IMF (Uluslararası Para Fonu)

IMF (Uluslararası Para Fonu)​

Kuruluşu, II. Dünya Savaşı'nın bitmesinin hemen ardından yani 1945'te gerçekleştirilmiştir. 1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD'nin New Hampshire eyaletinin Bretton kasabasında 44 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen konferansta alınan karar doğrultusunda 27 Aralık 1945 tarihinde kuruluşu resmen ilan edilmiştir. Kuruluşa merkez olarak Washington DC seçilmiştir. Kuruluşta ilk başkan olarak da Belçikalı Camilla Gutt seçilmiştir. Üyelikte zorlayıcı kriterler aranmadığı için ve bu teşkilattan kredi alınabilmesi için üyelik şart koşulduğundan üye ülke sayısı hızla artmıştır. Bugün 182 ülke bu teşkilata üyedir.

Üye ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılası, ortalama rezervleri, cari dış ödemelerinin yıllık ortalaması gibi parametreler esas alınarak hesaplanan üyelik payları vardır. Bu üyelik payına 'kota' denir. Kotalar, üye ülkelerin IMF'deki oy gücünün, kuruluştan yararlanabileceği mali imkanın miktarının ve tahsis edilecek Özel Çekme Hakkı (SDR) miktarının belirlenmesinde tek ölçü olarak kullanılır. Üye ülkelere şartlar gereği özel bir imkan tanınmaz ama acil ve önemli durumlarda kotasının sadece üç katı tutarında IMF kaynağı alabilir. IMF'e üye her ülkenin toplamdaki oy oranları ve yüzdeleri eşit değildir. Amerika'nın toplamdaki oy oranı % 17.35 Türkiye'nin toplamdaki oy oranı % 0.49, Rusya'nın % 2.79, Çin'in ise % 2.20'dir. Buradan da görüleceği üzere ABD'nin karar mekanizmasındaki oy hakkı Türkiye'nin hakkının 35 katıdır. Kaldı ki ABD'nin oyun ötesinde birtakım yaptırım ve engelleme imkanları da bulunmaktadır.

Kurumun örgütlenmesinde IMF başkanı ve kurumun kararlarının alındığı iki merkez vardır: Guvernörler Kurulu ve İcra Direktörleri Kurulu. IMF nezdinde başta ABD olmak üzere, Avrupa Birliğine üye gelişmiş ülkelerce onaylanmayan hiçbir karar alınmadığı gibi IMF'ce alınacak olan her karar, bu gelişmiş ülkelerin menfaati ve siyasi beklentileri doğrultusunda olmak zorundadır. Ülkelerin sunduğu programlar 1-2 yılı kapsarsa stand-by düzenlemesi, 3-4 yılı kapsarsa süresi uzatılmış düzenleme olarak adlandırılır.

IMF'in mali imkanlarını kullanmak isteyen ülkelerin, istek ve önerileri dikkate alarak veya IMF dayatması doğrultusunda hazırladıkları ekonomik istikrar programı diğer adıyla 'Niyet Mektubu' İcra Direktörleri ve Guvernörler Kurulu'nun onayına sunulur. ABD Başkanı Eisonhower döneminde ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri bakan yardımcısı Douglas Millon'un ABD Kongre Bankacılık ve Para Komisyonu'nda 4 Mart 1959'da yaptığı konuşmada sarf ettiği sözler IMF'in siyasi ve ekonomik politikaları geri kalmış ülkelere kabul ettirme konusunda ne derece etkili olduğu hakkında bazı ip uçları içermektedir: "Uluslararası bir kuruluş olarak Para Fonu'nun bağımsız hükümetlere mali konularda fikir vermesi ve/veya yardım karşılığında bazı konularda ısrar etmesi gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin aynı şeyi yapmalarından daha önemlidir. Bu nokta son derece önemlidir. Para ve maliye gibi hassas konularda hükümetler, nesnel yansız ve yetenekli bir uluslararası kuruluşun görüşlerini ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir diğer hükümetin görüşlerine yeğlerler"

IMF'in politikası hakkında, J.Marcus Fleming, The International Monetary Fund adlı eserinde şu özlü bilgileri vermektedir: "IMF, güçlü ve zengin ülkelere döviz kurlarını desteklemek amacıyla büyük yardımlar sağlarken, bu ülkelerin döviz kurlarının ve ticaret politikalarının belirlenmesinde etkili bir rol oynayamaz. Fon'un uluslararası spekülasyonlardan kaynaklanan krizlerdeki çaresizliği ve uluslararası bir kuruluş olmasına rağmen kendi politikalarını üçüncü dünya ülkeleri dışındaki ülkelere dikte ettirememesi son derece ilginçtir."

IMF'in görünen yüzü ile gizlenen yüzü oldukça farklıdır. Kamuoyu IMF'i "çok zengin sermayeli bir banka ve dünya çapında bir finans kurumu" şeklinde tanımaktadır. Oysa IMF'in asıl işlevi ve özelliği "aracı kefalet kurumu, tefeci ve komisyoncu" olmasıdır. Bu işi de ağırlıklı olarak aşağıda tanıtacağımız Dünya Bankası'nın veya Amerika'daki siyonist lobiye mensup kişilerin elindeki finans kurumlarının kasalarını kullanarak yapar. Böylece hem geri kalmış ülkelerin yönetimlerinin ayaklarına pranga takmış ve onları Gizli Dünya Devleti'nin güdümüne sokmuş hem de yahudi sermaye sahiplerinin paralarının işlemesini, onların büyük miktarlarda faiz gelirleri kazanmalarını sağlamış olur.
IMF'nin kredi sağlama konusunda izlediği metot da yeterince bilinmemektedir. Sürekli "kredi aldık, kredi verdi" ibareleri kullanıldığından insanların zihinlerinde, açıklanan rakamlara tekabül eden miktarlarda paranın kredi alan devletin hazinesine aktarıldığı şeklinde bir kanaat oluşmaktadır. Oysa IMF'in yaptığı sadece kalem oynatmaktan ve kağıt karalamaktan ibarettir. Bunun karşılığında muhatap devlet adına belirlenen miktarda para, IMF yetkilileri tarafından kabul edilen resmi veya özerk kurumların hesaplarına, yine belirlenen amaçlar doğrultusunda kullanılmak şartıyla aktarılır. Bu yüzden de bazen haberlerde "kredi alındı, alınacak" ifadesi yerine "serbest bırakıldı, bırakılacak" ifadesi tercih edilmektedir. Yani IMF'in yaptığı bir tür çek yazmaktır.

IMF'in Gizli Dünya Devleti'nin Örgütleriyle Bağlantısı​

IMF'in asıl dikkat çekilmesi gereken yönü Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle arasındaki irtibattır. Fakat bu yönüne çok fazla dikkat çekilmez. Batılı araştırmacılardan Peter Thompson, IMF'in bu bağlantısı hakkında şu bilgiyi verir: "Batının uluslararası koordinasyonunu sağlayan aygıtların başında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika elitlerini bir araya getiren Bilderberg toplantıları gelir. Bu toplantılarda alınan kararlar ise BM, IMF, Dünya Bankası, OECD ve NATO gibi ekonomik, politik kurumlar aracılığıyla hayata geçirilir."

IMF yöneticilerinin geneli başta Bilderberg ve CFR olmak üzere Gizli Dünya Devleti'nin muhtelif örgütlerinin toplantılarına özenle katılırlar.

IMF Kirli İşlerde​

IMF'in kredi karşılığında istedikleri sadece iktisadi alanla ilgili değildir. Birtakım siyasi hesaplara dayanan kirli planlarını da dayattığı olmaktadır. İşte iki örnek:

Fransız Haber Ajansı (AFP)'nin yayınladığı bir habere göre Yemen 1996'da IMF'ten 280 milyon dolar kredi ister. Bunun karşılığında iki şart ileri sürülür:

-Hükümet kademelerinde İslami akımlara karşı mücadele edilmesi,

-İslami banka kurulması çabalarına izin verilmemesi.

Bir diğer önemli örnek de Çeçenistan savaşının yol açtığı ekonomik açığın kapatılması amacıyla Rusya'ya verilen destektir. Rusya'ya günlük maliyeti beş milyon dolar olan savaşın ekonomik yükünün hafifletilmesi amacıyla IMF, bu ülkeye önemli miktarda kredi verir. Dünya İktisat Enstitüsü'nde görev yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Viktor Bosok'un yaptığı açıklama bu konuda önemli bir ipucu vermektedir: "Rusya'nın IMF'e Ekim 1999'da 369 milyon, Kasım 1999'da da 800 milyon dolar geri ödemesi varken, IMF'ten bu dönemde 1 milyar dolar kredi alması son derece anlamlıdır."

Başta Afrika ülkeleri olmak üzere birçok üçüncü dünya ülkesinin ekonomik yönden geri kalmasında ve halklarının aç bırakılmasında IMF'in dayattığı politikaların önemli rolü bulunmaktadır. 1993 yılında Afrika Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hasan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde yayınlanan açık mektubunda IMF'in uygulamalarıyla ilgili olarak şunları anlatıyordu: "IMF ve Dünya Bankası bölgedeki askeri ve totaliter diktatörlükleri sürekli destekleyen bir politika izlemektedir. Bu dönemde IMF ve Dünya Bankası'na yönelik çiftçi protestoları vahşice bastırılmıştır. Bu iki organizasyonun Afrika'ya verdiği en büyük zarar ise dayattıkları tarım politikaları oldu. Fakir Afrika ülkeleri ihtiyaçları olan gıda maddeleri yerine kakao, pamuk, kauçuk gibi maddelerin üretimine zorlanmışlar, gıda maddelerini ise AB ve ABD'den ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10 yılda Afrika 100 milyar dolar borç faizi ödemiştir. Bu borçları ödeyebilmek için kamu kuruluşlarının özelleştirilmesini şart koşan IMF, İngiltere gibi liberal ekonominin kalesi sayılan bir ülkede 12 yılda kamu kuruluşlarının sadece yüzde 12'sinin özelleştirildiği gerçeğini göz ardı ederek, bu konuda siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmuştur."

Ülkelerdeki önemli ekonomik kararların, acı reçetelerin ve hatta pek çok ihtilallerin ve hükümet değişikliklerinin, IMF merkezinde planlandığı araştırmacıların özellikle üzerinde durdukları bir husustur. Venezuella Cumhurbaşkanı'nın: "Ülkemizdeki ekmek ve benzin fiyatlarından memur ve işçi maaşlarına, yatırım alanlarından ihracat ve ithalat kotalarına kadar her sahada etkili olan bu kuruluşun, siyasi iktidarları değiştirme yetkisinin de olacağını düşünüyorum" sözü bu açıdan dikkat çekicidir.

Türkiye ve IMF​

Türkiye 1947 yılında IMF'e üye olmuştur. 1970 yılından itibaren ise IMF'in istek ve önerileri doğrultusunda ekonomik istikrar programları hazırlamıştır. Şimdiye kadar 17 stand by anlaşması imzalamıştır. İmzaladığı 16 stand-by anlaşması ile IMF'in mali imkanlarından ve kendi SDR'sinden 4 milyar 362 milyon dolar kredi almıştır. Bunun karşılığında IMF tarafından dayatılan ve Türkiye'yi ekonomik yönden bayağı gerilere götüren, çeşitli alanlardaki üretimlerine kota koyan, dış ticaretini sınırlandıran pek çok programı uygulamak zorunda kalmıştır. 1947'den buyana ve 16 stand-by anlaşmasına imza atarak aldığı kredilerin toplamı ise Amerika'nın İsrail'e bir yılda verdiği yardımdan sadece 1 milyar dolar fazladır. Değer olarak düşünürsek aldığı toplam kredi 215 adet orta halli savaş uçağına tekabül etmektedir. Türkiye'nin kullandığı kredilere üyelik karşılığında yatırmak zorunda olduğu katılım payı karşılığındaki para çekme hakkı yani SDR'si de dahildir.

Dünya Bankası​

Dünya Bankası, IMF'in bir kardeş kuruluşu olarak bilinir. Merkezi Washington'dadır. IMF ile aynı binada ve tam bir koordinasyon içinde çalışır.

Birleşmiş Milletler'e bağlı mali kuruluş olan Dünya Bankası 1944 yılının Temmuz ayında, Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı'nda alınan kararlar doğrultusunda kurulmuştur. Ancak resmi kuruluşu Haziran 1946'da gerçekleşti. Dünya Bankası, öncelikli olarak II. Dünya Savaşı sonrası imar etkinliklerini desteklemeye yönelik krediler vermiştir. Yani II. Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım ve tahribat sebebiyle Gizli Dünya Devleti'nin de finansörleri olan siyonist finansörlere gün doğmuştu. Üstelik işin hamallığını başkalarına yaptırıyor kendileri sadece para ve kredi temin etmek suretiyle servetlerine servet katıyorlardı. Paralarının herhangi bir şekilde riske girmemesi için de onu uluslararası güvenceye sokmak amacıyla BM'e bağlı bir uluslararası banka kurdurmuşlardı ve kanal olarak onu kullanıyorlardı.

Dünya Bankası kredilerini 1949'dan sonra ekonomik kalkınma amaçlı projelere kaydırmıştır.

Dünya Bankası'nın en yetkili organı Guvernörler Konseyi'dir. 20 kişiden oluşur ve borç para verme işlemleri üzerinde karar alır. Mevcut sermayesi 171 milyar dolardır.

Kredi vereceği zaman şu kriterlere bakar: 1) Kredinin doğrudan devlete veya hükümetlerin güvencesi altında olmak şartıyla özerk kuruluşlara verilmesi, 2) Genellikle 15 veya 20 yıl vadeli verilmesi 3) Mali piyasadaki faiz oranına yakın faizle verilmesi

NATO ve Gizli Dünya Devleti​

NATO, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir askeri bloktur. Ancak gerçekte Gizli Dünya Devleti'nin askeri kanadı niteliği taşımaktadır. Kuruluşunun gerekçesi Sovyet tehdidiydi. Yani Sovyet tehdidiyle karşı karşıya ülkeleri bir ortak savunma bloku içinde bir araya getiriyordu. Dolayısıyla bloka girecek ülkelerden herhangi birine yönelecek tehdit ya da saldırı tümüne yönelik kabul edilecek ve ortak savunma yapılacaktı.

Bunlara bakılırsa gerekçe masum gibidir. Fakat arka plana baktığımızda yine o karanlık örgütlerin elleriyle karşılaşıyoruz. Jean Monnet adlı araştırmacının Memoires adlı eserinde şöyle denir: "NATO, Amerika'daki en güçlü yahudi lobilerinden biri olan CFR tarafından kurulmuştur... Kurucuları arasında Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi Joseph Luns, CFR ve Bilderberg üyesi George Marshall, yine CFR ve Bilderberg üyesi Dean Acheson bulunmaktadır." Alle E. Roberts'in Brother Truman adlı eserinde de şöyle denir: "(NATO'nun) öncülüğünü yahudi ve mason ABD başkanı Truman yapmıştır." İlk NATO başkumandanı da CFR üyesi ve yahudi lobilerine önemli katkıları olan General Eisenhower'di. Historia Hors Serie'de yazdığına göre sonraki başkomutanlarından General Lemnitzer de bir yahudi ve masondur. İlhami Soysal'ın Dünya'da ve Türkiye'de Masonlar ve Masonluk adlı kitabında yazdığına göre yine NATO başkomutanlarından Omar Bradley de bir masondur. Bunlar NATO'nun üst kademelerinde görev almış masonların sadece birkaçı. Bunların dışında da NATO'nun üst kademelerinde görev almış daha birçok isim mason teşkilatlarına üyeydi. Bunların tamamının Gizli Dünya Devleti'nin geri planda durup dünyaya yön vermeye çalışan örgütleriyle doğrudan irtibatı vardı.
Gladio ve Gizli Dünya Devleti
Gladio, daha çok İtalya'daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Ancak bu örgütün NATO'nun gözetiminde çalışan bir özel tim olduğu kesindir. NATO'nun doğrudan düşman ilan edemediği kişilere veya siyasi mekanizmalara karşı Gladio kullanılmıştır. Örgüt sadece siyasi cinayetler gerçekleştirmekle kalmamış, zaman zaman askeri darbelerin zeminlerini ve şartlarını da hazırlamış, hatta bu tür darbeleri yönlendirmiştir.

Gladio NATO ile paralel kurulmuştur ve görünüşte amacı herhangi bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmekti. Örgütün finansmanı ise büyük ölçüde ABD tarafından sağlanmıştır. Bu arada bir yandan da medya kanalıyla anti-komünist propaganda faaliyetlerini organize edecekti. Yöneticileri NATO üyesi ülkelerde eğitim görüyordu.

Faaliyetlerini genellikle gizlice yürüten Gladio sadece NATO üyesi ülkelerde değil, Avusturya, İsveç, Norveç gibi NATO üyesi olmayan ülkelerde de örgütlenmiştir. Farklı ülkelerde farklı kod adlarıyla çalışma yapıyordu. Örneğin İtalya'da Gladio, Yunanistan'da B-8 ya da Sheep Skin (Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Almanya'da Gehlen harekatı (kurucusu General Reinhard Gehlen'e nispetle), Avusturya'da Schwert, İngiltere'de Secret British Network kod adıyla çalışma yapıyordu. Türkiye'deki kontrgerillanın da bir Gladio uzantısı olduğu iddia edilmektedir.

Gladio'nun şekillendirilmesinde rol oynayan önemli şahıslardan General Reinhard Gehlen aynı zamanda bir Naziydi. İşin ilginç tarafı ise bu kişinin İsrail'in gizli servisi MOSSAD'la da bağlantısının olmasıydı. Bütün bu bağlantılar Gizli Dünya Devleti'nin geri plandaki faaliyetleri hakkında önemli ip uçları veriyor olmalı. General Gehlen, Gladio'nun oluşturulması ve şekillendirilmesi merhalesinde önemli rol oynadı ve bu konuda Hitler'in yanında edindiği tecrübeden yararlandığı tahmin edilmektedir.

Gladio'nun siyonizmle bağlantısı hakkında Richard Deacon, The Israeli Secret Service adlı eserinde şu işaretleri veriyor: "Almanya'daki kontrgerilla hareketi Gehlen Organizasyonu savaş sonrası dönemde istihbarat toplamak üzere kurulan bir örgüt. Örgütün başı Reinhard Gehlen, CIA yoluyla ABD'den destek alıyor. Bu örgüt için çalışan Alman yetkililerden biri Nasır'ın (Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Abdünnasır'ın) danışmanlığını yapıyor. Gereken bilgileri yetkililere aktarıyor. Organizasyonda İsrail'le bağlantıdan haberi olan çok az kişi vardı. Bağlantılar daha ileriki safhalarda Fransız istihbarat servisindeki MOSSAD ajanına haber verilerek Paris'te yürütüldü. Fransa bir NATO üyesiydi ve bu MOSSAD ajanının da NATO ülkeleri arasında askeri istihbarat edinme yolları vardı." Aynı eserde General Reinhard Gehlen'in MOSSAD hesabına çalıştığı da özellikle vurgulanmaktadır. Richard Deacon'a göre Gehlen 1950'lerde soğuk savaş konusunda Amerika'nın en önemli elemanlarından biriydi.

Gladio'nun İtalya kanadının ise bu ülkenin en çok ismini duyuran P-2 Mason locasıyla yakın irtibat içinde olduğu, hukuki soruşturmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu locanın üstad-ı azamı Licio Gelli aynı zamanda İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isimdi. İtalya'nın mafyayla ve Gladio ile yakın irtibatı olduğu tespit edilen eski başbakanı Giulio Andreotti de bu locanın üyesiydi. Meşhur Temiz Eller Operasyonu'nda sorguya çekilen Andreotti başbakanlığı döneminde Gladio'yu savunmuştu. P-2 locasının Gladio ve mafya bağlantısı araştırıldığında bu locanın üyeleri arasında 43 parlamenter, 54 üst düzey devlet görevlisi, başta Genelkurmay başkanı Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8'i amiral 30'u general 183 askeri yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri, yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma servisinin 3 eski başkanı olduğu tespit edilmişti. Bu durum ülkede Gladio'ya destek veren mason locasının ne kadar geniş bir alana yayıldığını ortaya koyuyordu.

P2-Mafya-Gladio bağlantısının gün yüzüne çıkması sebebiyle başlatılan hukuki soruşturmada birtakım ilginç gerçeklerle de karşılaşıldı. Locanın başkanı Gelli, İtalya seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Parti'nin seçimi kazanması için naylon operasyonlar düzenlemiş ve bunun için CIA'den yardım almıştı.

Yeni Dünya Düzeni​

Yeni Dünya Düzeni dünya kamuoyunun gündemine daha çok Doğu blokunun çökmesinden sonra girdi. Oysa Illuminati şebekesinin ve onun ortaya çıkardığı global gizli örgütlerin gündeminde yüzyıllardan beri vardır. Hatta Fransız devrimi öncesinde yürüttükleri çalışmalarında hedeflerini "Yeni Dünya Düzeni" olarak açıklamışlardı. Sonraki dönemlerde ise bunu muhtelif vesilelerle ve gelişmelerle bağlantılı olarak gündeme getirmişlerdir. Doğu blokunun çökmesinden sonra Amerika'nın tüm dünya üzerinde kurmak istediği saltanatı "Yeni Dünya Düzeni" emeli olarak açıklaması da bir tesadüf değildir. Bunun Illuminati şebekesinin yüzyıllardan beridir vurguladığı Yeni Dünya Düzeni teorisiyle çok yakından irtibatı vardı. Zaten ABD'nin son dönemde üzerinde durduğu Yeni Dünya Düzeni'nin fikri temeli de Bilderberg ve CFR toplantılarında şekillendirilmiştir.

Amerika'nın öncülüğünde son dönemde ortaya atılan Yeni Dünya Düzeni teorisinin arkasında da Gizli Dünya Devleti'nin global örgütlerinin rolü vardır. Fakat bu örgütlerin hedefi siyasi güçlerden ziyade sermaye kuruluşlarının kıskacında bir dünya ortaya çıkarmaktır. Tabii bu konuda siyonist oluşumlar kendilerinin sermaye üzerindeki hakimiyetlerine biraz fazla güvenmekte ve sermayenin sultasında bir dünya düzeni kurmanın kendilerinin egemenliklerinin daha da güçlenmesine imkan vereceğini hesap etmektedirler. Bu konuda adından daha önce söz ettiğimiz ünlü yahudi David Rockefeller şöyle diyor: "Hükümetlerin yerini alacak birileri olmalı ve bana öyle görünüyor ki, bunu da en iyi şirketler yaparlar..."

Bundan dolayıdır ki ünlü yazar Alev Alatlı'nın da dile getirdiği üzere Yeni Dünya Düzeni'ne muhalefet edenler bunun anlamının, dünyanın siyasi ve yasal hüviyetini tümüyle değiştirmek, ulus-devletlerin tarihi rollerini ortadan kaldırmak, kontrolü uluslar-ötesi tröstlere devretmek suretiyle millet kavramını ortadan kaldırarak, idareyi İngilizce konuşan Anglo-sever bir oligarşiye teslim etmek olduğundan eminler.
 
Üst Alt