İstiklal Mahkemeleri

Atatürk’ün kurmuş olduğu Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyeti, binlerce yıl, milletimizi sömürmüş olan din tacirlerinin var olmalarına sebep olan karanlığı ortadan kaldırarak milletimizi aydınlığa kavuşturmuştur. Atatürkçü çağdaşlaşma ile menfaat kaynakları kuruyan din tacirleri, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren eski, çağ dışı sisteme geri dönebilmek için ellerinden geleni ardına koymamışlardır. Demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyetini yıkabilmek için, bu sistemi kuran Atatürk’e, Atatürk İlkelerine ve İnkılaplarına, Atatürkçü Düşünce Sistemine yönelik akla hayale gelmeyecek bir yalan ve iftira saldırısına girişmişlerdir. Bu iftiralardan en önemlisi; Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kurulmuş olan İstiklal Mahkemelerinin 500.000 kişiyi idama mahkum ettiği şeklindeki hiçbir bilimsel temele dayanmayan asılsız iddiadır.

İstiklal Mahkemelerinin kuruluş amacını, çalışma esaslarını, vermiş oldukları hükümleri ve bu mahkemeler hakkında değişik görüş ve düşünceler

GİRİŞ

1 nci Dünya Savaşından yenik olarak çıkan Osmanlı Devleti, bir tasfiye niteliğinde olan Mondros Ateşkes Antlaşmasını 30 EKİM 1918 tarihinde imzalamıştır. İtilaf Devletleri bu antlaşmanın uygulanmasına hemen başlamışlardır. Ülkenin dört bir köşesi işgal edilmiş, ordunun büyük bir kısmı terhis edilerek silahları ellerinden alınmış, devlet askeri, siyasi ve mali açıdan tam anlamıyla rehin alınmıştır. İstanbul’da kurdurulan kukla hükümetler İtilaf Devletlerinin emellerine ulaşmasında bir aracı olarak çalışıyordu.
İşgaller karşısında hükümetin tepkisizliğine karşı halk büyük tepki gösteriyor ve ülkenin her köşesinde yerel direniş hareketleri filizleniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesiyle Amasya Genelgesi yayımlanmış, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle halk desteğini arkasına alan Paşa, yerel direniş örgütlerini tek bir çatı altında toplanmıştı. Bütün bu gelişmelere engel olamayan Damat Ferit Hükümeti istifa etmiş, yerine geçen Ali Riza Paşa hükümetiyle Anadolu Hareketi arasındaki müzakerelerin sonucu olarak 12 OCAK 1920 tarihinde son Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da çalışmalarına başlamıştı. Ancak bu meclisin 18 OCAK 1920 tarihinde kabul ettiği, Türk Milleti’nin asgari haklarını ilan eden Misak-ı Milli, itilaf devletlerini rahatsız etmiş ve bu rahatsızlık 16 MART 1920 TARİHİNDE İstanbul’un resmen işgali ile sonuçlanmıştır. Mebusan Meclisi basılarak 11 mebus tutuklanmış ve Malta’ya sürgün edilmiştir. Bu şartlar altında Mebusan Meclisi çalışmalarını tatil etmiş ve Padişah Vahdettin’in 11 NİSAN 1920 tarihli iradesiyle meclis feshedilmiştir.

Bu gelişmeleri yakından izleyen Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresinde oluşturulan Temsil Heyetinin başkanı sıfatıyla kolordu kumandanlarına, vali ve mutasarrıflara çektiği telgraflarla Ankara’da bir meclis toplanacağını ve bunun için vilayetler çapında seçim yapılarak, seçilen mebusların ivedi olarak Ankara’ya gönderilmesi gerektiğini bildirmiştir .

Seçimler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gayretleriyle, kolordu kumandanları ve valilerin gözetiminde yapıldı .

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 NİSAN 1920 tarihinde 120 mebusun katılımıyla ve Mustafa Kemal Paşa’nın açış konuşmasıyla açıldı .

24 NİSAN 1920 tarihli oturumda, Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına seçildi . Takip eden günlerde yeniden yapılanmayı sağlayacak yasaları ardarda kabul etti.

BİRİNCİ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN HUKUKİ YAPISI VE YARGI

Mustafa Kemal Paşa, girişilen direniş hareketinin bir yeniden varoluş hareketi, padişaha, kurulu düzene, yüzlerce yıllık devlet geleneğine karşı bir başkaldırı olduğunun bilincindeydi. Halk desteği olmaksızın böyle bir hareketin asla başarılı olamayacağını çok iyi biliyordu. Bunun için her adımında halkın desteğini alma mücadelesi veriyordu. Meclisin açılma çalışmalarının yapıldığı günlerde, gazeteci Yunus Nadi Bey’in; her kerameti Meclisten beklemenin doğru olup olmadığı şeklindeki sorusuna “... ben bilakis her kerameti Meclisten bekleyenlerdenim... Bir devre yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel eğilimlerine tercüman olmakla gerçekleşir” şeklinde cevap vermiştir.

T.B.M.M.’ni oluşturan mebuslar, Osmanlı Devleti’nin Mebusan Kanunu ve Mustafa Kemal Paşa’nın seçimler hakkındaki genelgesi çerçevesinde seçilmişlerdir . Yani seçimler yürürlükte olan seçim kanununa göre yapılmıştır. Meclisi oluşturan 400 civarındaki mebusun 105’i İstanbul Mebusan Meclisinden gelerek katılmışlardır. Ancak İstanbul’un işgal edilmesiyle kapatılan Meclisin yerine kurulmuş olmasına rağmen bu Meclisin devamı değildir.

Meclis açılır açılmaz, ülke yönetimi için gerekli kararları alıp uygulamaya başlamıştır. Meclisin çıkardığı yasalar incelendiğinde devletin, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edildiği görülür. T.B.M.M. olağan dönemlerin olağan meclisi değildir. Bu meclis, hem düşmanla mücadeleyi organize edecek, hem devleti idare edecek, hem de yeniden yapılandıracaktı. Meclisin olağanüstü yetkilerle donatılmış olacağı Mustafa Kemal Paşa’nın kolordu kumandanlarına ve valilere gönderdiği 19 MART 1920 tarihli telgrafta özellikle vurgulanmıştı . Bu amaçla yasama, yürütme ve yargı tek elden, T.B.M.M. tarafından yürütülecektir ki, bu esasa “Güçler Birliği” adı verilmektedir. Meclis yasama işlevinin yanısıra yürütme işlevini de yerine getirmiştir. Hükümet üyeleri Meclis tarafından seçilir ve hükümete değil, Meclis’e karşı sorumlu olurdu. Yani hükümet bir bakıma Meclis’in bir çeşit memurlar heyeti idi . Hükümet üyelerinin seçilmesi Meclis’e ait olduğu gibi görevlerinden azilde tek yetkili yine Meclisti ki buna “Meclis Hükümeti Sistemi” adı verilmektedir (.

1921 Anayasasında Yasama ve Yürütmenin Meclis’e ait olduğu belirtilmiştir. Yargıya ilişkin herhangi bir hüküm olmamasına rağmen Meclis, bölünmez, parçalanmaz, tek bir egemenlik anlayışı dolayısıyla bu parçalanmaz egemenliğin bir unsuru olarak yargı yetkisini de kendinde görüyordu. “Bu Meclis, yalnız kuramsal olarak ve bir egemenlik anlayışıyla değil, pratik nedenlerle ve yargılama fonksiyonuna tam olarak sahip olabilmek için de yargı gücünü kendisinde görmüş, bu pratik nedenlerle, O’nu kendinde varsaymaktan öteye giderek, bizzat kullanmıştır” .

Milli Mücadelenin başlarında Anadolu’da tam bir karmaşa hakimdi. Devlet otoritesi tamamen kaybolmuştu. Merkezi otoritenin olmaması sivil yöneticileri aciz duruma düşürüyordu. Ekonomik hayat yıkılmış, üretim düşmüş, ekonomik çöküntü, sosyal çöküntüyü de beraberinde getirmişti. Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu ve Adana, Tarsus civarında Ermeni çeteleri terör estiriyordu. İşgal nedeniyle batıdan doğuya göç başlamıştı . Eşkiyalık bozgunculuk ve casusluk başını almış yürüyordu. Yıkıcı propagandalar halkın kurtuluşa inancını sarsıyordu.

Bir dönemde bidayet ve istinaf mahkemeleri görev yapıyordu. Ancak bunlar normal zamanların mahkemeleriydi. “Çalışmaları kendilerine verilmiş olan yetkilerle sınırlıydı. İtiraz, bir üst mahkemeye başvurma, temyiz gibi normal zamanların uygulamasına bağlı olan bu uygulama yöntemi insanları uyuşturup, davaların hızını azaltıyor, cezanın ibret yönünü yok ediyordu” .
Bu mahkemeler dışında askeri idareciler ve milis kumandanları tarafından kurulan harp divanları asker kaçakları, bozguncu, casus ve eşkiyalara keyfi cezalar veriyorlardı. Bazen bu cezalar çok ağır olabiliyordu.

Suçluların, harp divanlarında cezalandırılmaları askeri otorite düşüncesini yaratıyordu. T.B.M.M. Anadolu ihtilalinin eseri olup, halkın meşru temsilcileri tarafından kurulmuştu. Bu nedenle cezaların Meclis otoritesine bağlı kuruluşlara verilmesi gerekiyordu .

T.B.M.M. düşmanla silahlı mücadele yaparak vatanı kurtarmak düşüncesiyle kurulmuştu. Doğal olarak bu amacına ulaşmak için asker toplamak zorundaydı. Ancak Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası askerlik yükümlülüğünü kaldırmıştı ki bu karar insanların askere gitmemesi, silah altında olanların da kaçması sonucunu doğruyordu.

“Kaçak olaylarının en büyük etkenlerinden birisi de kaçaklara ceza verilememesi, kaçak olayına ilgisiz kalınması ve sebep olanların sorumsuzluğuydu. Ceza Kanununun bu suçlarla ilgili hükümleri oldukça hafifti. Asker cephede ölmektense birkaç ay, hatta birkaç sene hapis yatmayı tercih ettiğinden kaçak olayı önlenemiyordu... Kaçak olayları savaşın kaderini etkileyecek, hatta sonucunu saptayacak kadar çoktu” .

Olağanüstü zamanlarda, olağanüstü önlemlere başvurma zorunluluğu vardı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış olan T.B.M.M., tamamen Meclis denetiminde mahkemeler kurulmasını zorunlu gördü. İstiklal Mahkemeleri bu zorunluluğun ürünüdür.

İSTiKLAL MAHKEMELERİNİN KURULMASI, ÖZELLİKLERİ VE UYGULAMALARI

T.B.M.M. ülkedeki her türlü asayiş bozucu olayı önlemek amacıyla 29 NİSAN 1920 tarihinde “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu kabul etti. Bu kanuna göre T.B.M.M.’nin meşruluğuna sözle, yazıyla ya da fiilen muhalefet edenler, “Vatan Haini” Vaaz ve konuşmalarında halkı vatana ihanet suçuna teşvik edenler geçici kürek cezasıyla cezalandırılacak, bu faaliyetleri sonucu olay çıkarsa idam edileceklerdi. Kanun bu suçları işleyenlerin bidayet mahkemelerince yargılanacakları hükmünü getiriyordu

Bu kanun uygulamaya konulmuş, ancak bidayet mahkemelerinin kanunun amacına ulaşmasında yetersiz kaldığı gözlemlenmişti. Bunun üzerine, yapılan çalışmalar sonucu 11 EYLÜL 1920 tarihinde “Firariler Hakkında Kanun” kabul edildi.
Bu kanuna göre hükümetin teklifi ve T.B.M.M.’nin onayıyla “İstiklal Mahkemeleri” oluşturulacaktı. Bu mahkemelerde görev yapmak üzere T.B.M.M. üyeleri arasından oy çokluğuyla üç mebus seçilecek ve içlerinden biri mahkeme başkanı olacaktı. Mahkemelerin kararları kesin olup, infazından askeri ve sivil bütün devlet memurları sorumluydu. İstiklal mahkemelerinin emir ve kararlarını uygulamayanlar, uygulamada ihmal gösterenler aynı mahkeme tarafından yargılanacaktı

Firariler hakkında kanun çerçevesinde 18 EYLÜL 1920 tarihinde Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) İsmet Bey hükümet adına, 14 mıntıkada İstiklal Mahkemesi kurulmasına ilişkin teklifi Meclis’e sunacaktır. Bunlardan özellikle yedisinin acilen kurulması gerektiği bildirilecektir. Aynı gün yapılan oylamayla bu yedi İstiklal Mahkemesinin (Kastamonu, Eskişehir, Konya, Isparta, Ankara, Kayseri ve Sivas) oluşturulmasına karar verilmiş, mahkeme üyeleri seçilmiş (18) ve görev yerlerine gönderilmiştir.

26 EYLÜL 1920 tarihinde kabul edilen “İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nun Birinci Maddesine Müzeyyel Kanun” ile mahkemelerin yargılanacak suçlara ilişkin yetkileri artırılmıştır

31 TEMMUZ 1922 tarihinde kabul edilen “İstiklal Mehakimi Kanunu” ile gizli oyla seçilen üç mahkeme üyesine bir savcı ve bir yedek üye seçilmesi kararlaştırıldı. Kanunda cezaların derhal infaz edileceği, idam cezalarının T.B.M.M. tarafından incelenip onaylanmasından sonra infaz edileceği hükme bağlanmıştır. Her İstiklal Mahkemesinin ayda bir T.B.M.M.’ne hüküm özetleri ve çalışma takvimini göndereceği belirtilmiş, ayrıca İstiklal Mahkemelerini ilgilendirecek suçların kapsamı genişletilmiştir

İstiklal Mahkemelerini ilgilendiren olayların ilk tahkikatı hükümetçe yapılarak dosya mahkemeye gönderiliyor, mahkeme heyeti tarafından gerekli inceleme yapılıp, noksanlar tamamlandıktan sonra yargılama başlıyordu. Yargılama kesinlikle halka açık olarak yapılıyor ve mahkeme tarafından verilen hüküm derhal infaz ediliyordu.

Mahkemeler Meclis’e bağlıydı. Yargı yetkisini Meclis adına kullanıyorlardı. Yargı usulü basit, açık ve çabuktu. Kararlarını vicdani kanaatlerine göre veriyorlar ve bu kararlarından dolayı sorumlu tutulamıyorlardı. Bu kadar geniş yetkilerine rağmen haklarında yeterli delil bulunamayan sanıklar berat edebiliyordu. Mahkemeler kendi mıntıkalarındaki yargılamalar hakkında İçişleri Bakanlığına ve Meclis’e rapor sunuyorlardı. Böylelikle mahkemelerin uygulamaları hakkında Meclis bilgilendiriliyordu .

İstiklal Mahkemelerine kasten şikayette bulunanların aynı mahkeme tarafından isnat ettikleri suçla yargılanmaları hükmü, haksız ithamlarda bulunabilecek şahısları ürkütüyor ve sebepsiz yere yargılamanın önüne geçilmiş oluyordu .

İstiklal Mahkemelerinin ilgi alanına giren başlıca suçlar şunlardır; askerden firar, vatana ihanet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliyeden mal kaçırmak, cinayet, düşman işgalinden yararlanıp kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmak . Bu suçlar dışında kalan suçlarla bidayet mahkemeleri ilgileniyordu.

Yargılanan şahıslara verilen cezalar ise genelde şu şekilde sıralanabilir: Asılarak veya kurşuna dizilerek idam, kalebent, kürek, ağır hapis, sürgün, dayak, zararı ödetme, görevden uzaklaştırma, halk ve asker önünde teşhir, milli mücadelenin sonuna kadar gözaltına alma, mal ve mülküne el koyma, evini yıkma, asker kaçağı yerine en yakınını askere alma, köy ve mahalleden ağır para cezası alma .

Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz gibi hiçbir ihmale yer vermeyecek önemdeki olaylar öncesinde İstiklal Mahkemeleri pekçok ceza vermiştir. Ancak Meclis zabıt cerideleri incelendiğinde bu dönemler sonrasında pekçok konuda Meclisinin af kararları aldığı görülmektedir.

İstiklal Mahkemeleri çalışma süreleri hiç kimseye ayrıcalıklı davranmamıştır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında eşkiyalık yapan bir çete uzun uğraşlardan sonra yakalanmış, ancak muhafazalarından sorumlu yüzbaşının ihmali nedeniyle kaçmayı başarmışlardır. Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali Bey’in akrabası olan bu yüzbaşı aynı mahkeme tarafından yargılanmış ve askerlikten tard edilerek onbeş sene hapis cezasına çarptırılmıştır .

Maraş mebuslarından Tahsin Bey’in bir cinayet olayıyla ilgisi nedeniyle Meclisten dokunulmazlığın kaldırılması istenmiş ve ardından, yargılanarak hapis cezasına çarptırılmıştır .

Anadolu’daki bazı tutukluların Ankara’ya gönderilmesi konusunda gönderilen emir vali tarafından aksatılmış ve bunun üzerine vali yargılanmak üzere Ankara’ya çağrılmıştı. İçişleri Bakanının kendisine kefil olması üzerine bir maaşının kesilmesi hükmüne varılmıştı .

İstiklal Mahkemelerinin adil çalışmalarına en güzel örnek Ankara 1 Numaralı İstiklal Mahkemesi ile İsmet Paşa arasında Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de düzenlenen suikast girişimi soruşturması sırasında meydana gelen olaydır.

Mahkeme soruşturmada bazı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin de fiilen suikast girişimine katıldığını tespit edince Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’e telgraf çekerek Kazım Karabekir Paşa’nın tutuklanmasını emretmişti. Başbakan İsmet Paşa olayı haber alır almaz İstiklal Mahkemeleri Kanunu’na aykırı olarak Karabekir Paşa’nın serbest bırakılmasını istemişti. Dilaver bey bu isteği yerine getirmiş, ancak sorumluluk altına girmemek için durumu İzmir’de bulunan İstiklal Mahkemesi’ne haber vermişti. Bunun üzerine mahkeme heyeti Polis Müdürüne çektiği telgrafta Karabekir Paşa’nın ve mahkeme uygulamalarına engel olan Başbakan İsmet Paşa’nın derhal tutuklanmasını emretmişti. Başbakanla mahkeme heyeti arasında meydana gelen bu olay Gazi’nin kulağına gitmiş ve mahkeme heyetini çağırarak bilgi almıştı. Kendisine durumun arz edilmesi üzerine İsmet Paşa’ya derhal bir telgraf çekmiş, İstiklal Mahkemeleri Kanununa aykırı hareket etmemesini isteyerek derhal İzmir’e gelerek mahkeme heyetine bilgi vermesi talimatını vermişti .

Bu denli dikkatli ve hassas çalışan İstiklal Mahkemelerinin kararlarıyla üç sene içinde vatana ihanet, casusluk ve bozgunculuk suçlarından 1054 kişi idam edildi. 2696 kişinin idamları askerden yeniden kaçmaları halinde uygulanmak üzere şartlı olarak affedildi. 243 kişiye gıyabında idam cezası verildi. Diğer suçlardan ise 1786 kişi kalebent ve kürek cezasına çarptırıldı. 11744 kişi beraat ederken 41768 kişi ise genellikle dayak olmak üzere çeşitli hafif cezalara çarptırıldı .

Milli Mücadele esnasında EYLÜL 1920 ile MAYIS 1923 tarihleri arasında 14 İstiklal Mahkemesi görev yaptı. Bu süre zarfında Ankara 1 numaralı İstiklal Mahkemesi görevine aralıksız devam eden tek mahkeme oldu .

SONUÇ

İstiklal Mahkemelerinin Bolşevik İhtilalinin kapalı, gizli ve terörist ÇEKA’larına benzetenler olmuştur . Oysa Çeka’lar hiçbir kanuna bağlı olmadan hiçbir hukuk sistemiyle bağdaşmayan uygulamalar yapan çetelerdir. Moskova Antlaşmasını imzaladıktan sonra yurda dönerken Tiflis’te Çeka tarafından tutuklanarak sorgulanan Riza NUR, anılarında bu örgütün çalışmalarını detaylı olarak anlatmaktadır .

Fransız İhtilal Mahkemeleri, İstiklal Mahkemeleriyle karşılaştırılırsa, bu mahkemelerin tam anlamıyla terör estirdiği, 1793 yılında sadece Paris’te 2774 kişi olmak üzere tüm Fransa’da 17.000 kişiyi idam ettirdiği görülür. Hüküm giymeden idam edilenlerle bu sayı 40.000’e çıkar. Oysa üç sene boyunca İstiklal Mahkemeleri tarafından vatana ihanet, casusluk ve bozgunculuk suçlarından 1054 kişi idam edilmiştir. Bu rakamlar İstiklal Mahkemelerinin farklılığını açıkça ortaya koymaktadır.

Samet AĞAOĞLU, İstiklal Mahkemelerini şu şekilde değerlendirmektedir. “Kuvvetini yalnız Milli İradelerden alan üç adam yalnız başına, silahsız, dağdan dağa, köyden köye, istiklal ve milli şeref duygu ve idealinin kanlı ve merhametsiz kılıcını taşıyarak gafilleri, satılmışlar temizlemek suretiyle zafer yolunu ordulara açacaktır” .

Ankara 1 numaralı İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali ise “İstiklal Mahkemeleri’nin adilane faaliyeti, kurt ruhu taşıyanlara bir koyun sükuneti, koyun gibi yaşayanlara bir aslan masumiyeti vermişti... Bilhassa milletin hayat ve hürriyetini yıkmak, mefkuresini sarsmak, maddi ve manevi kuvvetlerini kırmak kastinde olan hainler, asiler, mürtecilerle siyasi caniyane maksatlara cesaret eden ve alet olanların amansız bir adalet divanı” ifadelerini kullanmaktadır.

Enver Berhan ŞAPOLYO, İstiklal Mahkemeleri’nin Türk Milli Mücadelesindeki önemini şu sözlerle değerlendiriyor: “Eğer bu mahkemeler kurulmamış olsaydı, casuslar, gizli propagandacılar, davamızı içten çökerteceklerdi. Bu dehşet, memleketimizi yıkmak isteyen hainlere göz açtırmadı. Ecnebi casusları, padişahın adamları, cahil halkın isyanları, asker kaçakları, bu mahkemelerin süratle iş görmelerinden yıldılar. İşte bu hainlere gevşek davranılsa idi, bu mukaddes dava kazanılamazdı. İstiklal Mahkemelerinin Milli Mücadelede hizmetleri büyük olmuştur”.

Gene Samet AĞAOĞLU “Kuvay-ı Milliye Ruhu” adlı kitabında son olarak, şu yargıya varmaktadır.” İstiklal Mahkemeleri büyük Meclisin ağır bir seri yenilmelerden sonra zaferi sağlamak için aldığı tedbirler arasında milli bir şeref abidesi olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır" .

Tarihin en önemli özelliği; olayların cereyan ettiği dönemin şartlarını gözönünde bulundurarak değerlendirme gereğidir. Eğer bu özelliği gözardı edersek ve günümüz şartlarına göre geçmişin muhasebesini yapmaya çalışırsak varacağımız sonuç koskoca bir yanılgıdır.

İstiklal Mahkemeleri var olmakla yok olmak arasındaki bir mücadelede zorunluluktan doğmuş müesseselerdir. Dönemleri içinde Türk Milleti’nin var olmasını sağlayan en önemli unsurlardır. İstiklal Mahkemelerinde görev yapan üyelerin en az cephede savaşan mehmetçik kadar bu kutsal zaferin kazanılmasında payı vardır. İstiklal Mahkemelerini insafsızca eleştirmek yerine bu milletin bir daha buna benzer mahkemelere ihtiyaç duymaması için gayret göstermesi gerekmektedir.

K A Y N A K Ç A
ADIVAR, H.Edip.; Türk’ün Ateşle İmtihanı, 9 ncu baskı, Atlas Kitabevi,İSTANBUL, 1987.
AĞAOĞLU, Samet.; Kuvayı Milliye Ruhu, Baha Matbaası, İSTANBUL, 1973
ARAR,İsmail.; ATATÜRK’ün İzmit Basın Toplantısı,Burçak Yayınevi,İSTANBUL, 1969
AYBARS, Ergun.; İstiklal Mahkemeleri, Bilgi Yayınevleri, ANKARA, 1975.
GÖR, H.Namık.; İstiklal Mucizesi, Ege Matbaası, ANKARA, 1956.
KARABEKİR, Kazım.; İstiklal Harbimiz, Yüce Yayınları, İSTANBUL, 1955.
KILIÇALİ, İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955.
MAZICI, Nurşen.; Belgelerle ATATÜRK Döneminde Muhalefet (1919-1926), Dilmen Kitabevi, İSTANBUL, 1984.
NADİ, Yunus.; Ankara’nın İlk Günleri, Sel Yayınları, İSTANBUL, 1955.
NUR, Riza.; Dr.Rıza NUR’un Moskova-Sakarya Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İSTANBUL, 1991.
ÖZBUDUN, Ergun.; Türk Anayasa Hukuk, 2 nci baskı, Boğaziçi Yayınları, ANKARA, 1990.
SELEK, Sabahattin.; Anadolu İhtilali, C.1. 8 nci Baskı, Kastaş Yayınevi, İSTANBUL,
1987
ŞAPOLYO, E.Behnan.; Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadelenin İç Alemi, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İSTANBUL, 1967.
DÜSTÜR, 3 ncü Tertip, C.1, Milliyet Matbaası, İstanbul 1929.
T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, C.1,4, T.B.M.M. Matbaası, Ankara 1981.
Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı 13,23, Ankara 1958.
(YAPILMIŞ BİR ÇALIŞMADAN ALINTIDIR.)
 
115 milletvekilinin katılımıyla en yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden ülkenin pek çok yerinde çıkan ayaklanmaları ve asker kaçaklarını engellemek 29 Nisan’da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarmak olmuştu. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Mahkemelere en büyük muhalefet, resmi tarih tarafından ‘İkinci Grup’ diye adlandırılacak olan muhalif grubun lideri Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’den geldi.

‘Yalnız Allahtan Korkar’​

İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

Asker kaçakları ile mücadele​

18 Eylül 1920 - 31 Temmuz 1922 arasında görev yapan 12 mahkeme ile 1922 sonundan Mayıs 1923’e kadar görev yapan iki mahkeme olmak üzere toplam 14 İstiklal Mahkemesi, amaçları farklı olduğu için ‘Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ diye anıldı. Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır illerinde kurulan bu mahkemeler esas olarak ‘casusluk’, ‘bozgunculuk’, ‘asker kaçakları’, ‘eşkıya’, ‘saltanat yanlıları’ ve ‘isyancılar’ ile mücadeleyi amaçlıyordu. Ancak en önemli sorun asker kaçakları idi. ‘Her Türk asker doğar’ iddiasına rağmen sadece Sakarya Meydan Muharebesi sırasında tam 48.335 kişi asker kaçağıydı.

Resmî verilere göre bu mahkemelerde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak, toplam 59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678’ine 40 ila 100 değnek, malını mülkünü müsadere, para cezası, yerine evden başkasının askere alınması, halka teşhir, hapis, evinin yakılması gibi çeşitli cezalar verildi. 1.054 idam cezası infaz edildi. Ancak bu sayılar gerçeğin ancak bir bölümüdür, çünkü bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıptır. Bu konudaki en önemli çalışmanın sahibi Ergun Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı beş binin üzerinde olmalıdır.

Şark İstiklal Mahkemeleri​

4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu’nu ile kurulan ‘İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ ise muhalefetin büyük direnişi ile karşılaştı. Kazım Karabekir “Islahatı İstiklal Mahkemeleri ile mi yapacaksınız” diye sorarken, Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 26. maddesinin idam hükümlerinin infazını Meclis’e bıraktığını, dolayısıyla bu hüküm değişmeden kanunun görüşülemeyeceğini söylüyordu. Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Bey “kanunun hükümetçe çok geniş yorumlanarak bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini, Cumhuriyet rejiminde hakların her şeyin üzerinde olduğunu ve hak ve hürriyetlerin hükümetin idaresine bırakılamayacağını bunun Teşkilatı Esasiye Kanunu’na aykırı olduğunu” ısrarla belirtiyordu.

Kavgaya varan ateşli tartışmalara rağmen, kanun 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edildi. Kanunla ile biri idam kararlarını uygulama yetkisiyle ‘Şark’ için Diyarbakır’da, diğeri idam yetkisi TBMM’nin onayı ile uygulanmak üzere Ankara’da olmak üzere, iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Diyarbakır’daki mahkemenin resmî adı ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ idi ama ‘Şark İstiklal Mahkemesi’ olarak anıldı. Ardından meşhur Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda dinî esaslara göre cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri ‘vatan haini’ ilan eden değişiklik yapıldı ve mahkeme göreve başladı. 21 Mart’ta, İsmet İnönü, Meclis Başkanlığı’na Divan-ı Harb-i Örfilerde verilen idam cezalarının da ordu, kolordu, bağımsız tümen ve müstahkem mevki komutanlarınca onaylanarak uygulanmasını öneren bir önerge verdi. 22 kişilik muhalif grup bu teklifin de anayasaya ve insan haklarına aykırı olduğunu söylediler ama önerge, hükümetin istediği şekilde kanunlaştı.

‘Üç Aliler Divanı’​

Ardından mahkeme heyetleri seçildi. İsyan (Şark) Bölgesi İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karasi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan) Beylerdi. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali (Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galip Beylerdi.

Bu mahkeme, ‘Kel’ Ali, ‘Kılıç’ Ali ve Necip Ali adlı üyeleri yüzünden ‘Üç Aliler Divanı’ diye anılacaktı. Ancak, görüleceği gibi adı veya göbek adı Ali olan iki üye daha vardı.

Şark İstiklal Mahkemesi’nin en genç üyesi Avni Bey, anılarında şöyle yazmıştı: “İstiklal Mahkemesi reisi ve azaları arasında normal bir münasebetin kurulduğunu görmek nasip olmadı. Herkesin kendine göre bir politikası, kendine göre bir hukuk anlayışı vardı. Heyet-i hâkime karar için bir odaya toplandıkları zaman, sık sık görüş ayrılıkları kendini gösterir, kavgalar başlar, bazen tabancalar çekilirdi.”

Mahkemenin en sert üyesi Ali Saip Bey’di. Şark İstiklal Mahkemesi’nin aynen Ankara İstiklal Mahkemesi gibi sivil ve askerî tüm olayları yargılamasını isteyen Ali Saip Bey, bu konuda mahkemenin tek hukukçu üyesi Ahmet Süreyya Bey’le ters düşünce “Savcılıkla aramızda kanaat farkları var istifa ediyorum. Böyle çalışamam!” diyecekti. Sonunda mesele Ankara’ya aktarılacak, gelen cevaptan Ankara ‘devrimci uygulamaların’ sınırlandırılmasını istemediği anlaşılacaktı. Zaten Mustafa Kemal 16 Ocak 1923’de İzmit’te yaptığı basın toplantısındaki “İnkılâbın kanunu mevcut kanunlar üstündedir” diyerek, rotayı göstermişti. Hâkimler ile savcı arasındaki anlaşmazlık, “gerekirse kanunların üzerine çıkarız” görüşünün üstün gelmesiyle sonuçlandı. Bu tarihten sonra, mahkemenin yetki bölgesindeki 14 vilayet ve iki kazadaki idari, adli, askerî her türlü sivil ve askeri dava bu mahkemelerde görüldü.

‘Sebilürreşadçı’ Eşref Edip Bey’in anıları​

“Heybeli 1925 Mayıs ayı... Heybeli Ada’ya yeni göç etmişiz. Bir sabah vapura yetişmek üzere Denizcilik Okulu’nun yanından hızla iniyorum. Sokağın karşısındaki polis karakolunda bir kaynaşma dikkatimi çekti. Yürüdüm. Bir polis bana doğru gelmeye başladı. Karşılaştığımızda, biraz karakola kadar gelmemi söyledi. Karakolda komiser ayakta geziniyordu. Biraz heyecanlı idi. Alınan emir üzerine tevkif edildiğimi tebliğ etti. Böyle bir şey beklemediğim halde hiçbir telaş göstermedim. İçime korku da gelmedi. Korkacak ne var? Yarası olan gocunur...”

Cebeci’deki karanlık günler​

‘Yarası olmadığı için gocunacak şeyi olmadığını’ düşünen bu kişi ünlü İslamcı dergi Sebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip [Fergan] idi. Eşref Edip, polis nezaretinde Pendik yoluyla, o günlerde polis merkezinin bulunduğu Babıâli karşısındaki Danıştay binasına giderken, düşünüyordu: “Acaba neden gözaltına alınmıştı. Şeyh Said İsyanı ile bir ilişkisi yoktu ancak geçen günlerde Masonluk hakkında bir kaç yazı yayımlamışlardı. Acaba o mu infiale sebep olmuştu” sorularına cevap alamadan kendisini Ankara’ya giden trende buldu. Trenden inince doğru İstiklal Mahkemesi’ne, ardından da Cebeci’deki Tevkifhane’ye gittiler. Kendisini çırılçıplak bir odaya koyup üstüne kilit vurdular. Bir hafta yemek getiren erden başka kimse uğramadı yanına. Geceler boyunca tahta ile demirin karşılaşmasından doğan korkunç sesleri ve yankılarını dinledi. Ardından betonu yeni dökülmüş rutubetli ve yine çıplak bir başka hücreye nakledildi. Moralini yüksek tutmaya çalışıyordu. Böylece günler, haftalar ve aylar geçti. Demir kapılar, demir pencereler, soğuk taş duvarlar, rutubetli beton tavanlar, ölü kafatasları, insan kemikleri ile dolu karar topraklar, süngülü bekçiler. Kara ruhtu gardiyanlar, akrepler, çıyanlar... Sağda solda feryatlar, iniltiler... İdama götürülenlerin ağlayışları, haykırışları. Zihnini giderek ümitsizlik, üzüntü ve endişe kaplıyordu. Suçu neydi bir öğrenebilseydi...

Unutulan yazar​

Aylar sonra bir gün Mahkeme Reisi Kılıç Ali, tevkifhaneyi kontrole geldi. Eşref Edip’in hücresini ziyaret ettiğinde “Aaaa! Sen burada mısın?” dedi. “Bizi unuttunuz galiba!,” diye yanıtladı Eşref Edip, “artık bu kadar cefa yeter. Rica ederim, çağırın da, ne soracaksanız sorunuz.” “Merak etme, birkaç güne kadar çağıracağız. Seni Şark’tan istiyorlar.”

“Seni Şarktan istiyorlar” ne demek? diye düşündü Eşref Edip. Bunu daha sonra öğrenecekti. Şeyh Sait, idam yerine Edirne’de sürgün cezası verileceği vaadiyle kendisini isyana götüren nedenlerin başında TpCF’nin programı ve İstanbul basınının, özellikle de Sebilürreşad’ın hükümet aleyhine yaptığı yayınların geldiğini söylemişti. Şeyh Said’i ikna eden Ali Saip Bey’in kafasındaki plan, muhalif gazetecilerle Şeyh Said’i duruşmada karşılıklı çarpıştırmak ve böylece her iki tarafı da birbirinin silahı ile vurmaktı. Ancak siyasi durumun nezaketi yüzünden, Ankara bekleyememiş ve Şeyh Said ve 46 adamını acilen asmak zorunda kalmıştı. Hikâyenin gerisini Eşref Edip’in son derece ilginç hatıratından okuyabilirsiniz.

‘Komünist’ Zekeriya Sertel’in anıları​

Eşref Edip ve bir grup ünlü gazetecinin yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edildiği günlerde, Gülhane Parkı’nda eşi ve çocuğuyla piknik yapan Zekeriya (Sertel) Bey’in de hayatı, karşısına dikilen bir polis memurunun emniyete davetiyle değişecekti. Eşi Sabiha Hanım’la birlikte sahibi olduğu Resimli Ay dergisinde yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile Ankara’nın ve bizzat Mustafa Kemal’in tepkisini çekmiş olan Zekeriya Bey, ayrıca komünist olarak da tanınıyordu. O günlerde Resimli Ay’ın en önemli temalarından biri Milli Mücadele’nin sadece birkaç kahraman liderin değil, işçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine tüm halkın eseri olduğu, bu adsız kahramanları anmak için de bir ‘Meçhul asker’ anıtı dikilmesiydi. Bu kampanyaya cevap gecikmemişti. Akşam gazetesinde ‘Üç Aliler Divanı’nın en ünlü üyelerinden ‘Kılıç’ Ali imzalı bir yazı çıkmış, yazıda, savaşı halkın değil Atatürk’ün yaptığı ileri sürülmüştü. “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir” diyen yazar “Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur” diyordu. Yazarın Mustafa Kemal’in en has yaverlerinden biri olması, Zekeriya Bey’in baltayı taşa vurduğunu gösteriyordu.

Cevat Şakir’le karşılaşma​

Gülhane’de polisin “sizi emniyete bekliyorlar” sözünü duyduğunda, aklından bir film şeridi gibi bunlar geçmişti Zekeriya Bey’in. “Çocuğu eve bırakalım, gelirim” dedi ancak “Öyle değil efendim” dedi polis memuru. “Şimdi beraber gitmemiz lazım.” Ancak o zaman anladı Zekeriya Bey durumun ciddiyetini. Karısını ve çocuğunu parkta bırakıp müdüriyete gitti. Ankara’ya sevki bir iki saat içinde olacaktı. İstasyonda arkadaşı Cevat Şakir ile karşılaştı. Onun da yanında bir polis vardı. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. İkisi de Ankara’ya götürülüyordu. İkisi de neden Ankara’ya götürüldüklerini bilmiyorlardı.

Cevat Şakir (Kabaağaçlı), Abdülhamit’in ünlü paşalarından Şakir Paşa’nın oğluydu. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ni bitirmişti. Türkçe dışında altı dil biliyordu. Zeki, bilgili, yetenekli biriydi ama gençliğinde bir kıskançlık meselesinden dolayı babasını öldürmüş ve sekiz yıl hapis yatmıştı. Verem olduğu için cezasını tamamlamadan salıverilmişti.

Tren onları karanlık bir meçhule doğru götürürken akıl yürütmeye başladılar. Belki de Resimli Ay’ın son sayısında Cevat Şakir’in “Asker kaçakları nasıl asılır?” başlıklı yazısıyla ilgiliydi gözaltı. Cevat Şakir, bir zamanlar hapishanedeyken, İstiklal Mahkemelerinde idam cezasına çarptırılan asker kaçaklarının idam sehpasına gitmeden önce öteki mahkûmlara karşı tutumları, pılı pırtılarını yoksul mahkûmlara vermeleri, Cevat’a dokunmuştu, yazısında bunu anlatıyordu. Ama suçlarını cezaları kesilirken öğreneceklerdi: Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “İdama mahkûm olan insanlar bile bile ölüme nasıl giderler” başlıklı yazı dolayısıyla tutuklanmışlardı.

“Seni asacaklar kardeşim!”​

İki arkadaş Ankara’ya vardıklarında ayrı ayrı Polis Müdürlüğü’nün karanlık bodrumuna atıldılar. Ertesi gün, Zekeriya Bey’in yakın arkadaşı, Trabzon mebusu Nebizade Hamdi Bey kara haberi getirdi: “Seni asacaklar kardeşim!” dedi. O geceyi kâbuslar içinde geçirdi Zekeriya Bey. Rüyasında ağlıyordu. Birden kalın bir ses onu rüyadan uyandırdı: “Ne oluyor delikanlı? Ne ağlıyorsun?” Sesin sahibi, Manisalı bir İstiklal Mahkemesi hükümlüsüydü. Erkenden kalkmış, yatağında tespih çekiyordu. “Nasıl ağlamam?” dedi Zekeriya Bey. “Beni asacaklarını öğrendim.” Adam güldü. “Seni asacaklar diye üzülme. Hakkında henüz verilmiş bir hüküm yok. Oysa ben hükmü yedim. Beni şimdi, bu sabah asacaklar. Bak, ağlıyor muyum?” Gerçekten de bir saat sonra geldiler ve adamı alıp götürdüler. Bir daha da görünmedi.

Üçüncü gün iki arkadaş mahkeme heyetinin karşısına çıktı. Mahkeme Reisi ‘Kel’ Ali (Çetinkaya), Cevat Şakir’in babasını öldürdüğü sırada cinayetin işlendiği Afyonkarahisarı’nda Jandarma Komutanı’ydı ve babasının arkadaşıydı. ‘Kel’ Ali, Cevat Şakir’i tanıdı. İki arkadaşı öfkeyle salondan çıkarttı. Çıkarken, beş gün sonra savunmalarını vermeleri emretmişti. Duruşma iki arkadaş ağızlarını bile açamadan bitmişti. Suçları neydi ve neyi savunacaklardı?

Cehennemden kurtuluş​

Hücreye döndüklerinde Mersin’de yayınlanan Doğru Söz gazetesi sahibi Ata Çelebi adlı bir komünist genç onlara mahkemelerin çalışma prensiplerini özetledi: “Burası bir cehennemdir, bir salhanedir. İstiklal Mahkemesine getirilenlerin yüzde doksanı öldürülür... Eğer mahkeme sizi savunma için bildirilen günden önce çağırırsa, hakkında idam hükmü verilmiş demektir. Süreyi uzatmakta fayda yoktur. Yok, gününde çağrılırsanız, durumunuz şüpheli demektir. Mahkeme daha bir karar varmamıştır. Savunma günü sonraya bırakılmışsa, kurtulduğunuza işarettir. Çünkü mahkeme aceleye lüzum görmüyor demektir...”

Zekeriya ve Cevat Şakir, beş gün sonra değil de üç gün sonra çağrılınca ‘geleneğe göre’ idama mahkûm edileceklerini düşünüp perişan oldular. Ama şansları vardı. Cezaları üçer yıl sürgün ve kalebentlikti. Cevat Şakir Bodrum’a, Zekeriya Sertel Sinop’a gidecekti. Ölüm beklerken kalebentlik cezası almak ikiliye büyük ikramiye gibi görünmüştü. Üç yılın sonunda geride kalan eşler küçük çocuklarına bakarken, Sabiha Hanım ek olarak Resimli Ay dergisini de idame ettirmişti. Zekeriya Sertel cezası bitince İstanbul’a dönerken, Cevat Şakir, Bodrum’a yerleşecek ve ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla ünlü bir edebiyatçı olacaktı.

Siyasi hesaplaşmaların sahnesi​

Mahkeme heyeti üyelerinin anılarından ve resmî belgelerden açıkça görüldüğü gibi İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le doğrudan temas halinde çalışan bu mahkemelerde esas olarak 1925’de Şapka Kanunu’na karşı çıkanlar, 1926’da Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunanlar ve İttihatçılık davası güdenler, Saltanat ve Hilafeti geri getirmeye çalışanlar, komünist örgütlenmelere katılanlar, yolsuzluk, casusluk, hükümete muhalefet suçlarına katılanlar vb. olmak üzere yaklaşık 7.500 kişi yargılandı, bunların yaklaşık 3.280’i çeşitli cezalara çarptırıldı. 660 kişi idam edildi. Başlangıçta süresi iki yıl olan bu İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929’da hukuken sona erdiler ancak 31 Temmuz 1922’de çıkarılan İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri, 1949 yılına kadar yürürlükte kaldı. Böylece İstiklal Mahkemeleri, tüm Tek Partili dönem boyunca, rejim muhaliflerinin korkulu rüyası olmaya devam etti.

Kaynakça: Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Cilt I-II, Dokuz Eylül Üni.Yayınları, İzmir 1988; Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, Dünya Yayınları, İstanbul 1964; Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait isyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi: vesikalar, olaylar, hatıralar (Yay. Haz. Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yayınları, İstanbul 2002; Kılıç Ali, İstiklal mahkemesi hatıraları, Sel Yayınları, İstanbul 1955; Eşref Edip Fergan, İstiklal Mahkemelerinde, (Yay. Haz. Fahrettin Gün), Beyan Yayınları, İstanbul 2002; Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977; A. Turan Alkan, İstiklal Mahkemeleri, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1993.

taraf.com.tr
Ayşe Hür
 
1_ İstiklal mahkemeleri.
2_ Engizisyon mahkemeleri,
3_ ....................................Siz devam edin.
4_ .....................................Varsa tabi.
 
Üst Alt