İskender Pala....ca

Merhaba

Bu baslik altinda sn.Iskender Pala'nin
Butun kitaplarindan bolumler yazacagim.

Ilk Kitap;
" Şah ve Sultan"

Tutku
Güzellik
Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş.
Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selimi de Şah İsmaili de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş.
Çaldıran
Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride.
Savaş tasında büyücünün gördüğü neydi?
Kızılbaşlık!
Sünnilik!
İktidar hırsı.
Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman!
Korku? Ya o?
Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir.
Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir.
Alevi de Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta.
Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir.
Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri.
Ve işte bir kez daha aşk!
Şiir kadar iktidar atında rüzgâra ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar.
Şah ve Sultan
Dünya incisi zarif ve asil kadınlar. Yeminlerine bağlı erkekler.
Masal kadar gerçek.
Büyüleyici olduğu kadar umut verici.
Şah&Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap.
İskender Paladan

Bm

Onlar bir ümmetti, geldi geçti Onlara kendi kazandığı, size de kendi kazandığına Siz onların işlerinden sorulacak değilsiniz
(Bakara Suresi; 134. 141)

Çaldıran Sahrasındaki o zorlu günün cengâverleri! Ruhunuz şadolsunl..

KAMBER

Hılayi hâl çağında
Hak gönül alçağında
Kabe yapmaktan yeğdir
Bir gönül al çağında
Hıtayı
Ağustos 1501,

Kamber söz perdesini açanda:

Ilık yaz akşamlarında, meşe dallarının yaprakları arasından göz kırpan yıldızlara doğru uçup gittiğimi düşünmek, tekdüze ömrümün en heyecanlı eğlencesi haline gelmişti. Bahardan bu yana gözlerimi karanlıkta yıldız aramaya alıştırmıştım. Babaydarın son günlerde iyiden iyiye artan dalgınlık hallerine ve Ey yolcu, sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin! diye bana duyurmak ister gibi kendi kendine mırıldanmasına aldırmadan yıldızlarımı topluyordum. Artık cırcır böceklerinin ritmik seslerine yetişebiliyor, onların her ötüşünde yeni bir yıldıza daha gidiyor, uçsuz bucaksız göklerde el değmemiş bir yıldızımın daha olmasından haz duyarak elimdeki çakıllardan birini daha yıldız torbama doyurabiliyordum. Sessizliğin en koyu vaktinde bir yıldızda tek başına olmak ve her şeye hükmetmek bir çocuk için sultanlık değil de nedir!?..

Babaydar benin» tek akrabamdı. Yahut ben öyle zannediyordum kış gelince köydeki kerpiç evimizin eşyasız odasındaki ocak başında, yaz günlerinde ise şu yaşlı meşenin dalları arasına çattığımız yüksek duldamızda birbirimizin varlığına güvenerek yaşayıp gidiyorduk. Bana okuma yazma öğrettiği son bir yılın kuşluk saatlerini hariçte tutarsak hayatımız derin bir sıradanlıkla kuşatılmış gibiydi. Gerçekte benim neyim olurdu, bilmiyordum. Babaydar diyordum ama babam mıydı, dedem miydi, yoksa beni yanına almış hayırsever bir ihtiyar mıydı, halâ benim için bir muammadır. Varlık ve sahiplenme düşüncesinin kerpiç bir ev ile bir duldadan ibaret olduğunu ve köyün karşısındaki dağın arkasında dünyanın son bulduğunu düşünen sekiz yaşındaki yalnız bir çocuk için, o gün bunların fazla da önemi yoktu zannederim. Ona annemi sorduğum bir gece, ta sabaha kadar yorganımın altında ağlamama yol açacak öyle azarlayıcı sözler işitmiştim ki bir daha annem veya babam hakkında bir tek kelime edemedim. Bu konuda zihnimdeki soruları dile getirirsem beni terk edeceğinden korktum hep.

O gece, her zamanki gibi dizlerinin çok ağrıdığından, bostan işleri yapmak için artık yaşlandığından, duldaya inip çıkarken bir gün bu ağaç merdivenden düşüp Öleceğinden şikâyete başladığında, ikimiz de gerçekten çok yorulmuştuk. O gün bostan sulama günümüzdü çünkü.

Yaz gününde serin sularla bostan sulamanın keyfin] anlatamam size. Babaydar çaydan ayırdığı bir kol suyu arklardan akıtarak bostanın her karışına ulaştırmak için elinde kürek, oflayıp puflayarak suya yol açarken ben, tarlamıza neden böyle dediğimi bilmiyorum, bizim tarlamız olduğundan şimdi şüphedeyim akıp gelen, sonra da kızgın toprağın emdiği suların son birikintilerinde zıplayan balıkları toplardım. o gün bereketli geçmiş ve küçük sepetimiz ağzına kadar irili ufaklı balıklarla dolmuştu. Hiç şüphesiz, hayatımın en yorgun ama en mutlu akşamlarından biriydi. Söğüt dallarına geçirip kor ateşte pişirdiğimiz balıkları birer ikişer midemize indirirken Babaydar her zamanki durağanlığının aksine beni karşısına oturtup önemli şeyler anlatacağını söylemişti. Ürpermiştim. Her gecekinden farklı bir gece olacağını düşündüğüm için benliğime tesir eden bir titreyişle ürpermiştim. Henüz sekiz yaşımdaydım ve çocuk ruhuma ağır gelecek bir hakikat adına ürpermiştim. Elbette cümlelerine yine Nefes aldığın her saniyede sevgiye yürü babacım, sevgiye yürü. ta ki hakikate eresin! diye başladı. Sonra tane tane ve emreder gibi söylemeye devam etti:

Bütün inançların temeli sevgidir. Her kim bir şey veya kimseyi severse ona İnanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlatır. Bu dereceler ezeli ilgiden doğar, ilgiyi sevgi takip eder. Sonra tutku, aşk, şevk ve kulluk diye devam edip ebedi dostlukta nihayet bulur. İyi veya kötü, yararlı veya zararlı her tür sevginin bir etkisi, sonucu, meyvesi ve hükmü vardır. Coşku, zevk, özlem, yakınlaşma, ayrılma, uzaklaşma, terk etme, sevinme, üzülme, ağlama, gülme

Hepsi sevginin etkileri ve hâlleridir. Kişi sevgi basamaklarında sürekli bir kazanç ve güç kazanarak ilerlemelidir. Belli bir yol aldıktan sonra sevgi yüzünden ağlasa da, gülse de; sevinse de, üzülse de; batta sıkılsa yahut coşsa da bundan yarar görür. Nitekim sevgiden uzaklaştığı zaman bunun tersi olacak, her hâlden üzülecektir. Akıllı insan kendisine zarar verecek sevgiyi istemez.

Hakikati sevmek, babacım, sevgilerin en güzelidir Çünkü hakikat Mutlak Güzellikten doğar ve bütün güzeller Onun güzelliğinden bir ilham taşıdıkları için sevilirler. Hakikati ayırt etmeyi bilirsen sevgiliye karşı sevgide ortak edinmemiş olursun Sevgiliyi sevmek, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevgili için ve sevgili yolunda sevmek, sevgiliyle birlikte sevmek, bunların hepsi insanın tabiatına uygundur. Büyüyünce bu dediklerimi çok daha iyi anlayacaksın, ama şimdilik sevgiyi bir su farz et. Ona ulaşmak zevk, ayrı kalmak acı verir insana!..

Babaydarın daha sonraki sözlerini anlamakta hakikaten zorlanmaya başlamıştım. Bilmediğim bir dilden sırlar aktarıyor gibiydi. Onun hiç bu kadar ciddi ve anlaşılmaz olduğu bir zamanı hatırlamıyordum. Ne kadar çok şey bildiğini görmekti belki beni hayretlere düşüren. Cümlelerini bir ayinde neşideler okur gibi ağırlaştırarak kuruyor, karşımda heybetle oturuyorbelki de söylediklerinden dolayı ben onu her saniyede daha heybetli görüyordum ve yüzüme bakan gözleri sanki kalbime İniyordu. Her cümlesine kulak kesilmiş ezberlemeye çalışıyordum. Bazılarını yorumlayacak ve anlayacak kadar tekrarlayamıyordum ama yine de hafızama yerleştirmek için dikkat ediyordum. Dedim ya, Babaydarı hiç böyle

İskender Pala/Kapı Yayınları
 
İki Darbe Arasında/İlginç Zamanlarda

Merhaba

28 Şubat süreci Hergün bir yığın hüsran
Günler ilerledikçe dalgalar şiddetini arttırarak dövmeye başlamıştır. kalbinizin duvarlarını ve çaresizliğin sesi çığlık çığlığadır içinizde. Ateş düştüğü yeri yakar ve bir serçe olsun, gagasıyla bir damla su getirmez yangını söndürmeye
İskender Pala bu defa pek bilinmeyen bir özelliğiyle, asker kimliğiyle karşımızda. Usta yazar 12 Eylülün hemen ardından başlayıp 28 Şubat sürecinde Yaş kararıyla son bulan Deniz Kuvvetlerindeki 15 yılın hikayesini içeriden okuma fırsatı veriyor.

() Acı günleri hatırlamak, insana tekrar acı verir elbette. Buna rağmen vaktiyle unutmayı çok zor başardığım o günleri şimdi yeniden hatırlamanın acısını yaşamaya cesaret etmem, sırf tarihe belge bırakma ve belki o savrulmuş insanların hala aramızda yaşadıklarına dikkat çekebilme amacına yöneliktir ve bu yüzden yazdıklarımın tamamı katıksız hakikattir.

ÖNSÖZ

Eski bir Çin bedduasına göre, kötülüğü istenen kişiye İnşallah ilginç zamanlarda yaşayasın! denilirmiş. Çok ağır bir ilenç bu, gerçekten. İlginç zamanlar, acımasızca savurur çünkü insanları ve adalet ilginç zamanlarda sapar yoldan. Sonra, gerçeklerin üstü kolayca örlülüverir ilginç zamanlarda ve kanunun gücü yerine gücün kanunu hüküm sürmeye başlar.

Türkiyemizin son yıllarına damgasını vuran 28 Şubat diye bir kesit var ki, görmek istemesek, öğrenmekten kaçınsak da bazıları için ilginçlik bedduasına uğrayarak yaşanmış, takvimlere yargısız infazlar yazılmış bir dönemdir. Anayasamızın hiç değişmeyen, değişmesi teklif dahi edilemeyen ikinci maddesindeki Türkiye Cumhuriyeti () hukuk devletidir. yargısı, o günlerde yalnızca bir söylemden ve kuru bir cümleden ibaret kalmış, binlerce emek ve çaba ile yetiştirilen yetkin insanlar, acımasızlığın yağlı kurşunları ile tam kalplerinden vurulmuşlardır

Hüzün rüzgârlarının şiddetle estiği o süreçte Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararı ile ordudan subay ve astsubaylar ihraç edilmişti. Suç hanelerinde disiplinsizlik gerekçesi yer alan. ama hangisinin sicil dosyasına baksanız taltif nameler, takdirnameler, üstün başarı ödülleri ve madalyalar görülen açık alınlı insanlar, bu toprağın çocuklarıydı onlar Ordudan, başka bir yolla değil. YAŞ kararı ile ihraç edilmelerinin tek sebebi, yargı by pass edilebilsin diye idi. işlemleri gizli tutulmuş, üstelik yargılanma hakları da ellerinden alınmıştı. Suçlulukları kadar suçsuzlukları da anlaşılamasın diye

Demokrasinin zihinlerde ipotek edildiği o ilginç zamanlarda mübarek Türk ordusunu ve o ordunun yasalarını bazı kişiler kendi menfaatlerine uygun şekilde kullanma eğilimine girdiler ve bize göre iki gerekçe ile haksız uygulamalar yapıp bazı masum insanları, aşkları gibi giyindikleri üniformalarından soyundurdular. Bu gerekçelerden birincisi TSK bünyesinde bazı kişilerin çekemedikleri, rahatsız oldukları, başarısına hasetlendikleri meslektaşları hakkında düzenledikleri uydurma bilgi ve belgeler, imzasız mektuplar ki bunda rekabet, terfi, mevki ve makam hesaplarına göre ötekini bertaraf etme duygusu büyük rol oynamıştır; ikincisi de üst rütbeli komutanların ideolojik kaygıları ve TSKnın ve toplumun geleceğini şekillendirme, toplum mimarlığına soyunma gayretleriydi. TSKda iken bazı meslektaşlarıma bakarak birtakım ihtirasların tahrik ve teşviki İle Atatürkçülük ideolojisinin süistimal edildiğini, hemen her şeyin Atatürkçülük adına yapıldığını gördüm. Gördükçe de gerçek Atatürkçülüğün ne olduğu konusunda şüpheye düşmeye başladım. Atatürk ve Atatürkçülük hakkında incelemelere giriştim ve elbette ki Atatürkçülüğü kuru bir slogan olarak kullananların pek çoğuyla anlaşamaz oldum. Çünkü onlar evrendeki gelişmelere kapalı, dar dünyalarında Atatürkün ülküsünü de yolundan saptırıyor. Atatürkçülük perdesinin arkasına sığınarak aslında 12 Eylül rüzgârlarıyla budanmış sol ideolojinin davasını güdüyorlardı. Üstelik bazıları, uydurma mektup yazma ve sahte bilgi, belge düzenleme konusunda çok mahir idiler.

Kaderleri YAŞ kararlarıyla birbirine perçinlenenler. bu birincilerin tutuşturduktan kıvılcımlarla yanıp ikincilerin yangınlarında küle döndürülerek ilginç zamanların yükünü, olanca ağırlığıyla omuzlarında taşıyarak savruldular. Onlarla birlikte aileleri, çocukları da savruldu. Hatta bu çocuklardan bazıları oyunlarına doyamadan, bazıları gençliklerini yasayamadan fişlendiler, masumiyetleri çizik çizik yaralandı, yürekleri dalga dalga kanatıldı. Belki pek çoğunun geleceği gölgelendi, bilemiyoruz!.. Ülkelerini yaşanmaz bulanlar, bu cennet ülkeyi onlar için de yaşanmazlaştırmak istediler, ama yine de vatan sevgilerine ziyan ettiremediler.

28 Şubat ibresi, ilginç zamanlara ait yelpazenin öncesini ve sonrasını işaretlerken YAŞ kararı ile üç bini aşkın başarılı subay/astsubay disiplinsizlik suçlamasıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edildiler. Aynı süreçte askerler ile Refahyol Hükümeti arasındaki çekişmede tam ortada kaldılar ve iki taraftan da sille üstüne sille yediler. O dönemin irtica söylemlerinde somut örnek olarak sokaklarda parmakla gösterildiler; ama asla bir işe girip çalışmalarına müsaade edilmedi. Türkiyemiz adına çok kötü alınmış bir karar idi bu. Her alanda yetişmiş insana ihtiyaç duyulan bir dünyada, her bakımdan donanımlı, birikimli, yetkin üç bin kişi işsiz bırakılıyordu!.. Neler yapmazlardı. Yapamadılar, yaptırılmadılar. O kadar ki çoğu evine ekmek götüremedi. bazısı çocuklarının okul masrafını karşılayamadı. İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp İntihar edenler çıktı. Onlar üç bin ailenin sorumluğunu taşıyan bir tek kişi oldular ama çaresizliklerinin sesini, oturdukları gecekondu odalarının dışında kimseciklere duyuramadılar. Acılarını paylaştıklarını söyleyenler de. bunu sadece söylediler.

Onlar kişilikleri yok edilmek istenen asil ve yiğit adamlar idiler: ama maaş cüzdanları, sağlık karneleri, özlük hakları, iyi adları ellerinden alınmış ve toplum vicdanından kimlikleri silinmişti. Buna karşın kişilikleri delikanlı gibi yerli yerinde duruyordu ve onurlarını hiç yitirmediler. Omuzlarından demir yıldızları alanlar, alınlarında masumiyetin yıldız yıldız parladığını yazık ki göremediler.

Gel zaman, git zaman Yüreklerinin derinlerindekl yangın asla sönmedi, söndürülenindi, söndürülmesine müsaade edilemedi. İlginç zamanlardı ve onlar kurbanlık koçlar misali ilginç zamanlara boyun eğdiler. Büyük sineklerin delip geçtiği kirli örümcek ağına onlar, küçük sinekler gibi takılıp kaldılar.

Aradan geçen bunca yıl sonra, gerçek bir darbe ile post modem darbe arasına sıkışmış askerlik hayatımı gözden geçirir ve bu satırları yazarken, dönüp geriye baktığımda, ne acı hissediyorum, ne hüzün Sadece bir duygusuzluk ve kaybedilmiş uzun yılların boşluğu. 12 Eylül ile 28 Şubat arasında kalmış iç burkan bir boşluk Hatırlarken unutmak istenilen, unutuldukça hatıralara dolup gelen Çünkü zaman olur. her şey dengededir de, zaman olur adımlar çekinerek atılır ve hangi yöne gidileceği kestirilemez Yanlış adımların çığ gibi felaketlere yol açtığı bir zamanda, ne o çığdan, ne o çığın altında kalanlardan kimsenin haberdar olmak istemeyişi ve bu yüzden onları arayıp sormayı unuttukları bir sürecin sessizliği, suskunluğu ve lirizmidir bu.

Eski bîr şair Elemin zikri de bir güne elemdir der. Acı günleri hatırlamak insana tekrar acı verir elbette. Buna rağmen vaktiyle unutmayı çok zor başardığım o günleri şimdi yeniden hatırlamanın acısını yaşamaya cesaret etmem, sırf tarihe belge bırakma ve belki o savrulmuş insanların hâlâ aramızda yaşadıklarına dikkat çekebilme amacına yöneliktir ve bu yüzden yazdıklarımın tamamı katıksız hakikattir. Hele bir uzak anının tazelenmesiyle intikam hissine kapılmak asla değildir. Hayır, bayrağımızın bekçisi Peygamber Ocağı Türk Silahlı Kuvvetlerine asla kin güdemem. Ama onun eleştirilmez bir kurummuş gibi algılanmasını da yanlış bulurum. Eleştiri ve özeleştiri kuruma değil, kişilere yöneliktir ve elbette doğruların yolunu aydınlatır. Öte yandan, toplumun her katmanında olduğu gibi o kutsal ocakta da şanlı ayyıldızımıza bakarken yüzü kızarması gereken insanlar olduğunun bilinmesini isterim. Sayıları çok şükür ki azdır bunların, ama cüretleri de o derece çoktur.

Elinizdeki kitapta on beş yıllık askerlik hayatımı on beş bölüm halinde sizlere sundum. Bir öncesi ve bir de sonrası ile birlikte. Eğer şahsımla ilgili askerî ve sivil istihbarat raporları elimde bulunsaydı veya bu kitabı benim yerime bir istihbaratçı yazmış olsaydı, büyük olasılıkla farklı bir metin ortaya çıkmazdı. Belki en büyük fark. bana isnat edilen ama hiç bilmediğim bir düzmece rapor, bir uydurma belge, bir yalan, bir iftiranın daha bu metinde yer alması olurdu. Hislerimi birkaç kez filtreden geçirdikten sonra bu satırları yazdığımdan emin olunabileceğini, her iki taraf için de olaylara mantıklı bakmaya çalıştığımı alın açıklığıyla söyleyebilirim. Kitabımı okuyanlar, anılarımı yazarken takındığım mücadele tavrımın asla bir kurum ile değil, kurumun gücünü ve ideolojisini arkasına alarak kişisel çıkarlar gözetenlere karşı olduğunu göreceklerdir. Tarihe belge bırakmak isteyen her insan gibi ben de ötekini anlamaya azami gayret ettim ve hatalarımı açıkça söylemekten

hiç çekinmedim. Yine de yazdıklarım şahsî fikîr ve kanaatlerimdir, ama acısının binlerce yüreği aynı biçimde yaktığını size söyleyebilirim.

Dönüp geriye baktığımda özet cümlem şu olabilir;

Çok şükür ki mazlum oldum, zulmeden olmadım!..

01 Ekim 03; Nakkaştepe

Yüzlerce benzer öykü içinden bir öykü bu. Keşke yaşanmamış olsaydı. Yaşandı işte

ÖNCESİ

İskender Pala! Neden asker olmak istiyorsun? diye soruImuştu ortadaki güzel yüzlü beyefendi. Bu sorunun hayatımı değiştireceğini bilmiyordum Bumeranga benzeyen bir masanın öteki yüzüne sıralanmış sekiz adam vardı ve o anda sanki sekizi de birbirine benziyormuş gibi bir hisse kapılmıştım. Siyah ceketler ile bembeyaz gömlekler giymişlerdi ve bazılarının kolları masanın altında kaldığından altın sırma rütbelerini tanıyamıyor, hatta hangisinin en büyükleri olduğunu bilmiyordum. Sekiz cilt bakış üzerime dikilmiş, beni lime lime ederken başımı yere eğdim ve düşündüm. Hakikat, ben neden asker olmak istiyordum?

Daha sonraki yıllarda bu soruyu kendime hep sordum; ama o gün, oradaki kadar doğru bir cevabı asla bir daha bulamadım. Günün şartları beni asker olmaya, hiç bilmediğim bir mesleğe gözü kapalı girmeye zorlamıştı. İçimden geldiği biçimde anlattım:

Üç sebepten! İlki maddi olanaklarının bolluğu: ikincisi, mesleğimi saygı duyarak yapabileceğim öğrencileri bulmak; üçüncüsü de silah taşıyıp hayatımı garanti akma almak!

Bu mazeretlerle asker olmak istediğimde, toplum üzerinde 12 Eylül rüzgârlarının şiddetle hissedildiği günleri yaşıyorduk Daha birkaç ay öncesinde her gün sokaklar kan gölüne dönüyordu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirmiştim ve aynı fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Seminer Kitaplığında memur olarak çalışmaktaydım. Adı geçen bölümde asistan olup bilimsel çalışmalar yapmak istiyordum Biri hariç, kürsüdeki hocalarım da bunu istiyordu. Ne var ki o biri, kürsü başkanı idi ve Ben, diyordu, seni asistan almam; çünkü sen benim şöhretimi silersin!

YÖK henüz kurulmamıştı ve bir üniversitede asistan olmak aslanın ağzından ekmek almak gibi görülüyordu. Kürsüye iki asistan alınacaktı ve biz, biri Libyalı bir yabancı olmak üzere dört aday idik. Üstelik asistanlık kadroları da bir türlü ilan edilmiyor veya ettirilmiyordu. Geleceğimi bilimsel çalışmalar arasında hayal ederek içimde büyüttüğüm asistanlık umutları her geçen gün zayıflıyor, belirsizlikle geçen haftalar ve aylar birbirine zaruret ve sıkıntılarla ulanmaya başlıyordu.

23 Eylül 1980′de evlenmiştim. Düğün borcu, yeni yuvamızın eşya ihtiyacı, ev geçimi derken bir kütüphane memurluğu İle hayatın zorluklarını aşamayacağımı anlamıştım. Geceleri bir lisede yarı zamanlı öğretmenlik yapıyor, gündüzleri, kütüphanedeki boş zamanlarımda öğrenci tezleri yazıyor, ders notlarını daktiloya çekiyor, ev bütçesine katkı sağlamaya çalışıyordum

İskender Pala -Kapı Yayınları
 
Şahane Gazeller 1 / Fuzuli
Merhaba

Kültür savaşlarının yapıldığı günümüzde aydın kimliğine / sahip olacak insanlar, mutlaka kendi klâsiklerini tanımak ve geçmiş güzellikleri gözler kamaştıran kültür hazinelerinden yararlanmak zorundadır. Kapı Yayınları olarak bizler, Türk klâsik şiirinin söz ustalarından on adedine ait gazellerin yer aldığı bazı cep kitapları hazırlamayı bir kültür hizmeti olarak gördük. Türk klâsik şiirinin ister lirik ve âşıkane, ister rindane ve şûhane, isterse mistik ve felsefî eda ile söylenmiş gazellerini, ama mutlaka en Şahane Gazellerini sizlere sunmayı plânladık. Böylece elinize ulaşan her kitapçıkta, ünlü bir şairin yine ünlü gazellerinden ve güzelliklerinden örnekler bulacaksınız. Hepsi bizim olan, bizim atalarımız olan, bize ait duyguları, aşkları anlatmış olan bu şairlerin dizelerini okudukça, inanıyoruz ki, onlarla aramızdaki tanışıklık bağları pekişecek ve eski asude zevklerden yeni ve estetik bakış açıları devşireceğiz. Belki şimdiki şairlerimiz o gazellerden damıtılmış ilhamlar ile soneler yazacak, belki şimdiki âşıklar sevgililerine yeni sevgi sözcüklerini bu dizelerden devşirerek fısıldayacaklardır. Buna çok ama çoook ihtiyacımız var.

SUNUŞ
Büyük, köklü ve medenî uluslar kendi millî kimlikleri üzerinde büyür, gelişir ve devamlılık sağlarlar. Böyle ulusların geçmişinde öyle isimler vardır ki, öz kültürün eseri olmak üzere sonraki nesillere hiç zedelenmeyecek bir kimlik bağışlarlar. Bunlar, uzun yıllar, halta yüzyıllar boyunca zevk ve İstifade ile okunacak kitapların yazarlarıdır ve milletin toplum vicdanını şekillendirirler. Türk medeniyetinin bu sınıfa girecek eserleri veya kültürünün temel taşları olan bazı eski kitaplar, yazık ki, şimdi taş duvarların soğuk ve rutubetli ortamında, yan yana istiflenmiş olarak, bir okuyucunun merhabasını beklemektedirler. Bizi biz yapan, her şeyiyle biz olan ve bizim olan bu klâsik eserler, maalesef kütüphanelerin sıkıcı dünyasından dışarı takamamakta, onca olumsuzluğa rağmen geçmişten geleceğe uzanabilmek için direnip durmaktadırlar.

FUZULİ (1482 1556)
Şark coğrafyasında yetişen en muhteşem âşıklardan biri olarak, yalnızca aşkı, her yönüyle aşkı anlatan adamdır Fuzûlî. Gazellerinde dillendirdiği her aşk tasviri, Leyla ile Mecnun adlı muhteşem mesnevisinde anlattığı her aşk sahnesi, ayrı bir derinliğin çıkarımı olarak durur karşımızda. Çünkü onun dünyasında ne âşık ne de maşuktur önemli olan; hayır, bizatihi aşkın kendisidir. Ona göre, hayatı yaşanılır kılmak ancak aşk ile mümkündür. Ona göre, bir aşka ancak aşk olduğu için âşık olunabilir ve gerisi kuru lâftan, asılsız görüntüden ibarettir. Cihan aşk üzerine yaratılmıştır der ve mutlak güzelliğin ancak aşk ile kavranılabildiğini söyler. Allah İle kulu arasındaki en sağlam bağ da, kul İle kulu bağlayan İlişkiler bütünü de, kulun eşya İle arasında oluşan tavır da aşk merkezli şekillenir ve pozitif veya negatif güç kazanır. İnsan, mevcudata bakar ve onu görürken yalnızca aşk deseninden ruh biçerek, güzellik kumaşından giysi dikerek yansıtır kalbindeki süveydaya. Bu yüzden, şiirlerinde aşkın acı ve ıstırabını anlatır durmadan. Ayrılık, dert ve üzüntüyü arar her dizesinde; kavuşma, neşe ve mutluluğu kovar dünyasından. Acı çekmekle olgunlaşacağına, yüceleceğine inanır ve hüznün kanatlarında özge bir zevk bulur. Hamuru aşk ile yoğrulmuş birisi olarak hak ettiği yeri şöyle belirler

Bütün zamanların aşkları birbirine benzer şüphesiz ve bütün zamanlarda âşıklar birbirlerinden devralırlar bayrağı. Âdemle Havvadan kalan kurallar geçerlidir hâla bu yarışmada ve Ferhatlar, Keremler, Vamıklar, Salamanlar, Romeoların adı yazılı olan şeref listesinin en başında kendi adının bulunmasını isteyen şairdir o. Kendisi ile Mecnun arasındaki bağ o derece kuvvetlidir ki. bütün divanında en ziyade Mecnunun aşkına öykünür ve kendi söylediği Leyla masalının kahramanını hep kıskanır. Bu yüzden yeri geldikçe onu küçük görerek gizli bir intikam da aldığı olur:

Gerçi aşk derdinin tutsağı ve güzellik kadehinin sarhoşu pek çoktur amma ey sevgili, içlerinde en ünlü olan yine de biziz. Çünkü şimdilerde sana Leyla, bana da mecnun diyorlar.

Hani, pişmek yanmak kadardır ya!.. Fuzûliye göre aşk öyle bir ateştir ki, ruhları bin türlü kirinden arıtır ve gönülleri yaktıkça âşığa itibar kazandırıp rütbesini artırır. Aşk işinde başarılı kîlmak, sevgilinin iltifatını ve aşkını kazanmak için bu yanışın derinlikli olması gerekir. Ne kadar çok yanarsa âşık. o kadar pişer bu meydanda. Çünkü bütün dertlerin çaresi aşktır. Ötesi büyük bir boşluk Tasavvuf, ilâhî aşkın o uzun patikalarında karşılaşılan güçlükleri aşmak, dikenleri çiğnemekle, belki onları aşk duyan gönüllerde yakmak, belki de bizzat gönülleri aşkta pişirmekle hedefine varır çünkü..

Bir aşık düşününüz; aşk ile kendinden öylesine geçmiş, öylesine mesl ve hayran kalmış olsun ki, artık dünyanın ne olduğunu idrak edemez duruma düşsün. Hatla kendisinin yahut sakinin kim olduğunu bilmesin ve içki yahut kadehi de zihninden silsin. Öyleyse Fuzülinin burada söylediği aşk sarhoşu ile tasavvufun fenalillâh mak***** erişmiş erleri arasında ne fark vardır?!.. Her ikisi de dünyayı ve dünyaya ail her şeyi gönüllerinden, zihinlerinden silmiş; her ikisi de kendi varlıklarını Mutlak İradenin içinde eritip Onunla bütünleşmiş Öyle ya. sakinin, içkinin, kadehin ne olduğunu bilmeyen bir mest, kendini de bilmiyorsa bundan ne çıkar? Var olan, ancak bir başkasında yok olmakla varlığını hisseder

I. YAKARIŞ!..
Yâ Rab hemîşe tûtkınu kıl rehminü bana
Gösterme ol tarihî kî yetmez sana bana
Kat eyle aşinalığım andan ki gayrdır
Ancak öz âşinaların et âşinâ bana
Bir yerde sabit el kademi itibârımı
Kim rehberi şeriat ola muktedâ bana

İskender Pala -Kapı Yayınları
 
Su Kasidesi

Merhaba

su-kasidesi-iskender-pala-kapak.jpg


Aşk yalnızca bir tanedir; ama görüntüleri onlarca, binlerce, belki milyonlarcadır. Sıradan ilgilerin ve sevgilerin ötesinde, görünen perdelerin arkasında, fark edilen renklerin maverasında çıldırtıcı bir hasreti ve kalıptan sıyrılmış bir özlemi tanımak ve duymak isteyen varsa eğer, bu kitap işte onu anlatır. Ağustos güneşinin kırıldığı kumlarda çatlayan dudakların kıvranarak, dökülerek, koşarak ve çırpınarak akan Dicle’ye hasreti ne ise, Fuzûlî’nin gönlünden taşan aşkın coşkunluğu ve yakıcılığı da odur.Bu kitap, bütün öteki aşkların ağırlığınca bir aşk ilhamıdır, o kadar…

İÇİNDEKİLER

Sunuş
Fuzûli
1 Suya Güzelleme
7 Kaside Der Naat-ı Hazret-İ Nebevi
11 Nebiler Nebisi Ve Efendiler Efendisi Üzerine Bir Kaside

SUNUŞ

Klâsik şairlerimiz hemen iıer nazım şekli ve nazım türünden şiirler yazarlar, bunları belli bir sıra içerisinde tertip ederler ve divanlarım böylece oluştururlardı. Hemen her divanın baş kısmında belli nazım türlerinden manzumeler bulunur, bunlar içerisinde Uz. Peygamber adına övgü şiirleri olan naatlar önemli bir yer tutardı.

Naat, bir şairin Efendiler Efendisine karşı sevgisini anlattığı, hiç gösteriş ve kilin: kapılmadan samimi duygularla yazdığı şiir türüdür. Hu nedenledir ki. naatlarda şairin dili diğer şiirlerinden daha güzel, samimi ifadelerin ihtişamı ön plânda durur. O’nun şefaatini umarak ve hiçbir dünya menfaati gözetmeden yazılan naatların üslûp ve sanatla yoğrulmuş olması da ayrıca onlara güzellik katar.

Bu yüzden şairler naat yazma konusunda hiç ihmalkâr davranmamış, bilakis içlerinden Na’tî (naat yazıcısı) mahlasını kullanarak naat mecmuaları oluşturanlarda çıkmıştır.Naat yazıcılığında gazel, musammat, terkip gibi nazım biçimleri kullanılmışsa ela, hemen pek çok şair tarafından kaside nazım biçimi tercih edilmiştir. Türk edebiyatında kaside biçiminde yazılmış naatların en muhteşem örneği ise, fuzulinin su kasidesidir. Her beytinin sonunda redii olarak su kelimesi tekrar edildiği için Su Kasidesi adıyla anılan bu müstesna kaside, toplam 32 beyit olup, şiirin rotasını nazirelerin (benzer şiirleri belirlediği bir edebiyatta, Türünün yegane örneği olarak taklit bile edilememiştir.

Fuzûlî, yaşadığı Bağdat havalisinde. Dicle’nin Medine istikametine akışından etkilenerek, bir aşka dönüşen Peygamber sevgisini, tıpkı uçsuz bucaksız çöl iklimlerinde dudakları çatlayacak derecede su hasreti çeken bir susuzun özlemiyle anlatmış ve su. bu şiirde bir aşkın adı oluvermiştir. Onun ayağının tozunu başına taç edinen bir ulusun çocuğu olarak Fuzûli belki de bütün hir Türk varlığının derin aşkımi terennüm etmiş, şiiri yüzyıllarca ağlanarak okunmuştur. Dizelerdeki samimiyet ve derinlik, okuyanların kendi dünyalarındaki aşklarını ve hasretlerini de yaşanır kılarak onları kendileriyle, dinleri ve rehberleriyle baş başa bırakmıştır. Bugün dil bağlarımızı kopardığımız o sevgi atlasından bir ilham olsun diye bu şiiri yünümüz diliyle yorumladık, hiç şüphesiz, o bir aşkın şiiridir ve itiraf ederiz ki. o aşk, belki de yaşanılabilecek aşkların en muhteşemi olabilir. Allah bizi ve sizi o aşkın ateşine atsın!..

İskender Pala -Kapı Yayınları
 
Merhaba

191952_2.jpg


Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir topraklan altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır.Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasma hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat. Aşk, Mecnundan Leylaya bir feryat, Mansurdan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur.Velhasıl, klâsik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır. Bütün bu sayılanlar divan edebiyatına bir aşk edebiyatı dememiz için kâfidir.

içindekiler

fethi ketum için
700 Yılının Şiiri
aşkın Hinden (askın yalın hâli)
Sözün Sultanları
İki Ayet. Birkaç Beyit
Yol Yol Olmuş Mısralar
Klasik Şiirin Dünyalıları
Osmanlıdan Cumhuriyete Şiirde Türk Kimliği
Bezminde Kadeh Kırdığımız Sevgililer Yok
Edirnede Bir ÂyineI iskender
aşkın dilinden (aşkın e hâli)
Sanat Hüsni Talilden Ibarettir
Divani Hûsnden Bir Beyit
Habibim Fasm Güldür Bu
Güle Hasret Gidenlere Selâm Olsun!
İslâmda Sözün Resmi; Hüsni Han
Yarımı; Süveydadan
TİM Mujgân, Kumarı Ebru
Gamze mi? Neuzübillah
El İste, Gönül Oynaşta
Şairlerin Şehirleri Klâsik Şiirin Esnaf Alayı Nabfnin Demokrasi Gazeli Hele Bir Düşmeye Gör, Hele Bir!..
aşkın hâlinden (aşkın I hâli)
Mum Masalları I
Mum Masalları II
Mum Masalları III
Mum Masalları IV
Mum Masalları V
Mum Masalları VI
aftun yolundan (aşkın de hâli) Divan Şiirinde Boğaziçi Osmanlıdan Hayal Sahneleri Ah Rintlik!
aşkın elinden (aşkın den hâli)
Ah mine1Aşk
hatmi kelâm için
Dahleden Dinimize Bari Müselman Olsa
Dizin

İskender Pala -Kapı Yayınları
 
Katre- i Matem

Merhaba

kapak3.jpg


SUNUŞ

İstanbulda, Marmara Oteli önünde duran bir İlan panosun*da, Moteli /ve/ Eski Kitaplar / Müzayedesi i ilanını görüp de hemen yatının altındaki ok İsti kanı el i tide İlerleyerek otelin konferans salonuna inmem yalnızca birkaç dakika sürmüştü. Aslında her /ama» böyle acele karar vermezdim. Üstelik ne o günkü müzayede kataloğunu incelemiş, ne de müzayedeye ka*tılmak için rezervasyon yaptırmıştım. Yalnızca çok üşü muş*tum ve bir bardak sıcak çay içmenin içimi ısıtabileceğim, bir*kaç aşina yüz ile karşılaşıp hal hatır sormanın huzurumu art*tıracağını düşünüyordum.

İskender Pala -Kapı Yayınları
 
Üst Alt