• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

İsmail Dede Efendi

Okunuyor :
İsmail Dede Efendi

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

... sonra sizin o renk dediğiniz şey,
ben olsam aşk derdim ya,
asıl merhum Dede Efendimizde.

A. H. TANPINAR

Çok insan anlayamaz eski mûsikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

YAHYA KEMAL

Abdülkadir-î Meragî (1353?-1435) ve Itrî (1640?-1712) ile birlikte Klasik Türk Müziğinin en büyük üç müzisyeninden biri olarak kabul edilen Hammamîzade İsmail Dede Efendi 9 Ocak 1778de İstanbulda doğdu. Babası Süleyman Ağa hamam işlettiği için Hammamîzade olarak anılır. İsmail öğrenimine Kılıç Ali Paşa Camii yanındaki Çamaşırcı Mektebinde başladı. Burada sesinin güzelliği ve müziğe yeteneğiyle İlahicibaşı Uncuzade Mehmet Efendinin dikkatini çekti. Uzun yılar kendisine musiki hocalığı yapan Mehmet Efendi, okulu bitirdikten sonra da İsmaile Baş defterdarlıkta bir memuriyet görevi buldu.1797de Yenikapı Mevlevihanesinde çileye giren İsmail burada musiki bilgisini ve yeteneğini ilerletti ve Abdülbaki Nasır Dededen ney çalmayı öğrendi. Şeyhi Ali Nutki Dede genç mürid İsmaildeki musiki kabiliyetini fark etmiş ve ona Öyle görüyorum ki istikbalin en büyük üstadı olacaksın(1) demiştir.

Çiledeyken bestelediği Zülfündedir benim baht-ı siyahım adlı bûselik şarkı bütün İstanbulda çok sevildi.

Zülfündedir benim baht-ı siyahım
Sende kaldı gece gündüz nigâhım
İncitirmiş meğer ki seni âhım
Seni sevdim odur benim günahım

Şarkıyı duyan III. Selim kendisini saraya çağırdı, iltifatlar etti ve bir kese altın verdi. İsmail bu bir kese altını babasından kalan hamamı sattığı için üzülen annesine götürdü ve Mevlevihaneye geri döndü. Fakat III. Selim Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni adlı hicaz şarkısını da duyunca İsmaili yeniden saraya çağırdı ve saraydaki küme fasıllrına katılmasını istedi.

Ey çeşm-i âhû hicrile tenhalara saldın beni
Çün nâfe bağrım hûn edip sahralara saldın beni
Ey kaameti serv-ü salınmada ellerle sen
Haşrolalım dedikçe ben ferdalara saldın beni

Bunun üzerine 1001 gün sürmesi gereken çilesinin bir yıla yakın kısmı bağışlandı ve 1799da Dede oldu. Kendisini her zaman takdir eden Sultan 3. Selim için Dede Efendi Müştak-ı cemalin gece gündüz dil-i şeydâ adlı Suzinâk makamındaki eseri bestelemiştir.

Müştak-ı cemalin gece gündüz dil-i şeydâ
Etti nigeh-i âtıfetin bendeni ihyâ
Mesrur ede hak kalb-i hümayûnunu daim
Edıyye hayrın dil-ü canımda hüveydâ

Dede Efendi 1801de evlendi. Bu yıllarda öğrencileriyle, mevlevihanedeki ve saraydaki görevleriyle meşgul oldu .Ancak 1804de Şeyhi Ali Nutki Dede nin, 1805de de oğlu Salihin ölümü(1810da ikinci oğlu Mustafa da ölecek ve daha sonra biri ölecek olan 3 kızı olacaktı) kendisini çok üzdü. Bu acı olaylar üzerine Bir gonca-femin yâresi var ciğerimde adlı, beyati makamındaki eserini besteledi.
Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde
Ateş dökülürse yeridir âh serimde
Her lâhza hayâli duruyor didelerimde
Takdire nedir çare bu varmış kaderimde

Bu eser klasik uslubun mesafeli havası yerine,kişisel acılarla bestelenmiş bir mersiye olması nedeniyle Dede Efendiden sonra gelişecek olan Romantik akımın başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilebilir. Şeyhi Ali Nutki Dede ölümünden bir ay kadar evvel Şevkutarap makamında bir mevlevi ayini bestelemişti. İlk olarak Yenikapı Mevlevihanesinde okunan bu ayini öğrencisi İsmaile adadığından, kayıtlarda Ayinin güftesinin altına Derviş İsmail yazmıştı. Bu sebeple bu ayinin önceleri Dede Efendi ye ait olduğu sanıldı, fakat Dede bu yanlışı hemen düzelltti.1807de tahttan indirilen 3. Selimin yerine 4. Mustafa geçirildi. Ancak saltanatı çok kısa sürdü ve yerine 2.Mahmut padişah oldu.

Bu çalkantılı dönemde Dede efendi saraydan uzaklaştı ve vaktinin ve emeğinin büyük kısmını Mevlevihanede geçirmeye başladı. Rauf Yekta Bey in aktardığına göre, bu dönemde, Dede Pazartesi ve Perşembe günleri dergâha gider , ayin-i şerif okunurken naathanlık (okuyuculuk) vazifesini de üstlenir ve Itrinin rast makamında bestelediği natı ayin hangi makamdan bestelenmişse o makama çevirerek okurmuş. Rauf Yekta Beyin de vurguladığı gibi, bu iş,çok yüksek bir müzik yeteneği gerektirdiğinden, Dedenin musıkiye istidadının ne denli yüksek olduğunu gösterir. II. Mahmut Yeniçeri Ocağını kaldırıp, karışıklığa neden olan ülke sorunlraının bir bölümünü yoluna koyduktan sonra rahatladı, musıkiye zaman ayırmaya başladı.1825 yılında, bir gün Yenikapı mevlevihanesini ziyarete gitti ve bu ziyaret sırasında Dedenin Neva Mevlevi Ayininin okunduğunu duydu. Ayini çok beğendi ve Dedeyi yeniden saraya davet etti; böylece Dede saraya geri döndü. Kendisi de bestekâr olan II. Mahmut Dede Efendiye büyük saygı gösterdi.

Padişahın Dedeyi bu denli takdir etmesi baş müezzin Şakir Ağayı rahatsız etti. Şakir Ağa bir fırsat yaratıp Dedeyi Padişahın önünde küçük düşürmek istedi. Bu amacı doğrultusunda bir plan yaptı: eviç makamında yaptığı bazı küçük değişikliklerle yeni yarattığı bir makam olduğunu düşündüğü ferahnak makamını (ancak bu makam yeni değildi;tertipçisi Abdülkadir-i Meragiydi) Padişah önünde yapılan küme fasıllarında birden icrâ etmeye başlayacak ve makamı tanımayacağını düşündüğü Dede de icrâya katılamayıp sessiz kalarak Şakir Ağadan daha aşağı görünecek ve küçük düşecekti. Ama Şakir Ağanın planı gerçekleşmedi: Dede, Şakir Ağanın bu tertibinden bir şekilde haberdar olmuş ve bir gün Enderunda, şans eseri, Şakir Ağanın hazırladığı bu makamı işiterek karşı hazırlıklara başlamıştı. Sonunda Şakir Ağanın beklediği gün geldi ve iki büyük müzisyen diğer icracı arkadaşlarıyla birlikte Padişah'ın huzuruna çıktılar.

Şakir Ağa ferahnâk makamındaki şarkısını bitirir bitirmez Dede de daha evvelden hazırladığı aynı makamdan bir şarkıya başladı. Yani Dede Şakir Ağanın altında kalmadı. Bu rekabeti fark eden II. Mahmut da, yine Rauf Yekta Bey in aktardığına göre şöyle dedi: Şakir Şakir! Dede musıkide bir canavardır; sen onunla güreşemezsin. Ancak, bu canavar benzetmesi Dedeyi gücendirdi. Bu gücenme, II. Mahmut, Dedenin, bir saray düğünü için bestelediği puselik makamındaki eserleri duyup Dedeye yeniden iltifatlar edene değin sürdü. II. Mahmut döneminde Dede Efendi Müezzinbaşı oldu. Ahırkapıda bulunan Dede Efendi konağı da II. Mahmutun hediyesidir.

Dede Efendi ferafeza makamındaki ayini de II. Mahmutun ricası üzerine bestelemiştir. Aslında padişah emri üzerine yapılan bu besteleyişten rahatsızlık duymuştur.(2) Ahmet Hamdi Tanpınar bu ayin için şöyle yazar: ... ferahfeza ayini sade İsmail Dedenin eserinin değil, bütün musikimizin bir ucu imkânsızda kıvranan yıldız topluluğudur. Ferahfeza, Dedenin sanatının teknik meselelerinin olduğu kadar, iç meselelerinin de hal edildiği noktadır. ... Acaba Dede, bu eserinin, bir medeniyetin, bir kültürün son defa ve en gür sesiyle bütün kudretleri, bütün mazisi beraberinde olarak konuşmasını mı istemişti? Çünkü bu eserin yalvarışında fert olarak sahip olabileceğimizden çok fazla bir şey vardı. Orada sade Allahı bulmayız, Allahın karşısına bütün zenginliklerimizle ve cemaat olarak çıkarız.

Saraydaki görevine yıllar boyu devam eden Dedenin yaşamı Abdülmecidin padişah oluşuyla (1839) değişikliklere uğradı. Bu dönemde sarayda öykünmeciliğe varan bir Batı hayranlığı başladı. Enderun Muzika-i Humayûn oldu ve Padişah da Dede Efendiden daha Batılı tarzda eserler ortaya koymasını istedi. Bu dönemdeki bazı eserlerinde gerçekten de bir batı etkisi görülür. Örneğin Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü şarkısı vals ritmlerinin etkisini açıkça taşır.

Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü
Sim ten, gonca fem, bi bedel ol güzel
Ateş-i rûhleri yakdı bu gönlümü
Pür eda, pür cefa, pek küçük pek güzel

Saray zevkindeki bu gelenekten kopuş ve değişim Dedeyi memnun etmiyordu. Hatta bir gün saray bahçesinde gezerken öğrencisi Dellâlzade İsmaile, İsmail, bu oyunun tadı kaçtı dedi ve Padişahtan izin alarak hacca gitti. Orada yakalandığı koleraya yenik düşerek 29 Kasım 1846da Mekkede vefat etti. Şehnaz makamındaki, sözleri Yunus Emreye ait olan Yürük değirmenler gibi dönerler. Elele vermişler Hakka giderler diye başlayan ilahiyi bu hac ziyareti sırasında bestelemiştir. Bu ilahiyi İstanbula yanındaki öğrencileri nakletmişlerdir.

Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakka giderler
Gönül Kâbesini tavaf ederler
Muhammedin kösnü çalınır bunda
Ol sultanım demi sürülür bunda

Yahya Kemal, Dede Efendi için şöyle yazmıştır:

Tâûna giriftâr olarak Minâda
Can verdi cehennem gibi bir hummâda
Fâni ise öz bestelerin hallâkı
Doğmak, yaşamak nâfiledir dünyada

Klasik Türk Müziğinin klasik döneminin son büyük bestekârı olarak kabul edilen İsmail Dede Efendinin yapıtında, geleneksel olanla yeni, klasik olanla halk zevki, dünyeviyle uhrevi, eskiyle yeni birlikte yaşar, A.H.Tanpınar ın deyişiyle iki ayrı rüzgâr, iki türlü ameliye vardır. Aralarındaki çelişki güzellikte aşılır. Sultanî-yegâh, neveser, saba-bûselik, hicaz-bûselik, araban-kürdi makamlarının tertipçisi olan Dede Efendinin eserleri, saltık tinin kendini özgür ve ölümsüz kıldığı alanlardan biri olan sanatın evrensel doruk noktalarındandır. İdeanın duyusal görünüşü(3) olan sanat İsmail Dede Efendinin sayıları 6 olan Mevlevi Ayinlerinde (Sabâ, Nevâ, Bestenigâr, Sabâ-Bûselik son üç selâmı nevâ ile aynıdır, Hüzzâm, ferahfezâ makamlarında; tek selâmdan ibaret olan Isfahân Ayin unutulmuştur) tinin kendini bildiği ve ölümsüz olduğu başka bir alan olan dinin ilham ettiği bengilik ve güzellik duygularıyla bütünleşir. 2. Mahmut, Dedenin Ferahfeza Ayinini dinlemek için hasta yatağından kalkıp mevlevihaneye gelmiş ve adeta iyileştim demiştir. Mevlevi Ayinleri arasında Hüzzam makamında olanın (Dede bu makamdan çok etkilenirmiş) ayrı bir önemi vardır. 1833 yılında bestelenen bu ayini Dede Efendi tamamlamadan mevlevihaneye götürüp okutmuştur. Gerçekten de ayinin birinci selamı harikadır. Tü mâh-ı acibi ki misli nedâri mısraından Pey-i dilrübâ-yi çü şir-i şikâri mısraıına geçilirken makam birdenbire hüzzamdan şedarabana döner. Geçiş çok etkileyici ve güzeldir. Daha sonra Hüseyin Saadettin Arel, bu geçişten çok etkilenmiş; hüzzamla başlayıp şedarabanla sona eren ve lale-gül adını verdiği bir makam düzenlemiştir. 500den fazla eserinin ancak 267si günümüze ulaşabilen İsmail Dede Efendi, 17 yyın ortalarından 1730a kadar Barok, Rokoko ve şark etkilerinin biraraya gelişiyle "klasik dönemini yaşayan Türk Müziğinin son klasik dönemini oluşturur. Fakat Dedenin eserinde, bütün büyük sanatçılarda olduğu gibi, kendinden öncesinin bir özeti ve zirvesi olmanın yanında, kendinden sonraki değişimleri ve yenilikleri besleyecek gizillik bulunur. Ondan sonra, öğrencileri Dellâlzade İsmail Efendi ve Zekai Dede Efendi klasiği sürdürmüşler, fakat Hacı Arif (Dedenin öğrencilerinden biridir) ve Rahmi Bey'lerin en güzel örneklerini ortaya koydukları romantik dönem başlamıştır. Musiki terminolojisini bırakıp, bir kez daha Hegele dönecek olursak, hem "biçimin ve içeriğin saltık birliği üzerinde yükselen (4) klasik sanata hem de dışsal görünümün ve içselliğin klasik birliğini eriten(5) ve kendisine dönen(6) romantik sanata müzik alanında harika örnekler bırakan İsmail Dede Efendi, hiç şüphesiz evrensel bir değerdir.

ideayayinevi.com
 

ümmi

Kıdemli
Üye
ahhh mevleviler ne hoş zarif,nazik ince ruhlu,aşık insanlar.
mopsy her ne kadar onun mevlevi dedesi(şeyhi)olmasından çok müzik dehasıyla ilgilensede bu dehasını mevleviliğe borçlu olduğunu düşünüyorum bendeniz.kalbi incelmemiş,rakikleşmemiş insandan böyle bir güzellik çıkmaz.
 

mopsy

Emektar
Üye
Eski-Yeni sorunsalı içerisinde hâlâ önemini koruyan fakat unutulan Dede Efendi

Merhaba

Dede Efendi, Osmanlı tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birinde yaşadı. Bir uygarlık ve kültür değişimi üzerinde daha da hızlanan bir toplumsal çöküş ortamında yetişti. Yenilik hareketlerinin yarattığı tepkilerden doğan kanlı olayları gördü .Döneminin sınırlı Batılılaşma eğilimlerini, II. Mahmud döneminin hem Doğu'ya hem de Batı'ya yönelişlerini, Abdülmecid'in toplu bir yenileşmeyi öngören Batıcılığını izledi. Dede Efendi müziği bugün sadece aydın ve müzikten anlıyan bir tabaka tarafından dinleniyor; geniş kitlelerce tanınmıyor. İkinciGrup, klasik Türk müziğinin bu büyük sanatkarına ışık tutuyor .

İsmail Efendi küçük yaşta köklü bir müsik gelenegi olan Yenikapı Mevlevihanesine kapılanarak zamanın değerli müzik ustası Şeyh Ali Nutkî Dede'nin derslerini izlemeye başladı. Şeyhin kardeşi olan müzik kuramcısı Abdülbâki Nâsır Dede'den de yararlandı. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir.

1798'de tekkede çileye girmeye karar verdi. Çilesi sırasında bestelediği, 'Zülfündedir benim baht-ı siyahım' dizesiyle başlayan buselik şarkı, İstanbul'un müzikle ilgili çevrelerinde bestecisinin adı üstünde büyük merak uyandırdı. Ünü kısa sürede bütün kente yayılan şarkı sarayda da okundu. Kendisi de besteci olan III. Selim, şarkının çile doldurmakta olan genç bir Mevlevi dervişi tarafından bestelendiğini öğrenince, onu saraya çağırtarak yapıtı bir kez de kendisinden dinledi ve onu hemen saray hanendeleri arasına almak istedi. Padişahın sürekli ilgilenmesinin etkisiyle, üç yıllık çilesinin son yılı Nutkî Dede tarafından bağışlandı. Yirmi iki yaşındayken 1001 gün süren Mevlevi çilesini tamamlayarak «dede» oldu. Burada değişik ustalarla klasik Türk müziği, din müziği çalıştı ve ney çalmasını öğrendi. Padişah onu kendisine musahip ve başmüezzin tayin etti.

Dede Efendi besteciliğinin yanı sıra neyzenliği ve hanendeliği ile de ünlüdür. Halk zevkinden saray zevkine kadar her çeşit üslûpta eserler bestelemiştir. Bu sıralarda bestelediği en güçlü eserlerinden Hicaz Nakış büyük yankı uyandırdı .Bayatî makamındaki, 'Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde' dizesiyle başlayan bestesi büyük oğlunun ölümünden duyduğu acıyı dile getirir. Türk müziğinde ilk kez kişisel bir konunun işlendiği bu mersiye, Tanzimat öncesinin kişiselliğe ve duygusallığa açılma eğilimi içinde gözlenen kendine özgü romantik bir duyarlığın müziğe yansıması sayılabilir.

İsmail Dede, sanatını geliştirmesine yardımcı olan III. Selim'in 1808'de tahttan indirilerek öldürülmesini izleyen IV. Mustafa'nın bir yıllık padişahlığı sırasında müzik toplantılarına son verildiği için saraydan uzaklaştı. II. Mahmud'un siyasal karışıklığı gidermesinden sonra yeniden saraya alındı. Önce musâhib-i şehriyârî, sonra sermüezzin olduğu bu yıllar, sanat yaşamının en parlak, en verimli dönemi oldu. İsmail Dede, Abdülmecid zamanında da saraydaki yerini korudu.

1839'da bestelediği Ferahfeza Ayin'nden sonra bestecilik yaşamında görece bir durgunluk göze çarpar. Kendi sözleri, davranışları göz önüne alınırsa, Abdülmecid sarayını çok yadırgamıştır. Saraydaki havanın birdenbire 'alafrangalaşması', Batı müziği zevkiyle yetişen yeni padişah zamanında Türk müziğinin, saraydaki varlığını eskisinden farklı olarak ancak resmi bir ilgiyle sürdürür hale gelmesi, Dede'nin bu çevreden uzaklaşmasına yol açtı..

İsmail Dede, Osmanlı tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birinde yaşadı. Bir uygarlık ve kültür değişimi üzerinde daha da hızlanan bir toplumsal çöküş ortamında yetişti. Yenilik hareketlerinin yarattığı tepkilerdin doğan kanlı olayları gördü. III. Selim döneminin sınırlı Batılılaşma eğilimlerini, II. Mahmud döneminin hem Doğu'ya hem de Batı'ya yönelişlerini, Abdülmecid'in toplu bir yenileşmeyi öngören Batıcılığını izledi. Kabakçı Mustafa Ayaklanması, III. Selim'in öldürülmesi, Alemdar olayı, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, Mehterhane'nin yerine kurulan Muzika-yı Hümayûn ile ilk resmi Batı müziği öğreniminin başlaması, Tanzimat Fermanı, yaşadığı yılların önemli olaylarıdır.

Yaşama biçiminde, kültür ve sanatta görülen 'yeni' ile 'eski' 'geleneksel' ile 'yabancı' arasındaki çatışmaya bu değişme süreci yol açmıştır. Bunu izleyen iki yüzyılda Türkiye'nin müzik dünyasında baş gösteren ikilik, daha Dede'nin yaşadığı yıllarda bile büyük gerginlik yaratmıştı. Dönemin bu çelişkileri, huzursuzlukları onun müziğini etkilemiştir.

İsmail Dede hem Mevlevi gelenekleri içinde yetişmişti, hem de bir saray adamıydı. Sanatı, Yenikapı Mevlevihanesi'nde ve sarayda bulduğu canlı müzik ortamı içinde gelişip olgunlaşmıştı. Öte yandan, bir kentli, İstanbullu bir halk adamı olarak İstanbul halkının eğlencelerine eşlik eden hafif müziğe de değer vermişti. Rumeli türkülerini, serhad havalarını öğrenmişti. Bestelediği köçekler, türküler, hafif şarkılar, saraydan çok, kentli halka seslenir. Birçoğu geniş bir dinleyici kesimine ulaşan parçalarıyla bir 'kent müziği' yaratmıştır. Ancak, halk müziğine duyduğu ilgi yalnızca hafif parçalarda görülmez. Pek çok bestecide, halk müzik motiflerini birkaç form içinde yansıtmakla sınırlı kalan halk zevki, onun sanatının tümüne özgü bir nitelik olarak ortaya çıkar.

Din dışı büyük formlardaki çeşitli yapıtların yanı sıra, Mevlevi ayinlerinde de halk ezgisi üslubuyla bestelenmiş bölümler vardır. Müziğin her türüne açık tutumunun bir ürünü olarak yapıtları, Türk müziğinin her düzeyde o güne kadar ki gelişiminin geniş ve yetkin bir özetidir.

Itrî'den sonra gelen besteciler arasında hiçbirinin sanatı Dede'nin ki ölçüsünde toplayıcı değildir. O, gitgide gelişen teknik ustalığıyla Klasik üslubun bütün inceliklerini yansıtmıştır.

Genel olarak Klasik üsluba bağlı kalmış olmakla birlikte, çağdaşlarında bulunmayan bir yenilik çabası da görülür. Sanatının ayrı bir yönü olan bu özellik, Klasik üslubu içerden değiştirmek isteyen bir anlayışın ürünüdür. Gerçi bu yenilik arayışı onunla başlamış değildir, daha öncekilerde de aynı doğrultuda bir çaba görülür; ama bu arayış Dede'de en ileri noktasına ulaşır. Yenilikleri, öncelikle melodi yapısında görülür. Dinsel ve din dışı müzik onda bir bütündür. Her iki türe özgü melodi çizgileri birçok yapıtında aynı cümle içinde birleşir. Müziğinin en etkili yanı, bu dengenin kuruluşundaki ustalıktan kaynaklanır.

Türk müziğinde bir bestecinin kişiliğini, üslubunu ayırt etmekte en geçerli ölçütlerden biri sayılabilecek modülasyon (geçki) sanatında kendi tekniğinin ürünü olan büyük bir ustalık gösterir. Bu alandaki en önemli niteliği kalıplaşmış modülasyon yollarından kaçınmasıdır. İki makam arasındaki ortak sesleri bulmak için giriştiği hazırlığı dinleyiciye farkettirmeden, son derece şaşırtıcı, ama doğal bir biçimde makam değiştirir.

Ayrıca sultanî yegâh, neveser, sabâ buselik, hicaz buselik, araban kürdî makamlarını da o bulmuştur. Bestelerinde daha önce hiç uygulanmamış modülasyon örneklerinin sayısı az değildir.

Bu makam çeşitliliğinin sağladığı hareketlilik içinde, melodilerindeki akışın yükseliş ve alçalışları müziğine kendiliğinden nüanslanmış bir anlatım kazandırır. Usullerin kullanımı ile güftenin usule uydurulmasına ilişkin yenilikleri de çarpıcıdır. Yerleşik kalıpları zorlayan bu tür yenilikleri yapıtlarına zenginlik katar. Yenilikçi yanı, duyarlık bakımından, Romantizme açık bir özellik gösterir. Klasik üslubun kişisel duyguya yer vermeyen mesafeli tavrından sıyrılma eğilimi, melodi çizgilerinde dile gelen Romantiklere özgü geçmişe özlem duygusu, halk zevkine yaklaşma çabası hep bu tür özelliklerdendir.

Yenilikçiliğin bir başka yönü, Batı müziğiyle olan ilişkisindedir. Muzika-yı Hümayûn' un kuruluşuyla saraya giren İtalyan müziğini dinleme olanağı bulmuştur. Kulak gücüyle kavramaya çalıştığı Batı müziğinin etkisi bazı yapıtlarında, özellikle Rast Kâr-ı Nev' de ( vals ritmini gelenekte bulunan üç zamanlı semai ölçüsüyle verdiği ) 'Yine bir gülnihal..' şarkısında açıkça görülür.

Dede Efendi geleneklere bağlı olduğu ölçüde onları geliştiricidir de. Seçkinlere seslenirken halktan uzağa düşmez. Eski ile yeniyi yadırgamadan kaynaştırır. Sanatının özü, bu ikiliklerin uyumundadır. Yüz elli yıldan sonra da geniş bir dinleyici kesiminin duyarlığına seslenebilmesi, sadece sanat gücünün değil, aynı zamanda, eski zevki yeni zevke bağlayan bir köprü rolünü oynamış olmasının bir sonucudur. Bu niteliğiyle, Türk müziği tarihi açısından da büyük önem taşır. Klasik üsluba bağlı kendisinden sonraki bütün bestecileri etkilemiştir.

Çeşitli kaynaklarda onun benzersiz bir naathan ( kaside okuyan ) olduğuna değinilir. Bir hanende (şarkıcı ) olarak da, Türk müziğinin kendisine ulaşan bütün ürünlerini öğrenmiştir. Yaşadığı sürece birçok öğrenci yetiştirmiş, ölümünden sonra da klasik Türk müziği ustalarını etkilemiştir. Öğrencileri arasında ünlü Dellâlzade İsmail Efendi, Mutafzade Ahmet Efendi, Haşim Bey, Mehmet Bey, Zekâi Dede, Arif Bey, Nikoğos Ağa sayılabilir. Öğrendiklerini öğrencilerine öğretmiş, onların öğrencileri de bunların önemli bir bölümünü notaya almışlardır.

Dede Efendinin eserleri özellikle öğrencilerinden Mutafzade Ahmet Efendi tarafından sonraki kuşaklara aktarılmıştır. Ama gene de birkaç yüz eserinin kaybolduğu ve bu eşsiz müzik hazinesinden ancak küçük bir bölümün günümüze kadar ulaşabildiği sanılıyor. Buna rağmen , İsmail Dede klasik yapıtlar repertuarının bugüne ulaşmasında en eski kaynaklardan biri olmuştur. Dede Efendi'nin hemen hemen her formda bestesi vardır. En güçlü yapıtarı sayılan Mevlevi ayinleri, müziğinin gelişimini ve niteliklerini daha belirgin biçimde yansıtması açısından da önemlidir. Her yapıtında sanatının ayrı bir özelliğiyle ortaya çıkar.

Başka bestecilerinki gibi onun da pek çok yapıtı kaybolmuş ya da unutulmuşsa da, iki yüz yetmişten çok yapıtı aslına uygun bir biçimde günümüze ulaşmıştır. Bu onu klasik repertuarda en çok yapıtın bulunan besteci durumuna getirmiştir.

Başlıca YAPITLAR : Ayin'ler, sabâ, nevâ, bestenigâr, sabâbuselik, hüzzam, ısfahan (kayıp), ferahfeza makamlarında; Saba, neva, bestenigâr v.b. makamlarda çeşitli Mevlevi Ayinleri; Takım'lar, sultanîyegâh, arazbar, bestenîgâr, nevâ, ırak, sabâbeselik, hicazbuselik, hisarbuselik, evcbuselik, rast-ı cedid, ferahfeza makamlarında; Takım'lar (Kömürcüzade Mehmed Efendi ile) neveser, pesendide, şevkefza makamlarında; Buselik Takım (Dellâlzade İsmail Efendi ile); Ferahnâk Takım (Şakir Ağa ile); Mâhûr Takım (Eyyubî Mehmed Bey ile); Rast Kâr-ı Natık, Rast Kâr-ı Nev; 70'e yakın Peşrev; k-âr, beste, ağır semai, yürük semai, şarkı, durak, tevşih, ilahi formlarında yapıtlar. Rast semai şarkı: Gene bir gülnihal aldı bu gönlümü; Bestenigâr curcuna şarkı: Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum; şehnaz yürük aksak şarkı: Gönül durmaz, su gibi çağlar; Acemaşiran ağır sengin semai: Ey lebleri gonca, yüzü gül, servi bülendim.

kincigrup.com
 
Üst Alt