında yaptıkları tahminde, 2000 yılına gelindiğinde nükleer gücün 4500 GW’a ulaşacağı söyleniyordu. Oysa ki şu andaki gücün 350 GW civarında seyrettiği biliniyor. IAEA’nın tahmin ettiği yatırımın yüzde 90’ını gerçekleşmedi. Artan maliyetler, Çernobil gibi o*nlarca kaza sonunda ortaya çıkan “tahmin edilemeyen ve karşılanamayan” riskler ve sorunların belki de en büyüğü, atık sorununu çözmeyi garanti eden tüm zayıf teorilerin boşa çıkması, nükleer enerjinin sonunu getirdi.

Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça “hayır” demiştir:

Avusturya’nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978’de (Amerika’daki TMI ve eski Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı.

İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987’deki ulusal bir referandumla kapattı.

İspanya’da da şu ana kadar 3 reaktör kapatıldı.

İsveçve Almanyanükleer enerjiden vazgeçme kararı aldılar ve her iki ülke de birer nükleer santralını kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı.

• ABD ve Kanada, 1978’den bu yana yeni sipariş vermedi.

Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti.

Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 000 km2 toprağı kirletmiş, en az 9milyon insanı etkilemiş ve 400 000 kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 000kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların sadece eski “Rus” teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil’i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya’da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir.

9 Ağustos 2004’te, Mihama Nükleer Santralı’nda meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralının türbünlerinden birinden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralda, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşamak sizin içinizi ne kadar rahatlatıyor bilmiyorum ama milyonlarca nükleer enerji karşıtınının tezlerini haklı çıkartıyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999),radyasyon sızıntısı da olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı ve herhangi bir yağış halinde elbiselerin hemen yıkanmasını istedi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yoktur. Nükleer santrallar “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değildir. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yüksek ve tehlikelidir. Ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı örneklerde bile mevcuttur. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamadığının en büyük kanıtıdır. Tek çözüm toplumsal maliyeti, çevresel riski düşük tercihlere yönelmektir. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemlidir. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamazken, insan hayatını, Türkiye’nin ekonomisini başka seçeneklerimiz varken böyle bir riske neden atalım?

Astarı Yüzünden Pahalı Enerji

Doğal olarak nükleer enerjiden vazgeçilmesinin ardında sadece kaza riski yatmıyor. 1985 yılında Amerikan İş Dünyası’nın ünlü dergisi Forbes’de çıkan bir yazı işin aslını, ABD’de nükleer enerjinin terkedilme nedenini çok net bir biçimde tarif etmiştir: “ABD nükleer programının başarısızlığı, iş dünyasının tarihindeki en büyük yönetim facialarındandır”.Amerika’da federal hükümetin, nükleer endüstriyi 40 yılda 100 milyar dolar kadar sübvanse ettiği hesaplanmıştır. Bu endüstri için farklı maddi destekler de sağlanmış, radyasyon kurbanlarına ödenen tazminatlar bu rakama dahil edilmemiştir. Bilinen en deneyimli nükleer güç ekonomistlerinden C. Komanoff, yaptığı araştırma sonucunda, ABD’de 1968-1990 yılları arasında nükleer enerjiye harcanan 389 milyar doların, nükleer güç santrallarından elde edilen elektriğin kwh’ini ortalama olarak 7.2 sent’e çıkardığını gözler önüne sermiştir. 1973’te 3.2 sent’le başlayan hesaplar, 1990’da 9.1 sent’le devam etmek zorunda kalmıştır. Amerika’nın nükleer santral siparişlerini durdurmasının arkasındaki gerçek budur.

Nükleer enerjinin pahalı olduğu gerçeği sadece ABD’nin gerçeği de değildir. İngiltere’de 2003 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığı tarafından düzenli olarak yayınlanan ve özellikle iklim değişikliğini önlemek için enerji sektörüyle ile ilgili genel değerlendirmelerle birlikte tavsiyelerin de bulunduğu raporda aynen şöyle söylenmiştir: “Nükleer güç, karbonsuz bir seçenek olmasına rağmen, günümüzdeki maliyetleri nükleer gücü çekici olmayan bir seçenek olarak bırakmaktadır ve nükleer atık konusunda da önemli ve çözülmeyi bekleyen problemler vardır”.(1) Bir kez daha, bu sefer de İngiltere’de, nükleer enerjinin pahalı ve atık sorunu gibi çözülmemiş sorunlarla boğuştuğu gerçeği hem de resmi makamlarca dile getirilmiştir. Amerika’da, dünyanın en çok nükleer reaktöre sahip ülkesinde, 1978 yılından beri yeni nükleer santral siparişi verilmeyişinin ardında, artan yapım, işletim ve güvenlik maliyetleri vardır. Üç Mil Adası (Three Mile Island) kazasından sonra arttırılan güvenlik tedbirleri bir çok firmayı iflasın eşiğine getirmiştir.(2) İngiltere’de nükleer enerji sektörünün özelleştirilmesinden sonra yapılan gözden geçirme sırasında, İngiliz Hükumeti, nükleer endüstrinin iklim değişikliğine karşı savaşmak adına yeni reaktörler yapılması için para talebine “hayır” yanıtı vermiştir. 6 ay sonra da iki yeni nükleer santral planını iptal ederek, ilk kez 40 yıllık nükleer tarih içinde İngiltere’yi yeni nükleer santral planı yapmadığı bir döneme sokmuştur.

Nükleer santralların maliyetlerini arttıran nedenler sadece ilk yatırım, işletim ve güvenlik tedbirlerinin yüksek olması da değil. Nükleer santralların ekonomik ömrü dolduğunda ortaya çıkan söküm maliyetleri ise işin bir başka boyutunu gösteriyor. ABD’de kapatılan Maine Yankee nükleer santralının sökülmesinin maliyeti 2 milyar dolara mal olmuştur. Aynı santral, 1972 yılında 231 milyon dolara yapılmıştır.(4) Yine nükleer endüstrinin pek bahsetmediği ama başta bizim gibi finansman sorunu yaşayan gelişmekte olan ülkelerde görülen bir başka sorun da yapım sürelerinin planları tutmaması (ortalama 10 yıl) nedeniyle artan maliyetlerdir. Arjantin’de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması maliyet hesaplarının altüst olması, kredi faizleri ve geri ödemelerin de başlamasıyla yatırımın ölü doğması demektir.

Bütün bunlar gibi, nükleer endüstrinin pek söz etmediği bir başka maliyet ise “toplumsal” ya da “sosyal maliyet” kavramıdır. Her yatırımın bir çevresel riski ve getirdiği sosyal maliyetleri vardır. Sosyal maliyet, çevreye verilen zararı, bir kaza sonrası insan sağlığına ve topluma verilebilecek olanları, konu nükleer santral ise nükleer atıkları, söküm sırasında yaşanan problemleri ve sübvansiyonlar ile çalışanların olası sağlık problemlerine kadar oldukça geniş bir alanda yaratılacak olan maliyetleri inceler ve ekonomik karşılığını bulur. Bütün bunlar elektriğin maliyetine eklenince zaten pahalı olan nükleer santrallardan elde edilen elektriğin oldukça pahalı olduğu rahatlıkla görülebilir. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi, 1992 ve 1997 yılında yapılan iki ayrı çalışmanın sonucunda sosyal maliyetleri eklenmiş bir hesaplama sonucunda nükleer santrallardan üretilen enerjinin kilovatsaat maliyeti 11 sent civarında hesaplanmıştır. Rüzgar enerjisi bundan 7 sene önceki fiyatlar hesaplandığında bile sadece 6 sent civarı bir maliyetle doğal gazla beraber en avantajlı alternatiftir.

Pearce tarafından yapılan araştırmadaki bir tablodan yararlanarak her enerji kaynağının sosyal maliyetini de görebiliriz. Aşağıdaki tabloda hiç yok denecek kadar sosyal maliyeti olan rüzgar enerjisinin bugün, kilovatsaat başına 3.5 ila 4 sent’e kadar inen maliyetlerini de gözönüne aldığımızda; sosyal maliyet dahil toplam maliyetin rüzgar enerjisi için 5 sent’in de altında olduğunu söylemek çok da zor olmayacaktır. Nükleer enerji, iki katı maliyetiyle artık bir alternatif bile değildir.

Merak edenler ve sosyal maliyet kavramını anlamamakta (ya da kabullenmekte) direnenler için klasik maliyet hesaplarını da anımsatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Rüzgar enerjisinin 3.5 ila 4 sent arasında değişen bugünkü fiyatlarını akılda tutarak, 1997’de yapılan bir karşılaştırmada, Almanya’da nükleer enerjiden elde edilen elektriğin kilovat saatinin maliyetinin 7.5, İngiltere’de ise 8 sent civarında olduğu açıkça gösterilmektedir.

Nükleer Atıklar Sorunu Çözümsüzdür

Nükleer santralların başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki sosyal maliyet hesaplamalarıyla ortaya çıkacak kadar yalın ve matematiksel değildir. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin de sınırlarını zorlar. Nükleer enerji pahalı olmasının yanı sıra, “atık sorunu” gibi kelimenin tam anlamıyla “çözümsüz” olan bir probleme de sahiptir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” Atıklar, sadece tükenmiş yakıt çubuklarıyla sınırlanmış değildir. Ortalama 1000MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir.

Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallardan çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallarda su dolu havuzlarda soğutmaya alınır.

Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322000 tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın da belirttiği rutin deşarjlar da işin bir başka boyutudur

Nükleer santralların ekonomik olmadıklarına bir başka iyi örnek de, nükleer enerjiye verilen sübvansiyonlardır. Eğer nükleer enerji denildiği kadar ucuz olsaydı sübvansiyonlardan bahsetmek mümkün olmazdı. Ama bugün birçok ülkede nükleer santrallar sübvansiyonlara ayakta kalmaktadır. Örneğin, Türkiye’de her nükleer ihalede gündeme gelen Kanada’nın CANDU reaktörleri için yapılan yardımlara göz atmakta yarar var. AECL firması CANDU tipi reaktörlerin dizaynını ve pazarlamasını yapıyor. AECL, 1953’ten 2000 yılına kadar, ayakta kalabilmek için Kanadalı vergi mükelleflerinin 16.6 milyar dolarına gereksinim duydu.(8) Sadece 2000 yılına bakıldığında, Kanada’daki federal hükumetin yenilenebilir enerji kaynaklarına verilen toplam sübvansiyonların 13 kat daha fazlasını, bir yıl içinde AECL’ye verdiğini (1999’da 156 milyon dolar) görüyoruz.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları Ve Enerji Verimliliği

Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek, gerek temiz ve ucuz enerjiyi sınırsız kaynaklardan sağlayarak dünya barışına katkıda bulunmak için elimizdeki yegane çözüm yenilenebilir enerji kaynakları ya da bizim sıkça dile getirdiğimiz adıyla “barışçıl enerji” kaynaklarıdır. Petrol gibi sınırlı kaynaklar için insanların öldürülüp, yine bu sınırlı kaynaklar uğruna ölündüğü günümüzde sınırsız ve hemen her ülkede değişik formlarda bulunan bu kaynaklar dünya barışı için büyük bir umut teşkil ediyorlar. Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği ciddi çözüm önerileridir ve nükleer bukaynakların yanında “alternatif” bile sayılmaz. Almanya’da hali hazırda 14612, İspanya’da 6420, ABD’de 6361, Danimarka’da 3076 ve Hollanda ile İtalya’da900’er MW’lık kurulu güçler var.(9) (Ekteki harita 2003 yılı rakamlarını gösteriyor) Almanya tek başına Türkiye’nin kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüyle başı çekmektedir. Türkiye’de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralın sağlayacağı elektrik enerjisini rüzgar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkündür. Almanya’da 2003 yılında yapımı biten kurulu güç 2674 MW’tır. Nükleer enerji için bu hız hayal bile edilemeyecek bir hızdır ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değildir!

Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Enerji Bakanımız Hilmi Güler’in’de teyid ettiği kayıplar %21 civarındadır. OECD ortalaması ise %7’dir! Türkiye bir güneş ülkesi olmasınarağmen gerek yalıtım, gerekse plansız yapılaşmalar ve yanlış yapı malzemelerininkullanılması yüzünden, Türkiye’de bir evin ısınması için Almanya’dan 6 kat fazla enerji harcanmaktadır. 5 kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yoktur. Türkiye’nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalişmalardır.

Yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin işsizlik sorununu çözmesine yardım edecektir. Almanya’da geçmişi 10-15 yılı bulan yenilenebilir enerjiyle ilgili sektörlerdeşimdiden 130 binden fazla insan çalışmaktadır. Bu sayı, çağı kapanmış nükleer ve fosil yakıt sektörlerinde 100 - 120 bin arasındadır. Türkiye, hem fosil yakıtlardankaynaklanan toplumsal maliyetleri azaltmak, hem de yeni iş alanları açmak için, yenilenebilir enerjiyi tercih etmelidir. Son 10-15 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarında görünen gelişme ve fiyatlarındaki düşüş sadece çevre ve insanlar için değil, ekonomi için de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hızlandırılmış” Nükleer Santral!

Türkiye, yıllardır Çernobil’den “hızlandırılmış tren”e, TAEK’in kontrol edemediği ve İkitelli’de yüzlerce kişiyi hastanelik eden radyoaktif atıklardan İskenderun’da “MV Ulla” gemisiyle batan toksik atıklara kadar yaşadığımız bir dizi kazayla, olağandışı olayların olağanlaştırılmaya çalışıldığı bir ülke haline geldi. Greenpeace’in bilimsel raporlar eşliğinde yaptığı tüm uyarılara rağmen aktif Ecemiş Fay Hattı üzerine, Akkuyu’da nükleer santral yapmak isteyenler bu “kaza zihniyetini” devam ettirmek istiyorlar. 2 Mayıs 2002’de 4.1, 18 Agustos 2004’te 4.6 ve en son olarak 29 Eylül 2004’te 4.6 şiddetinde gerçekleşen depremler bile bü ülke insanlarının, nükleer santral isteyen ve Akkuyu deprem bölgesi değildir diyen hükümetlere güvenmemesi için yeterli neden teşkil etmektedir.

Bütün bu nükleer karşıtı argümanlara rağmen Türkiye’de nükleer santral kurmayı istemek, aynı hızlı tren yerine hızlandırılmış tren istemek gibi “kazaya” başından davetiye çıkartmaktır. Son birkaç ayda yaşanan gelişmeler tüm Türkiye’ye bir kez daha göstermiştir ki, ülkemizde böyle bir hatanın sorumluluğunu alacak, kaza anında gerekli tedbirleri sağlayabilecek, güvenlik önlemlerini yerinde ve zamanında hayata geçirebilecek politikacı ve bürokratlar yoktur. Bu çağda nükleer enerjiye bel bağlamak kelimenin tam anlamıyla bir aymazlıktır.

Yapılması gereken; hemen doğru bir yenilenebilir enerji yasa tasarısıyla, Türkiye’de temiz ve barışçıl enerji kaynakları olan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle gibi kaynaklara gidecek yatırımların önünü açmak, enerji verimliliği ve tasarrufu için harekete geçmek, AR-GE çalışmalarını desteklemek, çift taraflı sayaçlarla gerçek-tüzel kişilerin kendi gereksinimlerini karşılamak ve gerektiğinde gereksinim fazlasını satmasına olanak sağlayacak yatırımlara yönelmesine olanak sağlamaktır.

Greenpeace, temiz ve güvenli bir gelecek için birçok konuda olduğu gibi, enerji konusunda da çalışmalarını bıkmadan usanmadan sürdürecek ve gelecek kuşaklara yaşayabilecekleri bir dünya bırakmak için tüm dünyadaki gönüllü ordusu ve destekçileriyle mücadeleye devam edecektir.
greenpeace.org.tr

(1) Energy White Paper, February 2003, Department of Trade and Industry, page 12

(2) Nuclear Power Shut It Down Volume 1, The Ecologist,

(3) Construction of N-plants axed, Financial Times, 12th December 1995, UK

(4) Türkiye Enerji Sektöründe Karar Verme ve Rüzgar Enerjisinin Entegrasyonu Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar

(5) Pearce, D. W., Bann, C. & Georgiou, E. (1992). The Social Cost of Fuel Cycles. Report to the Department of Trade and Industry, HMSO publications. ISBN 011-4142-882.

(6) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7.

(7) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7.

(8) Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000

(9) Wind Force 12, European Wind Energy Associatıon Greenpeace, May 2004

NİSAN 1998
Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı.

TEMMUZ 1997
Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı

KASIM 1997
Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme laboratuvarında yangın çıktı.

AĞUSTOS 1997
Tokaimura santralında, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi.

MART 1997
Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı

ARALIK 1995
Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı.

Kaynak: BBC
 

mehmetsirkeci

Acemi
Üye
nükleer santral altarnetif enerji bakımından önemlidir,ayrıca silah bakımından caydırıcılık yönü düşünülmeli,israilde 3. yapılırken bizde olmalımı diye düşünmek doğru değil düşmanın silahıyla silahlanmak,aksi takdirde komik olursunuz.israilliler har türlü silahı dünyanın gözü önünde çoluk çocuk demeden kullanırken filistinlilerin taşlarla karşılık vermesi ne kadar traji komiktir yani birçok yönüyle düşünmeli.
 

Bay X

Kıdemli
Üye
dostum güzel söylüyosunda senin bahsettiğin israil dünyadaki en büyük nükleer güçlerden birisidir?zaten senin ülkende bu teknoloji yok sende kalkıp bu teknolojiyi amerika,rusya veya israilden alınca bunun ne anlamı kalıyor sence?
 

onuc13

Tecrübeli
Üye
dostum güzel söylüyosunda senin bahsettiğin israil dünyadaki en büyük nükleer güçlerden birisidir?zaten senin ülkende bu teknoloji yok sende kalkıp bu teknolojiyi amerika,rusya veya israilden alınca bunun ne anlamı kalıyor sence?
Türkiye'nin ana problemlerinden birisi de kendi insanının zeka ve akıl gücünü gerektiği gibi kullanamamasıdır. Çeşitli okulları çok iyi derece ile bitirmiş insanları değerlendirme noktasında ülkemiz maalesef sınıfta kalmıştır. Bu insanların bir çoğu dışarıda kariyerini devam ettirmektedir. Küçük bir araştırma yaptığımızda özellikle Amerika'da nükleer tesislerde görev yapanlar arasında çok sayıda Türk olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bu bir, ikincisi Türkiye" bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığından artık soyutlanması lazım. Kendi yağında kavrulma yollarını araması, hem kendi insanı için hem de zayıf olan ve mağduriyetten kurtulamayan diğer ülke insanları için şart olduğunu savunuyorum.
Toplam 6 milyonluk nüfusu olan ve bizim kırkta bir kadar toprağı olan İsrail'in yaptığının çok daha iyisini yapacağımızdan zerre kadar şüphem yok. Yeter ki bir adım atılsın.
Dünyayı kana bulamaya yemin etmiş olan Amerikan emperyalizmine karşı gerekirse Rusya ile bu konuda ortak adım atılabilir.
 

atmaca34

Kıdemli
Üye
Türkiye'nin ana problemlerinden birisi de kendi insanının zeka ve akıl gücünü gerektiği gibi kullanamamasıdır. Çeşitli okulları çok iyi derece ile bitirmiş insanları değerlendirme noktasında ülkemiz maalesef sınıfta kalmıştır. Bu insanların bir çoğu dışarıda kariyerini devam ettirmektedir. Küçük bir araştırma yaptığımızda özellikle Amerika'da nükleer tesislerde görev yapanlar arasında çok sayıda Türk olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bu bir, ikincisi Türkiye" bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığından artık soyutlanması lazım. Kendi yağında kavrulma yollarını araması, hem kendi insanı için hem de zayıf olan ve mağduriyetten kurtulamayan diğer ülke insanları için şart olduğunu savunuyorum.
Toplam 6 milyonluk nüfusu olan ve bizim kırkta bir kadar toprağı olan İsrail'in yaptığının çok daha iyisini yapacağımızdan zerre kadar şüphem yok. Yeter ki bir adım atılsın.
Dünyayı kana bulamaya yemin etmiş olan Amerikan emperyalizmine karşı gerekirse Rusya ile bu konuda ortak adım atılabilir.
ya birisi rusyamı dedi dostum sen hiç tarih okumuyosun galiba odedihin rusya gazoz ağacı oldu bu ülkede yetişmez bundan emin olAbilirsin şu anda tarih boyunca yaptığı yokya yapmaya calıştığı pislikte boğulan rusyayla ortak bir iş ha düşünmek bile bu güne özellikle bu güne ihanettir .

her ne iş yapacaksan emin olki MUHTAÇ OLDUĞUN KUVVET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR

TEKNOLOJİYİ İCAT EDEN OSMANLIDIR VE BU TEKNOLOJİYİ GELİŞTİRECEK OLAN YURDUMUN GÜZEL İNSANLARIDIR.
 

Bay X

Kıdemli
Üye
ya birisi rusyamı dedi dostum sen hiç tarih okumuyosun galiba odedihin rusya gazoz ağacı oldu bu ülkede yetişmez bundan emin olAbilirsin şu anda tarih boyunca yaptığı yokya yapmaya calıştığı pislikte boğulan rusyayla ortak bir iş ha düşünmek bile bu güne özellikle bu güne ihanettir .

her ne iş yapacaksan emin olki MUHTAÇ OLDUĞUN KUVVET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR

TEKNOLOJİYİ İCAT EDEN OSMANLIDIR VE BU TEKNOLOJİYİ GELİŞTİRECEK OLAN YURDUMUN GÜZEL İNSANLARIDIR.
dostum çok güzel ifade etmişsin tebrik ederim?dediklerine sonuna kadar katılıyorum?rusya ve sarıkamışıda ruslarla savaşımızıda unutmamak gerekli?rusların yaptığı katliamlarda zaten ortada ayrıca rusya yasadışı silah ticaretiyle dünyadaki terörün sebep olduğu başlıca ülkelerdendir? çoğu teröristlerin sahip oldukları silahlar rusya tarafından satılmaktadır?
 

Bay X

Kıdemli
Üye
Nükleer Silahlanma ve İsrail

Son Körfez kriziyle birlikte nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların insanlık açısından oluşturduğu tehdit değişik ortamlarda yeniden tartışılır oldu. Ancak ne hikmetse bu tartışmalarda çoğunlukla ABD ve İsrail'in çıkarlarını tehdit eden unsurlar ve güçler öne çıkarılıyor. Oysa hadiseye gerçekçi bir yaklaşımla bakabilmek için bütün insanların yaşama haklarını göz önünde bulundurmamız ve bu hakkı tehdit eden tüm tehlikelere karşı aynı şekilde tavır koymamız gerekmektedir. Yedi yıldır BM denetiminde olan Irak'ın hala biyolojik ve kimyasal silaha sahip olduğu iddiasıyla bütün dünya ayağa kaldırılırken İsrail'in tüm Ortadoğu bölgesini ve milyonlarca insanın hayatını tehdit eden nükleer gücü hep gözden uzak tutuluyor. Biz bu açıdan İsrail'in sahip olduğu nükleer güce, elindeki kimyasal ve biyolojik silahlara en azından Türkiye kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla bu yazıyı yazmayı uygun gördük.

İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması demek olan NPT anlaşmasını imzalamayan ülkelerden biridir. ABD yönetimi bütün dünya ülkelerine bu anlaşmayı imzalamaları için baskı yaparken İsrail'e bu yönde hiçbir baskı yapmadı. İsrail NPT anlaşmasını imzalamadığı gibi nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmıyor.
İsrail, 17 Nisan 1995'te NPT Anlaşması'nın süresinin uzatılması için New York'ta toplantı yapılacağı zaman, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istemişti. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasakladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uymak zorunda kaldı. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör te'sis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi.
Şimdi de yine İsrail, Irak'ın kendisine karşı tehdit oluşturan kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu iddiasıyla Amerika'yı harekete geçirdi ve bugün Körfez'de savaş rüzgarları esmektedir.

İsrail: Nükleer Silah Deposu
Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran ve Irak'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendi nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran ve Irak'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslâm ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır.
NPT, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için diretmektedir.

İsrail'de Nükleer Silahlanmanın Geçmişi
İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde savunma bakanlığına bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu'nu kurdu. Bu kurumun kurulmasındaki amaç nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Waisman Enstitüsü'ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950'li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa'yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958'de Nakab çölünde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktör sonraki yıllarda modernleştirilmiş ve geliştirilmiştir. ABD 1961 ve 1962'de İsrail'den aldığı bilgilere dayanarak Dimona'daki te'sisin bir nükleer reaktör değil mensucat fabrikası olduğunu açıklamış ve bu konuda Arap ülkelerine güvence vermişti. Bugün İsrail'in en modern nükleer reaktörünün Dimona reaktörü olduğu sanılıyor. Bu reaktörün yeraltı te'sisleri de bulunmaktadır. Nakab çölünde bir diğer yeraltı nükleer reaktörü de 1964 yılında te'sis edildi.

İsrail'in nükleer silahlanma alanında gerçekleştirdiği ilerlemede en etkin rolü oynayan kişinin eski İşçi Partisi lideri Şimon Perez olduğu bilinmektedir. 1994'te İsrail başbakanı Rabin ve FKÖ lideri Arafat'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görülen Perez, Savunma bakanlığı müsteşarlığına getirildiği 1950'lerden itibaren ülkesinin nükleer programını geliştirmek için çaba harcamaya başladı. Fransa'yla İsrail arasında nükleer silahlanma alanında işbirliğine gidilmesini sağlayan görüşmelerde de Perez'in başı çektiğine kaynaklarda işaret ediliyor.

İngiltere'de yayınlanan Jane's Intelligence Weekly dergisinin bir sayısında İsrail'in son beş yılda nükleer alandaki araştırmalarına hız kazandırdığı ifade edildi. Bu dergide, askeri stratejiyle ilgili birçok makale ve araştırması yayınlanmış olan Harold Hough'un imzasıyla yayınlanan makalede İsrail'in son yıllardaki araştırmalarıyla Ortadoğu'da bu alanda süper bir güç haline geldiğine ve nükleer silahlarının çoğunu yeraltında gizlediğine dikkat çekiliyordu.

İsrail'in Mevcut Nükleer Gücü
İsrail'in bugün sahip olduğu nükleer güçle ilgili olarak kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bunun sebebi bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücün kesin olarak bilinememesidir. Uzmanlar genellikle İsrail'in sanıldığının üstünde bir nükleer güce sahip olduğunu dile getirmektedirler. Ancak kaynaklarda verilen ve kuvvetli tahminlere dayanan bazı bilgileri burada aktarmakta yarar görüyoruz.

1986'da Mordechai Vanunu adlı bir yahudi Sunday Times gazetesine İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Vanunu bunun üzerine MOSSAD ajanları tarafından İtalya'nın başkenti Roma'da yakalanarak gizlice İsrail'e kaçırıldı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Gerçi Vanunu'nun bu ifşaatının sırrı henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Çünkü bu ifşaatın İsrail'in bilgisi dahilinde ve İslâm ülkelerine korku salmak amacıyla yapılmış olması da ihtimal dışı değil. 18 yıl cezanın da göstermelik bir ceza olması mümkün. Zaten Vanunu'nun Aşkelon (Askalan) cezaevine konduktan bir süre sonra ortalıktan kaybolduğu sanılıyor. İsrail'in kendi nükleer gücü hakkında zaman zaman bazı ifşaatlarda bulunması konusuna aşağıda tekrar temas edeceğiz.
İsrail'deki bir nükleer santralda çalışan Mordechai Vanunu adı geçen gazeteye yaptığı açıklamada ülkesinin bölgede en büyük nükleer silah gücüne sahip olmak istediğini söylemişti. Vanunu adı geçen gazeteye kendisinin çalıştığı ve nükleer silah üretiminde kullanılan plütonyum maddesinin elde edildiği santralın içinden çekilmiş birtakım fotoğraflar da vermişti.

İsrail Nükleer Silahlanmada Altıncı Sırada
İsrail'in bugün nükleer silah gücüne sahip olan dünya ülkeleri arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den sonra altıncı sırada yer aldığı biliniyor. İsrail'in hâlen sahip olduğu nükleer reaktör sayısı yedidir. Nükleer başlıklı füzelerinin sayısının ise iki yüzden fazla olduğu sanılıyor. Birçok kaynakta, Rusya ve Fransa'ya ait uydulardan çekilen fotoğraflara dayanılarak, İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerin sayısının 200'den az olmadığı ifade edilmektedir. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Vanunu da, 1986'da yaptığı açıklamada İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füze sayısının 200'ü bulduğunu söylemişti. William Burrows ve Robert Windrem adındaki iki Amerikalının yazdığı "Silahlanma'da Tehlikeli Yarış" adını taşıyan kitapta da aynı sayı veriliyor. Ancak bazı kaynaklarda bu sayı 300 olarak veriliyor. Bazı kaynaklarda ise 800'e kadar çıkarılıyor. Burrows ve Windrem'in kitaplarında ayrıca İsrail'in çok yönlü bir nükleer savaş gücüne, gelişmiş te'sislere, nötron ve hidrojen bombalarına sahip olduğuna da dikkat çekiliyor.
İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho-1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiş. 1981'de Irak'ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat'a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail'in elindeki füzelerin Ankara'yı da tehdit ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu hususa İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı araştırmalarda işaret edilmiştir. İsrail'in F-16 savaş uçakları da nükleer bomba taşıyabilecek nitelikte. Bu uçakların menzili İran'ın başkenti Tahran'a kadar ulaşıyor.
Nükleer silah gücüne sahip olan diğer ülkelerin aksine İsrail bu alanda sahip olduğu gücü çok fazla gizleme gereği duymamaktadır. Hatta zaman zaman bazı İsrail askeri dergilerinde bu ülkenin nükleer santrallarıyla ve sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle ilgili fotoğrafların yayınlandığı görülür. Biraz önce kendisinden söz ettiğimiz Vanunu'nun bile İsrail'in bilgisi dahilinde ifşaatta bulunmuş olabileceğine yukarıda işaret etmiştik. İsrail'in eski Savunma bakanı yardımcısı ve eski genelkurmay başkanlarından Mordechai Gur, Irak'ın Osirak nükleer santralının bombalanmasının 12. yıldönümünde yaptığı konuşmada: "Nükleer bir saldırıya yüz katıyla cevap verecek güçteyiz ve saldırgan ülkeye bize vereceği zararın kat kat fazlasını veririz" demişti. Yahudi asıllı Seymour M. Hersh adlı bir kişi de İsrail'in sahip olduğu nükleer güç hakkında oldukça önemli bilgiler içeren bir kitap yazıp piyasaya sürdü. İsrail'in nükleer gücüyle ilgili ifşaatların çoğunlukla yahudi asıllılar veya uluslararası siyonizmle bağlantı içinde olanlar tarafından yapılması bu işte stratejik birtakım hesapların olabileceği şüphesi uyandırıyor.
İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır.
İsrail'in bütün bu açıklamaları yapmakta veya yaptırmaktaki birinci amacı bizce komşuları üzerindeki tehdit gücünü açığa vurmaktır. Bu tehdit gücünü siyâsi üstünlük sağlamak için yaptığı atılımlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Nitekim İsrail'in zaman zaman savaş tehditleri yaparak işgal etmiş olduğu topraklara yerleşmesine yönelen itirazları savmaya çalıştığı bilinmektedir. Hatta 1991'de başlayan barış görüşmelerinde İsrail'in nükleer tehdit gücünü bir siyâsi baskı aracı olarak değerlendirdiği sanılıyor. Görüşmelerin hep İsrail lehine sonuçlanması ve gerek Filistin halkı adına görüşmelere katılanlardan ve gerekse komşu Arap ülkelerinden büyük tavizler koparılması da bu konuda fikir veriyor. Hatta Mısır Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmaları eski başkanı Husam Suleym bu konuda önemli bir açıklamada bulunmuştu. Bu kişi söz konusu açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Araplar isteklerini sunuyorlar. İsrail ise elinin tersiyle bu istekleri kenara iterek: "Hayır. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü biz nükleer silaha sahibiz" diyor." Suleym, İsrail'in Arap ülkeleri karşısında daha başka avantajlara da sahip olduğuna dikkat çektikten sonra şöyle dedi: "Suriye, İsrail'in Golan'dan çekilmesini istiyor ve İsrail bunu reddediyor. İsrail'in nükleer gücüne karşı koyma imkânı olmayan Suriye bu durumda ne yapabilir?"
Ancak İsrail'in açığa vurduğu bilgiler genellikle sahip olduğu nükleer güçle ilgili. Bu bilgilerin de doğrunun ne kadarını yansıttığı tam anlamıyla bilinmiyor. Nükleer araştırmaları, ileriye dönük planları, bu konudaki dış bağlantıları, savaş hesapları vs. hakkında ise dışarıya sır vermiyor. Bunun yanı sıra bazı konularda çelişkili bilgiler vererek, birtakım meseleleri belirsiz bırakmaya özen gösteriyor. Bundaki amacı da yine caydırıcılık gücünü artırmak. Çünkü bu alandaki belirsizlik de İsrail'in işine yarıyor ve tehdit gücünün artmasına vesile oluyor.

İsrail Eli Kolu Bağlı Bir İslâm Dünyası İstiyor
İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İslâmi hareketlerin güçlenmesini ve devlet yönetimlerinde söz sahibi olmalarını önlemek amacıyla sürekli "İslâmi terör, kökten dincilik, İslâmi fundamantalizm" gibi kavramları işleyerek bütün dünya kamuoyunun bu hareketlere karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor. Silahlanmayı önlemek için de arkasındaki en büyük destek durumundaki ABD'ni harekete geçiriyor.
Geçmişte Pakistan'ın nükleer gücünü geliştirme çabası içine girmesi üzerine "İslâm bombası" adlı bir anti-propaganda bombasını patlatan İsrail'di. Ziyau'l-Hak (Allah kendisine rahmet eylesin)'ın özellikle Hindistan tehdidine karşı nükleer araştırmalar başlatması üzerine piyasaya sürülen ve Pakistan'a karşı bütün dünyayı ayağa kaldıran "İslâm Bombası" adlı kitap iki yahudi yazar tarafından yazılmıştı. ABD'nin nükleer araştırmaları durdurması için Pakistan'a baskı yapmasını isteyen de en başta İsrail'di. Nükleer programını durdurma yönündeki isteklere olumlu cevap vermeyen general Ziyau'l-hak'ın bir suikast sonucu şehid edildiğini hepimiz biliyoruz.
Nükleer silah gücüne sahip olmak isteyen bir ikinci İslâm ülkesi de Irak'tı. Ancak Irak'ın Bağdat yakınlarında kurduğu Osirak nükleer reaktörü bilindiği üzere 1981'de İsrail tarafından imha edildi. İsrail'in Irak'taki nükleer reaktörü bombalaması da ABD'nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santralların yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail'e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO'daki ortaklarından olan İngiltere'ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail'e bu uydudan çekilmiş ve Irak'ın nükleer santrallarını gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti.
İsrail son yıllarda da İran aleyhine bir kampanya başlattı. Yahudi lobisine yakınlığıyla bilinen The New York Times adlı Amerikan gazetesi Chris Hedges imzasını taşıyan ve 1995 başlarında yayınlanan bir haber-yorumda İran'ın beş yıl içinde nükleer silah üretebileceğini ve bu ülkenin nükleer programının İsrail açısından en ciddi tehdit oluşturduğunu yazdı. Arkasından İsrail'in uzaktan kumanda ettiği çeşitli yayın organları İran'a karşı yürütülen kampanyaya katıldılar. İsrail işin ciddiyetine dünya kamuoyunu inandırdığı kanaatine varınca bir yandan ABD'ni harekete geçirdi, bir yandan da kendi güvenliğini tehdit etmesi durumunda İran'a saldırabileceği yolunda tehditler savurmaya başladı.
Aslında İsrail'in yaptığı bir sansasyondan ibaretti. O, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın süresinin uzatılması amacıyla yapılacak görüşmeler öncesinde bu anlaşmaya imza koymamak için kendini haklı göstereceği bir gerekçe bulmak istiyordu. Bunun için de İran'ın nükleer araştırmalarıyla ilgili yayınlara bir can simidi gibi sarıldı ve bu ülkenin kendi geleceği açısından ciddi tehdit oluşturduğuna dünya kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye başladı. Oysa İran, İsrail kaynaklı iddiaları reddederek kendisinin NPT anlaşmasını imzalayan ülkeler arasında yer aldığını, nükleer çalışmalarının tamamen sivil amaçlı olduğunu ve bu çalışmalarını üç kez Uluslarası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açtığını hatırlattı. Üstelik söz konusu anlaşmanın uzatılması için de şartsız olarak imza atacağını ifade etti. Bunun yanı sıra nükleer araştırmalar konusunda Rusya ile İran arasında yürütülen işbirliğinin tamamen sivil amaçlı olduğu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın kontrolünde yürütüleceği bizzat Rusya dışişleri bakanı yardımcısı Georgy Mamedov tarafından açıklandı.
İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran bir İslâm dünyası istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. Başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yahudi lobileri vasıtasıyla elde etmiş olduğu siyâsi ve ekonomik kazanımlarını da bu alanda değerlendiriyor.

İsrail'in Nükleer Silahlanmasına Neden Göz Yumuluyor?
ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyâsi ahlâkına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlâki değere yer olmadığı bilinmektedir.
Kuzey Kore'nin nükleer gücünü artırma çabası içinde olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD bütün dünyayı ayağa kaldırmış hatta savaş tehditlerinde bile bulunmuştu. İran'ın Buşehr'de bir nükleer reaktör te'sis etmekte olduğunun iddia edilmesi üzerine ABD başkanı Clinton bütün Batı'yı İran'a ambargo uygulamaya çağırdı. 1995'te NPT anlaşmasını imzalamaları için başta Mısır olmak üzere bütün Arap ülkelerine çeşitli şekillerde baskı yaptı. Mısır'ın bu anlaşmayı imzalamak için İsrail'in de imzalaması şartını ileri sürmesi üzerine, Kahire yönetimine karşı anlaşmayı imzalamaması durumunda Kahire-Washington ilişkilerinin zarar göreceği tehdidinde bulundu. Buna ek olarak yahudi lobisinin uzaktan kumanda ettiği bazı kongre üyeleri Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda bu ülkeye her yıl verilen iki milyar dolarlık ABD yardımının azaltılmasını istediler.
Ancak ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Bize göre birinci sebep şudur: ABD İsrail'i bir uzak karakolu olarak görmektedir. İsrail'in özelde komşu Arap ülkeleri genelde bütün İslâm ülkeleri üzerinde oluşturduğu tehdit gücünü adetâ kendi tehdit gücü gibi değerlendirmektedir. Bu itibarla bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücü İslâm ülkelerine karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor. ABD, planlarını sadece mevcut şartlara göre yapmaz. Gelecekle ilgili değerlendirmeleri de göz önünde bulundurarak uzun vadeli hesaplar yapar. Bugün İslâm ülkelerine hâkim olan sistemler her ne kadar ABD çıkarları açısından tehdit oluşturmuyorlarsa da bunun böyle devam edeceğinin garantisi yoktur. Yakın bir gelecekte İslâm ülkelerinde başlayacak siyâsi değişim sürecinin ABD'nin İslâm dünyasıyla ilgili çıkarlarını tehlikeye sokacağı kesindir. Bu durumda ABD gerek kendinin ve gerekse güvenebileceği uzak karakollarının askeri tehdit gücünü muhtemel değişim sürecinin ortaya çıkaracağı tehlikeleri bertaraf etmekte değerlendirecektir. ABD bugün nükleer güç bakımından her ne kadar dünyanın birinci ülkesi olsa da İslâm coğrafyasıyla arasındaki mesafe bu konuda karşısına birtakım zorluklar çıkaracaktır. Dolayısıyla İslâm coğrafyasının tam kalbine saplanmış bir bıçak görünümünde olan ve ABD açısından güven oluşturan İsrail'in nükleer tehdit gücünün ileride işe yarayacağı hesap edilmektedir. İkinci bir sebep ise ABD'deki yahudi lobisinin bu ülkenin yönetimi üzerindeki etkisidir. Aslında Amerika'daki yahudi lobisi demokratik seçimlerin mecrasını değiştirmeye yetecek bir oy potansiyeline sahip değildir. Ama sahip olduğu medya ve para gücünü çok iyi değerlendirmektedir. Bu iki güç de zaten Amerikan toplumunda oy potansiyelinin işe yarayacak kadar bir kısmının istenilen yöne kaydırılması için yeterli olmaktadır.
ABD, İsrail'in silahlanmasına göz yummasını izah etmek için "bu ülkenin kritik bir konumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa İsrail ordusunda en üst makamlarda görev almış bir kişi kendilerinin herhangi bir nükleer saldırıya yüz katıyla cevap verebilecek güce sahip olduklarını ifade ediyor. Bu itiraf asıl kritik durumda olanın hangi taraf olduğunu ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyâsi ahlâkına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlâki değere yer olmadığı bilinmektedir.
 

Bay X

Kıdemli
Üye
Nükleer Güç Kavgası
Nükleer silahların sınırlandırılması konusunda 17 Nisan 1995 tarihinde ABD'nin New York şehrinde geniş çaplı bir toplantı başladı. 12 Mayıs'a kadar süren bu toplantıda o yıl süresi dolan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın uzatılması konusu üzerinde duruldu. ABD anlaşmanın süresiz olarak uzatılmasını istedi. Bazı ülkeler buna karşı çıktılar. Başta İsrail olmak üzere birtakım ülkeler ise anlaşmayı imzalamaya hiç yanaşmadılar.

Bunun yanı sıra o günlerde Mısır ve İsrail arasında nükleer silahların sınırlandırılması konusunda sıcak bir tartışma yaşandı. 1978'de Camp David Anlaşması'na imza atarak İsrail'le diplomatik ilişkileri başlatan ilk Arap ülkesi sıfatı alan ve söz konusu anlaşmanın imzalandığı tarihten buyana İsrail'in bütün yan çizmelerine rağmen bu devletle iyi ilişkiler içinde olmaya çalışan Mısır'ın bu meselede onunla karşı karşıya gelebilmesi basite alınacak bir gelişme değildi. Mısır yönetimi NPT anlaşmasını imzalamak için İsrail'in de bu anlaşmaya imza koymasını şart koştuğunu birkaç kez tekrar etti. Ancak İsrail anlaşmayı imzalamama konusundaki ısrarını sürdürdü. Bununla da kalmayarak nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmadı.
İşin gerçeğinde nükleer silahların sınırlandırılması konusundaki ateşli tartışmalar İsrail'in İran'la ilgili iddialarının gündeme gelmesiyle birlikte başladı. İsrail, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istedi. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasaklayacağını açıkladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uyacağını bildirdi. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör tesis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi.
Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendisinin nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslam ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (TNP)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır.
1995'te süresi uzatılan TNP, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için direnmektedir. Biz de İsrail Atom Enerjisi Kurumu'nun kuruluşunun yıldönümü münasebetiyle İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bir araştırma yaparak değerli okuyucularımızın bilgilerine sunmayı yararlı gördük.

İsrail'de Nükleer Silahlanmanın Geçmişi
İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde savunma bakanlığına bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu'nu kurdu. Bu kurumun kurulmasındaki amaç nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Waisman Enstitüsü'ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950'li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa'yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958'de Nakab çölünde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktör sonraki yıllarda modernleştirilmiş ve geliştirilmiştir. Son açıklanan belgelere göre ABD, 1961 ve 1962'de İsrail'den aldığı bilgilere dayanarak Dimona'daki tesisin bir nükleer reaktör değil mensucat fabrikası olduğunu açıklamış ve bu konuda Arap ülkelerine güvence vermişti. Bugün İsrail'in en modern nükleer reaktörünün Dimona reaktörü olduğu sanılıyor. Bu reaktörün yeraltı tesisleri de bulunmaktadır. Nakab çölünde bir diğer yeraltı nükleer reaktörü de 1964 yılında tesis edildi.

İsrail'in nükleer silahlanma alanında gerçekleştirdiği ilerlemede en etkin rolü oynayan kişinin sonraki dönemlerde Dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapan Şimon Perez olduğu bilinmektedir. Eski İsrail başbakanı Rabin ve FKÖ lideri Arafat'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görülen Perez, Savunma bakanlığı müsteşarlığına getirildiği 1950'lerden buyana ülkesinin nükleer programını geliştirmek için çaba harcamaya başlamıştır. Fransa'yla İsrail arasında nükleer silahlanma alanında işbirliğine gidilmesini sağlayan görüşmelerde de Perez'in başı çektiğine kaynaklarda işaret ediliyor.
İngiltere'de yayınlanan Jane's Intelligence Weekly dergisinin bir sayısında İsrail'in son beş yılda nükleer alandaki araştırmalarına hız kazandırdığı ifade edildi. Bu dergide, askeri stratejiyle ilgili birçok makale ve araştırması yayınlanmış olan Harold Hough'un imzasıyla yayınlanan makalede İsrail'in son yıllardaki araştırmalarıyla Ortadoğu'da bu alanda süper bir güç haline geldiğine ve nükleer silahlarının çoğunu yeraltında gizlediğine dikkat çekiliyordu.

İsrail'in Mevcut Nükleer Gücü
İsrail'in bugün sahip olduğu nükleer güçle ilgili olarak kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bunun sebebi bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücün kesin olarak bilinememesidir. Uzmanlar genellikle İsrail'in sanıldığının üstünde bir nükleer güce sahip olduğunu dile getirmektedirler. Ancak kaynaklarda verilen ve kuvvetli tahminlere dayanan bazı bilgileri burada aktarmakta yarar görüyoruz.
1986'da Mordechai Vanunu adlı bir yahudi Sunday Times gazetesine İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Vanunu bunun üzerine MOSSAD ajanları tarafından İtalya'nın başkenti Roma'da yakalanarak gizlice kaçırıldı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Gerçi Vanunu'nun bu ifşaatının sırrı henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Çünkü bu ifşaatın İsrail'in bilgisi dahilinde ve İslam ülkelerine korku salmak amacıyla yapılmış olması da ihtimal dışı değil. 18 yıl cezanın da göstermelik bir ceza olması mümkün. Zaten Vanunu'nun Aşkelon cezaevine konduktan bir süre sonra ortalıktan kaybolduğu sanılıyor. İsrail'in kendi nükleer gücü hakkında zaman zaman bazı ifşaatlarda bulunması konusuna aşağıda tekrar temas edeceğiz.
İsrail'deki bir nükleer santralda çalışan Mordechai Vanunu adı geçen gazeteye yaptığı açıklamada ülkesinin bölgede en büyük nükleer silah gücüne sahip olmak istediğini söylemişti. Vanunu adı geçen gazeteye kendisinin çalıştığı ve nükleer silah üretiminde kullanılan plütonyum maddesinin elde edildiği santralın içinden çekilmiş birtakım fotoğraflar da vermişti.
İsrail'in bugün nükleer silah gücüne sahip olan dünya ülkeleri arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den sonra altıncı sırada yer aldığı biliniyor. İsrail'in hâlen sahip olduğu nükleer reaktör sayısı yedidir. Nükleer başlıklı füzelerinin sayısının ise iki yüzden fazla olduğu sanılıyor. Birçok kaynakta, Rusya ve Fransa'ya ait uydulardan çekilen fotoğraflara dayanılarak, İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerin sayısının 200'den az olmadığı ifade edilmektedir. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Vanunu da, 1986'da yaptığı açıklamada İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füze sayısının 200'ü bulduğunu söylemişti. William Burrows ve Robert Windrem adındaki iki Amerikalının yazdığı "Silahlanma'da Tehlikeli Yarış" adını taşıyan kitapta da aynı sayı veriliyor. Ancak bazı kaynaklarda bu sayı 300 olarak veriliyor. Bazı kaynaklarda ise 800'e kadar çıkarılıyor. Burrows ve Windrem'in kitaplarında ayrıca İsrail'in çok yönlü bir nükleer savaş gücüne, gelişmiş tesislere, nötron ve hidrojen bombalarına sahip olduğuna da dikkat çekiliyor.
İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiştir. 1981'de Irak'ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat'a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail'in elindeki füzelerin Ankara'yı da tehdit ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu hususa İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı araştırmalarda işaret edilmiştir. İsrail'in F-16 savaş uçakları da nükleer bomba taşıyabilecek niteliktedir. Bu uçakların menzili İran'ın başkenti Tahran'a kadar ulaşıyor.
Nükleer silah gücüne sahip olan diğer ülkelerin aksine İsrail bu alanda sahip olduğu gücü çok fazla gizleme gereği duymamaktadır. Hatta zaman zaman bazı İsrail askeri dergilerinde bu ülkenin nükleer santralleriyle ve sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle ilgili fotoğrafların yayınlandığı görülür. Biraz önce kendisinden söz ettiğimiz Vanunu'nun bile İsrail'in bilgisi dahilinde ifşaatta bulunmuş olabileceğine yukarıda işaret etmiştik. İsrail'in eski Savunma bakanı yardımcısı ve eski genelkurmay başkanlarından Mordechai Gur, Irak'ın Osirak nükleer santralinin bombalanmasının 12. yıldönümünde yaptığı konuşmada: "Nükleer bir saldırıya yüz katıyla cevap verecek güçteyiz ve saldırgan ülkeye bize vereceği zararın kat kat fazlasını veririz" demişti. Yahudi asıllı Seymour M. Hersh adlı bir kişi de İsrail'in sahip olduğu nükleer güç hakkında oldukça önemli bilgiler içeren bir kitap yazıp piyasaya sürdü. İsrail'in nükleer gücüyle ilgili ifşaatların çoğunlukla yahudi asıllılar veya uluslararası siyonizmle bağlantı içinde olanlar tarafından yapılması bu işte stratejik birtakım hesapların olabileceği şüphesi uyandırıyor.

İsrail'in bütün bu açıklamaları yapmakta veya yaptırmaktaki birinci amacı bizce komşuları üzerindeki tehdit gücünü açığa vurmaktır. Bu tehdit gücünü siyâsi üstünlük sağlamak için yaptığı atılımlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Nitekim İsrail'in zaman zaman savaş tehditleri yaparak işgal etmiş olduğu topraklara yerleşmesine yönelen itirazları savmaya çalıştığı bilinmektedir. Hatta son barış görüşmelerinde İsrail'in nükleer tehdit gücünü bir siyâsi baskı aracı olarak değerlendirdiği sanılıyor. Görüşmelerin hep İsrail lehine sonuçlanması ve gerek Filistin halkı adına görüşmelere katılanlardan ve gerekse komşu Arap ülkelerinden büyük tavizler koparılması da bu konuda fikir veriyor. Hatta Mısır Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmaları eski başkanı Husam Suleym bu konuda önemli bir açıklamada da bulunmuştu. Bu kişi bir açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Araplar isteklerini sunuyorlar. İsrail ise elinin tersiyle bu istekleri kenara iterek: "Hayır. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü biz nükleer silaha sahibiz" diyor." Suleym, İsrail'in Arap ülkeleri karşısında daha başka avantajlara da sahip olduğuna dikkat çektikten sonra şöyle dedi: "Suriye, İsrail'in Golan'dan çekilmesini istiyor ve İsrail bunu reddediyor. İsrail'in nükleer gücüne karşı koyma imkânı olmayan Suriye bu durumda ne yapabilir?"
Ancak İsrail'in açığa vurduğu bilgiler genellikle sahip olduğu nükleer güçle ilgili. Bu bilgilerin de doğrunun ne kadarını yansıttığı tam anlamıyla bilinmiyor. Nükleer araştırmaları, ileriye dönük planları, bu konudaki dış bağlantıları, savaş hesapları vs. hakkında ise dışarıya sır vermiyor. Bunun yanı sıra bazı konularda çelişkili bilgiler vererek, birtakım meseleleri belirsiz bırakmaya özen gösteriyor. Bundaki amacı da yine caydırıcılık gücünü artırmak. Çünkü bu alandaki belirsizlik de İsrail'in işine yarıyor ve tehdit gücünün artmasına vesile oluyor.

İsrail Eli Kolu Bağlı Bir İslam Dünyası İstiyor
İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslam dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslam dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslam dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslami hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İslami hareketlerin güçlenmesini ve devlet yönetimlerinde söz sahibi olmalarını önlemek amacıyla sürekli "İslami terör, kökten dincilik, İslami fundamentalizm" gibi kavramları işleyerek bütün dünya kamuoyunun bu hareketlere karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor. Silahlanmayı önlemek için de arkasındaki en büyük destek durumundaki ABD'ni harekete geçiriyor.
Geçmişte Pakistan'ın nükleer gücünü geliştirme çabası içine girmesi üzerine "İslam bombası" adlı bir antipropaganda bombasını patlatan İsrail'di. Ziyau'l-Hak (Allah kendisine rahmet eylesin)'ın özellikle Hindistan tehdidine karşı nükleer araştırmalar başlatması üzerine piyasaya sürülen ve Pakistan'a karşı bütün dünyayı ayağa kaldıran "İslam Bombası" adlı kitap iki yahudi yazar tarafından yazılmıştı. ABD'nin nükleer araştırmaları durdurması için Pakistan'a baskı yapmasını isteyen de en başta İsrail'di. Nükleer programını durdurma yönündeki isteklere olumlu cevap vermeyen general Ziyau'l-hak'ın bir suikast sonucu şehid edildiğini hepimiz biliyoruz.
Nükleer silah gücüne sahip olmak isteyen bir ikinci İslam ülkesi de Irak'tı. Ancak Irak'ın Bağdat yakınlarında kurduğu Osirak nükleer reaktörü bilindiği üzere 1981'de İsrail tarafından imha edildi. İsrail'in Irak'taki nükleer reaktörü bombalaması da ABD'nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santrallerin yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail'e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO'daki ortaklarından olan İngiltere'ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail'e bu uydudan çekilmiş ve Irak'ın nükleer santrallerini gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti.
İsrail son yıllarda da İran aleyhine bir kampanya başlattı. Yahudi lobisine yakınlığıyla bilinen The New York Times adlı Amerikan gazetesi 1995'te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nın süresinin uzatılmasıyla ilgili toplantının yaklaştığı sıralarda Chris Hedges imzasını taşıyan bir haber-yorumda İran'ın beş yıl içinde nükleer silah üretebileceğini ve bu ülkenin nükleer programının İsrail açısından en ciddi tehdit oluşturduğunu yazdı. Arkasından İsrail'in uzaktan kumanda ettiği çeşitli yayın organları İran'a karşı yürütülen kampanyaya katıldılar. İsrail işin ciddiyetine dünya kamuoyunu inandırdığı kanaatine varınca bir yandan ABD'ni harekete geçirdi, bir yandan da kendi güvenliğini tehdit etmesi durumunda İran'a saldırabileceği yolunda tehditler savurmaya başladı. O sıralarda ortaya atılan, PAN AM Havayolları'na ait bir yolcu uçağının İngiltere'nin Lockerbie kasabasının üzerinde düşürülmesi olayının asıl sorumlusunun İran olduğu yolundaki iddiaların amacı da İran'ı, köşeye sıkıştırarak nükleer programını durdurmaya zorlamaktı.
Aslında İsrail'in yaptığı bir sansasyondan ibaretti. O, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (TNP)'nın süresinin uzatılması amacıyla yapılacak görüşmeler öncesinde bu anlaşmaya imza koymamak için kendini haklı göstereceği bir gerekçe bulmak istiyordu. Bunun için de İran'ın nükleer araştırmalarıyla ilgili yayınlara bir can simidi gibi sarıldı ve bu ülkenin kendi geleceği açısından ciddi tehdit oluşturduğuna dünya kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye başladı. Oysa İran, İsrail kaynaklı iddiaları reddederek kendisinin TNP anlaşmasını imzalayan ülkeler arasında yer aldığını, nükleer çalışmalarının tamamen sivil amaçlı olduğunu ve bu çalışmalarını üç kez Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açtığını hatırlattı. Üstelik söz konusu anlaşmanın uzatılması için de şartsız olarak imza atacağını ifade etti. Bunun yanı sıra nükleer araştırmalar konusunda Rusya ile İran arasında yürütülen işbirliğinin tamamen sivil amaçlı olduğu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın kontrolünde yürütüleceği bizzat o zamanki Rusya dışişleri bakanı yardımcısı Georgy Mamedov tarafından açıklandı.
İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran bir İslam dünyası istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. Başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yahudi lobileri vasıtasıyla elde etmiş olduğu siyâsi ve ekonomik kazanımlarını da bu alanda değerlendiriyor.

İsrail'in Nükleer Silahlanmasına Neden Göz Yumuluyor?
Kuzey Kore'nin nükleer gücünü artırma çabası içinde olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD bütün dünyayı ayağa kaldırmış hatta savaş tehditlerinde bile bulunmuştu. İran'ın Buşehr'de bir nükleer reaktör tesis etmekte olduğunun iddia edilmesi üzerine ABD başkanı Clinton bütün Batı'yı İran'a ambargo uygulamaya çağırdı. TNP anlaşmasını imzalamaları için Mısır'a ve diğer Arap ülkelerine çeşitli şekillerde baskı yapıldı. Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda Kahire-Washington ilişkilerinin zarar göreceği yolunda tehditler savuruldu. Buna ek olarak yahudi lobisinin uzaktan kumanda ettiği bazı kongre üyeleri Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda bu ülkeye her yıl verilen iki milyar dolarlık ABD yardımının azaltılmasını istediler.
Bütün bunlara rağmen ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e TNP anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallerini uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Bize göre birinci sebep şudur: ABD İsrail'i bir uzak karakolu olarak görmektedir. İsrail'in özelde komşu Arap ülkeleri genelde bütün İslam ülkeleri üzerinde oluşturduğu tehdit gücünü adeta kendi tehdit gücü gibi değerlendirmektedir. Bu itibarla bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücü İslam ülkelerine karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor.
ABD, planlarını sadece mevcut şartlara göre yapmaz. Gelecekle ilgili değerlendirmeleri de göz önünde bulundurarak uzun vadeli hesaplar yapar. Bugün İslam ülkelerine hakim olan sistemler her ne kadar ABD çıkarları açısından tehdit oluşturmuyorlarsa da bunun böyle devam edeceğinin garantisi yoktur. Yakın bir gelecekte İslam ülkelerinde başlayacak siyasi değişim sürecinin ABD'nin İslam dünyasıyla ilgili çıkarlarını tehlikeye sokacağı kesindir. Bu durumda ABD gerek kendisinin ve gerekse güvenebileceği uzak karakollarının askeri tehdit gücünü muhtemel değişim sürecinin ortaya çıkaracağı tehlikeleri bertaraf etmekte değerlendirmek istemektedir. ABD bugün nükleer güç bakımından her ne kadar dünyanın birinci ülkesi olsa da İslam coğrafyasıyla arasındaki mesafe bu konuda karşısına birtakım zorluklar çıkaracaktır. Dolayısıyla İslam coğrafyasının tam kalbine saplanmış bir hançer görünümünde olan ve ABD açısından güven oluşturan İsrail'in nükleer tehdit gücünün ileride işe yarayacağı hesap edilmektedir. İkinci bir sebep ise ABD'deki yahudi lobisinin bu ülkenin yönetimi üzerindeki etkisidir. Başkan Clinton'un İran'a nükleer programını durdurması için ekonomik baskı yapma gereği duyması da yahudi lobisinin desteğine olan ihtiyacından kaynaklanıyordu.
ABD İsrail'in silahlanmasına göz yummasını izah etmek için "bu ülkenin kritik bir konumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa İsrail ordusunda en üst makamlarda görev almış bir kişi kendilerinin herhangi bir nükleer saldırıya yüz katıyla cevap verebilecek güce sahip olduklarını ifade ediyor. Bu itiraf asıl kritik durumda olanın hangi taraf olduğunu ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyasi ahlakına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlaki değere yer olmadığı bilinmektedir.
 

Bay X

Kıdemli
Üye
Nükleer enerji ve silah

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Muhammed El Baradey, 10 Aralık 2005’te Nobel Barış Ödülü’nü kabul konuşmasında, bugün dünyada gezegenimizi birkaç kez ortadan kaldıracak güçte 27 bin nükleer başlık bulunduğunu; nükleer silahlanma yarışının mutlaka önlenmesi, mevcut silahların da ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi.

Nükleer silahlanmanın, insanlığa yönelik belki küresel ısınmadan da vahim bir tehdit olduğu muhakkak. Ama Baradey, nükleer silahlanmayı teşvik eden etkenler üzerinde durmadı.

Oysa İran’la yaşanmakta olan krizin işaret ettiği gibi, nükleer silahlanmayı tetikleyen etkenlerden biri, nükleer enerji ile nükleer silahlanma arasına sınır çekilmesinin güçlükleri. Zira nükleer santrallarda kullanılan zenginleştirilmiş uranyum, birkaç kez daha santrfüjden geçirildiği zaman nükleer silah imalinde kullanılabilecek ölçüde zenginleştirilmiş uranyum elde ediliyor. Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NPT) anlaşmasının başarısızlığının başta gelen nedeni, bu anlaşmanın bir yandan nükleer silahlanmayı yasaklarken, öte yandan nükleer enerji programlarını özendirmesi. Baradey’in başında olduğu UAEA’nın işi “Bir yandan nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışırken, öte yandan nükleer silahların imali için gerekli araçların edinilmesini teşvik etmek...” Şöyle ki, UAEA’nın görevlerinden biri de nükleer silah sahibi olmayan ülkelerin nükleer teknoloji geliştirmek için gerekli donanımı elde etmelerine yardımcı olmak, bu alanda “bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişi” yapmalarını sağlamak ve nükleer teknoloji uzmanları yetiştirmek.

Rusya, atom bombası imal etmek için kullanabileceği uranyumu ve teknolojiyi İran’a sattığı zaman, NPT antlaşmasının yüklediği bir görevi yerine getiriyordu. Son otuz yılda nükleer silah geliştiren bütün devletler (İsrail, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve Irak), bunun için nükleer enerji programlarından yararlandı. Hindistan bomba imali için gerekli malzeme ve teknolojiyi Kanada, ABD, Almanya, Fransa, Norveç ve İngiltere’den sağladı. Pakistan ise Kanada, ABD, Almanya, Fransa, Belçika, Çin ve İngiltere’den... Bugün nükleer enerji programları sayesinde isterlerse birkaç ay içinde nükleer silah üretebilecek durumda olan 20 dolayında devlet var. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Monbiot, The Guardian, 21.09.2004 ve 02.08.2005.)

NPT antlaşmasının uygulanmasında açık bir çifte standart da var. NPT uyarınca, bunu imzalamayı reddedip nükleer silah edinen üç devletten biri olan Hindistan’ın, nükleer teknolojiden yararlandırılmaması gerekiyor. Ama Bush yönetimi, 18 Temmuz 2005’te “sorumlu bir devlet” olan Hindistan’ın NPT imzacılarıyla aynı haklardan yararlandırılması gerektiğine karar verdi. Buna karşılık nükleer silah yapacağı kaygısıyla NPT imzacısı olan İran’ın anlaşmanın sağladığı hak ve imkânlardan yararlanmasına izin verilmiyor. Nükleer silahlanmadan vazgeçmesi için K. Kore’ye saldırıya uğramayacağına dair güvence veriliyor, ama İran’a verilmiyor. NPT’yi imzalamayı reddedenlerden İsrail’in elinde İran’ı birkaç kez haritadan silecek kadar nükleer silah var ve bunları elden çıkarmaya da hiç niyeti yok. ABD, İngiltere ve Fransa, ellerindeki nükleer silahları azaltmak şöyle dursun bunları yenileme ve geliştirme yolundalar. ABD, İngiltere, Rusya, (tabii) Kuzey Kore ve son olarak da Fransa savunma amacıyla nükleer silah kullanabileceğini açıkladı. NPT’nin günün şartlarına göre yenilenmesi konusunda geçen mayıs ayında yapılan konferanstan hiçbir sonuç çıkmadı; çünkü ABD çabaları engelliyor. Kısacası, manzara şu: Nükleer silaha resmen sahip olan ülkeler NPT antlaşmasını bir kenara iterken, nükleer silaha resmen sahip olmayan ülkeler antlaşmadan nükleer silah programları geliştirmek için yararlanıyor. Nükleer enerji programlarını ortadan kaldırmadan nükleer silahlardan kurtulma imkanı bulunmuyor.

Bir kez daha nükleer enerji macerasına atılma hazırlıkları yapılan Türkiye’de kamuoyunun üzerinde aydınlanması gereken konulardan biri de bu.
 

Bay X

Kıdemli
Üye
Nükleer Silah Nasıl Yapılır?

Nükleer Silah Nasıl Yapılır? Prof. Dr.Vural Altın / Bilim ve Teknik -Sayı:423-Şubat 2003-
Nükleer silahlar nükleer enerjinin, büyük miktarlarda ve ani denilebilecek kısa sürelerde, kontrolsüz şekilde üretimine dayalıdır.Nükleer enerjiyse, çekirdek parçalanması (fisyon), ya da çekirdek birleşmesi (füzyon) yoluyla elde edilir. Fisyon olayında, örneğin U-235 gibi bir çekirdek, nötron bombardımanına tabi tutulduğunda, bir nötron tutarak parçalanır ve 2 ya da 3 nötron çıkarır.Böyle çekirdeklerin, parçalanabilir yada ‘’fisil’’ olduğu söylenir.Açığa çıkan nötronlardan bazıları, ortamın dışına kaçarak ya da ilgisiz çekirdekler tarafından yutularak ‘ziyan’ olurken, bazıları diğer U-235 çekirdeklerine çapıp yeni fisyonlara yol açar.Eğer bir uranyum kütlesinde ortalama olarak, fisyona yol açan her nötron başına açığa çıkan nötronların; ‘birden fazlası, biri ya da birden azı’ tekrar fisyona yol açabiliyorsa, o uranyum kütlesinin ‘süperkritik, kritik ya da alt kritik’ olduğu söylenir.Geometrisine ve kimyasal bileşimine bağlı olarak, olası en küçük kritik kütle 7-8 kg düzeyindedir.Uygun bir şekilde hazırlanması gereken böyle bir kütlede, her fisyon bir yenisine yol açar ve ‘zincirleme reaksiyon’ aynı düzeyde devam eder.

Süperkritik bir kütledeyse, her fisyon birden fazla yenisine yol açtığından, fisyonların sayısı çığ gibi artar.Büyüyen bir ‘zincirleme reaksiyon’ oluşur ve fisyon başına açığa, 200 milyon elektronvolt enerji çıkar.Kömürün yanmasından elde edilen enerjiyse, karbon atomu başına 4 elektronvolt kadar.Dolayısıyla 1 gram U-235’in fisyonu, 2,5 ton kömüre eşdeğer.

Fakat doğada bulunan uranyumun, sadece %0.71 kadarı U-235’ten, kalanıysa, parçalanmayan bir izotop olan U-238’den oluşur.Dolayısıyla doğal uranyumdaki 235 bileşeninin, hele bomba yapılmak isteniyorsa, % 90’lar düzeyinde zenginleştirilmesi gerekiyor. Zenginleştirme yöntemlerinden birisi, ‘gaz difüzyonu’ yöntemi.Normal şartlar altında metal olan uranyum, UF6 gazı haline getirilir ve bir kabın, aralarında gözenekli bir zar bulunan iki bölmesinden birine konup, yüksek basınç altında sıkıştırılır.Gaz moleküllerinden U-235 içerenler, diğerlerine göre daha hafif olduklarından, herhangi bir sıcaklıkta daha hızlı hareket eder ve zarın diğer tarafına sızmakta daha başarılı olurlar.Dolayısıyla diğer bölmedeki U-235’li molekül konsantrayonu, az biraz artar.Kayda değer bir zenginleştirme için bu sürecin binlerce kez tekrarlanması, böylesine kaplardan binlercesinin art arda kullanılması gerekir.Böyle bir tesiste, yılda tonlarca zenginleştirilmiş uranyum üretilebilir.Fakat basınçlamanın gerektirdiği güç binlerce MW, kap sisteminin tesis maliyeti milyar dolar düzeyindedir.Oysa, bir nükleer bombanın yapımı için onlarca kilogram zengin uranyum gerekir.Zengin uranyumu az miktarlarda elde etmenin daha ucuz yolları vardır.

Bir başka zenginleştirme yöntemi, uranyum izotoplarının, aynı frekanstaki lazer atımları karşısında verdikleri farklı tepkiye dayanır.Buysa zahmetli ve yavaş çalışan bir yöntem. Malzemeyi küçük miktarlarda ve yavaş yavaş elde etmenin bir diğer yolu, uranyum izotoplarını iyonlanlaştırıp bir manyetik alanın üzerinden geçirmek.Aynı hızla hareket etmekte olan iyonlar manyetik alanldan geçerken, daha ağır olanlar daha küçük, hafif olanlarsa daha büyük yarıçaplı daireler üzerinden saptırılır ve karşıdaki bir ‘’ toplayıcı levha’ nın farklı yerlerine düşerler.Bu, fakirin zenginleştirme yöntemidir.Ancak sabır gerektirir.Çünkü gün boyunca hedef levhasında, gram düzeyinde az ürün birikir.

Parçalanmaya yakın bir diğer ‘fisil’ çekirdekse, Pu-239 izotopu.Ancak, pülütonyum doğal bie element değil.Nükleer reaktörlerde, U-238 izotopunun bir nötron yuttuktan sonra bozunması sonucu oluşur.Farklı bir element olduğundan, uranyumdan kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabilir ve zenginleştirme işlemi gerektirmez.Fakat eldesi için, hazırda çalışan bir nükleer reaktörün bulunması ve yakıtına uygun zamanlamalarda müdahale edilmesi gerekir.Halbuki, bomba malzemesi olarak zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyum elde etmenin en kestirme yolu, bu malzemeyi, nükleer santralarla hizmet veren yakıt işleme tesislerinden almak ya da çalmak.

Fisil malzeme elde edildikten sonra bomba yapması, görece kolay bir iş. İlkel bir nükleer bomba, bir araya geldiklerinde süperkritik olacak olan iki altkritik uranyum kütlesini bir topun namlusuna yerleştirip, birini diğerine doğru ateşlemekle yapılabilir.Sonuç, büyük bir patlamaya yol açan süperkritik bir kütledir ve açığa çıkan toplam enerjiye ‘bombanın verimi’ denir.Hiroşima’ya atılmış olan bomba böyle bie düzenekten oluşmuştur.Ancak ‘top tipi bomba’ fazla uranyum gerektirir; ağır ve hantal, hem de düşük verimlidir.Bir diğer yöntem; süperkritik bir fisil malzeme küresinin etrafına güçlü patlayıcılar yerleştirip, bu patlayıcıları fevkalade simetrik bir eşzamanlı biçimde patlatarak, küreyi homojen bir şekilde, çok daha süperkritik küçük bir küreye ‘göçertmek’.Bu tip bir ‘göçertme aygıtı’nda, Pu-239 tercih edilmekle birlikte, U-235 de kullanılabilir.Yöntemin, fisil malzeme sağlamadan sonraki en zor tarafı, patlamaların eş zamanlılığını sağlayan elektronik devre elemanlarının yapımı ya da ele geçirilmesi.Fakat zahmetine de değer: Bomba küçük, verimi yüksek olur.
Füzyon olayıysa, hidrojen ya da hidrojenin izotopları olan döteryum ve trityum çekirdeklerinin birleşmesine dayalıdır.Bu çekirdeklerin kaynaşması, birim ağırlık başına fisyondan bile daha fazla enerji açığa çıkarır.O kadar ki, 1 gram hidrojen yaklaşık 50 ton kömüre eşdeğerdir.Ancak, çekirdeklerin kaynaştırılabilmeleri için, çok yüksek hızlarla çarpıştırılmaları gerekirYeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek sıcaklıktaki hidrojen gazında, her bir yöne doğru hareket etmekte olan atomlar, yeterince yüksek hızlarla çarpışıp kaynaşabilirler. Nitekim, güneşin merkezindeki sıcaklık 15 milyon dereceyi buluyor ve buradaki hidrojen çekirdekleri, yüksek basıncında yardımıyla füzyona uğrayarak, güneşe ışıdığı enerjiyi sağlıyorlar.Ancak, yeryüzünde basınç çok daha düşük olduğundan, hidrojenin füzyonu için gereken sıcaklık çok daha yüksek ve 100 milyon derecenin üstüne çıkılması gerekiyor.Bu yüzden <<hidrojen bombası>>nın yapımında, füzyonu biraz daha kolay olan döteryumla trityum tercih edilir.Döteryum normal sudaki hidrojen atomları arasında, 1/66 oranında bulunuyor ve fiziko kimyasal yöntemlerle ayrıştırılabiliyor.

Trityum’sa Li-6 (lityum) izotopunun nötron bombardımanına tabi tutularak, helyum ve trityuma parçalanmasıyla elde edilebilir.Ancak tirtyum; normal şartlar altında uçucu, kaçıcı bir gaz.Hem de, görece kısa bir yarılanma ömrüyle kendiliğinden bozunuyor.Dolayısıyla, önceden üretilip saklanması yerine, kullanımının hemen öncesinde ve sırasında üretimi tercih ediliyor.Bu amaçla döteryum lityum’la karıştırılır ve her ikisi birlikte, strofor ambalaj malzemesiyle kaplanır.Patlama anı geldiğinde, lityum nötron bombardımanına tabi tutularak trityum üretilir, bu trityumlar da, içerdeki döteryumlarla çarpışıp füzyona yol açarlar.Ancak ; lityumun bombardımanı için nötronlar, füzyon için de yüksek sıcaklıklar gerekir.Bunlarsa ‘birincil’ denilen bir uranyum ya da Plütonyum bombasının patlatılmasıyla elde edilir.Bu bombanın ürettiği ısınma etkisi, yani termal şok, görece yavaş yayılır ve füzyon düzeneğine ulaşana kadar , düzeneğin dağılması olasılığı belirir.Halbuki, yayınlanan gama ışınları ışık hızıyla hareket eder. Ve strafor bunları emerek, içindeki karışımın ısınmasını sağlar.Bir yandan da, birincil bombanın basınç şoku füzyon karışımını dışardan ve her yandan homejen bir şekilde sıkıştırır, yaydığı nötronlar lityumu parçalayıp trityum açığa çıkarırlar.Karışımın sıcaklığı 100 milyon derecenin üstüne çıktığında , ‘ikincil’ füzyon bombası devreye girmiştir.

Nötron bombası, küçük bir hidrojen bombasıdır.Diğer nükleer silahlardan farkı, asıl öldürücü etkisinin, yaydığı nötronların yol açtığı radyasyon hasarından kaynaklanıyor olması.Bu özelliğiyle, ‘güçlendirilmiş radyasyon silahı’ olarakta adlandırılır.Patlamasının yol açacağı basınç ve ısı etkisi düşük olacak şekilde tasarlandığından, civardaki binalar ve sanayi tesisleri gibi fiziksel yapılar, patlamadan daha az etkilenir.Öte yandan, nötronlar fazla uzaklara yayılamadığından, bu silahın öldürücü menzili ötekilere göre kısa.

---Yukarıda nükleer bomba yapımında kullanılan bazı malzemeler görülmektedir---

Gizli Nükleer Silah yapımı nasıl olabilir? Bizimde bir nükleer silahımız olsun diyenler için! Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Sayın Vural Altın'la bir röportaj...
Nükleer santrallerdeki plütonyum, atom bombası yapımı için uygun nitelikte mi?
Nükleer bir sanralde üretilen plütonyum Pu-239, Pu-240, Pu 241, Pu-242 izotopları halinde ortaya çıkar.Bunlardan çift sayılı izotoplar kolay fisyona uğramayan, dolayısıyla parçalanabilir olmayan izotoplar.Tek sayıda olanlarsa, yani Pu-239 ve Pu-241, fisyona yatkın izotoplar.Ama nükleer reaktörde bu iki tür bir arada bulunduğundan, yakıt kirlidir.Bomba malzemesi yapmak için çift sayılı izotopların ayıklanması gerekir.Bu da oldukça teknik ve bir hayli pahalı zenginleştirme işlemleri gerektirir.Öte yandan aynı yakıt kompozisyonunu, araştırma reaktörlerinin yakıtından elde etmek de mümkün.Dolayısıyla bomba malzemesi yapmak amacıyla nükleer güç santrallerine yönelmek hiç de akılcı bir yol değil.
Nükleer enerji reaktörleri ve araştırma reaktörleri arasındaki nitelik farkı nedir?
Nükleer enerji santralleri boyut olarak daha büyük olduklarından, görece az düzeyde zenginleştirilmiş uranyum kullanırlar.Bunun anlamı, yakıtın çok büyük kısmının parçalanamaz U-238 izotopundan, yalnızca %1,5 -%3'lük kısmının parçalanabilir U-235 izotopundan oluşuyor ooması.Halbuki araştırma reaktörleri çok daha küçük hacimli olduklarından, çok daha zengin yakıt kullanmak zorundadırlar.Yani yakıtın yaklaşık %98-%99'a varan bir kısmı parçalanabilir U-235 izotopundan oluşur.Böyle bir reaktörün yakıtını doğrudan uranyuma dayalı bir bomba yapmak üzere kullanmak mümkün olabilir.

Üretken (breeder) reaktör nedir?
Üretken reaktör, tükettiğinden fazla parçalanabilir çekirdek üretebilen reaktör anl***** geliyor.Bir çelişki gibi geliyor ilk anda.Tükettiğinden fazlasını nasıl üretir?Bunun bir örneği, üretken reaktör yakıtı uranyum-235/uranyum-238 karışımıdır.U-235 çekirdeği, parçalanabilir yapıdadır.Bir nötron isabet ettiğinde, parçalanıp enerji açığa çıkarır.U-238 çekirdeği parçalanmaz.Bir nötron yuttuğunda U-239 olur, daha sonrada iki beta bozunmasına uğrayarak elektron atıp, plütonyum-239'a dönüşür.Plütonyum-239 çekirdeği de parçalanabilir yapıdadır.Yani parçalanabilir olmayan U-238, parçalanabilir olan Pu-239'a dönüşür.Öte yandan parçalanabilir olan U-235, parçalanıp kaybolur.Eğer kullandığınız, yani parçaladığınız, U-235'den çok Pu-239 üretebiliyorsanız birim zaman içinde, yakıtınız sürekli olarak artıyor demektir.Üretken reaktör bu.Başka yakıt pozisyonları örnekleri de mevcut.
Üretken reaktörde üretilen Pu-239, bomba yapımında kullanılabiliyor mu? Yani bu Pu-239, enerji santrallerindeki kirli Pu-239'a göre daha mı temiz?

Şimdi burada üretken santrallerin ön plana geçmesinin nedeni şu: Hızlı üretken santrallerde yakıtın kendisi başlangıç itibarıyla zaten uranyumla plütonyumun yanına biraz da uranyum katıp hızlı üretken reaktöre koyuyorsunuz.Hızlı üretken reaktörde bomba malzemesi olarak plütonyuma yönelirseniz yapacağınız şey kimyasal ayrımdır.Bu kolay bir şey.İzotop zenginleştirme de söz konusu.Nerede söz konusu? O plütonyumun hepsi '' bomb-grade''dir, yani bomba yapımına uygun zenginliktedir.Ama kalite farkı vardır.Eğer içinde çift sayılı izotoplar az veya çoksa, kalitesi düşük veya yüksektir.Hatta çift sayılı izotopların bolluğu, plütonyumu bomba malzemesi olarak kirli hale getirir denir.Kirlidir; temizlenmesi gerekir.Yani o çift sayılı izotopların ayrılması lazım ki, bomba ''puf'' demesin, ''bum'' diye patlasın. ...Şimdi bilinmelidir ki bu nükleer silah, kafaya konulduğunda ve gerekli kaynaklar odaklandığında başarılamayacak bir teknoloji zaten değil.Keza Olumsuz ekonomik koşullar altında bile Pakistan ve Hindistan bu bombayı yapmayı başardılar.

Bir ülkenin nükleer silah yaptığından yada yapmaya çalıştığından şüphelenildiğinde ilk olarak o ülkedeki araştırma reaktörlerine bakılıyor.Araştırma reaktöründe ne kullanılıyor?
Araştırma reaktörleri küçük boyutlu oldukları için, çok daha zengin yakıt kullanmak durumundadır.Ya fakir yakıt kullanıp büyük kalp(core-tepkime odası) yaparsınız, ya da zengin yakıt kullanıp, küçük kalp yaparsınız.Araştırma reaktörleri enerji üretmeyecekleri için zaten küçük olmak durumunda.O zaman kritik kütleyi sağlamak için zengin yakıt kullanmak durumundasınız.Örneğin %99 U-235, %1 de U-238 diyelim.U-238 zaten zamanla plütonyuma dönüşecek.O plütonyumu alıp kullanabileceğiniz. gibi, % 99 oranındaki U-235'i kullanarak uranyum bombasıda yapabilirsiniz.Eğer sizin aklınızda bomba fikri varsa, gidip bir enerji santrali kurmazsınız; bu bir kaç milyon dolarlık bir iş.Bir araştırma reaktörü peşinde olursunuz; yani birkaç 10 milyon dolarlık iş.Maliyeti daha düşük olur, bir de alacağınız yakıt zaten doğrudan kullanıma yatkın bile olabilir.

Peki araştırma reaktörlerinde üretilen ürün nedir? İzotoplar mı?
Genellikle mühendislik kollarında, güç düzeyi sıfıra yakın bir reaktör nasıl çalışır, onu araştırıyorlar.Nötron dağılımları, radyo izotop üretimi inceleniyor.Tıbbi uygulamalara yönelik olarak radyoizotop üretilebiliyor.Fizik deneyleri yapılıyor, nötron kaynağı olarak kullanılıyor, çünkü diğerlerinden sızıyor.Nötronların sonuçta belli bir ömrü var.Örneğin serbest nötronun mesela dakika düzeyinde bir ömrü var.

En düşük enerji grubundaki nötronlardan olan termal nötronların bile hızı 2200m/s.Yani bu nötronlar 25 derece sıcaklıkta, saniyede 2,2 km yol katediyor.Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar o Çekmece'den çıkıp Yeşilköy'e gidiyor.Duvar dediğim de tabi havuzun içindeki duvar.Yoksa reaktörün duvarı değil.Reaktörün duvarının dışındaki radyasyon düzeyi, yol üzerindeki korunma tedbirleri, yutucu çekirdekler nedeniyle normal radyasyon düzeylerinde olmak zorunda.Bu duvar kurşun ağırlıklı beton, yani kurşun karıştırılmış beton olabilir.Reaktörün kendi içinde, zincirleme reaksiyonu kontrol altına almak için kobalt kullanılır.Güçlü bir yutucudur; ama pahalı olduğu için duvarlara konmaz.Daha çok kurşun kullanır.Reaktör yakıt kafesinin etrafı kurşundur.Reaktör binasının dışındaki nötron düzeyi izin verilebilir sınırların altında olmak zorundadır.Ama havuzun içindeki reaktörün duvarında, hatırı sayılır miktarlarda nötron düzeyi akış vardır.Hatta havuzun mavi rengi de nötronların çarpıştığı protonların, yani hidrojen çekirdeklerinin yaydığı radyasyondan oluşur.Konik konik maviler... Aslında o koninin ucunda bir proton seyahat ediyordur; ivmelenmeye tabi olduğu için de zorunlu olarak radyasyon yayıyordur.Bu o ışıktır.Her bir koninin ucunda bir proton vardır.

Özetle, bomba yapmak istiyorsanız araştırma reaktörü tavsiye edilir.Yakıtı daha zengindi, kendisi daha ucuzdur.Bir bomba yapmak için gereken miktarlar 7-8 Kg dır.Tabii araştırma reaktörünüz ciddi bir denetim altında.Toplam yakıtı ne kadar?Diyelim 100 kg. 100 kg'dan çaktırmadan 7 kg çalmak zordur.Ama bunu 10 yıl boyunca yapabilirsiniz, günde 1-2 gram bir köşeye saklayarak.Çünkü bu maddeleirn fire payları da var; olmak zorunda.Gerçekten de, yakıtı yakıtı bir yere koyuyorsunuz, alıyorsunuz, koyduğunuz yere az miktarda yakıt bulaşıyor, dolayısıyla ağırlıktan bir kaybı var.Ancak bu fire payları içine 7 kg'ı kısa süre içinde gizlemek, 100 kg'lık bir yakıt stokunda ya da birkaç yüz kiloluk yakıt stokunda, çok zor.

Üçüncü dünya ülkelerinin kendi bodrum katlarında bir araştırma reaktörü yapmaları mümkün mü?
Amacınız ''bodrumda'' bir araştırma reaktörü yapmaksa, o zaman CANDU yapacaksınız.Bu tip reaktörlerde zenginleştirilmiş yakıt kullanılır: doğal uranyum. Yani ben zenginleştirmeden yakıt yapayım derseniz, CANDU tipi bir reaktör uygun.Çünkü bir enerji santrali için, hatta bir araştırma reaktörü için zenginleştirme yapmak zorundasınız.Kilolarca yakıtı zenginleştirmek, çok pahalı bir iştir.Miktar arttıkça, gaz difüzyon(ayrıştırma) tekniklerine yönelmek durumundasınız. Bu da çok büyük tesisler gerektirir.Yaklaşık 4000 MW elektrik gücüyle desteklenmesi gerektirir.Yok ben zenginleştirmeden doğal uranyumdan (şans eseri var doğal uranyumunuz) yapayım derseniz CANDU tipi reaktöre yönelmeniz şart.O zaman da ağır su teknolojisine sahip olmanız gerekiyor.Orada da o zorluk var.Ağır su da nedir? Hidrojen yerine döteryum kullanımı.Orda da izotop zenginleştirme işi var.O da kolay iş değil.Ama kafaya koyduktan sonra, eğer doğal uranyum kaynaklarınız varsa, yaparsınız.
Sonuç olarak modern nükleer silahların yapımı, öyle söylendiği kadar da basit değil.Zincirleme reaksiyonu daha verimli kılmak için nötron kaynakları, nötronların dışarı sızmasını zorlaştıran düzenekler ve patlayıcı gücü arttırmak için küçük ölçeklerde trityum eklenmesi söz konusu.Sistem, sonuç olarak patlamanın etkisiyle dağılıyor.Fakat dağılana kadar da, saniyenin milyonda bir gibi çok kısa bir süre içerisinde, enerjinin çoğunu açığa çıkarıyor.Örneğin, 50 kg U-235 içeren bir bomba %10 verimle patlatılacak olsa, yani sonuç olarak 5 kg U-235 fisyona uğrasa, yaklaşık 100 trilyon kalorienerji açığa çıkar.Bu, 150 bin ton TNT'nin patlayıcı gücüne yakındır.Füzyon bombalarıysa megaton(milyon ton TNT) düzeyinde inşa edilebilir.
Kaynak:Tüm hakları Çetin BAL' a aittir.
 
Üst Alt