İstanbul tarihi müzeleri

500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi

Türk ulusunun insancıl hoşgörüsünü yurt içinde ve yurt dışında tanıtma amacı güden 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi, 25 Kasım 2001`de açılarak hizmete girmiştir. 1671 tarihinde mevcut olduğu bilinen, çeşitli zamanlarda yapılan restorasyon çalışmalarıyla, günümüze kadar güzelliğini koruyan Zülfaris Sinagogu, Kamhi Ailesinin maddi katkıları, ve şimdi müzenin küratörü olan Naim Güleryüz'ün öneri ve tasarımıyla 500. Yıl Vakfı "Kutlama Programı" çerçevesinde müze olarak düzenlenerek kapılarını ziyaretçilere açtı. Türk Yahudileriin kültür mirasıyla ilgili verileri korumak, derlemek, sergilemek ve yorumlamak için açılan müze üç bölümden oluşuyor. Ana sergi salonunda Türk Yahudilerinin Müslüman geniş toplumla beraberlik ve iletişimi, etkileşimi, ülkenin sosyal ve toplumsal yaş***** katılımları, eşya, belge ve fotograflarla anlatılıyor. Galeri bölümünde geçmişten insan manzaraları sunuluyor. Erkekler, kadınlar, çocuklar, çiftler, aileler tarihe tanıklık ediyor. Çeşitli bireysel konular ele alınıyor. Etnografya bölümünde doğum, sünnet, çeyiz, düğün gibi günlük yaşamdaki çeşitli öğelerden sahneler, Türk Yahudileriin gelenek ve göreneklerini gözler önüne seriyor.

Askeri Müze

Askeri Müze, Cumhuriyet Caddesi üzerinde, 54.000 m²lik bir alan üzerinde kurulu 18.600 m²lik binasıyla bir yapılar kompleksidir. Geniş bir alana yayılan Mekteb-i Harbiye binası, Osmanlı Devleti’ne subay yetiştirmek amacıyla kurulmuş ve 1862’de inşa edilmiştir.

II. Abdülhamid tarafından yaptırılan okul binası, 1936’ya kadar okul, 1964’e kadar Kolordu Karargâhı olarak kullanılmıştır. Binanın güney bölümü Harbiye Orduevi inşa edilene kadar orduevi olarak hizmet vermiştir. 1964’te asıl binanın askeri müze olarak kullanımına karar verilmiş ve 1966’da restorasyonuna Mimar Prof. Dr. Nezih Eldem tarafından başlanarak, 1991’de bitirilmiştir. Başlangıcından bugüne kadar yapıda işlevsel ve mekânsal değişiklikler meydana gelmiş ve bina okuldan müzeye çevrilene kadar gerek iç, gerekse dış görünümü itibariyle birçok değişiklik geçirmiştir.

Ayasofya Müzesi

Ayasofya Müzesi (Ayasofya Cami veya Ayasofya Kilisesi), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 537 yılında İstanbul'un eski şehir merkezine inşa ettirildi. "Kutsal Bilgelik" anl***** gelen "Hagia Sophia", Yunanca: Αγιά Σοφιά adı verilen bina 6 yılda tamamlandı.

Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır. Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilen ve Osmanlı döneminde camii'ye çevrilen Ayasofya, günümüzde bir müze olarak hizmet vermektedir.

Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya'nın İmparator I. Konstantinos (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya'yı ikinci defa yaptırmış ve 415'te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532'de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya'dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos'lu İsidoros ve Tralles'i Anthemios'a günümüze ulaşan Ayasofya'yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532'de başlanmış, 27 Aralık 537'de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558'de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir. Anadolu'nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya'da kullanılmak üzere İstanbul'a getirilmiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık çöküp yenilendi.

Bizans dönemi mimarisinin ve sanatının en görkemli örneklerine sahip olan yapı, Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye ve Selimiye Camii'nin esin kaynağı oldu. 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u ele geçirmesiyle camiye dönüştürüldü, cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında Atatürk'ün emriyle müze olarak kullanılmaya başlandı.

Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

Ayasofya'nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks (Bizans kiliselerinde avluya verilen isim) ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler 9.-12. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir.

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a girişinin ardından ilk iş olarak Ayasofya'nın onarılmış olması dikkat çekicidir.Bazı rivayetlere göre camii'nin kıblesi ters olduğu için eli ile duvarı kıbleye doğru iterek düzelttiği anlatılır. Ayasofya'daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından her nedense yıktırılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet tarafından döneminde camiye çevirilmiş olan Ayasofya, Osmanlılar arasında 500 yıl içinde İstanbul'un en önemli camilerinden birisi oldu. Yapıya çeşitli padişahlarca dört minare eklendi.

Ayasofya İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Kuran'dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Bu levhalarda, Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin'in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır.

Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecit'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır.

Ayasofya 1935 yılında müze haline getirildi. Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtmektedir. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta 107 sütun taşımaktadır.

Beylerbeyi Sarayı

Beylerbeyi sarayı, Boğaziçi köPage Rankingüsü'nün Asya'daki ayağının bulunduğu Beylerbeyi, Bizans’tan beri saraylara tahsis edilmiş güzel bir semttir. Beylerbeyi sarayı 1861-1865 yıllarında, eski ahşap bir sahil sarayının yerinde Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştı.

Cephe ve iç dekorasyonda Doğu ve Türk motifleri, Batı süs öğeleri ile birlikte kullanılmıştır. Üç katlı yapı harem ve selamlık bölümlerini ihtiva eden 26 oda ve 6 salondan ibarettir. Otantik mobilyalar, halılar, perdeler ve diğer eşya olduğu gibi korunmuştur. Denize bakan cephe süsleri, bakımlı bahçe ve orta bölümdeki havuzlu salon ile spiral merdivenler dikkat çeken yerlerdir. Arka yamaçta bir büyük havuz, teraslar ve türünün güzel örneği at ahırları yer almıştır. 1970'li yıllara kadar kullanılan eski ana yol bir tünel ile saray bahçesinin altından geçmekteydi. Sahilde iki küçük seyir köşkü bulunan sarayda devlet misafirleri de ağırlanırdı. Müze-saray yıl boyu ziyarete açıktır.

Divan Edebiyatı Müzesi

Divan Edebiyatı Müzesi (yeni ismi Mevlevihane Müzesi) 1975 yılında müze olarak hizmete açılmış olan ve diğer adıyla Kulekapı Mevlevihanesi olarak bilinen müze devrinin kültürünü ve sanatını yansıtan kurumlardan biridir.

Yüzyıllar boyunca musiki ile bilimi bir arada kaynaştıran mevlevihanelerin Türk kültürüne etkileri büyük olmuştur. Mevlevihanelerin çevresinde toplanan pek çok kişi güzel sanatların pek çok dalında öğrenim görmüş ve bilimsel alanda kendilerinden uzun uzun söz ettirmişlerdir. Beyoğlu semtinde Yüksekkaldırım'a inen yokuşun başında yer alan mevlevihane, İstanbul'un en eski mevlevihanesidir. Sultan II. Bayezid Devrinin beylerbeyi olan İskender Paşa'nın av çiftliği üzerine 1491 yılında inşa edilmiştir. İlk şeyhi de Mehmed Semâ-i Çelebi'dir. Mevlevihane Sultan III. Mustafa zamanında (1766) yangın geçirmiş ise de aynı sultan zamanında bugün ayakta olan mevlevihane yaptırılmıştır. Bina daha sonraki yıllarda Sultan III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecit zamanlarında onarım görmüştür. Faaliyetini 1925 yılına kadar sürdüren mevlevihane 1967-1972 yılları arasında tekrar onarılmıştır. Külliye halinde inşa edilmiş olan mevlevihane; semahane, derviş hücreleri, şeyh dairesi ve hünkar mahfeli, bacılar kısmı, kütüphane, sebil, muvakkithane, mutfak, türbeler ve hazineden oluşmaktadır.Her ayın ikinci ve son cuma günleri sema ayini düzenlenmektedir.

Semahane
Müze olarak kullanılmakta olan bu ahşap kısmın giriş kapısı üzerinde Sultan Abdülmecit'in tamir kitabesi yer almaktadır ve 1853 tarihini taşımaktadır. Bina sekizgen planlıdır ve 18. yüzyıl Barok üslubunun güzel örneklerinden biridir. Bu bölümde Türk musiki aletleri ile, Mevlevi kültürüne ait eserler sergilenmektedir. Ahşap kafeslerle ayrılmış olan üst kısmında ise kronolojik sıra ile divan şairlerinin divanları ile mevlevihanede yetişmiş olan Şeyh Galib, İsmail Ankaravî, Esrar ve Fasih Dedeler ile Şair Leylâ Hanım'a ait el yazması eserler yer almaktadır. Şeyh dairesi ve Hünkar mahfeli üst kattadır.

Derviş Hücreleri
Kâgirdir ve yan yana dizilmiş odalardan meydana gelmiştir.

Türbeler

Şeyh Galip Türbesi; 19.yüzyıl başlarında Halet Said Efendi tarafından yaptırılmıştır. Kare planlıdır. İçinde mevlevihanede şeyhlik yapmış olan Mehmed Ruhi, Hüseyin, İsa Selim Efendiler ile Mesneviyi ilk şerh eden Şarih-i İsmail Ankaravî ve Şeyh Galib Efendi gömülüdür.

Halet Said Efendi Türbesi; diğer türbe ile aynı tarihte yapılmıştır. Kare planlıdır. İçinde Şeyh Kudretullah, Ataullah efendiler ile Halet Said Efendi ve Ubeydullah Efendi'nin eşi Emine Esma Hanım gömülüdür.

Sebil ve Muvakkithane
Girişin sağında yer almaktadır. Kâgir olan yapı 19.yüzyıl başlarında inşa edilmiştir.

Kütüphane
Halet Said Efendi tarafından yaptırılmıştır. Muvakkithane'nin üst katında yer alır. İçinde 3455 cilt kitap bulunmaktadır.

Hâzire (Mezarlık)
Mevlevihanede şeyhlik yapmış olanlarla, eşleri, kudumzenler, neyzenler, divan sahibi şairler gömülüdür. Ayrıca Humbaracı Ahmed Paşa'nın, Türkiye'de ilk matbaayı kuran İbrahim Müteferrika'nın, ünlü bestekâr Vardakosta Seyyid Ahmed Ağa'nın, Nayi Osman Dede'nin ve Tepedelenli Ali Paşa'nın aile efradının mezarları bulunmaktadır. Mezar taşları yazı ve süslemeler açısından da çok değerlidir.

Fenerbahçe Müzesi

FENERBAHÇE MÜZESİ TARİHİ
Türk sporunun temel direği Fenerbahçe Spor Kulübü, tam 35 dalda 100 yıllık başarılarla dolu çalışmalarında çok değerli ödüller ve kupalara sahip olmuştur.

Fenerbahçe ilk kupasını 5 Haziran 1910’da İstanbul’un ünlü Rum kulübü Sturugglers’i 3 – 1 yenerek kazandı. Gümüş işlemeli bir kupa ile başlayan bu ilk ödül ile Fenerbahçe müzesinin temelleri de atılmış oldu.

1913 yılında Altıyol ağızındaki lokalde kupa ve heykellerin sayısı 10’a ulaşınca bunlar için küçük bir vitrin satın alındı.

1914 yılında Kuşdili’nde iki katlı ahşap Lokale geçildiğinde git gide zengin bir kimliğe bürünen müze için ikinci katta bir oda ayrıldı. Kazanılan ödülleri koymak için yeni vitrinler yaptırıldı. 1932 yılında ki yangına dek oturacağımız Kuşdili lokalinde ödüllere (kupalara) ayrılan bu küçük odanın da bir süre sonra yetmediği, ihtiyacı karşılamadığı göründü. Kupa, şilt ve vazoların bir bölümü diğer odalara alt kattaki büyük salona konmaya başlandı.

Fenerbahçe Spor Kulübünün kupa sayısı 1932 yazı başlarında 150’yi aşmıştı. Ancak kulübün ilk 25 yıllık faaliyetlerinin kanıtı olan bu kupa, şilt v.b. ödüller 5/6 haziran 1932 gecesi çıkan yangında kulüp binası ile birlikte yandı. Sıfırlanan Fenerbahçe Müzesi yangından sonra hemen ve yeniden doğdu. 1932 yılından sonra çalışma dallarının çeşitlenmesi ile de her yıl kazanılan sayısız kupa, şilt, plaketler ile günümüze dek gelindi.

Fenerbahçe burnundaki sosyal tesislerin açılmasından sonra uzun yıllar kazanılan kupa, şilt ve plaketler oradaki vitrinlerde sergilendi.

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu stadının yeniden yapılması sırasında Aziz Yıldırım başkanlığındaki yönetim kurulu Avrupa standartlarının üzerinde modern bir müzenin stadın içinde kurulması kararını aldı. Bu karar kısa bir sürede hayata geçirildi. Fenerbahçe Spor Kulübü Müze Tarih ve Arşiv Kurulu Başkanı Sertaç Kayserilioğlu’nun önderliğinde yaklaşık bir yıl süren yoğun çalışmalardan sonra müzenin resmi açılışı 19 Ekim 2005 tarihinde yapıldı.

MÜZENİN YERİ VE BÖLÜMLERİ
1 - Dünya'da futbolıun doğuşu bölümü.

2 - Fenerbahçe Spor Kulübünün ilk kuruluş toplantısının, dönemin eşyaları ile mumyalarla canlandırıldığı bölüm.

3 - Mütareke ve İşgal dönemi sırasında Dereağzı'ndaki lokalimizden cepheye silah, cephane kaçırılma anının mumyalarla canlandırıldığı bölüm.

4 - Union Clup sahasından Şükrü Saracoğlu'na stadın evrelerini sunulduğu bölüm.

5 - Kuruluştan itibaren tüm branşlarda ki başarıları simgeleyen her türlü şilt, madalya berat fotoğraf, belge v.b. materiyallerin sergilendiği bölümler.

6 - Kuruluştan günümüze her dönemde ki bir kısmı orijinal forma, çorap v.b giysilerin sergilendiği bölümler.

7 - İlk tüzükler, eski üye kartları, eski lisanslar, eski maç biletleri, kulüp piyango biletleri v.b. belgelerin sunulduğu bölümler.

8 - Eski maçlardan filmlerin ve Fenerbahçe belgesellerinin oynatıldığı sinama odası.

9 - Atatürk'ün 3 Mayıs 1918 yılında ki kulübü ziyareti ve şeref defterini imzalama anının mumyalı olarak canlandırıldığı bölüm.

10 - Bütün bu bölümlerden başka yıllara göre sınıflandırılmış olarak Fenerbahçe Spor Kulübünün 100 yılda çeşitli branşlarda kazandığı 3000 (üç bin) kupa şilt ve plaket'in 426 tanesi de müzede sergilenmektedir.

Galatasaray Müzesi

Galatasaray Spor Kulübü’nün kurucusu Ali Sami Yen 1905 yılında Kalamış’da ilk Galatasaray Müzesi’ni açtı.

Müzede o güne kadar kazanılmış madalyalar ve kupaların yanı sıra tarihi fotoğraf ve belgelerle forma ve şiltler bulunuyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Galatasaray Spor Kulübü'nün anılarına el konulacağı haberini alan kurucu Ali Sami Yen müzeyi 15 Mayıs 1919 tarihli Genel Kurul kararıyla Galatasaray Lisesi’ne taşıdı.

Türkiye’nin ilk spor müzesi niteliğini taşıyan Galatasaray Müzesi’nin müdürlüğünü şu an Ali Oraloğlu yapmaktadır.

Müze her Çarşamba saat 13.00 - 17.00 saatleri arasında ziyarete açıktır.

Müze’de Galatasaray Spor Kulübü’nün kuruluşundan bu yana kazanılan kupalar, şilt ve formaların yanı sıra Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılan 200 lise öğrencisinin kılıç, karabina silahları da bulunmaktadır.

Ayrıca müzemizde kulüp arşivi, 97 yıllık resim koleksiyonu, başta Atatürk olmak üzere Türk ve Yabancı Devlet Başkan’larının imzalı fotoğrafları ve 2000 yılında kazanılan UEFA Kupası ve Süper Kupa ile birlikte 3000 adet kupa bulunmaktadır.

Kariye Müzesi

Kariye Müzesi İstanbul Edirnekapı'da bulunan müzedir. Bizans döneminde kilise, fetihden sonra ise cami olarak kullanılmış tarihi bir yapıdır.

Tarihçesi
Kariye (Chora) Kilisesi, 6. Y.Y.’a kadar giden bir geçmişe sahiptir. Günümüze ulaşmış hali Osmanlı döneminde ve 20. yy’in ikinci yarısında geçirdiği onarımların sonucudur. Kilise, manastır kompleksinden geriye kalan tek kalıntıdır. Kurtarıcı İsa Mesih’e adanmıştır. İlk önce manastır olarak 534 yılında Justinianus döneminde Aziz Theodius tarafından yapılmıstir. 11. Y.Y.’da 1. Aleksios’un kayınvalidesi Maria Doukaina tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 1204-1261 yıllarındaki Latin istilasinda harap olan manastır Theodoros Metokhites tarafından 14. Y.Y.’da onarılmıştır. Dıi narteks ve parekklesion bu dönemde yapıya eklenmiştir. (Metokhites Parekklesion’u kendisi için inşa etmiştir ve mezarı da kilisenin girişinde mermer bir taşla belirlenmiş olan yerdedir.)

Yapının önemi, İmparatorluğun, Haliç kıyısında, surlara yakın bir yerde konumlanmış olan “Blackhernai Sarayı”na taşınmasıyla artmıştır. 1296’daki büyük depreme dayanan bina, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasının ardından 1511 yılında camiye dönüştürülmüştür. Mozaik ve freskler cami olduktan sonra bazen tahta kepenklerle, bazen de badana ile örtülmüştür. 1948'den 1958'e kadar Amerikan Bizans Enstitüsü'nün yaptığı çalışmalar sonunda tüm mozaik ve freskler ortaya çıkarılmıştır. Yapı 1948’den bu yana da “Kariye Müzesi” olarak hizmet vermektedir. Dış köşesindeki minare ve içerde güneydoğu köşesindeki mihrap dışında hiçbir İslam unsuru taşımamaktadır.

Mimari Özellikleri
Kariye Kilisesi, tipik Bizans yapısıdır. Dışarıdan tuğla duvarlarıyla oldukça sade görünmekle birlikte içi en süslü kiliselerden biridir. Güney cephede uzanan dar uzun tek nefli bir sapel olan parekklesion bir bodrum uzerine yapılmıştır. Üstü kısmen kubbe, diğer kısımları tonozla örtülüdür. Tek apsisi vardır. Bütün batı cephesi boyunca uzanan dış narteks bugünkü cepheyi oluşturur. Yapının orta mekanını örten kubbe yüksek kasnaklıdır. Osmanlı döneminde onarım görmüştür ve ahşaptır. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmıştır. Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitmektedir. Orta apsis dıştan yarım kemerli bir “payanda” ile desteklenmiştir. Bu payanda, gotik mimarlıkta yaygın olarak kullanılan bir destek ögesidir. Haç tonozların, yük etkisiyle sütun, paye gibi taşıyıcı destekleri iterek yıkılmalarını önleme amaçlıdır. Yarım kemer biçimlidir, dıştan destek sağlar.

Esas ibadet mekanı işlevini gören naos, yapının merkezinde yer alır ve pandantifler ile geçilen bir kubbeyle örtülüdür. Naosun doğu uzantısı, sunak masasının yer aldığı bema ya da kutsal mekandır. Bema’nın iki yanında pastoforium yer alır. Şükran ayininin hazırlandığı kuzey şapel “prothesis”, giyinme odası olarak kulanılmış güney şapel “diakonikon” olarak adlandırılır. 14. yy’dan itibaren diakonikon özel şapel işlevi görmüştür.

İki katlı kuzey ek bölüm naosa birleşir. Geçiş niteliğindeki alt katı giyinme odası olarak kullanılmış olabilir. Manastır kütüphanesini barındıran ve naosa bir pencere ile açılan üst katı büyük olasılıkla kurucunun çalışma mekanıdır.

Batıda, mozaiklerle süslü iki geniş narteks yer almaktadır. Özgün planında güneybatı köşesinde bir çan kulesinin yer aldığı dış narteks, kapının bulunduğu revaklı cephesi ile dışa açılır. Nartekslerde mozaikler, mermer kaplamalar ve kabartmalar görünmektedir. Ek şapel konumundaki parekklesion mezar şapeli işlevini görmüştür. Buradaki fresklerin hemen hemen tümü korunmuştur. Parekklesionla naos arasında, tamamlanmamış depo ve muhtemelen keşiş odası olarak kullanılan özel bölümü bağlayan geçit bulunmaktadır. Özel bölüm naosa bir pencere ile açılmaktadır.

Mozaikler
Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine ait (14. yy.) en güzel örneklerdir. Önceki Dönemin yeknesak fonu burada görülmez. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleridir. İtalyan rönesansina paralel ilerleyen Bizans Sanatı'ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Dış nartekste İsa'nın hayatı, iç nartekste ise Meryem'in hayatı ile ilgili sahneler yer alır. Dış narteksten iç nartekse geçilen kapının üzerinde bir “Pantokrator İsa” vardır. (Bu betim birçok ortodoks kilisesinde kullanılan İsa’nin yüceliğini ifade eden, kalıp pozlardan biridir. Sakallı olarak tasvir edilen İsa, sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde yeni ahit’i tutmaktadir.) Sol tarafta İsa'nın doğumu, vali quirinus'un önünde nüfus sayımı, meleğin Yusuf'a görünüp Meryem'i alıp gitmesini öğütlemesi, ekmeğin çoğaltılması, suyun şaraba dönüştürülmesi; sağ tarafta ise haberci krallarin İsa'nin doğumunu haber vermesi, felçlilerin iyileştirilmesi ve çocukların katli gibi sahneler vardır. İç mekandaki mozaikler “Bakire Meryem”in hayatından kesitler sunar ve Hz. İsa’nın mucizelerini gösterir. Gerek duvarlarda, gerekse tavandaki mozaik betimlemeler günümüze çok az hasarla ulaşmıştır. Mozaiklerin yanı sıra renkli ve desenli mermer süslemeler de vardır.

İç nartekse geçildiğinde en güzel mozaik “deisis”tir. Ortada İsa, solunda Meryem, Meryem'in altında İsaakios, Kommenos ve İsa'nin sağında bir rahibe görülür. Bu kadın VIII. Mikhael Palaiologos'un kızıdır. Moğol Prensi Abaka Han ile evlendirilmiş ve kocasının ölümünün ardından İstanbul'a dönerek rahibe olmuştur. Bu bölümde kubbede İsa ve dilimler içinde İsa'nın ataları gösterilmiştir. Ana kiliseye giriş kapısı üzerinde ortada İsa, sol tarafta kiliseyi onaran ve mozaiklerle süsleyen Theodoros Metokhites kilisenin maketini sunar şekilde gösterilmiştir.

Meryem'in İncil'de yer almayan hayat hikayesi ise apokriflere dayalı konulardan alınmıştır. İç nartekste Meryem'in doğumu, ilk adımları, Cebrail'in Meryem'e bir çocuğu olacağını haber vermesi, tapınağa örtülecek örtü için yün alınmasi gibi sahneler yer almaktadır. Esas kilisenin iç kısmında Meryem'in ölümü, çocuk İsa'yı taşıyan Meryem ve bir aziz mozaiği yer alır. Parekklesion'un tümü freskolarla süslüdür. Apsiste görülen “Diriliş” (Anastasis) Sahnesi çok az hasarla günümüze ulaşmış gerçek bir sanat eseridir. Onun üst kısmında yer alan son duruşma sahnesi burada tüm olarak gösterilmiştir. Parekklesionun sağ ve solunda görülen nişlerin mezar olduğu bilinir. Parekklesion kubbesinin ortasında Meryem ve Çocuk İsa, dilimlerinde ise 12 melek tasviri görünmektedir.

Kazım Karabekir Paşa Müzesi

Kurtuluş Savaşı kahramanı Kazım Karabekir’in İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Erenköy semtinde müze haline getirilen evidir. Kazım Karabekir Vakfı tarafından oluşturulan müze, 2005 yılından bu yana ziyarete açıktır.

Dört katlı müzede çoğunluğu kitaplardan oluşan 3500 eser sergilenir. Trabzon'daki Ermeni yetimler tarafından hediye edilen Kazım Karabekir portresi, Karabekir’in kemanı, madalyaları, cephede giydiği kar ayakkabıları, silahları, hatıra fotoğrafları, çadırına düşen şarapnel, üniforması sergilenenler arasında.

Küçüksu Sarayı

Küçüksu Sarayı veya Küçüksu Kasrı, Boğaziçi’nde, yerleşim tarihi Bizans dönemine dek inen bir yapıdır.

Osmanlılar döneminde de ilgi çeken ve “Kandil Bahçesi” adıyla padişahın has bahçelerinden biri olarak kullanılan Küçüksu ve çevresini IV. Murat’ın çok sevdiği ve buraya “Gümüş Selvi” adını verdiği bilinmektedir.

17. yüzyıldan başlayarak çeşitli kaynaklarda “Bağçe-i Göksu” adıyla geçen yörede, özellikle 18. yüzyıldan başlayarak yoğun bir yapılaşma izlenmektedir. Sultan I. Mahmut döneminde (1730-1754) Divittar Mehmed Paşa, padişah için bu Hasbahçe’nin deniz kıyısına iki katlı ahşap bir saray yaptırmış, bu yapı III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde de onarılarak kullanılmıştır.

Sultan Abdülmecit dönemi özellikle saray ve kasır mimarlığında Batılı biçimlerin tercih edildiği yıllardır. Abdülmecit, Dolmabahçe ve Ihlamur yapılarında uygulattığı yenilikleri, Küçüksu Kasrı’nda da uygulatmış, eski ve ahşap yapıyı yıktırarak yerine bugünkü kasrı yaptırmıştır.

1857 yılında hizmete giren yeni Küçüksu Kasrı’nın mimarı Nikogos Balyan’dır. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasır, 15x27 metrelik bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kargir olarak yapılmıştır. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetçilere ayrılmış, diğer katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Bu özelliğiyle geleneksel Türk evi plan tipini yansıtan yapı, genellikle dinlenme ve av amaçlı olarak kullanılan bir “biniş kasrı” niteliğindedir. Devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir.

Abdülaziz Döneminde cephe süslemeleri elden geçirilen yapı, zaman zaman çeşitli onarımlar görerek günümüze ulaşmış, ancak bu arada eski saraydan kalan ve çeşitli işlevlerdeki ek yapılarını yitirmiştir.

Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmıştır. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiştir.

Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla eşsiz bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Döneminde de bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış ve günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır.

1994 yılında kapsamlı ve çağdaş bir restorasyon gören Küçüksu Kasrı, halkın ziyaretine açık tutulmakta, hemen yanıbaşındaki iskeleyi, çeşme meydanını ve özgün bahçesini tarihsel ve eskiden olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturma çalışmaları sürmektedir. Bu çalışmalar sona erdiğinde, yapının bahçesi diğer saray, köşk ve kasırlarımızda olduğu gibi ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara ayrılacaktır.

Mecma-ı Âsâr-ı Atika Müzesi

Mecma-ı Âsâr-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu), Türkiye'deki ilk müze oluşumudur; günümüzdeki İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin temelini oluşturur.

Padişah Abdülmecit'in Yalova gezisi sırasında gördüğü Bizans yazıtlarını istanbul'a getirtmesi üzerine eserler, 1846 yılında Osmanlı Devlet adamı Ahmet Fethi Paşa tarafından o güne kadar saray deposu olarak kullanılan Aya İrini'de toplatılmıştı. Koleksiyon, Sadrazam Ali Paşa döneminde düzenlendi ve 1869 yılında dönemin maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından Müze-i Hûmayun (İmparatorluk Müzesi) olarak adlandırıldı. Aynı yıl, ilk müze müdürü olarak Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden Dr. Good görevlendirildi. Ayrıca vilayetlere bir genelge gönderilerek çevrelerindeki bütün tarihi eserlerin tahrip edilmeden müzeye iletmeleri istendi.

Dr. Good, 1871'de müze müdürlüğünden ayrılmasından sonra, Sadrazam Ali Paşa'nın yerini alan yeni Sadrazam Nedim Paşa müze müdürlüğünü kaldırdı; Trentzio isimli bir kişiyi Aya İrini'deki eserleri korumakla görevlendirdi. Ancak 1872'de, Ahmet Vefik Paşa'nın sadrazamlığı sırasında müze müdürlüğü yeniden kuruldu; bu göreve atanan Anton Dethier ölene kadar görevini sürdürdü.

1873 yılında maarif nazırı Ahmet Cevdet Paşa'nın çalışmaları ile genişletilen müze, Aya İrini'deki nem oranının eserler zarar vermeye başlaması üzerine 1875 yılında ve Fatih Sultan Mehmet tarafından 1472’de yaptırılan Çinili Köşk’e nakledildi. Koleksiyon artık tam olarak halka açık hale gelmişti; giriş ücreti 100 para olarak belirlendi; Çarşamba günleri kadınların ziyaret günü olarak ilan edildi.

Dethier'in 1881'de ölümü üzerine Osman Hamdi Bey ilk Türk müze müdürü olarak göreve başladı. Osman Hamdi Bey'in, ülkedeki arkeolojik kazıların bir bölümünün Müze-i Hümayun tarafından gerçekleştirilmesi girişimleri sayesinde müzedeki eser sayısı çok arttı. Bir müze binasına ihtiyaç duyulması üzerine Mimar Vallaury tarafından ülkenin ilk müze olarak kullanılmak amacıyla inşa edilen binası tasarlandı ve 1891'de hizmete açıldı. 1903 ve 1907'de ek binalar yapıldı.

1910 yılında Osman Hamdi Bey'in ölümü üzerine müze müdürlüğünü kısa bir süre kardeşi Halil Ethem Bey yürüttü. 1912-1914 yılları arasında yayınlattığı taş eserler kataloğu ile müze dünyada tanınmış oldu. Başka bir binaya taşınan Sanayi Nefise(Güzel Sanatlar Okulu)'nin binası müzeye verilince burası Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlendi.

Günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri adıyla dünyanın en büyük müzelerinden birisi olarak varlığını sürdürür.

Orhan Kemal Müzesi

Orhan Kemal Müzesi Yazar Orhan Kemal'in anısını yaşatmak üzere 3 katlı bir binada kurulmuş müzedir.

Müzede yazarın çoğu Ara Güler tarafından çekilmiş 70 kadar fotoğrafı, aile fotoğrafları, kitaplarının orijinal ilk baskıları, özel mektuplar, hakkında yazılan tez ve makaleler, kullandığı daktilo, özel eşyaları, öldüğünde yüzünden alınınan maske gibi materyaller sergilenir. Müze binasında ayrıca bir kitaplık ve İkbal Kahvesi adlı bir kahve de bulunur.

Müze, Orhan Kemal Kültür Sanat Merkezi tarafından 2000 yılında kurulmuştur.

Sadberk Hanım Müzesi

Sadberk Hanım Müzesi, Vehbi Koç Vakfı tarafından, 1980 yılında Sarıyer, İstanbul'daki Azeryan yalısında kurulan, Türkiye'nin ilk özel müzesidir. Müze, Vakfın kurucusu Vehbi Koç'un eşi olan koleksiyoner Sadberk Koç'un adını taşır.

Sadberk Hanım'ın hayatı boyunca topladığı geleneksel elişlerinden oluşan ilk koleksiyonla açılan müze, değerli taşlarla bezenmiş süs eşyaları ve 16. ve 18. yüzyıllara ait giysi ve kumaşlar gibi etnografik eserlerle genişlemiştir.

1983 yılında, ünlü koleksiyoner Hüseyin Kocabaş'ın koleksiyonunun da alınmasıyla, küçük bir arkeoloji müzesi haline de gelen müze, 1988 yılında "Europa Nostra" ödülünü almıştır.

Sait Faik Müzesi

Sait Faik Müzesi, İstanbul’da, Burgaz Adası’nda Sait Faik Abasıyanık’ın oturduğu evde açılan müze. 1963’te Sait Faik Abasıyanık’ın annesinin ölümü üzerine ev, 1964’te müzeye dönüştürüldü. Darüşşafaka tarafından onarılan köşkte yazarın eşyaları, fotoğrafları, kitapları, yazıları sergilenmektedir.

Sağlık Müzesi

Sağlık Müzesi, İstanbul'da Sultanahmet'te müze.

Dr. Hikmet Hamdi tarafından 1918'de kuruldu. Önce zührevi hastalıklarla ilgili tablo ve şekiller sergilendi, sonradan bunlara bulaşıcı ve sosyal hastalıklarla ilgili tablo ve şekiller eklendi. Müze, 1928'de ve 1939'da yeniden düzenlendi. Müzede ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerine yardımcı olacak nitelikte Fizyoloji ve Anatomi bölümleriyle Kanser, Verem, Akıl ve Ruh Sağlığı, Beslenme Hastalıkları, Diş Sağlığı, Bulaşıcı Hastalıklar vb. bölümler yer alır.

Tekfur Sarayı

Tekfur Sarayı, İstanbul'da bulunan Blakhernai saray kompleksinden günümüze kalan tek saray.

Roma ve erken devir Bizans sarayları şehrin merkezinde Hipodrom civarında bulunurdu. 7. ve 8. yüzyıl'dan itibaren Haliç kıyılarından tepeye devam eden surlara bitişik bölümde, geniş bir alana yayılmış Blakhernai saray kompleksi, fethe kadar kullanıldı. Sarayın günümüze gelen tek pavyonu, surlara bitişik inşa edilmiş Tekfur sarayıdır. Çatısı olmayan 3 katlı yapı 12. yüzyılda inşa edilmiştir.

Önünde küçük bir avlunun bulunduğu renkli cephe, taş ve tuğla sıraları ile dekorludur. Pencere üstlerinde süs kemerleri sıralıdır. Pavyonun giriş katı, şehir surlarına bitişik olup 4 büyük kemer avluya açılır. 18. yüzyılda bir süre çini atölyesi olarak kullanılmıştır.

Topkapı Sarayı

Topkapı Sarayı, İstanbul'da yer alan ve dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişidir. Konumu, Haliç’i, Boğaziçi’ni ve Marmara denizi gören, İstanbul’un ilk kuruluş yeri olan bilinen akropol tepesidir. Tarihi İstanbul üçgen yarımadasının en uç noktasında, 5 km'yi bulan surlarla çevrili, 700.000 m2 özel araziye sahip bir komplekstir.

Tarihçe
İstanbul'daki ilk Osmanlı Sarayı'nın temeli Fatih Sultan Mehmet tarafından, Bayezit semtinde atılmıştır. 1454-1458 yılları arasında ahşap olarak yapılan Eski Saray'ın haremlik ve selamlık bölümleri mevcuttu. Yeni Saray (Topkapı Sarayı)'ın yapımına 1466 yılında başlanmış ve 1478'de bitirilmiştir. Topkapı Sarayı'nın diğer Avrupa saraylarından ayrılan önemli bir özelliği, tek bir binada olmayıp, çeşitli köşk ve dairelerden ayrı ayrı yapılar halinde inşa edilmesidir.

İlk olarak yapılan Çinili Köşk-Saray'dır (1472). İki katlı olan bina Orta Asya mimarisi karakterindedir. Binanın içi ve dışı çok kıymetli çinilerle bezenmiştir. Çinili Köşk'ten sonra Kubbealtı, Arz Odası, Has Oda, Hazine, Kiler, Seferliler gibi bölümlerle mutfaklar, hasta odası, hamam, Ağalar Camii, ahır vb. binalar ilave edilmiştir. Son olarak saray surları ile Sultanahmet yönündeki asıl kapının (Bab-ı Hümayun) yapımı ile Topkapı Sarayı'nın inşası tamamlanmıştır.

Sarayın harem bölümü Sultan III. Murat döneminde yapılmıştır (1574-1595). İnşaat tamamlandıktan sonra Bayezit'da ikamet eden Harem halkı buraya taşınmıştır. Saraya zamanla Enderun Mektebi, Hekimbaşı Odası, Enderun Eczanesi, Sarayburnu'ndaki köşklerle, camiler kütüphane ve ahırlar ilave edilmiştir. IV. Murat (1623-1640) zamanında Revan ve Bağdat Köşkleri, Sultan İbrahim (1640-1648) devrinde Sünnet Odası, İtfaiye Köşkü ve sonraları Mustafa Paşa Köşkü, Hırka-i Şerif Dairesi, Kütüphane, Alay Köşkü, Mecidiye Köşkü gibi yapılar inşa edilmiştir.

Topkapı Sarayı 700.000 m2'lik bir alanı kaplamaktaydı. Burada 10 cami, 3 namazgâh, 8 koğuş binası, 14 hamam, 2 hastane, 2 eczane, 5 okul, 12 kütüphane, 7 hazine dairesi, 6 kule, 22 çeşme, 11 kuyu, 2 sarnıç, 6 havuz, 2 su terazisi, 1 asma bahçe, 20 kubbeli mutfak, 348 oda ve salon ile Sarayburnu'nda yazlık köşkler bulunmaktaydı. [1]

Topkapı Sarayı, Bakanlar Kurulu karıyla 3 Nisan 1924 tarihinde müzeye çevrilerek, aynı yılın 9 Ekim'inde ziyaretçilere açılmıştır. Sürekli ve geçici 20 sergi salonu, 86.000 parça eski eseri ile dünyanın en büyük ve en zengin saray-müzelerindendir.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Türk ve İslam Eserleri Müzesi Sultan Ahmet Meydanı'nın batısında yer alan İbrahim Paşa Sarayı (16. yüzyıl) binasında yer almaktadır. 1983 yılından beri Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Sultan sarayları dışında günümüze kadar gelebilen tek özel saraydır. Kemerler üzerine yükseltilmiş yapı 3 taraftan ortadaki terası çevreler. Terastan müzenin ilk bölümüne merdivenlerle ulaşılır. Odalar ve salonlarda İslam dünyasının değişik ülkelerinde meydana getirilmiş nadir sanat eserleri sergilenmektedir. Taş ve pişmiş toprak, metal ve seramik objeler, cam eşyalar, el yazma kitaplar devirlerinin en kıymetli örnekleridir. Büyük salonların bulunduğu geniş camekanlı kısımda, 13-20 yy.ların el işi Türk halılarının şaheser örnekleri sergilenir. Bu eşsiz koleksiyon dünyanın en zengin koleksiyonudur. 13 yy. Selçuklu halıları ve sonraki asırlara ait diğer parçalar itina ile sergilenmişlerdir. Halı bölümünün alt katı son birkaç asrın Türk günlük yaşamı ve eserlerinin sergilendiği Etnoğrafik bölümdür.

Yıldız Porselen Fabrikası

Yıldız Sarayı Porselen Fabrikası, İstanbul Yıldız Parkı bahçesinde yerleşik müze-fabrika. 1892-1894 yıllarında Osmanlı Sarayı çini gereksinimlerini karşılamak ve gerileyen çini sanatını geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Türkiye'nin bu alanda üretime devam eden en eski tesisi olan fabrika, günümüzde TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na bağlıdır.

Tarihçe
19. yüzyılda geleneksel Türk sanatlarının en önemlilerinden biri olan çini sanatının gerilemiş olması Osmanlı Devleti'ni bu alanda büyük ölçüde dışa bağlı duruma getirmiştir. Tesis, Sultan II. Abdülhamid'in talimatı ile 1892-1894 yıllarında saray ve çevresinin çini ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Yıldız Çini Fabrika-i Hümâyûnu adıyla kurulmuştur.

Fabrika, Fransız Serves ve Limoges şirketinden ithal edilen teknoloji çalışmaya başlamış, bu amaçla Fransa'dan uzman personel ve çini kalıpları getirilmiştir. 1894 İstanbul depreminde ciddi zarar gören fabrika bir süre üretime ara vermiş ve İtalyan Mimar Raimondo d'Aronco tarafından onarılmıştır.

Fabrikada vazolar, duvar tabakları, yazı ve sofra takımları, kartvizit tabakları, kapaklı kaseler, sahanlar, aşure tepsileri, şekerlikler, çay ve fincan takımları gibi günlük kullanım eşyaları da üretilmiştir.

II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sonrasında üretimi durdurulan fabrika, 1911 yılında eski yöneticilerinin çabaları ile yeniden faaliyete geçirilmiştir. Kurtuluş savaşı döneminde sıkıntısı çekilen telgraf tellerini birbirine bağlamakta kullanılan kaolin fincanların üretimini de yapan fabrika 1957 yılında Sümerbank'a devredilmiştir.

Batı ve Anadolu sanatı sentezine önemli katkıları olan fabrika, Cumhuriyet Dönemi’nde de üretime devam etmiş ve geleneksel Türk çini sanatının dünyaca tanıtılmasında önemli rol oynamıştır.

Günümüzde TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na bağlı olan Yıldız Porselen Fabrikası, günümüz beğeni ve gereksinimlerine yönelik ürünler yanında başlangıç döneminde yaptığı ürünlerin de benzerlerini üretmektedir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, çeşitli kültürlere ait bir milyonu aşkın eserle, dünyanın en büyük müzeleri arasındadır. 19. yy.ın sonlarında ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından İmparatorluk Müzesi olarak kurulmuştur ve 13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Müzenin koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç müzeden oluşmaktadır.

Arkeoloji Müzesi
Ana bina ve ek bina olmak üzere iki binadan oluşmaktadır. Ana binanın yapımına 1881 yılında Osman Hamdi Bey tarafından başlanmış, 1902 ve 1908 yılında yapılan ilavelerle bugünkü durumuna gelmiştir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Neoklasik bir yapı olan binanın cephesi, mimarı Alexandre Vallaury tarafından, İskender Lahti ve Ağlayan Kadınlar Lahti'nden esinlenerek yapılmıştır.

Binanın alt katında İskender, Ağlayan Kadınlar, Satrap, Lykia ve Tabnit Lahti gibi Sayda kral mezarlarında bulunan lahitler ile antik kentlerden getirilen heykel ve kabartmalar sergilenmektedir.

Arkaik Dönem'den Bizans Dönemi'ne kadar olan heykel sanatının gelişimi, kronolojik sıralama içerisinde görülebilir.

Ana binanın üst katında ise küçük taş eserler, çanak çömlekler, pişmiş toprak heykelcikler, hazine bölümü, 80.000 sikke, mühür, nişan ve madalya bulunmaktadır.

Altı katlı olan ek binanın dört katı sergi salonu olarak düzenlenmiştir. Binanın giriş katında Çocuk Müzesi ile mimari eserler sergisi, birinci katında Çağlarboyu İstanbul, ikinci katında Çağlarboyu Anadolu ve Truva, en üst katında Anadolu'nun Çevre Kültürleri: Kıbrıs, Suriye, Filistin sergi salonları bulunmaktadır.

Bölümleri

Eski Şark Eserleri Müzesi

1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından Güzel Sanatlar Okulu olarak yaptırılmış, 1917-1919 ve 1932-1935 yıllarında müze olarak düzenlenmiştir.

Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Arap eserlerinin, Kadeş Antlaşması'nın, Zincirli Heykel'in sergilendiği Eski Şark Eserleri Müzesi'nde 75.000 çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivi ve 20.000'e yakın arkeolojik eser bulunmaktadır.

Çinili Köşk Müzesi
1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. 1875-1891 yılları arasında İmparatorluk Müzesi olarak kullanılmış, 1953 yılında Türk ve İslam eserleri sergilenmeye başlanmış, 1981 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne dahil olmuştur.

Ön cephesi tek, arka cephesi ise iki katlı olan Çinili Köşk Müzesi'nde Selçuklu ve Osmanlı Dönemi çini ve seramikleri sergilenmekte, depolarında 2.000 eser bulunmaktadır.

Çocuk Müzesi
Ek binanın zemin katında bulunan Çocuk Müzesinde Tunç Çağı'ndan Bizans dönemine kadar yazının icadı, çanak-çömlek yapımı ve kullanımı, paranın icadı gibi tarihte yaşanan ilklerivurgulayan eserler ve canlandırmalar yer almaktadır.

İstanbul'un çevre kültürleri
Ek binanın zemin salonunda yer alan sergide, Trakya ve Bitinya bölgesinde yapılan çeşitli kazılardan gelen buluntular ile Bizans dönemi eserleri sergilenmektedir.

Çağlar boyu İstanbul
Bu salonda, İstanbul'un prehistorik dönemden Osmanlı dönemine kadar geçirdiği, sanatsal siyasal, ve kültürel değişimi yansıtan eserler sergilenmektedir.

Çağlar boyu Anadolu ve Truva
Truva'nın 9 yerleşim katında bulunanların yer aldığı vitrinlere paralel olarak, Anadolu ve Trakya'da Paleolitik Çağ ile Demir Çağ'ın sonuna kadar uzanan sürece ait buluntular sergilenmektedir.

İstanbul Deniz Müzesi

İstanbul Deniz Müzesi, Türkiye'nin denizcilik alanında en büyük müzesidir, içerdiği koleksiyon çeşitliliği açısından dünyanın sayılı müzelerinden biridir. Koleksiyonunda yaklaşık 20.000 adet eser bulunmaktadır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı olan İstanbul Deniz Müzesi Türkiye'de kurulan ilk askeri müzedir.

Türk Deniz Müzesi; 1897 yılında, dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'nın emirleri, Miralay (Albay) Hikmet Bey ve Yüzbaşı Süleyman Nutki'nin büyük gayret ve çabaları sonucu Tersane-i Amire'de (Osmanlı Devlet Tersanesi Kasımpaşa, İstanbul'da) küçük bir binada "Müze ve Kütüphane İdaresi" İsmi ile kurulmuştur

Önceleri tasnifi yapılmamış, müze deposu olarak sergiye açılmıştır. 1914 yılında Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa, denizciliğin tüm kollarında olduğu gibi müzede de reform yapmış ve müdürlüğe Deniz Yüzbaşı Ressam Ali Sami Boyar'ı getirerek, bilimsel anlamda yeniden düzenlenmesine olanak sağlamıştır. Boyar, Türk gemilerinin tam ve yarım modellerinin yapılması için "gemi model atelyesi" ve mankenlerin yapıldığı "mulaj-manken atelyesi"ni kurarak, müzeciliğin geliştirilmesine ve bugünkü halini almasına temel oluşturmuştur.

II. Dünya Savaşı 'nın başlamasıyla, eserler korunma amacıyla Anadolu'ya nakledilmiştir. Savaş sonunda 1946 yılında müzenin tekrar İstanbul'a taşınmasına karar verilmiş ve müze o günün koşullarında en uygun yer olan Dolmabahçe Camii Külliyesi'ne taşınmış, yeni müze müdürü Haluk Şehsyvaroğlu idaresinde iki yıllık bir çalışmadan sonra 27 Eylül 1948 yılında ziyarete açılmıştır.1961 yılında müze Beşiktaş İskele Meydanı'nda Türk Amirali Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa'nın anıtı ve türbesi yanında, bugünkü bulunduğu yere taşınmıştır.

Ana sergi binası 3 katlı olup, 1500 m² lik alana sahiptir. Binada bulunan 4 büyük salon ve 17 oda sergileme alanı olarak kullanılmış ve salonlara rüzgar yönlerinin isimleri verilmiştir. Müzede, saltanat kayıkları, bahriyeli kıyafetleri, el yazmaları, gemi modelleri,sancaklar,haritalar ve portolanlar, tablolar, tuğralar ve armalar, kadırgalar, seyir aletleri, gemi baş figürleri ile silahlar sergilenmektedir.

İstanbul Havacılık Müzesi

İstanbul Havacılık Müzesi, Yeşilköy'de askeri havaalanın bitişiğinde yer alan ve Türk hava kuvvetlerine ait uçakların sergilendiği müzedir.

1971-1978 yılları arasında İzmir Cumaovası Sivil Havaalanında faaliyet gösteren Türkiye'nin ilk hava müzesi, yerinin elverişsizliği nedeniyle ziyaretçi çekmeyince ulaşım kolaylıkları ve ilk hava birliğinin kurulduğu yer olması nedeniyle müze için daha uygun bir yer olduğu tespit edilen Yeşilköy'e müzenin taşınması ile oluşmuştur. Müze binası inşaatı 1977 yılında başlamış, 16 Ekim 1985 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Uçak hangarında ve açık alanda Türk Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmış çeşitli uçaklar ve helikopterler; Anılar Salonu'nda havacılık tarihi ile özdeşleşmiş insanlara ait hatıra eşyalar; Motor reyonunda pervaneli ve jet uçaklara ait muhtelif motorlar; Silahlar Salonu'nda havacılık tarihinde kullanılmış ve günümüzde kullanılan çeşitli silahlar ve akrotimin Türkiye'de gelişimine ilişkin bilgiler, Kıyafetler Salonu'nda Osmanlı havacılarından günümüze kadar havacıların kullandığı kıyafetlerin imitasyonları ziyaretçilere sunulmaktadır.

Müzenin bünyesinde bir kütüphane, sinema salonu, kafeterya, hediyelik eşya satış reyonu bulunmaktadır.

İstanbul Modern Sanat müzesi

İstanbul Modern Sanat Müzesi veya kısaca İstanbul Modern, Türkiye'nin ilk modern sanat müzesidir.

Eczacıbaşı ailesinin öncülüğünde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından kurulan müze, 11 Aralık 2004'te ziyarete açılmıştır.

Karaköy limanında, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ile Tophane-i Amire arasında yer alır. İstanbul Modern, T.C. Denizcilik İşletmeleri için kuru yük deposu olarak inşa edilen 4 no'lu antrepo binasının müzeye dönüştürülmesi ile hayata geçmiştir. 2003 yılında gerçekleştirilen 8. Uluslararası İstanbul Bienali'ne de ev sahipliği yapan bina, devrin başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından, müze olarak tahsis edilmiş ve kendisinin Türkiye'ye AB üyeliği için müzareke tarihi verilecek olan 17 Aralık tarihinden önce yapımının tamamlanması isteği üzerine 11 Aralık 2004'te hizmete açılmıştır.

Şu anda İstanbul Modern'in baş küratörlüğünü Rosa Martinez yapmaktadır.

İstanbul Oyuncak Müzesi

İstanbul Oyuncak Müzesi, Göztepe, İstanbul'da şair Sunay Akın tarafından 2005 yılında kurulan oyuncak müzesi.
İstanbul Oyuncak Müzesi - Amblem

Sunay Akın’ın ailesine ait tarihi bir köşkte kurulan müzenin açılışı 23 Nisan 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Müzede Sunay Akın tarafından dünyanın değişik yerlerinden toplanan 2000 kadar oyuncak sergilenmektedir. Sergilenen eserlerin en eskisi 1817 yılında Fransa'da yapılmış bir kemandır. 1820 yılında Amerika'da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya'da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasındadır.

4 katlı ahşap yapıda, kafeterya ile toplantı ve gösteri salonu da yer almaktadır. Müzenin tasarımını sahne tasarımı sanatçısı Ayhan Doğan yapmıştır.
 
Üst Alt